Kategori arşivi: Genel

“ATLA GEL, PARAYI TELLEDIM!” [i]

“Atla gel, parayı telledim!”

Rahmetli Uğuray’la oynadığımız oyundan bir cümle: “Atla gel, parayı telledim!”

50’li yılların ortaları. Mersin’de, Akkahve’de, caddeye bakan masalardan birinde oturur, pipo içerek dışarı bakardım. Yalnızca dışarı bakmazdım. Varlık, Kaynak, Yeni Ufuklar ya da Seçilmiş Hikâyeler dergilerinden birini okur, kendimi Attilâ İlhan’ın Hasan’ının (Sokaktaki Adam) yerine koyardım. “Ve seni Bâbil’den öteye götüreceğim…” Kitabın (1953, Seçilmiş Hikâyeler dergisi kitapları) kapağındaki bereli kızın sevgilim, geri plandaki sol eli beline dayalı, sağ elinde dumanı tüten sigara tutan, dekolte giyimli sarışın kadının da metresim olduğunu hayal ederdim.

Tam bu sıralar, Uğuray’ın davudî sesi kulağımın dibinde patlardı:

“Atla gel, parayı telledim!”

Güngör Kabakçıoğlu’nun yaptığı kapak resmindeki bereli kızı hemen istemiyordum, daha sonraki yıllara saklıyordum, bir düşünce olarak. Sarışın bir Ava Gardner’a benzeyen dilber en azından Güngör Kabakçıoğlu’nun çizdiği haliyle vardı. Ve bana da fena halde tutkundu. Adı ya Sibel Tamara ya da Cumana’ydı. Aslında, o sıralar Mersin’de, Lübnan konsolosunun baldızı bir Cumana vardı, onun peşinde dolaşırdım, “Cumana” adında bir şiir de yazmıştım, şiir İstanbul ya da Ankara dergilerinden birinde (hem de önemli bir dergi) yayımlanmıştı. Ama bu Cumana esmerdi… “Sefer dönüşlerinde vapur düdükleri…” Telgraf sarışın Sibel Tamara’dan ya da sarışın Cumana’dan geliyor olurdu… Beyrut ya da İskenderiye’den. Özlemiş anlaşılan. Ama özlemeyip de ne yapacak. Hele bir para gelsin, gerisini düşünürüz.

Masada oturuşumdan, sigara ya da pipo içişimden, edebî mi, yoksa edepsiz mi hayaller kurduğumu bilirdi Uğuray.

***

Garson cin tonik bardağını masaya koyarken “Faddal” diyor; ben de ona “Şükran ya hayyo…” diyorum. Pencerenin tül perdelerinin arasından sıra sıra palmiye gövdeleri ve bu gövdelerin arasından da “Batı (ya da Doğu) Nil Deltası Otobüs İşletmeleri”nin upuzun tabelası görünüyor. Pencerenin içindeki görüntüye göre bir alana bakıyorum. Alanın ortasında fesli bir heykel, uzak ufuklara bakıyor. Bir heykel ancak bir denize bakabilir böyle… Masada sigara paketinin yanında duran otel müşteri kartının üzerinde Hotel Pullman Cecil Alexandria ve “Welcome” yazıyor. Demek ki İskenderiye’deyim ve otelin adı Cecil olduğuna göre Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’nün en önemli mekânlarından birindeyim. Başımı geriye çeviriyorum: altı metre yüksekliğinde, beş metre genişliğinde o ünlü ayna. Evet, İskenderiye Dörtlüsü’nün Cecil Hotel’indeyim. Öyleyse, fesli heykelin bulunduğu alan Saad Zaghlool Alanı, otelin önünden geçen cadde Safia Zaghlool Caddesi, alanın batısını sınırlayarak Safia Zaghlool’la kesişen de Nabi Danial (Nebi Daniel) Sokağı olmalı. Kafamda sahneyi yeniden kuruyorum: alanın karşı köşesinde de Trianon Kahvesi olmalı.

Peki Athinaios Kahvesi nerede, Bilardo Sarayı nerede? Trianon, Athinaios ve Bilardo Sarayı… Kentin yaşlı şairini kafamdan uzaklaştırmalıyım şimdilik…

“Atla gel, parayı telledim!”

Demek ki atlayıp gelmem kırk yıl sürmüş. Hesaba göre, Sokaktaki Adam’ın kapağından metres tuttuğum kadın şimdi en azından altmış beş yetmiş yaşlarında olmalı. (Şimdiden söyleyeyim: onu birkaç gün sonra Elite Lokantası’nın sahibesi Madam Kristina olarak tanıyacağım, benimle Fransızca konuşacak ve kente gene geleceğimden öylesine emin ki, “Gelecek sefere gelirken bana Türk lokumu getirin!” diyecek.)

***

Ne yazıyor kitapta? (Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü, Justine, Çev. Ülker İnce, Can Yayınları, s. 65) [Benim onu ilk gördüğüm yerde, Cecil Otel’in kasvetli girişindeki aynada tanışmışlar. “Bu can çekişen otelin girişindeki palmiyelerin kımıltısız bileşik yaprakları yaldız çerçeveli aynalarda uzun parçalara ayrılarak yansırlar. Burada yalnızca zenginler sürekli kalabilir, şeref ödenekli yaşlılığın yüksek nitelikli güvenliği içinde yaşayanlar. Ben kendime daha ucuz bir yer arıyorum. Bu gece salonda küçük bir Suriyeli kalabalığı var, koyu renk takımlarla ağırlaşmış gövdeleri, kıpkırmızı feslerden sararmış yüzleriyle ciddi ciddi oturuyorlar. Su aygırlarına benzeyen, hafifçe bıyıklı kadın tayfası çangur çungur sesler çıkaran takılarıyla yatmaya gittiler. Erkeklerin yumuşak, oval, meraklı yüzleri, kadınsı sesleri mücevher kutularıyla eğleşmekte, çünkü bu simsarlar küçük bir kutuya yerleştirdikleri en seçkin mücevherlerini yanlarından hiç eksik etmezler; yemekten sonra söz erkek mücevherlerine geldi. Akdeniz dünyası, insanlara bundan başka konuşacak bir şey vermiyor; mülkiyet simgesinde anlatımını bulan cinsel tükenmişlikten gelme bir kendine tutkunluk, bir narsizim, öyle ki, bir erkekle tanıştığınız zaman onun ne kadar ettiğini hemen anlarsınız, karısıya tanıştığınız zamansa aynı duyulmaz fısıltı size onun çeyiz ağırlığının neler olduğunu söyler. Mücevherlere paha biçmek için ışıkta bir o yana bir bu yana evirip çevirirken haremağaları gibi keyifli keyifli mırıltılar çıkarırlar. Küçük, kadınca gülücüklerle güzel beyaz dişlerini gösterir, içlerini çekerler. Parlak abanoz yüzlü, beyazlar giyinmiş bir garson kahve getirir. İçinde küçük esrar parçaları bulunan kocaman (Mısırlı kadınların kalçaları gibi), beyaz sigaralara gümüş çakmaklar çakılır. Yatmadan önce kafayı bulmak için birkaç zerrecik…”] Bir kez esrar denedim, kabadayılar vermişti, hiç hoşuma gitmedi. Uyumak istemiyorum, istesem de uyuyamam, uykusuzluk benim sürekli konumum. 502 numaralı odada, yeni açılmış bir şişe viski aynanın önünde duruyor. Bu gece konuğum ya da konuklarım olabilir.

– Justine’i mi bekliyorsun? diyor bir ses.

Bakıyorum: Kostis Moskof. İnmeli sol eli hüzünle sarkıyor. Bir ipe ağır bir taş bağlanmış gibi, kolu omuzdan bileğine kadar hareketsiz, parmakları ayrı ayrı oynuyor, sanki yengeç kıskaçları, örümcek ayakları, ama bu benzetmeleri Kostis’e yakıştırmıyorum.

– Hayır, diyorum ben, Cléa’nın gelmesini isterim.

– Cléa, YunanYahudi karışımıdır.

– Daha iyi, diyorum. Cléa’da insanı dinlendiren bir şey var. Justine tedirgin ediyor beni. Justine yamyam bir kadın.

– Yamyam kadınlar düşlerinde uçururlar insanı…

– Ben bir yazı anımsamaya benzeyen kadınları severim, diyorum.

“Bir yazı anımsamaya benzeyen kadın”ın, Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam’ının kapağındaki bereli kız olduğunu, onun daha sonra “sevgilim” olduğunu biliyorum. Ama Kostis’e söylemiyorum bunu. Cecil Otel’den en az otuz saatimi çaldığı için kızgınım ona.

***

Kahire’den İskenderiye’ye gelirken, hangi otelde kalacağımızı sorduğum Titos Patrikios, “Cecil Otel’de”, demişti. Benimle dalga mı geçiyor diye yüzüne bakmıştım, ama Cecil Otel tutkumu açmamıştım şimdiye kadar ona. Ama gene de içimde küçük bir kuşku vardı; belki birinden duymuştur. Ama, o “biri” kimdi? Otobüs, bizi saat 15.00’e doğru öğle yemeği yiyeceğimiz deniz üstü lokantaya götürmeden önce bir ara Cecil’in önünde durmuş ve ancak o zaman inanmıştım 4 aralık, daha doğrusu 5 aralık 1994 pazartesi gecesi Cecil Otel’de uyuyacağıma.

“Hellenik Kültür Vakfı”nda Konstantinos Kavafis konuşmamı yaptıktan sonra otele dönünce, “Aynalı Salon”un ağzındaki bir masaya oturup oda anahtarımı getirmelerini beklemiştim. Ama getirmediler. Buna karşılık Polina gelip, “Haydi kirye İnce, pame!” deyince şafak attı bende. “Siz ve birkaç kişi Helnan Palestine Hotel’de kalacaksınız.” Yüzüne çılgın bir öfkeyle bakmıştım genç kadının. “Ben bu otelde kalmak istiyorum!” Palestine Hotel, Kral Faruk’un Montaza Palace’ıymış, Disneyland gibi bir yermiş, dünyanın en lüks otellerinden biriymiş. Polina artık, konuşmamdan sonra dolu dolu gözlerle gelip beni kutlayan o güzel genç kadın değildi, “vuslat”ıma engel olan kara cadıydı.

Palestine Hotel’de o gece hiç uyumadım. Yatağa bile girmedim. Ilıdıkça sıcak su ekleyerek uzun süre banyo küvetinde yattım, boğulma denemeleri yaptım; biri odamda, öteki Aynalı Salon’da Justine ile Cléa’nın beni Cecil Otel’de beklediklerini düşündüm, düşündükçe de akrepleştim.

Ertesi gün, Kavafis’in mezarını ziyaret ettikten sonra, otobüs Cecil Otel’in önünde durup “şanslılar”ı indirirken, ben de indim, doğruca resepsiyona gidip bir yetkiliyle görüşmek istediğimi söyledim. Otel doluymuş, Yunanistan Kültür bakanı yüzünden, ama küçük de olsa akşama doğru bir odanın boşalması olasılığı varmış… “Saat tam on altıda telefon edin bana. İlk boşalan oda sizden başkasına verilmeyecek” dedi. Otelin kartının arkasına adını yazmasını söyledim. Yazdı: Sayed İbrahim.

Sayed İbrahim’e ne anlattım? Belki de şu yazdıklarımı anlattım… Dediği saatte telefon ettim, “Hemen gelin, odanız sizi bekliyor” dedi.

İşte şimdi Aynalı Salon’da pencerelerinden birine yakın bir masada oturuyorum. Masanın üzerinde garsonun biraz önce getirdiği cintonik bardağı, sigara paketi ve otelin müşteri kimliği kartı. Aynı anda Mersin’de Akkahve’de caddeye bakan, Güneş Sineması’nı gören masalardan birinde de oturuyordum. Sinemanın merdivenli sekisinde kestaneci mangaldaki ateşi tavuk teleğiyle canlandırıyor ve gazete satıcısı “Makaredu deelii!” diye bağırarak geliyor. “Deelii!” Daily olabilir, peki “Makaredu”nun anlamı ne?

Mersin ve İskenderiye, Akkahve ve Cecil Otel’in Aynalı Salon’u… Aradan geçen kırk yıl, yaşanan değişik yedi kent, otellerinde konakladığım daha onlarca kent, eskitilen yüzlerce ayakkabı, don ve gömlek, içilen en azından 14 600 paket sigara, boşaltılan binlerce şişe içki, bir ölü baba, ölen ya da öldürülen arkadaşlar, 60’lı yılların şenlikli umudu, ardından giderek koyulaşan karamsarlık… Yıllarım ve ben şişe geçirilmiş tütün yaprakları gibi, gölgenin gölgesinin gölgesi… Uğuray öldü, ama sesi hâlâ kulağımda: “Atla gel, parayı telledim!” Aylarca, sokaklar ve vitrinler boyu göz göze geldiğim, ama tek sözcük konuşamadığım Cumana (şimdi yaşı çoktan altmışı geçmiş olmalı) Mersin’de midir acaba? Belki de iç savaş Beyrut’unu yaşamıştır, ya da çoğu Lübnanlı zengin gibi Paris’e göçmüştür. Masayı iki elimle tutuyorum, sanki kırk yılın ağırlığıyla çökmemesi için, çökmesini engellemek için. Kırk yıl içinde ölerek dökülen derim, deri tozlarım bir yerde birikebilseydi kaç kilo gelirdi?

Masada yerimi değiştiriyorum. Sırtım pencereye, yüzüm aynalı salona dönük. Uzaktaki aynanın içinde, Lawrence Durrell’in sözünü ettiği palmiyelerin yansımaları yok, ama palmiyelerin Safia Zaghlool Caddesi boyunca dizildiğini biliyorum. Aynalı Salon’da oturan yüzlerin kimilerini tanıyorum, Kahire’den bu yana onlarla birlikteyim. İstanbul’u, Kapadokya’yı, İzmir’i görenler ve aralarında, kimilerinin ataları buralardan gitmiş Atina’ya, Selanik’e… Aynalı Salon, Pera Palas’ın Barlı Salon’undan daha görkemli değil. Birden, Pera Palas’ın barına en yakın, pencere kıyısındaki masaya oturup Asmalımescit Sokağı’na baktığımı anımsıyorum. İskenderiye’de Asmalımescit’e benzeyen onlarca sokak var, özellikle Grek mahallesinde; Kavafis’in evinin bulunduğu, eski adıyla Lepsius, yeni adıyla Şarm eşŞeyh Sokağı da Asmalımescit’in akrabası. Kafamdan bunları geçirirken dikkatle salona bakıyorum: Justine’e, Balthazar’a, Mountolive’e, Cléa’ya, Darley’e, Nessim’e benzeyen kimse yok. “Amonyak, sandal ağacı, güherçile ve balık” kokuyor İskenderiye eskisi gibi, şimdi ek ve eksiklik olarak, at gübresi yerine egzoz gazı kokusu var.

Hayal kırıklığı yaşayabilirim Aynalı Salon’a bakarken, ama buna izin vermeyeceğim, vermemeliyim. Bu sırada Robert Desnos’nun bir dizesi imdadıma koşup derdime deva oluyor: “J’ai tant rêvé de toi que tu perds ta réalité (Seni öylesine düşleyip durdum ki yitiriyorsun gerçekliğini).” Sonunda elde mısır koçanı kalmasa bile gölgelerden ve hayaletlerden başka bir şey kalmıyor gerçeklikten.

Kırk yıl, güneşte kalmış siyah gömlek gibi morarmış, bozarmış…

Kuşkuya düşüyorum. İstanbul’a dönünce Justine’in 65. sayfasını yeniden okuyorum, ilk kez otuz bir yıl önce okuduğum bu sayfayı. Cecil Otel’in Aynalı Salon’unu görmeksizin aldığım yazınsal haz ile gördükten sonrakinin arasında biraz fark var. Salonu gördükten sonra haz daha da derinleşmiş, sınırları genişlemiş. Salonu görmeden imgelemimde kuruyordum onu, şimdi imgelemime gerçeklik de ekleniyor ya da gerçekliğe imgelemim katkıda bulunuyor. Yazınsal nesnenin, yazınsal gerçekliğin, görme ve deneyimle denenmesi ne zorunlu, ne de gerekli. Böyle bir deneyimi zorlamıyor “yazı”, ama yazınsal gerçeklikle nesnel gerçekliği birlikte kavramak ve yaşamak için büyük bir fırsat. Belki de ikisini birlikte ve ayrı ayrı anlamak için, kavramak ve değerlendirmek için bulunmaz bir fırsat.

Birkaç gün önce, çok ilginç genç bir edebiyatçı benimle bir söyleşi yaptı bir dergi için (Varlık dergisi için). Zeki bir genç, donanımlı, beni iyice sıkıştırdı. Hele, “Gerçeklik ile tanıklığın sınırları var, sınırları belli, ama imgelemimizin sınırları durmadan genişler” dediğim zaman. Tam bu sözcüklerle mi söyledim, emin değilim, ama böyle bir şey söyledim. İmgelem yazınsal (ya da sanatsal) eylemin lokomotifi, ateşleyicisi, çünkü “montaj” olanağı veriyor. Montaj, ama modele uygun bir yeniden üretim (restitution) değil; montaj, ama önceden hazırlanmış bir krokiye göre değil, kendini yaratan bir modele göre.

Bu yaz başlarında, Ankara’nın Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde Emniyet örgütünün en üst basamaklarında görev almış bir lise arkadaşıma rastladım. Neredeyse 1956’dan bu yana görmemiştim onu. Lise sıralarında şiir yazmıştı, sürdürmediği için canı sıkılıyor gibiydi. Ayrıca yaptığı işten dolayı kendisini küçük göreceğimi sanıyordu. Ona, “Yazarın işi detektifin işine benzer” dedim. “Ama yazar özgür bir detektiftir, gerçekliğin araştırılmasında hiçbir yerden buyruk almaz, araştırmasını ceza yasasına göre değil yazınsallığın yasalarına göre yapar; bağımsız ve özgür bir detektiftir yazar.”

Birkaç gün sonra, yani İskenderiye’de yaşanan, şimdi “geçmiş”e dönüştüğü için imgelemimde özgürce montaj yapabileceğim günlerden birinde, büyük aynanın önündeki masalardan birinde oturuyordu Koskis Moskof, karısıyla birlikte. Bana, Justine’in odama gelip gelmediğini sordu, kendisine Justine’i değil Cléa’yı beklemiş olduğumu söyledim. Bunun üzerine bayatlamış, sıradan bir cümle söyledi:

– Ben sevdiğim her kadına “Justine” adını takıyorum.

Belki bayağı, ama yazınsal eylemi oluşturan “soğan”ın katmanlarından birini simgeleyen bir cümle.


[i] -Gösteri, Ocak 1995

 – Çile Törenleri, Varlık Yayınları 1995

 –  Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004

anadolu rumları nereli?

ANADOLU RUMLARI NERELİ?  [i]   

Adam gibi bir adamın, şerefli bir yazarın elinden çıkmış bir kitap [ii] .   Tarih kitabı. Ama yazar tarihçi değil. Belki Dr. Georgios Nakracas’m tarihçi olmaması ele aldığı konu için en büyük şans. Yazarın çok belirgin bir amacı var: Anadolu Rumlarının, Anadolu’dan mübadele ile Yunanistan’a giden göçmenlerin soy kökenleri. Bu bağlamdaki yorumlar Yunan tarihçiliğinin ve milliyetçiliğinin en önemli hurafesini oluşturmakta: Anadolu Rumları, üç bin yıllık süreklilik içinde Eski Yunan kolonicilerinin, İonların, vb., katışıksız torunlarıdır ve bunlar Yunan ulusal bilincini değiştirmeksizin korumuşlardır. Bunun anlamı şu: Türlü nedenlerle bundan üç bin yıl önce Anadolu’nun Ege kıyılarında koloni kuran eski Greklerin ulusal bilinci                               günümüze kadar gelmiştir.

Dr. Nakracas, Yunan halkının 1922 yılında düştüğü tuzağa tekrar düşmemesi için, zaman zaman Yunanistan Yunanlığına da değinerek Anadolu Rumluğunun üç bin yıllık sürekli Hellenizmle bir ilişkisi olmadığını kanıtlamaya çalışıyor ve bence bunu çarpıcı bir inandırıcılıkla başarıyor.

Dr. Nakracas’m kanıtlamaya çalıştığı düşünce Yunan varlığı kadar Anadolu Türklüğünü de ilgilendiriyor. Dolayısıyla kitabı Türkler için de son derece önemli, büyük bir dikkatle okunması gereken bir çalışma. “Batı Avrupa halklarının aydınlar sınıfı, “arkeon imon progonon” yani “eski atalarımızın torunlarıyız” diye düşünülebilecek bir Avrupa halkının bulunmadığını çok iyi bilmektedir.”  [iii]  Bunun ‘böyle’ olduğunu anlamak için yapmamız gerekeni yapacağız ve tarihteki insan hareketlerinde ulus kavramı ile soy ve ırk kavramlarını birbirinden ayırmayı öğreneceğiz. Tarihsel zaman içinde belki ‘varlık’ olarak varlığını sürdürmesine karşın hiçbir soy ve ırk ad, ve unvan olarak sürekli değildir; kültürel, ekonomik ve siyasal egemenliğini yitiren halk zaman içinde bir başkası olur, kılık değiştirir. Yunan milliyetçiliği günümüz Yunan halkının Antik Yunan’ın devamı olduğu savını Alman tarihçi Jacob Philipp Fallmerayer yerle bir ediyor: Fallmerayer’e göre eski Yunan soyu kaybolmuş ve onun yerini Hellenleşmiş Slavlar ve öteki halkların karışımı almıştır. [iv]  

İnsanların yurtları patates-insan tarlaları değildir ama üç bin yıllık sürekli Hellen varlığı savını irdelemek için Anadolu’nun insan yapısını betimlememiz gerekiyor. Bilinen tarih içinde Anadolu egemenleri ve halklar:

Hitit Dönemi, Frig Dönemi, Kimmerler Dönemi, Lidler Dönemi, Med (Pers) Dönemi. Anadolu tam anlamıyla bir Kavimler Kapısı, göçmen barınağı, sanki dönemin ABD’si. Hitit Devleti elbette İ.Ö.1200 yılında ortadan kalktı, ama Hititler yerlerinde ya da bir başka yerleşim yerinde ama Anadolu’da yaşamayı sürdürdüler. Her yeni gelen insan dalgası, Anadolu’nun türlü tenceresine girdi ve bir daha oradan çıkmadı.

Anadolu’da Persler Dönemini izleyen dönemler:

Madekon-Roma Çağı (İ.Ö.334-63), Roma Dönemi (İ.S.17-334), Erken Bizans (İ.S.334-610), Orta Bizans Dönemi (İ.S.610-1025), Bizans-Selçuklu Dönemi (1071-1261), Bizans-Moğol Dönemi ve Türk Emirlikleri (1261-1331), Osmanlı-Moğol Dönemi ve Karaman Emirliği (1331-1466), Osmanlı Dönemi (1446-1922). Aynı insan süreci kuşkusuz 1922’ye ve günümüze kadar sürdü.

Şimdi gelelim, “1922 bozgunundan sonra Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalan, daha sonra Mübadele ile  Yunanistan’a gönderilen Rumlar saf kan Hellen miydi? sorusuna olumsuz yanıt veren Dr.Georgios Nakracas’ın tezine:  “Rumların Eski Yunan koloniciler ve İoanlar ile soysal ilişkileri ya yok denecek kadar azdır ya da hiç yoktur. Eski Yunan koloniciler yalnızca kıyı şeridine yerleşmiş ve orada güçlü koloni kentleri kurmuşlardı. Sayılan nisbeten az olan Yunan koloniciler daha sonraları bir yandan yerli halklar, öbür yandan zamanla Anadolu’ya göç eden veya orada devlet kuran çeşitli uluslar kaynaşarak, Anadolu halklar mozayiğininin artık kolay ayırdedilemeyen bir öğesini oluşturmuşlardı.”  [v]  (s. 13-14)

Nedenleri ne olursa olsun İ.Ö. VIII yüzyıldan VI. yüzyıla kadar eski Hellas’dan Akdeniz, Marmara ve Karadeniz kıyılarına göçler oldu. Göçmenler buralarda koloniler kurdular. Koloniciler geldiğinde 800 yüzyıldır Hitit krallığı ve Ege kıyılannda en azından 400 yıldır Lid,Kar  ve Lik halkları vardı.

Bir ad uydurarak Ubidi adlı bir erkeği varsayalım ve örneğimizi somudaştıralım. Kolonicilerin bölgeye gelmesiyle bizim Lidyalı Ubidi toplumsal zorunluluk ve gereklilikler sonucu Yunanca öğrenerek Hellenleşti ve ailesi bu kimliği sürdürdü. Epeyce yüzyıl sonra  hıristiyanlığı kabul etmesiyle Ubidi’nin torunlan da hıristiyanlaştı. Buna karşdık, kıyı kesiminin Yunan kolonicilerinin ulaşmadığı iç kesimlerde, Konya, Amasya, Sivas, Gümüşhane gibi yerlerde Hellenleşme doğrudan dil aracılığıyla olmadı. Yerli halklar (Kelkitler, Kaldeliler, Makronlar, Khalibler, vb.) Bizans döneminde ilkin hıristiyanlaştılar ve Yunanca yazılmış İnciller aracılığıyla Yunanca öğrenerek Hellenleştiler. Üçüncü tip Rumlann ataları ise 17. yüzyıldan itibaren Trakya, Makedonya, Yunanistan ve adalardan ekonomik nedenlerle Anadolu’ya göçmüştü. Bu ekonomik göçmenlerin çoğu Hellenleşmiş Slav’dı. Günümüzden 200-250  yıl öncesine kadar Yunanistan’da Yunanca konuşulmadığı dikkate alınacak olursa bu durum  tahminden çok gerçeğe yakındır.

Türkler 1071’de Anadolu’ya geldiği zaman karşısında soy bakımından Yunan olmayan ama türlü nedenlerle Yunanca konuşan Hıristiyan insanlar (Rumlar) buldu. Bu insanların büyük bir çoğunluğu 200-250 yıl içinde Müslüman oldu, Osmanlı halkının kurucu dili olan Türkçeyi öğrendi. Daha sonra, çokuluslu Osmanlı İmparatorluğunun öteki halklan gibi Anadolu insanı da kendi ulusal kimliklerini buldu. Özetlersek: Yunan kolonicilerinin gelmesiyle Yunanlaşan Lidyalı Ubidi’nin torunlarının  bir bölümü zamanla Müslüman ve Türk olup Anadolu’da kaldı; torunlarının  bir bölümü ise Hıristiyan dinini kabul edip Hellenleştiği için 1922’de ya da Mübadele’de Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.

Amatör tarihçi Dr. Georgios Natracas böyle diyor. Hemşerimizin (belki kimilerinin yakın ya da uzak akrabasıdır) yazdıktan benim aklıma yatıyor. Siz de okuyun, zaman ve emeğiniz boşa gitmez.

Yazann Türk-Yunan ilişkilerinde kullandığı tarafsız ve anlayış dolu dil beni çok etkiledi. Ancak Belge Yayınlan’rının  yayımladığı kitabın arka kapağında ise, “1922’deki Türk mezalimi yüzünden kurban vermiş bir aileden gelen yazar, bu kitabıyla 1919-1922 döneminde Anadolu’daki Yunan mezalimine verdiği kurbanlardan canı yanmış Türk ailelerine üzüntüsünü bildirir ve onlardan sembolik olarak af diler” yazmakta.

Yazar, Dr. Georgios Nakracas kitabının herhangi bir yerinde ‘Türk mezalimi’nden yani Türk zulmünden söz etmiyor. Yayıncı, yazarın kitabında kullanmadığı bir sözcüğü Türk ulusuna neden lâyık görüyor acaba? Arka kapak yazarının “Yunan Mezalimi”ni de yazdığı savunma olarak söylenebilir. Ama bir istilacı ile istilacıya karşı kendini savunan ordu ya da halkın işleri aynı kefeye konulamaz. Irkçı milliyetçiliğe, şovenizme karşı olalım, nesnelliğimizi koruyalım ama kendi ulusumuza karşı da âdil olmayı becerelim. Bu nedenle, Belge Yayınları’nın bu tutumunu tuhaf karşıladığımı söylemeliyim.
——————————————————————————–


[i] Radikal Kitap, 11 Nisan 2003

[ii] Georgios Nacracas, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökleri, Çeviren: İbram Onsunoğlu, Belge Yayınları, 2003

[iii] Age. s.234

[iv] Age.s.234

[v] Age. s.13-14

üç YENİ KİTAP

Değerli okurlar, bu yıl (2019) yayımlanan üç kitabımı tanıtacağım bugün: Biri şiir, ikisi siyasal ve yazınsal deneme kitabı. Üç kitabı da şu ortak sunuyla tanıtmak istiyorum.

***

Immanuel Kant’ın tanımıyla aydınlanma:  “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayış insan kendi suçudur: Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”

***

Atatürk, Kant’an aldığı ilhamla “En hakiki mürşit ilimdir!” demişti. İslamcılar dağa-taşa, otomobillerinin arka camına “Tek mürşit İslamdır!” diye yazan Cumhuriyet ve laiklık düşmanı İslamcı dinciler  akıl ve bilimi kabul etmezler ama siyaset gerektirdiği zaman akla, üstelilk Ortak Akıl’a sığınırlar:  [«İlk kez Parti’nin kuruluş basın toplantısında “Kollektif Akıl”dan söz etmişti R.T.Erdoğan. 26 Ağustos 2001 tarihli Akit gazetesinde yayımlanan röportajında da bu kavramı kullanıyor.

Gazetenin muhabirleri Serdar Arseven ile Kenan Kıran ortaklaşa soruyorlar:

“Ak Parti, seçime kadar herhangi bir koalisyonun içinde yer alabilir mi? Böyle bir teklif gelse…”

R.T.Erdoğan yanıtlıyor:

“Bu benim tek başına karar verebileceğim bir konu değil…Az önce de söyledim. Biz bir kollektif aklın temsil edildiği bir parti olacağız… Bu konu gündeme gelirse, oturup, kendi aramızda konuşuruz…Bu konuda konuşmak için çok erken”

R.T.Erdoğan’ın “Daha önce söyledim” dediği cümle de şu:

“Bir diğer özelliğimiz, tekelci liderlik anlayışına son vermektir…Kollektif aklın temsil edildiği bir liderlik anlayışını benimsiyoruz.” »  [i]  

Şaşırtıcı değil mi?  R.T. Erdoğan, insanların aklını bir lidere teslim ettiği “Tek Adam” (Başyücelik) rejimini taa 2001 yılında tanımlıyor.

Özdemir İnce

8 Haziran 2019

***

Tekin Yayınevi, Nisan 2019

ORTAK AKILSIZLIK HALLERİ’NE ÖNSÖZ

“Başyücelik Devleti”ne [ii]  “Ortak Akıl Devleti” de denilebilir. Bu  nedenle “Başyücelik Devleti”nin devamı olan elinizdeki kitaba “Ortak Akıl Devleti” adını vermeyi düşündüm, ama hemen vazgeçtim. Çünkü “Ortak Akıl” düşkünü piyasa bu kirli ve derin bir devleti filozof, erdemli ve çok temiz devlet sanabilirdi. Derken,  “Ortak Akıl”ı akılsızlık olarak tanımladığım  aklıma geldi. Bunun üzerine kitabın adını Ortak Akılsızlık Halleri  koydum. Siz, bu adı,  Ortak Akılsızlık Devleti’nin Halleri  olarak da düşünebilirsiz. Başyücelik Devleti’nde olduğu gibi Ortak Akılsızlık Halleri’nin de konusu : Kişiselleşmiş İktidar ve Kişisel İktidar.

TBMM’nin 2018 güz dönemi  açılış  toplantısında  konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet’in üzerindeki bütün vesayetleri kaldırdıklarını söylüyor ve kendi Başyücelik vesayet rejiminin  gururuyla dünyaya meydan okuyordu. Vesayetler kalkmaz,  her rejimin, her düzenin kendi vesayeti vardır. Günümüz Türkiyesi tek bir insanın vesayeti altındadır ki eskiden bu rejime “Mutlakiyet” denirdi.

Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı kimliğiyle TBMM’de konuşuyor: «Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır. Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır. Milletimiz, yetkiyi kime verdiğini ve gerektiğinde kimden hesap soracağını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmektedir.» [iii]

Demokratik Cumhuriyet hiç kuşkusuz  bir “vesayet rejimi”dir. Bizzat Anayasa, Parlamento, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı bu vesayetin anayasal organlarıdır. Erdoğan özellikle 2007’den itibaren, Cumhuriyet’in güvenceleri olan  bu vesayet öğelerine karşı savaş açtı. TBMM, Kuvvetler Ayrılığı Rejimi, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı toplamı,  R.T.Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, millî iradenin önündeki engeller olmayıp millî iradenin bizzat kendisidir. Kendisi idi!

«Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı» olması rejimin artık  demokrasiden koptuğu  anlamına gelir. Artık “Kişiselleşmiş İktidar” ile “Kişisel İktidar” söz konusudur. Bu iki rejim türünün tanımını Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku adlı kitabından okuyalım:

Kişiselleşmiş İktidar: Kişiselleşmiş iktidar, anayasal düzen içinde, hükümet faaliyetlerinin bireyselleşmesidir. Gerçi, anayasal düzende, tüm yetkiler belli bir kişi, ya da makama tanınmamış olabilir ama, yetkileri kullananın kişiliğinden kaynaklanan nitelikler, kendisine ayrı bir güç kazandırabilmektedir. Başka anlatımla, anayasal düzen içinde, iktidarı kullanma yetkisine sahip olan kadronun lideri, kişisel prestiji ile, iktidarın objektif kullanılışına sübjektif bir unsur katmaktadır. [iv] 

R.T.Erdoğan’ın 2002-2007 arasındaki yönetim tarzı kısmen kişiselleşmiş iktidar sınıfına girer. 2007’den itibaren başbakanlığı ve başbakanlı cumhurbaşkanlığı yıllarını tam anlamıyla kişiselleşmiş iktidar saymak zorundayız.

Kişisel İktidar: Kişisel iktidarda. tüm yetkiler, gasp ya da zorbalıkla bir kişi tarafından ele geçirilmiş olabileceği gibi, bir hukukî metinle de öngörülmüş olabilir. Kişisel iktidar aslında diktatörlükle eş anlamlıdır. Devlet faaliyetlerinin yönlendırılmesı bir kişinin iradesine, ya da kaprislerine bağlıdır. [v] 

Cumhurbaşkanı’nın “Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır” ifadesi, hiç kuşkusuz,  kişisel iktidarın bütün dünyaya ilanı sayılabilir.

Kişisel iktidar kurmak isteyen her “otorite heveslisi”; Anayasa’ya, parlamenter  rejime (TBMM) , kuvvetler ayrılığı düzenine, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, Danıştay’a, Sayıştay’a ve Yargı’ya karşı savaş açar. Nitekim AKP ve Erdoğan iktidara geldikleri ilk günden bu yana, bu evrensel demokratik vesayete karşı cihat savaşı yapmakta. Son olarak, ayaklar altında çiğnenen Laiklik ilkesinin [vi], AKP belediyelerinin yaptığı yolsuzlukları ortaya çıkartan Sayıştay’ın  ve Andımız’ı savunan Danıştay üyelerinin başlarına geleni hatırlayınız.

Doğrudur: Cumhurbaşkanı’nın TBMM karşısında söylediği gibi: «Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır.» Yani: Anayasa, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Sayıştay  “sizlere ömür!” olmuştur.

İnsan ve özgürlükler düşmanı, insanı ve özgürlükleri ezen böylesine bir rejim, ancak, ortak akılsızlığın ürünü olabilir.

Özdemir İnce

10 Kasım 2018

***

EKSİK PARÇA YAYINLARI, Mart 2019

SONUN SONU ÜZERİNE [vii]  

Gazete yazarlığı hayatımda (ki 30 yılı bulur) başta AKP olmak üzere siyasal partileri çok eleştirdim ama hiçbir partinin içişlerine karışmadım. “Şunu başkanlıktan atın, bunu başkan yapın!” demedim. Şimdi de demiyorum, çünkü gazeteci ancak tasvir eder ve yorumlar. Şimdi bakıyorum da kimi gazete yazıcısı, Muharrem İnce’ye “Sen parti kurmalısın arkadaş!” diyor, kimisi ise  Kemal Kılıçdaroğlu’nun adının önüne anlaşılmaz sıfatlar oturtarak  parti başkanlığından indiriyor.

Buna en kibarından “mesleki yozlaşma, mesleki deformasyon” denir ki tükenmişlik alametidir. Ayıptır! Fahişenin müşteriden para almaması da mesleki deformasyondur! Biline!

Amip tabiatlı Ahmet Hakan da “Neden Muharrem İnce’inin ayrı parti kurması şart?” diye remil atıyor! Bre akılsız imam! Muharrem İnce, kurarsa, Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı değıl CHP’ye karşı  parti kuracak… CHP’nin tabelasını bile kimse yenemez!

Bir araştırma göre AKP’ye gönül verenler, evlilik programlarını, dizileri seyrediyormuş ama tartışma programlarını, belgeselleri adam yerine almıyormuş. Bu nedenle AKP’ye oy veriyormuş. Hadi be! Araştırma yapacaksan seçmenin gelir kaynak ve biçimlerine göre yapacaksın. Örneğin, mesleksizler, yoksullar neden kendilerini savunmayan, her seçimde kendilerini “kazıklayan” (?) AKP’ye oy veriyorlar. Acaba kazıklanıyorlar mı? Böyle bir düşünce, saplantı ve algıları var mı? Yoksa sarsılmaz bir inanç mı söz konusu? Benim  bu tür yazılarımdan birinden alıntı yapacağım.

Yazının adı : SADAKA EKONOMİSİ AHLAK BOZAR ( Hürriyet, 16 ARALIK 2008).

[Belki inanmayacaksınız ama “Sadaka ekonomisi” deyişinin patenti ekonomistlere değil bana ait.  Gerçi basında  “mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” hesabı yapılmıyor, referans ve göndermeler pek dikkate alınmıyor ama, izin verirseniz, gazete yazıcılığı hayatımda bir kez de ben  biraz kasılayım.

Hürriyet gazetesi Ekonomi Servisi Müdürü Vahap Munyar’a aşağıdaki haber metni dolayısıyla şükran duymam gerekiyor, ki şükran duyuyorum. Yıllardır ileri sürdüğüm bir öngörüyü belge ile kanıtladığı için kendisine teşekkür ederim. Vahap Munyar’ı Birlikte okuyalım (Hürriyet, 05.12.08) :

“Türkiye  Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) çatısı altındaki Anadolu’daki odalardan birinin başkanı, fabrikasına geçici işçiler aldı. Aldığı işçiler geçici de olsa onlardan evraklarını istedi. Kısa sürede sigortalarını yaptırdı. Bir süre sonra geçici işçiler fabrika sahibinin kapısına dayandı:

-Patron bizi neden sigortalı yaptın ?

-Yanlış bir durum mu var ?

-Bizi sigortalı yaptın, ekmeğimizi elimizden aldın.

-Nasıl yani ?

-Elimizde yeşil kart vardı. Ayrıca kömürümüz, gıdamız bedava geliyordu. ‘Yoksul maaşı’ bile aldığımız oluyordu. Sen bizi sigortalı yaptın, hepsi elimizden gitti.

-Ama bakın asgari de olsa artık bir maaşınız var, ayrıca Sosyal Sigorta güvenceniz var…

-Biz anlamayız, derhal kadrodan çıkmak istiyoruz…”]

Benim “sadakacı, tufeyli, asalak, sülük, yoz” adlarını verdiğim bu mesleksiz, lümpen yığışımı nüfusunun  kaç kişi, kaç milyon aile ve kişi olduğunu bilmezseniz “seçimler hakkında” sadece gevezelik edersiniz. Şimdi resmi kaynaklardan bir alıntı yapacağım:

[Devlet 2015’te 15 milyon kişinin yardımına koştu:

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre 1 milyon 93 bin aile düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardım edildiği anlamına geliyor.

2015’te devlet tarafından 3 milyon 18 bin aileye düzenli veya geçici yardımlar yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre bunların 1 milyon 93 bini düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardımlarla ulaşıldığı anlamına geliyor. 2015’te sosyal yardım ve destekler içerisinde en büyük kalemlerden birini 508 bin kişiye verilen 4.3 milyar liralık evde bakım yardımı oluşturdu. Devletin üstlendiği 6.4 milyar liralık Genel Sağlık Sigortası primleri de dikkate alındığında 2015’teki toplam destek 25 milyar liraya ulaştı. Yardım yapılan kişi sayısının tespitinde GSS primi ödemeyenlerin aynı zamanda diğer yardımları da aldığını, dolayısıyla aynı ailelelerin birden fazla destek aldığını dikkate almak gerekiyor. Sosyal yardımlar temel ihtiyacını karşılayamadığı için yaşamını sürdürmekte zorlanan kişi ve ailelere karşılıksız sağlanan ayni ve nakdi destekleri kapsıyor:

1-2015’TE 2.1 MİLYON AİLE YAKACAK DESTEĞİ ALDI:

2-EĞİTİM YARDIMI: 2 MİLYON ÖĞRENCİ:

Yoksul çocukların okula gönderilmesi için Şartlı Nakit Transferi kapsamında ilköğretimdeki erkek öğrenci için aylık 35 TL, kız öğrenci için 40 TL ödeniyor. Ortaöğretimde bu rakamlar sırasıyla 50 ve 60 TL uygulanıyor. 2015’te 2 milyon 18 bin öğrenci için 664 milyon TL ödendi. 2003’ten beri yapılan ödemeler 4.3 milyar liraya ulaştı.

Eğitim materyali: Yoksul çocukların kırtasiye, önlük, ayakkabı gibi okul ihtiyaçları için 2003- 2015 yıllarında 880 milyon lira tutarında yardım gerçekleştirildi.

Öğle yemeği: Yoksul öğrencilere 2003’ten beri öğle yemeği veriliyor. 2015 maliyeti 460 milyon lirayı buldu. 2015’teki ders kitabı desteği ise 240 milyon lira.

3-GIDA VE GİYİM YARDIMI: 681 BİN HANE:

İhtiyaç sahibi ailelerin gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için her yıl Kurban Bayramı ve Ramazan ayında Sosyal Yardımlaşma Vakıfları aracılığıyla yardım yapılıyor.

4-2015’te 681 bin 364 haneye 251 milyon lira gıda ve giyecek yardımı yapıldı

5-BARINMA YARDIMLARI: 22 BİN HANE:

Oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız evlerde yaşayan vatandaşlara evlerinin bakım-onarımı, ev eşyası alımı ve kira için ayni ve nakdi yardım yapılıyor. 2015’te 22 bin 98 haneye 79 milyon lira barınma yardımı gerçekleştirildi.

6-SOSYAL KONUT: 29 BİN KONUT:

Sosyal güvencesi olmayan fakir vatandaşlara, geri ödemeli 45 metrekare (1+1) ve 65 metrekarelik (2+1) sosyal konut yapılıyor. Yoksullara sosyal konut projeleri için 2015’te Toplu Konut İdaresi’ne 210 milyon lira aktarıldı. Konutlar 22.5 yıl (270 ay) vadeli satılıyor. 29 bin 271 konutun teslimi gerçekleştirildi.

7-YAKACAK YARDIMI: 2.1 MİLYON AİLE:

İhtiyaç sahibi ailelere 2003 yılından beri her yıl en az 500 kilogram kömür dağıtılıyor. 2015’te 2 milyon 139 bin aileye 2 milyon 609 bin ton kömür dağıtıldı

8-EŞİ ÖLEN KADINLAR: 300 BİN KADIN:

2012 yılının şubat ayından bu yana, muhtaç durumdaki eşi ölmüş kadınlara aylık 250 TL yardım yapılıyor. 2015’te 300 bin 422 kadına 820.5 milyon TL ödendi

9-ASKER AİLESİ: 3 YILDA 214 BİN:

Askerin sosyal güvenceden yoksun ve ihtiyaç sahibi ailelerine aylık 250 lira ödeniyor. 2013’te başlayan uygulama kapsamında son üç yılda 214 bin 793 asker ailesine 463 milyon lira yardım yapıldı.

10-YOKSUL ASKER ÇOCUĞU: 3.803 ÇOCUK:

Muhtaç askerlerin 18 yaşından küçük çocuğuna ayda 100 TL veriliyor. 2015’te haktan yararlanan 3 bin 803 asker çocuğuna 2.3 milyon lira ödendi

11-ÖKSÜZ VE YETİM YARDIMI: 35 BİN ÇOCUK:

Annesi veya babası vefat etmiş, 18 yaşından küçük çocuklardan muhtaç olana aylık 100 TL ödeniyor. 2015’te 35 bin 401 çocuk 22.8 milyon lira aldı.

12-ŞARTLI SAĞLIK YARDIMI: 1 MİLYON ÇOCUK / 202 BİN KADIN:

Yoksul ailelerin çocuklarını düzenli aşılatması ve kontrolü için yardımlar var. Çocuk için aylık 35 TL, hastanede doğum için 75 TL, gebelik dönemi için 35 TL ödeniyor. 2015’te 1 milyon 67 bin çocuk için 344 milyon lira ve 202 bin kadın için 19 milyon lira ödendi.

13-YAŞLI VE ENGELLI AYLIĞI: 1.3 MİLYON YAŞLI:

Yoksul yaşlı ve engelliler ile silikozis hastalarına aylık ödeniyor. Bu kapsamda 2015’te 1 milyon 302 bin kişiye 4 milyar 130 milyon lira ödeme gerçekleştirildi

14-EVDE BAKIM YARDIMI: 508 BİN KİŞİ:

Bakıma ihtiyacı olan yoksul durumdaki engellilere evde bakımları için ayda 887 TL yardım yapılıyor. 2015’te bu yardımdan 508 bin kişi yararlandı. Yıllık ödeme tutarı ise 4 milyar 378 milyon lira oldu.

15-İSTİHDAM YARDIMLARI: 1.584 KİŞİ:

İş görüşmesinde sağlık raporu, fotoğraf gibi giderler için yılda 3 defaya kadar 40-100 TL yardım var. İşe yerleştirilirse bir defaya mahsus brüt asgari ücretin üçte biri kadar para ödeniyor. 2015’te 715 kişiye işe başlama, 869 kişiye de işe yönlendirme yardımı yapıldı.

16-KIRSAL ALANDA SOSYAL DESTEK:

Köylüye süt sığırı, damızlık koyun ve seracılık yardımı yapılıyor. Bu kapsamda yardım, 2015’te 2.3 milyon lira tuttu. Ancak 2004’ten bu yana 1 milyar 83 milyon lira yardım gerçekleşti.

17-SOSYAL HİZMET PROJELERİ:

Engellilere yönelik projeler, sokak çocuklarının rehabilitasyonu, yoksul kadınlara yönelik kurslar bu kapsama giriyor. 2007- 2015 yıllarında bu projelere 584 milyon lira aktarıldı.]

Devlet kaynaklarının verdiği bilgiye göre: Devlet, 17 kalemde 20 milyon insana yardım yapıyor. Yardım alanlar kaçak işçi olarak çalışıp ayrıca para kazanıyor. Bu asalak, sadakacı, amorf yığışım, böylece,  ev yaptırıyor, araba alıyor ve gül gibi geçiniyor. Kendisine bu yaşam ortamını sunan  AKP’den başka bir partiye neden oy versin ? Demek ki AKP’nin çantada keklik 25-30 milyonluk avantacı asalak kitleden 12-15 milyon dolaylarında oyu var.

24 Aralık seçimlerinde AKP 21 milyon 335, 581 oy almış; CHP ise 11 milyon 348,878 oy almış.

Geçirimsiz (imperméable) avantacıların oyunu AKP’den çıkartın  seçimi CHP kazanır.

Seçimin düğümü burada! Ama nasıl çıkartacaksın?

Bir de 22.06.2017 tarihli BirGün gazetesinden alıntı yapacağım:

[Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın açıkladığı veriler, Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardım aldığını ortaya koydu. Bakanlık verilerine göre 2016 yılında 10 milyon 610 bin kişiye sosyal yardım yapıldı. Toplam yardım miktarı ise 32 milyar 7 milyon TL’yi buldu.

Bağımsız Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın bilgi edinme talebi doğrultusunda sosyal yardımlara ilişkin soruları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yanıtlandı.

Bakanlık verilerine göre, Türkiye’de 2016 yılında 3 milyon 154 bin 69 aile, 10 milyon 610 bin 928 kişiye sosyal yardım yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla yapılan sosyal yardımlar 22 milyar 499 milyon TL tutarında iken sosyal yardım veren diğer kurumların yardım miktarı ile birlikte toplam sosyal yardım tutarı 32 milyar 7 milyon 123 bin TL olarak gerçekleşti.

Sosyal yardımlardan en çok pay alan ilk üç şehir İstanbul, Şanlıurfa ve Diyarbakır olurken yardımlardan en az pay alan iller Bayburt, Bilecik ve Karabük oldu. En çok ve en az pay alan illerin aldığı yardım miktarları şöyle:

En çok pay alan ilk 3 il:

1-İstanbul 1 Milyar 609 milyon TL., 203 bin 866 aile, 618 bin 611 kişi.

2-Şanlıurfa 1 milyar 46 milyon TL., 155 bin 930 aile, 618 bin 309 kişi.

3-Diyarbakır 1 milyar 4 milyon TL., 136 bin 191 aile, 510 bin 728 kişi.

En az pay alan ilk 3 il:

1-Bayburt 27 milyon 288 bin TL., 4 bin 380 aile, 15 bin 32 kişi.

2-Bilecek 33 milyon 320 bin Tl., 4 bin 376 aile, 10 bin 5 kişi.

3-Karabük 43 milyon 18 bin TL., 6 bin 967 aile, 20 bin 220 kişi.

8 KİŞİDEN BİRİ SOSYAL YARDIMA MUHTAÇ’

Bakanlığın açıkladığı verileri değerlendiren Nazlıaka, bu rakamlara göre Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardıma muhtaç olduğunu ifade ederek “Söz konusu veriler AKP hükümetlerinin Türkiye’yi getirdiği tehlikeli tablonun, derinleşen yoksulluğun ve kronikleşen işsizliğin resmidir” dedi.

Sosyal yardımların, sosyal devlet anlayışının da temel ilkelerinden biri olduğunu vurgulayan Nazlıaka şunları söyledi: “Sosyal yardımların artmasının bir yönüyle sosyal devletin varlığını ifade etse de diğer yönüyle artan yoksulluğu göstermektedir. Sosyal yardıma ihtiyaç duyan kişi sayısının azalması demek işsizliğin azalması, gelir dağılımının düzelmesi, fırsat eşitliğinin sağlanması demektir. Hiç şüphesiz yoksulluk, toplumsal gelişmenin ve özgürlüklerin önündeki en büyük engeldir. AKP hükümetleri ile birlikte artan sosyal yardımlar; hükümetin, üretim, istihdam, göç, mülteci politikalarını yeniden ve ivedilikle gözden geçirmesi gerektiğini göstermektedir. Sadece yoksulluğu yönetmeyi amaçlayan sosyal yardımlar sürdürülebilir değildir, uzun vadede yoksulluğa çözüm üretilmediği de ortadadır.”

‘YOKSULLUK SADECE SOSYAL YARDIMLA ÇÖZÜLEMEZ’

Türkiye’de yardımların suiistimal edildiği konusunda ciddi kuşkular olduğunu ifade eden Nazlıaka, yoksulluğun sadece sosyal yardımlarla çözülemeyeceğini, istihdam yaratıcı politikalar izlenmesi gerektiğini ifade ederek “Bu veriler AKP’nin tarımda, hayvancılıkta, sanayide, turizmde, istihdamda 15 yıllık karnesidir. Görünen o ki çağ atladığını savunan iktidar bırakınız çağ atlamayı; bir alt sınıfa düşmüştür. AKP Türkiye’sinde yoksulluk derinleşmiş, sadaka kültürü yaratılmak için çaba sarf edilmiştir. Ancak yapılması gereken yoksulluğu ‘iyileştirmek’ değil; bir rant alanı haline gelen bu kültürü ortadan kaldırmak; gelir dağılımındaki eşitsizliği sonlandırmaktır” dedi.]

Yoksulluk kuşkusuz sosyal yardımlarla önlenemez. Ama ve acaba AKP söz konusu yoksulluğu ortadan kaldırmak istiyor mu yoksa koşulsuz iktidar dayanağı saydığı bu yığışımın yoksulluk ve yoksunluğunu müzminleştirerek ebedileştirmek mi istiyor? Hiç kuşkunuz olmasın bunu istiyor.  Oy deposu yığışım da iş değil avanta istiyor. Bu böyle biline! Muharrem İnce ve CHP sağlıklı düşündüğü için, yoksulun, işsizin, muhtacın kekli ve çorbalı kıraathaneyi değil de çalışacağı fabrikayı seçeceğini sanıyordu…

Bakın, bu konuda, kilitli akılları, çapaklı gözleri açmak için, 18 Ekim 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde ne yazmışım:

[SOL  VE  SOFYA’DA  BİR  GECE

Turgut Özal’ın Anavatan Partisi ANAP  1983 seçimlerinde oyların yüzde 45’ini alarak secim kazanmıştı. Özal 7 aralık 1983 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından hükümet kurmakla görevlendirilmişti.

Birkaç gün sonra bir uluslararası yazarlar toplantısına katılmak üzere Sofya’ya gittim.

Çalışma sonrasında, Moskva Park Hotel’de verilen kokteyl sırasında, tanıdığım bir Yazarlar Birliği görevlisi yanıma gelip, müsait isem Gyorgi Cagarov’un beni otelin teras katındaki lokantada beklediğini söyledi. Cagarov çok büyük bir şair aynı zamanda Kültür İşleriyle görevli Cumhurbaşkanı yardımcısıydı. Arkadaşımdı.

Lokantada çok büyük, yuvarlak bir masanın çevresinde on kadar resmi suratlı adamla oturmuştu. Beni bu insanlarla tanıştırdı. Bulgaristan Komünist Partisi’nin bölge sekreterleriymiş.

Masaya oturur oturmaz, bir yaşında bir sağ partinin seçim kazanıp solun kazanamamasının nedenini sordu. Ben de şöyle konuştum:

“Marx, Engels ve Lenin’in ilkel sınıfsız toplum çözümlemelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum. İlkel sınıfsız toplumların ortaklaşmacı niteliğinin iş bölümü ile bozulduğunu ve bu bozulmanın kapitalizme giden yolu açtığını söylerler. Bence yanlış. İnsanın doğası ortak mülkiyete, sosyalizme değil kapitalizme, özel mülkiyete yatkın. İnsanların sosyalizme oy vermeleri için kapitalizmin ömrünü tamamlaması ve insanların bencillik illetinden kurtulup mükemmelleşmeleri gerekir.”

“1962’den itibaren siyaset sahnesine çıkan Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin sosyopolitik şiarlarından biri “herkesin emeğinin karşılığını alacağı” idi. Bu sihirli cümlenin söylenir söylenmez bütün oyların TİP’e gideceğini düşündüm yıllarca.

1965 seçimlerinde TİP sözcüleri mitinglerde, radyolarda herkesin emeğinin karşılığını alacağını söylediler. Ama TİP ancak yüzde 2,5 oy alarak ulusal artık sistemi sayesinde 15 milletvekili çıkardı. TİP’in kapatıldığı 1970’e kadar oyu  çoğalmadı.

“Herkes emeğinin karşılığını alacak” sloganını kullanan sol partilerin seçim kazandığına tanık olmadım. Çünkü hiç kimse emeğinin karşılığı olan kazancı istemiyor, on katını, yüz katını istiyor. Bu da çalışanların bir işçi sınıfı yaratamadığını gösteriyor.”

“TİP’in yerel yöneticilerinden biri bir kahve toplantısında, ‘Siz bize oy verir de secimi kazandırırsanız, Koçların, Sabancıların, Eczacıbaşlarının mallarını ellerinden alıp sizlere dağıtacağız’ dediği sırada dinleyiciler arasında bulunuyordum. Dinleyiciler hemen bir tepki vermediler. Biraz düşündükten sonra aralarından birkaçı “Kime vereceksiniz?” diye sordu.

O zaman farkettim ki zenginlerin elinden alınan malların aralarında eşit olarak paylaştırılmasını istemiyorlardı. Aralarından birilerine bu malların aynen verilmesini hayal ediyorlardı, kendileri Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı olmak istiyorlardı.”

Konuşmam bitince Gyorgi Cagarov yüzüme ironiyle bakıp “Kaç yaşındasın Özdemir?” diye sordu. “46 yaşımdayım” dedim. “Güzel, dedi, seni Türkiye’de asmazlarsa, biz burada asarız!”

Üçüncü öykü gerçek değildi, ben uydurmuştum. Uydurmuştum, ama inandırıcıydı.

Sol üzerine mangalda kül bırakmayanların işin bu yanını düşündüklerini hiç sanmıyorum.]

Adam  “Ekmek elden su gölden çimelim avrat  çimelim!” diyor. Yani “Bol bol sevişip, güsul abdestli yıkanalım” demeye getiriyor. Sen de adama “Çalış!” diyorsun!

Bir başka kötü slogan: “Çocuklar kreşe anneler işe!” Çocuğunu kreşe bırakıp işe gitmek isteyecek kadın %10’u bile bulmaz. Fantezidir!

1965 seçimlerinde Aydın’a gelen TİP lideri “Büyük” Mehmet Ali Aybar, birlikte yemek yerken, aralarında benim de bulunduğum birkaç gence şöyle demişti: “Çocuklar ben görmeyeceğim, siz de görmeyeceksiniz, çocuklarınız da, ama belki torunlarınız…”

Şimdi  aynı cümleyi ben tekrarlıyorum.

***

GENÇLER İÇİN 50 TURFANDA MİİR

VE YAYINLARI, Şubat 2019

Tuhaf bir kitap! İçerik ve biçim olarak “şiir”in son sınırında “klasik şiir”in bittiği yerde başlıyor. Belki de son şiir kitabım. Bundan sonra şiir (miir) yazar mıyım, yazabilir miyim ? Bilmiyorum ! Tadına bakın!


[i] Hürriyet Pazar, 16 Eylül 2001, “AK Parti’nin Kollektif  Aklı”.

[ii] Özdemir İnce, Başyücelik Devleti, Tekin Yayınları, 2018

[iii] Cumhuriyet Gazetesi,  Cumhuriyet, 2 Ekim 2018

[iv] Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku , Beta Yayınevi, 2016, 20.Basım, s.431

[v] Age. S.431

[vi] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 2 ve 4.

[vii] Site, 16 Temmuz 2018

MARLENE DİETRİCH

Yerel seçim konusunda burada yazmak istemiyorum. Cumhuriyet gazetesinde  yeterince yazdım,  yazıyorum. Bu seçimin sonuçları, “Ayağına gitmeniz yeterli değildir, vakit erişince seçmen halk size gelir” düşüncemi bir kez daha doğruladı. Ama henüz yeterli değil. AKP rejiminde burnunun biraz daha sürtülmesi, din afyonunun aç mideyi doyurmadığının iyice anlaşılması ve muhalif belediyelerin çok başarılı olmaları gerekiyor. O zaman AKP heykeli un ufak olur ve R.T.Erdoğan’ın da sıradan bir insan olduğu anlaşılır.

Yitirmeye alışkın olmayan ve ummadığı bir sonucun altında ezilen AKP, kirli çamaşırları toparlamak, vukuat belgelerini imha etmek için itiraz çamuruna yatıyor.

Bir hafta kadar önce, kitaplığımın Alain Bosquet bölümünde ondan çevirdiğim iki şiir kitabını (Evren İçinde Evren ve Söyle Alain) arayıp bulamazken bir başka kitabını buldum: Marlène Dietrich, Un amour par téléphone (Marlène Dietric,Telefonla Aşk. Kitabın içinden Alain’in eşi Norma’nın 24 Mayıs 1993 tarihli bir mektubu çıktı. Kitabın Türkçe yayını için Marlène Dietrich’in bilinmeyen bir fotoğrafını da birlikte göndermiş. Hatırladım: Kitabın Fransızcasıyla birlikte Doğan Kitap’a vermiştim. Güya yayımlayacaklardı. Kaynadı gitti. Kimbilir ne oldu? Bu çok değerli kitabı Türkiye’de mutlaka yayımlatacağım.

Alain Bosquet (1919-1998) ile Marlène Dietrich (1901-1992) arasındaki telefonlu aşkı çok iyi biliyorum. Bir kez kurbanı olmuştum ve bu olayı anlatan bir yazı yayınlamıştım Hürriyet gazetesinde (6 Ocak 2002).

Yazıyı neşe içinde ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

3 Nisan 2019

***

MARLENE DİETRİCH’İN ŞARABI[i]

Berlin’de Adlon Hotel’in barında otururken,  arkadaşım “Intercontinantal’deki  Marlène Dietrich Bar’a  da gidelim seninle”, dedi. Birkaç gün sonra Marlène’in 100. doğum yıldönümüymüş… Anımsadım ve arkadaşıma anlattım:

Yıl 1986. Şair ve yazar Alain Bosquet’nin evine yemeğe davetliydim. Dış kapıya gelince, kapının şifresini yazıp iç avluya giriyorum. İkinci katın asansöründen çıktığım sırada saat tam 20. Rahmetli Alain Bosquet kapı zilini tam 20’de çaldığımı bilirdi. Bu kadar dakik olmama şaşar ama “bu kadar dakik olmak için” evin karşısındaki kahvede 10-15 dakika beklediğimi bilmezdi.

Kapının zilini çalıyorum. Açılmıyor. İçerden Alain’in sesi geliyor. Sanki tek başına konuşuyor. Zili bir kez daha çalıyorum. Gene açılmıyor. Kapının önünde bekliyorum. Derken karşı dairenin kapısı.  Komşu kadın,”Sakın Monsieur Bosquet’nin başına bir şey gelmiş olmasın, diyor, isterseniz polise telefon edeyim.” Kadını güçlükle caydırıyorum.

Kapının önünde bekliyorum. Yarım saat sonra, kapı açılıyor.

-Gitmeyeceğini biliyordum, diyor Alain. Marlène Dietrich’ti. Böyledir. Telefon konuşması saatlerce sürer. Her cümlesine ses vermem gerek. “Evet” ya da “Ya öyle mi?” falan demeliyim. Kapıda birinin beklediğini söyledim. “Beklesin!” dedi.

Ve 1986’da mobil telefon yoktu. Konuşa konuşa gelip kapıyı açamazdı Alain…

Alain Bosquet ile çalışmaya dalmıştık. Kapı çaldı. Kapıyı bu arada eve gelmiş olan Norma açtı. (Norma Bosquet, Marlène Dietrich’in yakın dostu ve özel sekreteri olduğunu sonradan öğrendim.)

-Marlène yarım düzine şarap göndermiş, dedi.

İçeri bir garson girdi. Sepeti Alain’e verdi. Alain, şarap şişeleri arasına sıkıştırılmış küçük bir zarfı açıp okudu. Sonra “Sana” diyerek zarfı bana uzattı. Marlène Dietrich üzerinde sadece “Marlène” yazan bir kağıda “Türk şairden özür dilemek için” yazmış ve “Marlène” diye imzalamıştı.Markalarını unuttum ama çok kaliteli şaraplardı. İki şişesini o gece içtik. İki şişesini de Ülker Paris’e gelince. Alain’in “Al evine götür” demesine karşın o iki şişeyi de almadım. Peki, Marlène’in gönderdiği pusula ne oldu? O da ortalıkta yok.

Marlène Dietrich 1986’da 84 yaşındaydı ve Avenue Montaigne’de bir otelde kalıyordu galiba. Paris’e kesinlikle yerleştiği 1977’den itibaren Norma ile arkadaştı. Bacağını kırdığı için evinden dışarı çıkamıyordu. Bu nedenle de pek az dostuyla telefonda sohbet ediyordu. Ben de bu sohbetlerden birinin kurbanı olup yarım saat kapı önünde beklemiştim.

Marlène 1992 yılının mart ayında ölünce, Alain Bosquet  8 mayıs 1992’de “Marlène Dietrich’e Ağıt” başlıklı bir şiir yazmıştı. Aynı yılın sonunda “Marlène Dietrich,  Bir Telefon  Aşkı” adlı bir kitapçık yayımladı. Şiirinde “Kaç yüzünüz var sizin Madam?” diye soruyor Marlène Dietrich’e. “Hangi ağzınız var ağzınızda, benim için bugün?”

***

Çocukluğumda “Marlène Dietrich” denen Maria Magdalena von Losch’tan korkardım ben. Belki de Josef von Sternberg’in “Mavi Melek” filmini gördükten sonra başlamış olabilir bu korku. Gerçekdışı, fatal ve “vamp” kadın mitosundan küçük bir erkeğin korkması mümkün mü? Demek ki mümkünmüş. Hele “Baba”nın lânetli imgesiyle birleşince.

Marlène Dietrich bana şarap gönderdiği günlerde Alain Bosquet’yle evinde konuşuyor.

-Alain, söyler misiniz bana, İtalya seferine komuta eden ve benim yattığım şu Amerikalı generalin adı neydi?

Alain bazı generallerin adını söylüyor.

Marlène, adları geçtikce generaller için, “Gençti, yakışıklıydı; iktidarsızdı; Allah göstermesin” gibi açıklamalar yapıyor. General Eisenhower’in adı geçince de “Devlet sırrıdır” diyor.

İlk fırsatta Marlène Dietrich Bar’a gideceğim ve elindeki kırbaca aldırmadan şerefine şarap içeceğim.

ÖZDEMİR İNCE


[i] Hürriyet Pazar,  6 Ocak 2002

AYDINLANMIŞ TOPLUMLAR NEDEN GERİLER?

Değerli Müdavimler, bugün “Aydınlanmış Toplumlar Neden Geriler?”  başlıklı yazısıyla değerli dostum Sadık Usta’yı konuk edeceğim. Sadık Usta benim çok önemsediğim, dikkatle izlediğim bir yazar, bir felsefeci ve yazar.

Sadık Usta kim, ne gibi işler, yayınlar yaptı ? Bunları internet alanında kolayca bulabilirsiz. Bir de bir sitesi var. Bigi ve ilginize!

Özdemir İnce

19 Mart 2019

***

AYDINLANMIŞ TOPLUMLAR NEDEN GERİLER?

İnsanoğlu, bilmemekten kaynaklanan biat kültüründen bilinçli hizmetkarlığa nasıl evrildi… Tevekkül kültüründen bezginliğe nasıl vardı… Batıl inançtan çok bildiğini sanan cehile nasıl dönüştü… Feodal kültürden kozmopolit kültüre nasıl iltihak etti…

Ufukta nasıl bir Ütopya olmalı?

İki bilim insanı…

MaxHorkheim ve TheodorAdorno… İkisi de 20’li yıllarda Alman ve Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde akademisyen…

Horkheimer, Adorno’dan daha yaşlıcave her ikisi de Frankfurt Okulu olarak bilinen “eleştirel teorinin” kurucularından…

Varlıklı bir aileden gelen Horkheimerbaşarılı bir akademisyendir, etkindir ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin de başkanıdır. Doktorasını de en yüksek dereceyle bitirmiştir: “summa cum laude”.

TheodorAdorno da varlıklı bir aileden gelir; sosyolog, müzik kuramcısı ve müzisyen… Müziğin dışında felsefedir ilgi alanı. Kant ve Aydınlanma onun en önemli araştırma alanıdır.O da Horkheimer gibi Frankfurt Goethe Üniversitesi’nin en parlak akademisyenlerinden biridir…

İkisi de solcu veYahudi kökenlidir. Naziler 1933 yılında iktidara geldiğinde ülkelerini terk etmek zorunda kalırlar…

Savaş döneminde araştırmalarını devam ettirirler. Aydınlanma felsefesinin, daha doğrusu çağdaş düşüncenin ve kültürün merkezi olan Avrupa’nın ve özellikle de Almanya’nın nasıl olur da Nazi barbarlığına, ikinci dünya savaşı gibi insanlık dışı bir sapkınlığa kapılabildiğini tartışıp durmuşlar yazılarında…

Sonra savaştan sonra Almanya’ya yeniden umutla dönmüşler… Heyhat! Yeni bir barbarlıkla değil, fakat egemen sınıflara tabi olan, bir parça çıkarı için her şeyinden vazgeçen, sözüm ona eleştirel, fakat yeni düzenin “çağdaş” aleti olmuş, akademiyi, bilimi, düşünceyi, ilkeleri yeni hurafelerin, yeni batıl inançların hizmetine sunan ve hatta bunu hâlâ düzeni değiştirmek adına yaptığını yemin billah iddia eden pragmatist bezirganlarla karşılaşmışlar…

Konumuz Horkheimer ve Adorno’nunyaşamları değil…

“Aydınlanma ve çağdaşlaşma hamlelerine rağmen toplumlar neden geriler” sorusuna yanıt aramak…

Toplumlar Neden Geriler”

Onlar gibi birçok insan da kara kara düşünmekte ve bir sorunun yanıtını aramaktadır: Nasıl olur da insanlık, Aydınlanmadan, çağdaşlaşmadan, eğitimden, uğruna savaşılan ve canlar verilen hak ve kazanımlardan sonra ve hatta içinde bulunduğumuz “bilim çağına” rağmen bu kadar barbarlığı, eski ve yeni batıl inancı, eski ve yeni hurafeleri, zalimliği, vicdansızlığı, boğazlaşmayı bağrından çıkarabilmektedir…

Lafı uzatmayalım… Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok bölgesinde kapkara bir dalga yükseliştedir. Sadece etrafımıza bakmak bile bunu görmeye yeter…

Emperyalizmin bütün dünyada kışkırttığı kozmopolit kültür, köksüzlük, bencillik, yabancılaşma, dincilik,yabancı düşmanlığı, ırkçılık, etnik bölücülük hayatımızın her alanını ve hatta çocuklarımızın geleceğini biletehdit eder hale gelmiş…

Bilimsel ve eleştirel akıl,yenidenVoltaire’in bahsettiğikör bir deliğe saklanmış… Bilim teknolojiyle özdeşleştirilmiş, teknolojik buluşlarsa basit birer araca dönüştürülmüş ve daha iyi yönetmenin, daha kolay kontrol etmenin birer aracına indirgenmiş.

Kapitalist sistemin yoklukla terbiye ettiği, rekabet içinde hırçınlaştırarak bir kurda dönüştürdüğü insanoğlu, ne yazık ki düşünsel açıdan da barbarlaşıyor. Devrimci burjuvazi, 18. ve 19. yüzyılda aydınlatarak önemli oranda çağdaşlaştırdığı insanı, yeniden hurafelere, bağnazlıklara, batıl inanca boğarak yeni mezheplerin, yeni cemaat ve tarikatların kulları haline getiriyor. Bu gelişmelerin ışığında dünyada ve Türkiye’de yeniden bir Aydınlanmaya ihtiyaç duyulduğu da çok açık…

Aydınlanma Ama nasıl?

Ünlü Alman filozofu Immanuel Kant, konusu “Aydınlanma Nedir” olanbir deneme yarışmasına gönderdiği metinde Aydınlanmayı en özlü olarak şöyle tarif etmişti:

“Sapereaude!”Güdülmekten kurtul, “Aklını kullanmaya cesaret et!

Bu sloganın neredeyse tıpa tıp aynısını Kant’tan 30 yıl önce ünlü Fransız Aydınlanmacısı DenisDiderot da yazmıştı. Diderot, Aydınlanmacı filozofu, “önyargıları, gelenek ve görenekleri, eski olmaktan kaynaklanan genel kabulleri; otoriteyi ve kısacası insanların zihnini boyunduruk altına almış olan her şeyi çiğneyerek kendi kendine düşünmeye ve açık seçik ve genel ilkelere yükselmeye cesaret eden; onları sorgulayan, tartışan, kendi deneyiminin ve aklının tanıklığından başka bir şeyi kabul etmeyen ve hiçbir şeye bağlanmadan ve taraf tutmadan incelediği felsefelerden sadece kendisine ait olan özel bir felsefe oluşturan” olarak tarif etmişti.

Şimdi yeniden hem Horkheimer ve Adorno’nun hem de günümüzün insanın haklı olarak sorduğu soruya gelelim:bu cehalet, bu batıl inanç, bu gerilik, bu barbarlık bütün bu Aydınlanma sürecine rağmen nasıl boy vermektedir. Türkiye’deyse,bu kadar çağdaşlaşma hamlesine ve Atatürk devrimlerine rağmen bu gerilik, cehalet, zalimlikler nasıl yeniden ortaya çıkmaktadır?

İnsanlık geçmişten bir şey öğrenmiyor mu? Tarih hep tekerrür etmek zorunda mı?

Kant ne diyordu, “Aklını kullanmaya cesaret et!” Eğer bu çağrı, cansız, içi boş ve ruhsuz bir ritüele dönüşmüşse, o zaman hem misyonunu yerine getiremez hem detarihsel rolünden sapmış demektir.

Aydınlanma düşüncesi, devrimci burjuvazinin, kralların, aristokratların ve kilisenin iktidarını yıkmak için ortaya sürdüğü devrimci bir felsefeydi. Ne var ki burjuvazi iktidara geldikten sonra Aydınlanma sürecini paydos etti. Artık Aydınlanmaya ihtiyaç yoktu, sadece sermayenin ihtiyacı olan bilimin ve teknolojinin yaratıcılığına ve dünyayı fethetmeye kalkışan burjuvazinin sözüm ona uygarlaştırıcı gücüne güvenilmeliydi…

Adorno ve Horkheimer de buna dikkat çekiyorlar. Ne zaman, 50’li yılların başında. Onlar, Aydınlanmanın devam ettirilmesi gerektiğini, aksi taktirde insanlığın yeni yıkımlarla karşılaşacağını vurguluyorlardı ki haklılar… Bugün geldiğimiz aşama bunu epey haklı çıkarıyor…

Sonuç ortada: her yerde bilim ve teknolojiyi mükemmel derecede kullanan yamyamlar ordusu…

Dolayısıyla biz de diyoruz ki “HerAydınlanma aydınlanmak değildir!”

İki nedenle?

Birincisi, 18. ve 19. yüzyıl Aydınlanmasının önemli filozofları (Voltaire, Diderot, Holbach, Helvetius, Kant, Hegel vs.) insanoğlunun içinde bulunduğu toplumsal koşulların nedenini, onun aklını kullanamamasına bağlıyor ve bu durumdan kurtuluşun çaresini deonun aklına sahip çıkmasında buluyorlardı. Halbuki bu yetmez. Bunu açmak için zaman makarasını biraz geriye sarmak, yani insanoğlunun bilgiye ve bilince nasıl ulaştığına bakmak gerekir.

İnsanoğlu bilgiye, Aydınlanma filozoflarının düşündüğü gibi dışsal bir aktarımla veya salt gözlemle değil, bizzat yaşadıkları deneyim ve etkinlikleriyle ulaşmaktadır. Bilgi, insanın (öznenin) içinde bulunduğu maddi dünyasını bizzat değiştirdiğinde kendisini ona teslim etmektedir. Örneğin, mızrak sapı haline getirilen basit bir odun parçasını alalım. Araç yapmasını öğrenmeye başlayan insanoğlu, basit bir ağaç parçasından mızrak sapı yaratırken onu zaman içinde yontmasını öğrenmektir. Yontma sürecinde o,hangi türodunun daha kolay ve zor yontulduğunu bizzat kendi deneyimiyle öğrenecektir. Her yontma işleminde sadece odunun niteliklerini öğrenmemekte, aynı zamanda onu yontmak için ne türden taş ve nesneler kullanması gerektiğini de kavramaktadır. Demek ki insanoğlu hayatını kolaylaştırmak için yarattığı nesneleri ve aletleri onları işleyerek tanımakta ve hakkında bilgiye sahip olmaktadır.

Kısacası insanoğlu bilgiye ancak bir şeyi dönüştürerek sahip olmaktadır. Buraya kadar bir sorun yok, çünkü o güne kadar bütün filozoflar bilgiye bu sayede ulaşıldığını üç aşağı beş yukarı saptamışlardı. Ancak bu bakış açısı tek taraflıdır. Çünküsadece, öznenin doğadaki bir nesnenin bilgisine sahip olma yöntemini açıklamaktadır.

Ancak işin çetrefilli kısmı bu andan itibaren başlamaktadır. Özne, yani insanoğlu bir odun parçasını yontmak suretiyle ondan bir mızrak sapı yaratırken, aslında kendisini yontmaktadır. Kendisini yontarak mızrak sapı yapamayan bir insandan mızrak sapı yapabilen bir insana dönüştürmektedir.

Buradaki felsefi bakış açısı şudur: Özne,gerçek bilgiye,bizzat kendi pratiği içinde ulaşabilir. Yani insanoğlu kendi aydınlanmasını bizzat kendi pratiğiyle sağlayabilir. İnsanoğlu, içinde yaşadığı dünyayı dönüştürmeden onun hakkında bilgiye sahip olamaz, yani aydınlanamaz. Aydınlanmak, insanoğlunun kendi dünyasını, içinde bulunduğu toplumsal ve şahsi konumunu kavraması ve değiştirmesideğil midir? O halde aydınlanmak isteyen insan, daha doğrusu aydınlatılması gereken insan, bizzat kendi emeği olan, bizzat kendi pratiği olan bir aydınlanma faaliyeti içinde olmalıdır.

Örneğin, günümüzde siyasetle uğraşan sıradan bir insanı ele alalım. İçinde bulunduğumuz şu kriz günlerinde, kozmopolit düşünceyle, bireycilikle, gerici ideoloji ve bölücülükle mücadele etmek isteyen her insanın, bir başka insanı aydınlatmadan aydınlanması mümkün değildir. Başkasını aydınlatmak isteyen insan, önce kendi aydınlanmalıdır. Çünkü insanoğlu, zincirleme bir şekilde, herkes en yakınındakini aydınlatarak aydınlanmaktadır. Biz bir insana içinde bulunduğu durumu anlatırken, aslında bir odun parçasından mızrak sapı yaratıyoruz. Fakat bu arada biz de bir “kalas” olmaktan kurtuluyoruz. Basit bir odun parçası nitelikli bir nesneye (mızrak sapı) dönüşürken, onu işleyen “kalas” da basit bir insandan nitelikli (mızrak yapmasını bilen) bir insana dönüşmüş olmaktadır.

Demek ki aydınlanma faaliyetinin ikili bir yönü vardır. Birincisi, insanının kendi aydınlanması, ancak bir başkasını aydınlatmasıyla mümkündür; ikincisiyse bir insanın aydınlanması, onun dışsal, bir başkasının ona doğruları anlatmasıyla değil, fakat onun bizzat kendi pratiği içinde bilinçlenmesiyle mümkündür. Bu işlem bir madalyonun iki yüzü gibidir. Birbirinden ayrılamaz. Aydınlanmak, bir başkasını aydınlatmaktır, aydınlatırken de onun bizzat kendisinin aydınlanmasıdır. Diyalektik bir süreçtir bu.

Peki bu nasıl olmaktadır?

Gerici düşünce ve ideolojinin etkisi altında bulunan bir insanı etkilemek, onu dönüştürmek ve aydınlatmak onun kafasındaki hurafeleri yıkmak, önyargılarınıaçıklamak, ona başka bir dünyanın olduğunu göstermektir. Yani aydınlatmaktır. Bunu yaparken de aydınlatılan şahsın önyargılarını bilmek, kafasındaki hurafeleri tanımak, bunlara karşı argümanlar geliştirmek, ona bilgi taşıyarak eski görüşlerinden kurtulmasını sağlamaktır. Bunu yaparken aydınlatan insanın kendisi araştırma yapmakta, tartışarak düşüncelerinin sistemleştirmekte ve bu arada kendisi de gelişmektedir. Yani aydınlatanın kendisi de aydınlanmaktadır.

Bu bakış açısı ne yazık ki kavranamadığı için filozoflar, düşünürler sürekli eğitime vurgu yapmış, bunun planlarnı yapmış, kitaplar yazmış ama esas dönüşümün kitlelerin, yani halkın bizzat kendi pratiği içinde olacağını kavrayamamıştır.

Ne zamana kadar?

Karl Marx “Feuerbach Üzerine Tezler” başlığıyla not ettiği görüşlerini, yani yeni bir felsefeyi, praksis felsefesini ilan edene kadar. Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’in 3.sünde, yığınların, onlara dışardan bilgi taşıyarak veya onlara anlatarak değil, onların bizzat kendi dünyalarını değiştirirken değiştiklerini açıklamaktadır. Bu bakış açısı felsefe tarihinde bir devrimdir ve dolayısıyla burjuvazinin 19. yüzyıla kadar savunageldiği Aydınlanma düşüncesinin önemli oranda aşılmasıdır.

Burjuvazi kitlelerin sokağa inmesini, siyasette etkin olmasını bir yere kadar istemektedir; onların devrimci dönüşümler için harekete geçmesini bir yere kadar istemekte ancak iktidarın ele geçirilmesinden sonra onların siyaset sahnesinden çekilmesini emretmektedir.

Bir bakıma kitlelerin yeniden sömürü çarkının içine hapsolmasını arzulamaktadır. Dünya tarihinin bütün devrimlerini, gerçek ve sonuna kadar giden devrimler olup olmadığını bu açıdan sınayabiliriz. Köylüleritarlalara, işçileri fabrikalara, kentliyi mahalle kahvelerine, öğrenciyi okul ve kampüse hapseden ve onları siyasi pratikten ve yönetim işlerinden uzak tutan devrimler, bir noktadan sonra donup taşlaşmıştır.

Eleştirel aklı ve devrimci dönüşümün ilkesi olan sorgulama silahını elden bırakan toplumlar, yeniden en geri düşüncelerin hareket alanı haline getirilmiştir.

İkinci nedense şudur: Aydınlanma, Kant ve Diderot’ya göre aklın kullanılması değil miydi? Batıl inanca, hurafelere, gelenek ve alışkanlıklara itiraz etmek değil miydi? Güdümlülükten kurtulmak değil miydi?

O halde Aydınlanma kültürü, kendinde sürekli devrimler gerçekleştiren bir duruma dönüştürülmelidir. Aydınlanma, salt ideolojik-düşünsel-kitaplardaki bir mücadele değildir, durmaksızın devam eden toplumsal dönüşümdür. Aydınlanma sadece dinci gericiliğe değil, fakat aynı zamanda günümüzün modern batıl inancına, geleneklerine ve alışkanlıklarına karşı da duruştur.

İçinde bulunduğumuz şu günlerde geçmişten gelen dinci hurafelerle kapitalizmden kaynaklanan günümüzün modern hurafeleri üst üste bindi…

Bilim ve teknolojiyi çok iyi kullanan; çağdaş ve sözüm ona kişilikli milyonlarınyeniden ve gönüllü bir şekilde egemenlerin hizmetine girdiklerine şahit olmuyor muyuz? Eskiden tevekkül kültürü dincilikle sağlanırdı, bugün bu hem dincilikle hem de birbirinden farklıbinbir türlü aygıtla (eğitim, sosyal medya, yasalar) pekiştirilmektedir.

90’lı yılların post modern akımlarının artık esamisi okunmuyor, fakat onların akla saldırarak düzledikleri yollarda barbarlığı meslek edinmiş IŞİD-vari örgütler törensel geçitte bulunuyor…

Burjuvazi kitlelere siyaseti yasaklayarak, devrimci ütopyalara ket vurarak çağdaşlaşmanın kültürel ayağını yok etti; bununla birlikte irade göstermenin, direnme gücünün ve eleştiri kültürünün de temelini yok etti. Bunun bir başka sonucu ise siyasi yorgunluk, bezginlik, hayal kırıklığıdır. Buna Odatv’deki bir (29 Mayıs 2016) yazımızda dikkat çekmiştik.

Eğer Aydınlanma, günümüzün sorunlarına yanıt veremezse, bir bakıma kendi devrimci ilkesini günümüze uyarlayamazsa, ilericiliği tahrip eden yan etkilerini görmezden gelirse, o zaman bu açıklar, zaaflar karşıtları tarafından kullanılır.

İlericilik, kendisini sürekli aşmayı gerektirir, yoksa gerçekliği temsil etme hakkını kaybeder ki Adorno ve Horkheimer’in önemli saptamalarından biri de budur…

Aydınlanma sadece dinci anlayışlardan kaynaklanan batıl inanca karşı mücadele değildir…

Bugünün ihtiyacı yeniden sorgulamayı, eleştirmeyi ve direnmeyi bilmektir…Tabii ki ütopyalara uzanmaktır…

Günümüzün en önemli sorunlarından biri, teknolojiye, bilime, kitle iletişim araçlarının sözüm ona “aydınlatıcı” işlevine koşulsuz inanmak ve güvenmektir.

Ütopyadan Korkmak

Toplumculuğun, eşitliğin ve özgürlüğün diyarına yönelik korku; aşıldığı, tepelendiği, mezara gömüldüğü, üstüne beton döküldüğü sanılan düşüncelerin, ideolojilerin, mitolojik hezeyanların, ataerkil yaklaşımlarınyeniden hortlamasına neden oldu.

Bugün büyük bir başarı kazandığını düşünen dincilerin, kapitalizmin binbir türlü oyunuyla daha da kökleşen sömürü düzeninin sadece basit bir aracı olduğunu kavraması uzun sürmeyecektir. Günümüzün emperyalizmi, küresel sermaye, istisnasız her olguyu araçsallaştırarak kendi konumunun payandası haline getirmektedir.

Bundan bir çıkış yolu olmalı… Fakat aklın ve hümanizmin yolu olmalı bu…

Tüketim ve rekabet hırsının olmadığı, başkasının sırtına basarak yükselmenin, rakibini yok etmeye odaklanmış ve yırtıcı bir karakterin olmadığı bir dünya…

Gülün gül ile tartıldığı bir dünya… Dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini değil, fakat sevgiyi, sanatı, sporu, gülücükleri, selamı, sevecen bakışları, dokunuşları, dürüstlüğü ve açık yürekliliği paylaşanların dünyasını paylaşan bir toplum…

Doğanın yasalarını keşfetmek, doğal olayları kavramak, doğanın gizemini çözmek mümkündür, ancak bunun yolu insanoğlunun kendi önyargılarıyla, kendisinin oluşturduğu batıl inançla, tabularıyla, aşılması gereken gelenek ve görenekleriyle hesaplaşmasıyla mümkündür.

Bilimi ve aklı önemsemek… Yaratıcılığı teşvik etmek, kültür, sanat ve sporu özendirmek… Dostluğu, diğerkamlığı ve paylaşmayı içselleştirmek ve yeni kuşaklara aşılamak; başkasının mutluluğunu paylaşmasını bilmek, benimsemek; kıskançlığı, hazımsızlığı ve bencilliği tenden uzak tutmak; Platon’un dediği gibi ortaklaşa duymak, dinlemek, görmek, izlemek ve tatmak…

SADIK USTA

PROF.DR.YAŞAR NURİ ÖZTÜRK İLE SÖYLEŞİ

19 Nisan 2016 günü ilk kez bu sitede yayınladığım ama bir vesile ile arayıp da sitede bulamadığım bu söyleşiyi,  yararlı olması amacıyla  bir kez daha yayınlıyorum.

Ülkenin başına gelenleri anlamak için sık sık okunması gereken bir metin…

ÖZDEMİR İNCE

20 Şubat 2019

***

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK İLE SÖYLEŞİ

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk yakın dostumdur. Sadece büyük ve derin bir din bilgini (teoloğ) değil aynı zamanda bir filozoftur. Ülkede Arap dilini gerçekten bilen çok ender insanlarımızdan biridir.

Kendisiyle 2004 dört yılının mart ayında, evinde  Hürriyet gazetesi için bir söyleşi-sohbet yapmıştık. Ceren Hanım (eşeklik edip soyadını not etmemişim) bana eşlık etmiş ve söyleşinin çözümünü yapmıştı. Çözüm tarihi olarak 1.4.2004 olarak görünüyor. Sütunumda değil başka sayfada yayınlandığı  için yazıyı Hürriyet arşivinde bulamadım. Yazının bir bölümü 2004 yılının nisan ayında yayımlanmış olmalı. Yazı uzun, 24 sayfa! Uzun diye okumazlık etmeyin. Yayınlandığı zaman 14.638 görüntüleme rekoru kıran, şu suyuna tirit, berbat  “Bok Bok Olduğunu Bilmez” başlıklı yazının  tekrar moda olduğunu görerek “Yaşar Nuri Öztürk Söyleşi”ni, kusura bakmayın, siteye inadına koydum. Demek ki “Aynı yerde otlarlar ota para vermezler, birbirlerini traş ederler berbere para vermezler” deyu başlayan bir yazı yazsam dünya yıkılacak. Ama yazmam! Lütfen söylesinler: O, benim hiçbir kitabımda yer almayacak  berbat yazıyı okuyanlar ne öğrendiler acaba? Kahrolsun “Bok Bok Olduğunu Bilmez”  gibi yazılar!

İyi ve verimli okumalar!

*****

ÖZDEMİR İNCE: Yaşar Nuri Bey sizinle İslam’ı ve Türkiye’nin hallerini konuşacağız. İslam’ı konuşacağız ama dinsel bağlamı içinde değil, felsefi bağlamında da değil, siyasal hayatta kullanılan görüntüsü ve görünümüyle, bir politik araç haline indirgenen hayaletiyle ilgili olarak…

Başbakanın son bir ay içinde seçim meydanlarında İmam-Hatip okullarıyla  ilgili girişim ve angajmanlarının üzerinde durmak istiyorum. Başbakan bu okulların adlarını değiştirmek, çok programlı lise haline getirmek ve “İlahiyat Lisesi” adını vermek istiyor. Ya da Din Bilim Lisesi… Bu okulları kolejlerle, öteki meslek okullarıyla mukayese eden başbakan “Bu liseler sadece İlahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmez. Çocuk okulu bitirince istediği tercihi yapar” diyor, ama 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu da “Hayır yapamaz, din görevlisi olur” diyor. Bu yasa Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan sekiz devrim yasasından biri. Benim düşünceme göre, her kim ki bu yasaya karşıdır, yeminli bir Cumhuriyet karşıtıdır. Bu yasa Cumhuriyet’in mihenk taşıdır. Siz ne diyorsunuz?

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK: Yasayla ilgili söylediklerinize aynen katılıyorum. Tevhid-i Tedrisat’ın sulandırılması Cumhuriyet’in dibinin oyulduğunun işaretidir. Tevhid-i Tedrisat’ta gedik açılıyorsa Cumhuriyet’te aşınma ve aşındırma başlamış demektir. Tevhid-i Tedrisat bence de mihenktir.

Bu memlekette İmam-Hatip okulları niye açıldı: Liyakatli din adamı ve din görevlisine ihtiyaç duyulduğu için.

Ö.İ: Medreseler kapandıktan sonra böyle bir ihtiyaç ortaya çıktı.

Y.N.Ö: Medreseler kapandı çünkü karanlık üretmekten başka bir işe yaramıyordu. Çağa cevap vermiyordu. Çağa cevap verseydi zaten Osmanlı İmparatorluğu yıkılmazdı. Bunu da söylemek lazım. Sonuçta şöyle veya böyle din adamına ve din bilginine ihtiyaç duyuldu ve bu mektepler bu nedenle açıldı. Yani İmam-Hatip okulları bu memleketin çok ciddi ihtiyaç ve taleplerinden ortaya çıktı. 1960’lı yılarda beklentiye cevap verecek duruma geldi. Ben tam o yıllarda İmam-Hatip’te okudum. Senelerini medreselerde geçirmiş, Arapça’yı İmam-Hatip hocalarına dışarıdan ders vermek suretiyle öğreten bir öğrenciydim.

Ö.İ: Yani hocasını okutan bir öğrenciydiniz.

Y.N.Ö: Evet ama bu hocalarıma duyduğum sonsuz saygının ve mutluluğun  bir kanıtıdır. Öyle adamlarmış ki bunu yapabilmişler. Bu mektepler bizim insanımızın ihtiyaçlarına cevap verecek kıvama geldikleri sırada 1970’li yıllarda siyasal İslam zuhur etti. Kenenin lahanayı ya da patlıcanı sevmesi gibi o da bu okulları kemirmeyi çok sevdi ve gitti İmam-Hatip’lere musallat oldu ve bu okulları bitirdi. Bu tasallut buralardan istenilen nitelikte adam çıkmasını engelledi. Ancak bizim bu okulların açılmasını gerektiren talep ve ihtiyaçlarımız aynen duruyor. Bu okulları kuruluş amaçlarına uygun hale getirmek yani buralardan beklediğimiz din görevlilerini, din bilginlerini elde etmek üzere buraları yeniden yapılandırmak gerekiyor. Politik çıkar uğruna buraları üniversiteye hazırlık mektebi haline getirmek hiçbir anlam taşımaz. Bu ülkenin beklediği, ihtiyacı  olan bu değildir. Bunu yaparsanız, oy toplayabilirsiniz ama Müslümanlara da, ülkeye de kötülük edersiniz.

Şimdi ne oluyor da birileri kalkıp buraları gerçek din adamı yetiştiren kurum olmaktan çıkaracak her türlü oyunu oynuyor. Bunu da İmam-Hatip okullarına ve bu okullara çocuklarını gönderen ailelere bir hizmet olarak sunuyor. Bakın net söylüyorum, İmam-Hatip okullarını din adamı ve din bilgini yetiştirme amacı dışına çıkaran evvela bu okullara siyasal çıkarlar uğruna kötülük etmiş olur. Bu kötülüğü başta Erbakan yaptı, şimdi çömezleri devam ediyor. Öğrenci, İmam-Hatip okullarından mezun olunduğunda her yere girilebilsin dediğiniz zaman bu okulların esprisi, manası ve bu ülkenin bu okullardan beklediği her şey mahvolur. Nitekim mahvolmuştur.

Ö.İ: Zaten yasaya da, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na da  aykırı.

Y.N.Ö: İmam-Hatip okulundan çıkar, iki cümle Arapça konuşamaz. Fatiha Suresi’nin ardında iki-üç satırlık zammı sureyi düzgün okuyamaz. Bir zamanlar Anadolu halkı “Bunların okuduğu Kur’an’la namaz kılınmaz” diye İmam-Hatip mezunlarının arkasından namaz kılmazdı ve haklıydılar. Tam o sıkıntı aşıldı, Erbakan ve taifesi bu okullara musallat oldu. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan bu işi devam ettiriyor.. Yani İmam-Hatip okullarını sömürürken ülkenin en ciddi, en hayati taleplerini mahvettiler ve karşılıksız bıraktılar. Tevhid-i Tedrisat’tan da, hukuk açısından da, sosyolojik açıdan da baksanız İmam hatip mezunlarını üniversiteye göndermek yanlıştır. Meslek lisesinin esprisi budur. Siz daha iyi bilirsiniz hangi batı ülkesinde meslek lisesinden mezun olanlar üniversiteye gider. Gidecekse meslek lisesini ne diye açıyorsunuz?  Hem meslek lisesi der, hem de üniversiteye devam etsin derseniz ne olur?

Ö.İ: Eğitim düzeni altüst olur.

Y.N.Ö: Böyle bir şey olursa meslek lisesinin anlamı kalmaz ve memleketin talepleri altüst olur.

Ö.İ: Başbakanın öne sürdüğü modelin dünyada örneği yok

Y.N.Ö: Bu tamamen hadiseyi anlamsız kelime oyunlarıyla gözden kaçırmaktır, popülizmdir. Eski popülizmin açıklarını yeni popülizmle ödünlemek ve göz boyamaktır.Ama unutmamak gerekir ki delik birkaç tane, yama bir tane. Birini kapatınca öbürü açık kalıyor. Meslek lisesi neden açılır? Demek ki  o dalda vasıflı adama ihtiyaç var. Eğer sonradan kaldıracaksanız hiç açmayın.

Ö.İ: Avrupa Parlamentosu’nun Dış İlişkiler Komisyonu Türkiye raportörü Arie Oostlander Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laiklik anlayışının din özgürlüğünü kısıtladığına yer verdi raporunda. Arie Oostlander sanki AKP hükümeti ile İslamcılar’ın Avrupa Parlamentosu’ndaki temsilcileri gibi konuşuyor. Müslümanlar Türkiye’de dinlerini gerçekten özgürce yaşayamıyorlar mı? Laik devlet baskısı yüzünden “dinini gerçekten  yaşayamamak”ın anlamı ne?

Y.N.Ö: Oostlander ile ilgili iki yazı yazdım, üçüncüsü bilgisayarımda, yakında yayınlanacak başlığı ise “Oostlander Yine Hortladı” Aynı başlıkla yayınlar mıyım bilmiyorum ama bu son demeci üzerine yazdığım bir yazı.

Bu zat Avrupa Parlamentosu’nun raportörü. Avrupa Parlamentosu’nun kararlarına ben bir düşünce adamı ve okuyucu sıfatıyla inceledim ve bu parlamentoya  “Haçlı kurmaylar Komisyonu” adını layık gördüm. Bu parlamento Türkiye’nin anasını ağlatacak ne varsa yapıyor. Kıbrıs’la, PKK’yla, Abdullah Öcalan’la, Ruhban Okulu’yla ya da Ege’yle ilgili kararlarına bakın hepsi Türkiye’ye hakaret içeren, Türkiye’nin temel hak ve değerlerini aşındırmaya, Türkiye’yi bölmeye yönelik kararlar. Karar olarak çıkaramadıklarını önerge olarak veriyorlar. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek deyiminde olduğu gibi, fikri bir şekilde gün yüzüne çıkarıyor, dünyanın önüne mesaj olarak sunuyorlar. Tabii bunun takipçileri de biliyorlar ki Avrupa Parlamentosu’nda bir fikir; karar, teklif ya da önerge olarak gelirse bu fikrin altını çizmek lazım.

Ö.İ: Basına giriyor, televizyonlarda yayınlanıyor, lobilere ulaşıyor…

Y.N.Ö: Tüm dünyaya yayılıyor. Oradan mesajı alacak olanlar da alıyorlar. Ama dünyanın önünde bazı ölçüler var, onları fazla hırpalamamak için bazen karara bağlamıyor da “önerge” olarak seslendirip orada bırakıyor. Oostlander’ın raporunu karar bağlamıyor, ağır olduğu gerekçesiyle hafifletiyor. Ancak hafifletilmiş şekline baktığınızda hiçbir değişiklik göremiyorsunuz. Birinci raporunda isim olarak Atatürk’e, Kemalizm’e vurmuştu. Bunlar ya Atatürk diyerek laikliğe vuruyorlar ya laiklik diyerek Atatürk’e vuruyorlar. İlginç bir Haçlı sistemi bu…

Ö.İ: Sonuçta Cumhuriyet’e vuruyor.

Y.N.Ö: Aslında tabii Cumhuriyet’e vuruyor. Oostlander’ın burada yaptığının Müslümanlar’la, hele Türkiye’deki Müslümanlar’la zerre kadar ilgisi olduğuna inanmıyorum. Müslümanlar onların umurunda değil. Onların bakış açısıyla söylüyorum umurlarında olsaydı kendi ülkelerinde türbanı yasaklamazlardı. Bu çelişki değil mi?  Yapmak istedikleri, Türkiye’yi yaralamak ve boynunu büktürüp suçlu psikozu içine sokmak. Asıl amaçları Patrikhane’nin ekümenikliğine evet dedirtmek. Oostlander vasıtasıyla yaptırmak istedikleri bu. Avrupa parlamentosu bunu rapora dönüştürerek bugünkü de facto durumu de jure hale getirmek istiyor. Biz bu ithamdan kurtulmak için, Patrikhane’nin her istediğine onay vereceğiz ki Oostlander ve benzerleri bize din özgürlüğüne saygılı ilan etsin…İşte oyun bu…

Ö.İ: Şöyle mi demek istiyorsunuz: AB bize gün verirse bu Patrikhane meselesini tartışma masasında bir madde olarak karşımızda göreceğiz.

Y.N.Ö: Tamamen öyle, siz edebiyatçısınız benden daha güzel ifade ettiniz. Hatta büyük ihtimalle tartışma masasına bırakmadan bu işi hallettirecekler. Şu Kıbrıs’ı bir noktalasınlar, arkasını görürsünüz…

Ö.İ: Bu, Türkiye’de de konuşuluyor. Müslümanlar Türkiye’de dinlerini gerçekten özgürce yaşayamıyorlar mı? Siz bir din adamı olarak, bir bilgin olarak ve pratikten gelen bir hoca olarak böyle bir iddianın doğruluğuna inanıyor musunuz?

Y.N.Ö:  Asla. Bu iddia kadar insan onurunu ve gerçeği rahatsız eden hiçbir söz olamaz. Allah’tan korkarak, kuldan utanarak düşünmek lazım. Eğer Türkiye’de de Müslümanlar dinlerini rahatça yaşayamıyorlarsa o zaman dünyada Müslümanlar’ın dinlerini özgürce yaşayabildikleri hiçbir coğrafya yok demektir. Bunlar din derken neyi kastediyorlar ben bunu anlamıyorum.

Ö.İ: Benim de sormak istediğim bu.

Y.N.Ö: Acaba bunlar din derken Kur’an’ın getirdiği, Hz. Peygamber’in gösterdiklerini mi anlıyorlar? Eğer bunları anlayarak konuşuyorlarsa bir yerlerinden özürleri var demektir. Yok eğer Kur’an’ın getirdiğini ve Hz. Peygamber’in gösterdiklerini anlamıyorlarsa o zaman da İslam’dan söz edilemez. Kısacası, bu iddia tamamen hakikat ve vicdan dışıdır. Tarihin eşine az rastladığı bir nankörlüğün ifadesidir. Ben Arap ülkelerini, İran’ı, İslam’ın şampiyonluğuna soyunan ülkeleri biliyorum. Bunların hangisinde Türkiye’deki gibi özgür iradeye saygılı bir Müslümanlık var.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na 2003 yılında ayrılan bütçe 850 trilyon lira. Diyanet bu bütçeyle Müslümanlar’ı aydınlatacağı yerde aydın Müslümanlar’ı rahatsız eder ölçüde hurafeye pirim veriyor. Laik cumhuriyetçi Türkiye’nin Diyanet’i dinin gerçeğine, rasyonelliğe uygunluğu sağlamak için etkin bir kurum olmalıdır. Ama tam tersine, Diyanet İşleri Başkanları din hayatını yaşamada en aşağı düzeydeki hurafecilerin istediği düzeyde konuşuyor. Türkiye’de Diyanet hurafe dinciliğini savunur duruma geldi. Diyanet bunu neden yapıyor? Halk, dinimize müdahale ediliyor demesin diye. Akıl ve bilim adına gerekli olan müdahaleler bile yapılmıyor ki halk devlet dine karışıyor demesin.

Bu böyle sürüp giderken  kalkıp “Türkiye’de halk dinini özgürce yaşayamıyor” diyecekler. İnsanlık mıdır bu?

Ö.İ: Ama Türkiye’de devletten şikayetçi bazı Müslüman kitleler var. “Dinimizi gündelik hayatta ve kamusal alanda istediğimiz gibi yaşayamıyoruz” diyorlar

Y.N.Ö: Kamusal alanda neyi yaşayamıyorlar Özdemir Bey? TBMM tarikatlar konfederasyonuna dönmüş. Gidin 550 kişiyi harmanlayın, İslam dünyasındaki  tarikatların tümünün üyeleri  var Meclis’te. Ben bunu bir kötüleme, itham ya da suç duyurusu şeklinde kullanmıyorum ama hadise bu. Vicdan ve insaf lazım, daha ne istiyorsunuz. Siyasal İslamcılığın en uç adamları bugün Türkiye’nin en ileri derecedeki bürokrasisinin başında oturuyorlar. Başbakan bizzat onlardan biri. Başbakan’ın geçmişteki söylemlerine bakın. Alın “İkinci Cumhuriyet Tartışmaları” adıyla yayınlanmış kitaptaki  söylemleri, bakın. Bu söylemlerle siyasi kariyer yapmış bir insanı başkanlık koltuğuna oturtan bir sistem ve devlete İslam’ı rahatsız ediyor diye ithamda bulunmak vicdana sığar mı?

Ö.İ: Eşi benzeri olmayan liberal, hoşgörülü, demokratik bir devlet bu.

Y.N.Ö: Neredeyse Türkiye din devletine dönüştü. İslamcılık yapanların, bu sıfatla konuşanların bu ülkede şikayet etmeleri vicdanlarına kara çalmalarıyla mümkün olur. Şikayet edilecekse dinin gerçeği yerine sahtesinin konduğundan, dinin siyasal ideolojiye dönüştürüldüğünden, Cumhuriyet’in değerlerinin hurafe dini adına yeni bir sistem ve devlet oluşturmaya yönelik faaliyetlere araç yapıldığından şikayet edilebilir. Dinde baskı var diye bu ülkede kimsenin bir tek cümle söylemeye hakkı yoktur.  Böyle bir şey Müslümanlığa da, vicdana da, akla da, gerçeklere de, tarihe de kara çalmaktır. Çok ayıp ve günahtır.

Ö.İ: Fethullah Gülen Hoca, Nuriye Akman’a verdiği röportajda (Zaman, 23 Mart 2004) insan öldüren kimsenin, kafirin maruz kalacağı aynı şeye maruz kalacağını söyledikten sonra “Yani ateist, Allah’ı, peygamberi kabul etmeyen insan ne ise, insan öldüren de onunla eşdeğerdir” diyor. Tektanrılı dinlerin peygamberlerini, Kur’an’da adı geçen öteki peygamber ve nebileri ima edecek şekilde “Peygamberler”i de demiyor, demek ki sadece ateistleri değil Museviler’i, Hıristiyanlar’ı, Budistler’i, Hindistan, Çin ve Japon inançlarına inananları, gnostikleri, agnostikleri yani İslam’a inananlar dışında kalan herkesi teröriste eşdeğer görüyor. Fettullah Gülen, Bin Ladin için “Müslümanlığın dırahşan (aydınlık) yüzünü kirletmiştir”diyor ama, temelde İslam merkezli düşüncede Gülen Hoca ile Bin Ladin arasında herhangi bir fark yok.

Y.N.Ö: Bir defa burada Kur’an’a uymayan birtakım iddialar var. Bilgi hataları var.

Kur’an, insan öldürenlerin cezalarını ateistlerle değil müşriklerle bir tutmuştur. Adam öldürmenin cezası şirke düşmekle eşleştirilebilir, ateizmle değil. Ateizmden söz ederken Kur’an’andan dayanak aramak Kur’an’ı yeterince anlamamış olmak demektir.

Bir defa şunu bileceğiz:  Kur’an ateizmden bahsetmez. Müşrik ateist değildir. Medrese mollaları işte bunu bilmiyorlar. Ve bu son derece önemlidir. Kur’an’dan bakarsanız, bırakın ateist olmasını müşrik deist bile değildir, müşrik teisttir. Çünkü şirk bir dindir.

Medrese mollaları yıllarca hep şu açık cehaleti kürsülerden tekrarladı durdular: Müşrik dinsizler, dinsizlik olan şirk vs. diye bağırıp durdular. Bunlar Kur’an’a tamamen aykırı lakırdılardır; cehalettir.

Kur’an şirkle ve müşriklerle neden uğraşıyor. Hem de baş düşman olarak. Şirkin bir dinsizlik veya ateizm olduğundan değil. Tam tersine, Allah’a inanan bir din olduğu halde, Allah ile insan arasına komisyon odakları, aracılar, yaklaştırıcılar koyup dinde çıkar odaklı yedek ilahlara yer verdiği için.

Açık söylüyorum ve iddia ediyorum: Kur’an ateizm veya dinsizlikle asla uğraşmıyor, Kur’an’da bu kavramlar yok. Kur’an sahte din ve sahte dindarla, yani dincilerle,Tanrı ile insan arasına giren yol vurucu, dini-imanı-ibadeti komisyona bağlayıcı saptırıcılarla uğraşıyor. Şirk işte budur.

Geleneksel dinin çıkar odakları ve bunların mümessili olan medrese mollaları bu Kur’an gerçeğine asla yanaşmazlar, onu bir takım kelime oyunlarıyla işin esasını bilmeyen halktan saklarlar. Çünkü işin gerçeği anlaşılırsa kendileri okkanın altına gidecekler.

Nedir Kur’an’ın şirkle, müşrikle alıp veremediği: Kur’an müşriğe Allah’ı kabul etmeyen adam olduğu için sataşmıyor. Allah’ı kabul edip de Allah’la insan arasına yedek ilahlar koyduğu için sataşıyor. Kur’an, ateizmle uğraşmaz. Neden biliyor musunuz? Kur’an’a göre felsefi anlamda ateist yoktur. Her insanın insanüstü bir gerçekliği vardır. O da onun tanrısıdır ve o tanrıya imanı onun imanıdır. Neye göre ateizm? Sizin tanrınıza inanmayana ateist diyorsunuz. Örneğin batılılardan alışmışız Neitzetche’ye ateist deriz. Oysa Neitzetche felsefı anlamda ateist değildir; kilisenin tanrısına inanmayan bir adamdır. Yani felsefi anlamda insanüstü gerçeğe inanmayan bir varlık yoktur. En azından Kur’an bunu kabul ediyor. Yine örneğin Kur’an’da Dehrilik vardır. Dehriler derler ki bizim dünya hayatımız var, ahiret diye bir hayatımız yok. Bizi zaman var ediyor ve zaman öldürüyor. Böyle dediklerinde felsefi anlamda zamanı ilahlaştırmış oluyorlar. Bu ateizm değildir, çünkü nihai gerçek kavramı var. 

Kur’an’da ateistlerle uğraşıldığına dair hiçbir ifade yoktur, ancak her sayfada müşriklerle uğraşılmıştır.

Nedir müşrik, ya da şirk? İnsanın kaderini yaratıcı ile insanın kendi emeğinin dışında birtakım yerlere ve değerlere bağlamak. Yaratıcı ile yaratılan arasına komisyoncular sokmak. Bu tabirler Kur’an’ın tabirleridir. Allah’a ibadeti birilerine para veya itibar vermeye bağlamak. Allah’la kul arasına şefaatçiler, yaklaştırıcılar sokmak. Başka türlü ifadeyle Allah’ı kabul etmekle birlikte insanın Allah’a gitmesi için araya hiyerarşik bir alt dokunulmazlar-kutsallar sistemi koymak.

Daha net söyleyeyim: Şirk dininin tevhit dininden farkı, şirkin bir tek Tanrı yerine bir tanrılar panteonu kabul etmesidir. İslam dünyasına bu panteon ne yazık ki, tarikatlar ve mezhepler yoluyla örtülü bir biçimde sokuldu. İslam dünyasının kaderini karatan işte budur. Falan veya filan devletin kötülükleri değil…Müslümanlar kendi yollarını kendileri vurdular…

Şirkin yedek ilahları kişiler, kurumlar, kavramlar ya da eşyalar olabilir. Çoğu yedek ilahlar kişilerden oluşur. Kur’an işte tam bu noktada, din adamlarının ilahlaştırılmasından söz ediyor. Kur’an’ın temel düşmanlarından biri de dini temsil edenlerin ilahlaştırılmasına imkan veren zihniyetlerdir.

Bu pencereden baktığınızda İslam dünyasında tarikat şeyhleri, medrese imamları, türbeler, dinci cemaatlerin ekip başları, hatta siyasal İslam’ın birçok öncüsü Allah ile insan arasında aracı konumunda oldukları için şirkin tezahürleri halindedirler. Bakın şu İslam dünyasına: Kur’an’ı değişik alfabelerle yazabiliyor, yüzlerce dile tercüme edebiliyor ama kutsallaştırılmış bazı cemaat şeflerinin risalelerinde bir virgülü yerinden oynatamazsınız, basit bir sadeleştirme yapamazsınız. Yani o risaleler Kur’an’andan daha dokunulmaz hale getirilmiştir. Bu, şirkin en katıksızı değil de nedir?

Bu durumlara düşen bir zihniyetin iflahı ve insana iyilik yapması mümkün olabilir mi?

Tekrar başa dönelim, adam öldürenlerin, cana kastedenlerin ateistlerle eşitlenmesi bilimsel ve dinsel açıdan doğru değildir. Müşriklerle eşitleyebilirsiniz. Müşriklerle eşitlediğin zaman da oradan çok kül ve duman çıkar. Bakın, o zaman ateistler falan değil bizzat dinin avukatlığını yapanlar güme gider. Bu yüzden bu talihsiz bir açıklamadır. Onun psikolojik zeminini irdelerseniz ki sanıyorum  Sedat Ergin gibi bazı yazarlar konuyu çok derin bir şekilde irdelediler, insana saygının ifadesi gibi duran bu söylemin nihai manası “Bizim gibi düşünmeyenlerin canı cehenneme”dir

Ö.İ: Bin Ladin de onu diyor.

Y.N.Ö: Onun örneklerini artık siz artırırsınız.

Ö.İ: Bu zamana dek okuduklarımdan çıkardığım sonuca göre İslam düşünürleri arasında şöyle bir ortak görüş var: İslam son din, en mükemmel din ama İslam dünyası, Müslümanlar cahil… Kimileri aydınlanmanın Moğolların Bağdat’ı fethiyle sona erdiğini söylüyor; kimileri Endülüs Emevi devletinin sona ermesine; kimileri de Gazali anlayışının İslam düşüncesine egemen olmasına… Gerçekten de bir dönemden sonra Müslümanlar İslam dinini anlamaz mı oldular ve bu hangi dönem?

Y.N.Ö: Gösterilen sebeplerin hepsinin payı var.

Ö.İ: Fethullah Gülen Hoca da “Günümüzde Müslümanlık bilinmiyor” (Zaman, 22 Mart 2004) diyor. Kim bilmiyor, alimler mi, hocalar mı, müminler mi? Bence ciddiye alınacak bir saptama ama ciddiye alınmayacak bir savunma. “İnsanlar gerçek İslam’ı bilselerdi böyle olmazdı!” savunması, “İslam terörle bağdaşmaz!” savunması. O zaman kardeşim İslam’ı öğretin Müslümanlar’a… Engel dil mi, klasik Arapça mı? Klasik Arapça’yı Araplar da bilmiyor. O zaman İslam’ı Türkçe öğretin Müslümanlara…

Y.N:Ö: Siyasal İslamcılık, özünde taşıdığı ikiyüzlülüğe uygun şöyle bir paradoksu da taşıyor. Bunların birçokları, sıkıştığı zaman İslam’ın rasyonel savunmasını yapan düşünürlerin ve yaklaşımların yanında yer alıyor ve puan topluyor. Ama iş bittikten sonra tekrar kendi kulvarına dönüyor ve geleneksel hurafe dinini yaşıyor ve onun savunuculuğunu üstleniyor.  Aldatıp sömürdüğü kitle ile münasebetlerinde de o hurafe dinini öne çıkarıyor. Onun içindir ki demin bahsettiğiniz söylem gibi daha pek çoklarının söylemleri kulaklarımızda çınlamasına rağmen bunların bu söylemlerini hayata geçirecek faaliyetlerine asla rastlayamıyoruz. Söylediklerinin tam tersini yapıyorlar.

Çöküş sebeplerine dönelim: Endülüs Emevi Devleti’nin çöküşü, Gazali’nin aklı sezgiye, rasyonel İslam’ı tarikat İslamı’na feda edişi, Moğollar’ın Bağdat’ı tahribi İslam’ın aydınlık çehresinin hayata girmesine büyük darbe indirdi ve Müslümanlar’ı tökezletti. Özellikle Gazali’nin yıkımı çok büyük olmuştur. İslam’ın omurgasında yer alması gereken  işletilen akıl, Gazalı tarafından adeta bir suç, bir engel gibi lanse edildi ve bu da İslam dünyasının belini kırdı. Gazali, ne yazık ki, aklın inkarını meziyete dönüştüren, aklı tarikat hezeyancılığına feda eden bir çığırın mimarıdır. El-Munkiz Mine’d-Dalal” adlı ünlü risalesinde  yaptığı budur. Dalaletten Kurtuluş anlamına gelen bu kitap, ne yazık ki, gerçekte  İslam dünyasını dalalete iten kitaplardan biridir. Gazali bir takım meziyetlere sahip, saygınlığı olan bir insandır, fakat Kur’an’ın akılla kucaklaşmak mecburiyetinde tuttuğu imanı akıldan sıyırarak duygusallığı, rüyaları, ilham iddialarını ve sonuçta Allah ile aldatmaya yönelik bütün engizisyon mekanizmalarını İslam’a musallat etmiştir. İslam’ı bu Kur’an dışılıkların  tasarrufuna terk etmiştir. İslam dünyasına bu saydığımız olgular içinde en büyük darbeyi vuran adamdır. Yani, Gazali, dört asır boyunca Müslüman düşünürlerin rasyonel planda inşa ettikleri Kur’an istikametindeki muhteşem mirası  işe yaramaz, devreye sokulmaması gereken bir miras haline dönüştürdü.

Ö.İ: Gazali Büyük Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk’ün de yakın arkadaşı, o halde Siyasetname’ye de etkisi olmuştur değil mi?

Y.N.Ö: Nizam-ül Mülk, Gazali’nin tabiri caizse menajeri, hamisi. Yani Selçuklu  sarayında onu kuş sütü-kuru üzümle beslemiş. Gazali’nin Nizam-ül Mülk’ün Siyasetname adlı ünlü öğütleri üzerinde mutlaka etkisi vardır. Nizamül Mülk onu boşuna el üstünde tutmadı. Nizam-ül Mülk öldürüldükten sonra Gazali Batıniler’in kendisini de öldürecekleri korkusuyla Şam’a kaçtı. Tarikat literatüründe bu olayı süsleyip püsleyip kılığını ve tarihsel gerçekliğini değiştirirler. Gazali’nin içine sükunet sevgisi düştü de Şam’a, inzivaya çekildi diye. Hiç alakası yok. Hamisi Nizam-ül Mülk’ü öldüren Batınıler Gazali’yi de öldüreceklerdi. Gazali bunu biliyordu, bir an önce Bağdat’tan kaçtı. İşin gerçeği bu…

Siyasetname’nin de nasıl facia bir kitap olduğunu tartışmak lazım. Bu kitapta akıl almaz bir Türk düşmanlığı yapılmaktadır. Türkler için “Bunlar azmış, kudurmuş hayvanlara benzerler. Bunları ne tamamen dışlayacaksın, ne de fazla yetki vereceksin. Dışlarsan saldırır, seni hegemonyaları altına alırlar. Bunlara üstüne saldırmayacak kadar bir şeyler atacaksın onunla oyalanacaklar” yolunda öğütler verilmektedir. Bunları yazan vezir Nizam-ül Mülk bu ülkede birçokları tarafından yıllarca alkışlandı.

Ö.İ: Peki, hocam gerçek İslam niye öğretilemiyor?

Y.N.Ö: Bakın, öğrenme gıdalanmaya benzemiyor. Bir insanı serumla da olsa zorla besleyebilirsiniz ama insanlara zorla bir şey öğretemezsiniz. Bilgi, müstesna bir tanrısal ışıktır. Bunu istemeyene vermeniz mümkün değil. Öncelikle kitlenin İslam’ın gerçeğini öğrenmeyi istemesi gerekiyor.

Şimdi Türkiye’ye dönelim: İslam’ın gerçeğini öğrenmemeyi din haline getirenler, bakıyorsunuz “İslam öğretilemediği için böyle oluyor” diye yakınıyorlar. Hadi bakalım deyip ilk adımı attığınız zaman az önce yakınanlar ilk engel olarak önünüze dikiliyorlar. Ben bunu yıllarca yaşadım. Gerçek İslam’ı öğretmeye kalktığınız zaman bu sözleri söyleyenler size “Reformist”, “dini tahrip ediyor” diye karşı çıkıyorlar. Durumu elveriyorsa açıkça, elvermiyorsa el altından… Peki, reform olmayan dini öğretelim dediğinizde ise  bir eline Cevşen-ül Kebir’i, öteki eline şeyhlerinin risalelerini veriyorlar “Bunu 30 defa okursan bütün ihtiyaçların yerine gelir, servet-mal sahibi olursun, hastalıklardan, kötülüklerden seni bu korur” deniyor. “Bu risaleleri oku, Kur’an falan okumana gerek yok” diyorlar. Yurttaki dolabından Kur’an Meali çıkan çocuklara disiplin soruşturması açıyorlar. Bunları yaşayan akrabamız var, yakından biliyoruz.

Ö.İ: O zaman ben bir ekleme yapayım soruya dönüşsün. Televizyonlarda tecvitli, yüzünden Kur’an okuma öğreten CD reklamları var, anlamını bilmeden papağan gibi Kur’an okuma öğrenmenin İslam’a ve mümine faydası ne? Üstelik bunu Gülen Hoca müritleri yapıyor…

Y.N.Ö: Tam meselenin köküne değindiniz. İslam öğretilemiyor diyenler eğer bunda samimilerse şunu da söylemeliler: Kur’an’ı Kerim’i herkes günlük ibadetleri de dahil Türkçe’sinden okuyacak. Söylesinler bakalım! Bırakın bunu söylemeyi, “Ben Kur’an’ı Kerim’i Arapça okuyamıyorum, namaz kılmak için Türkçe’sinden okuyamaz mıyım?” diye yana yakıla dert yananlara bile senelerce bu imkanı vermediler. Şimdi de kalkıp İslam öğretilemiyor diyorlar. İslam’ın 604 sayfalık ana kaynağı olan Kur’an’ı kendi ana dilinde asırlarca okuyamayan bir millete İslam size öğretilmedi demek kadar alay edici bir şey olabilir mi? Öğretmek gibi bir niyetiniz var mı?  O zaman bırakın millet kendi dilinde Kur’an okusun ve namazını da öyle kılsın. Allah’ı Arapça dışında dil bilmez bir şefe dönüştürdüler, ondan sonra kalkıp İslam öğretilmedi diyorlar. Bunun arkasında samimiyet olabilir mi?

Ö.İ: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sanırım Bayan Gül’ün de içine girip çıktığı bir davada türban aleyhine karar verecek. AİHM’nin alacağı karar İslam’la çatışırsa ne olacak, İslam’ı gönüllerince yaşamak isteyenlerin bu uluslar arası kalesine kar yağarsa ne olacak?

Y.N.Ö: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin alacağı karar şöyle bir karar olursa İslam’la çatışır: “ Örtünme diye bir şey yoktur. Bu İslam’a da çağa da aykırıdır” şeklinde bir genel bir hüküm, İslam’a aykırıdır ve buna ilk karşı çıkanlardan biri ben olurum. Ama eğer “İslam’ın örtünme emri, abdest organlarını, sonuç olarak da başın örtülmesini içermediği için türban, İslam’ın bir icabı sayılmaz, tercihe bağlı, örfi bir simgedir” denirse bu İslam’a aykırı olmaz. Yani, başın örtülmesi, tartışmasız bir emir değil, Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın da ifade ettiği gibi, bir yorumdur. Elbette, aksi yorumlar da olabilir; onlara da saygı duymak gerekir. Diğer birçok dinsel konuda olduğu gibi…

Ö.İ: Tabii mahkeme, AİHM kararını İslam’a göre vermeyecek.

Y.N.Ö: Verdiği karar İslam’daki örtünme emrini külliyen reddeden bir karar olsa da, tabii ki o tabirleri kullanmayacak ama biz onları yorumlayacağız. Biz onu İslam fıkıh diline çevirdiğimizde İslam’daki örtünme emrini tamamen dışlayan bir karar alınmışsa buna Müslümanlar doğal olarak karşı çıkar. Karşı çıkar da ne yapar, o ayrı konu. Ama verdiği  karar fıkıh diline çevrildiğinde bana göre, sadece başın örtülmesine ilişkin bir kara olduğu ortaya çıkarsa bunun İslam’ı  rahatsız eden hiçbir tarafı yok.

Ben, örtünme ile ilgili olarak şöyle düşünenlerdenim: Kur’an’ın örtünme emri abdest uzuvlarını içermez. İçerir diyenler Kur’an’da çelişki var demiş olurlar. Bu aklın apaçıklık ilkesi kadar ayan beyandır. Bir din size açık havaya maruz kalan bölgelerinize, namaz öncesinde,  abdest diye bir temizleme uygulayın diyecek, sonra da o bölgelerin bir kısmını kapatacak. Böyle bir şey çelişki olur.  Kur’an’ın Nur Suresi 31. ayetinde başın örtülmesine ilişkin emir yok. Emir göğsün örtülmesine ilişkindir. Başın örtülmesine ilişkin buyruk çıkarmak bir yorumla olmaktadır. Klasik deyimle, “manaya delalet” kesin değildir. Mutlak emrin varlığı ve manaya delalet için, başörtüsü kelimesinin geçmesi yetmez, başı örtün şeklinde emir olmalı. İşte bu yok.

Öte yandan, abdest, erkekle kadının Kur’an dini açısından eşitliğinin bir simgesidir. İki cins de namaz kılar, iki cins de abdest alır ve abdestlerini ikisi de aynı uzuvlarına uygularlar. Yani açık havaya maruz kalan bölgelerine tatbik ederler. Baş da bu bölgelerden biridir. Şimdi erkekler başları ve kolları dirseklerine kadar açık tiril tiril gezecekler, kadınlar 30-40 derece sıcakta başlarını ve gözlerini örtecekler. Bu Kur’an’ın kadınla erkeğin ortak hakları olan insan haklarına erkekler tarafından getirilmiş bir sınırlamadır. Kur’an’daki kadın erkek eşitliği ilkesinin de çiğnenmesidir. Bütün bunlardan sonra birisi çıkıp “Evet bunlar böyle olmakla beraber ben yine de başımı örtmek istiyorum” derse ona ne diyebilirsiniz? Hiçbir şey. En fazla şunu dersiniz: “Sen istersen gözlerini ve ağzını da ört, tercih senin; ama kamusal alanda bunu yapamazsın”

İlginçtir, geçenlerde İtalya’da bir kadının kreşe başörtüsüyle girmesini yasakladılar. Ne diye biliyor musunuz? Çocuklar korkuyor gerekçesiyle. Bakın, bu da bir mantık. Şimdi düşünür müsünüz İslam niye abdest uzuvlarını örtünme dışında bıraktı? İşte böyle olaylara meydan vermemek için. Çünkü baş kimliktir. Kimliğinizi yok etmenize bu din müsaade etmez. En azından kimliğiniz tanınmaz hale getirmenizi sizden istemez. Siz her şeye rağmen ben bunu böyle yapacağım derseniz özel yaşamınızda yapın ama şurada kullanacağınız resim açık bir şekilde kimliğinizi ortaya koyacak dendiğinde, “Ben öyle resim çektiremem” derseniz bu doğru olmaz . Peygamber Efendimiz devrindeki uygulama da böyledir. Başın örtünme uygulaması içine sokulması örfidir, ulemanın kararıyla olmuştur. Diyorlar ki orada icma vardır. Hayır, orada icma yoktur. O halde isteyen örter, ona saygı duyacaksınız;  istemeyen örtmez, ona da saygı duyacaksınız.Ama bir ülkenin yönetimi sizin kamusal alanlarda bunu giymenizi yasaklayabilir, o da onun doğal hakkıdır.

Ö.İ: Time dergisinin yaptığı “20.Yüzyılın En Önemli Kişileri” anketinin “En Önemli Bilim Adamları ve Islahatçılar” listesinde, dünya kamuoyunun belirlediği 100 kişi arasında yer alıyorsunuz. “Prof.Dr.”unvanınız bilim adamı olmanızın kanıtı. Peki “Islahatçı” yani “Reformcu” kimliğiniz hangi eyleminize, eylemlerinize bağlanıyor?

Y.N.Ö: Madem açtınız, sizi kendimi daha iyi anlatabilmek için ikinci bir kanıt vereyim. Dünya üniversitelerinde, Avrupa dillerinin tümünde Almanca’da iki, İngilizce’de üç,  Türkçe’de yedi-sekiz tane olmak üzere benimle ilgili 10’u aşkın tez yapıldı.  Bu benim dünya bilim ve fikir aleminde tesçil edildiğimin kanıtıdır. Ben yaşarken bunları gördüm. Bilim camiası beni fikirleri üzerinde tez yapılmaya layık bir adam olarak gördü. Bunun ötesinde Bugün İran’dan Avusturalya’ya, Amerika’dan Rusya’ya kadar, Romence de dahil kitaplarım çevrildi. Alman dilinde üç-dört baskı yapan kitabım var. 20 aydır, yayınlandığı yayınevinin  best-seller listesinden inmedi. 40 küsur kitap yazdım bunların hiçbiri 200 sayfadan aşağı değildir. Bunların 10 küsuru dünya dillerine çevrildi

Ö.İ: Peki size neden ıslahatçı diyorlar?

Y.N.Ö: Bu, bilim otoritelerinin bilim adına verdikleri bir karar. Boğaziçi Üniversitesi’nde Nilüfer Göle tarafından yönetilen tez hariç hakkımda yabancı dillerde yapılan tezlerin tümü gayrı müslimler tarafından yönetildi. Hiçbirini tanımıyorum , hiçbirinin yüzünü görmedim. O tezlerde deniyor ki, bu adam İslam dünyasında birkaç asırdır irdelenmemiş soruları irdeledi, gündeme getirdi. Tek başına bu konuda kitleleri uyardı ve başarılı oldu.

Ö.İ: Bunlardan bir-ikisini söyler misiniz?

Y.N.Ö: Bir-ikisini değil onlarcasını söyleyeyim, daha doğrusu başlığını vereyim.Benim ana eserim 700 küsur sayfadan oluşan, 40. baskısını yapmış “Kur’an’daki İslam” O kitap benim neleri irdelediğimin ana belgesidir. Ben orada şunları irdeledim: İlkeler kaynağı olarak Kur’an’ın, canlı model olarak da Hz. Muhammed’in din demediği şeylere din denmiş midir ve bunlar nelerdir? İşte benim temel sorum bu ve bu. Otuz yıl, bu temel  soruya cevap getirmek için çalıştım.

Ö.İ: Dini asalaklarından arındırma çabası…

Y.N.Ö: Evet, bu soruya cevap bulmada Kur’an’daki İslam” yetmedi. Onun yayınından birkaç yıl sonra 600 küsur sayfalık “İslam Nasıl Yozlaştırıldı” kitabımı yazdım. Toplamı 2000 sayfaya yakın bu iki kitabın ilki 40, ikincisi 14 baskı yaptı.

Sözünü ettiğim temel soruya cevap aradığımda bulduklarım beni dehşete düşürdü ve tabii Türkiye’yi de dehşete düşürdü. Bu dehşete düşüş ilk gündeme geldiği zaman bana sadece dinci ekipler değil, Türkiye’nin aklı başında olması gereken Diyanet’i de karşı çıktı. Diyanet’in Tarabya’da  düzenlediği ve122 İlahiyatçının katıldığı “Güncel Dini Meseleler Şurası”nın deklarasyonunun gündemi benim “Kur’an’daki İslam” kitabımda ortaya koyduğum sorunlardan oluşuyordu . Hatta orada bazı İlahiyatçılar şaka yollu “Burada Kur’an’daki İslam’ın fihristini tartışmak için toplanmış bulunuyoruz” dediler. Nitekim deklarasyona bakarsanız 20’ye yakın mesele benim yıllarca “Bu, gerçek İslam’da böyledir, bunu yanlış söylediler” dediğimde bizzat Diyanet’in karşı çıktığı meselelerdir. Tarabya’da tümü benim savunduğum istikamette imza altına alınmıştır. Bunu tarih biliyor, bunu sokaktaki simitçiler biliyor. Gerçekten ben bunu sokakta duydum bir simitçi “Hocam Diyanet senin söylediklerine karşı çıkıyordu ama şimdi kabul ediyor. Biz akşam dinledik” dedi. Basit ve güncel bir örnek vereyim:

Gördüm ki, İslam Peygamberi’nin hayatı boyunca iki rekat kıldığı ve hiç ilave etmediği Cuma Namazı bizde millete 16 rekat kıldırılıyor. 15 dakika nerede, iki saat nerede. Şimdi bazı imamlar iki rekat kıldırıp gidiyormuş ama Diyanet, korkusundan daha o noktaya gelemedi. Ancak 4-6 rekata kadar düşürüldü. En azından 10 rekatlık bir ilaveyi kaldırdı. Bir başka örnek, Kur’an-ı Kerim diyor ki kadınların adeti bir hastalık halidir ve bu hastalık halinde erkeklere bir yasak getiriyor: “Bu haldeyken kadınlarınıza yaklaşmayın, onlardan cinsel anlamda yararlanmaya kalkmayın” diyor. Hz. Muhammed de kadınlara “Bu haldeyken namaz kılmayabilirsiniz, oruç tutmayabilirsiniz. Sonra kaza edersiniz” diyor. Hz. Peygamber Kur’an’a aykırı hareket edebilir mi? Eğer bir yerde bir şeyi Kur’an’a uymaz ama Pegamber’e isnat edilmiş görürsen onu hemen kaldırıp atacaksın. Yani bir söz Peygamber’e isnat ediliyor ama Kur’an’ uymuyorsa bu söze uyan adam dinden çıkar. Çünkü Kur’an  Peygamber’e “Bana tabi olmazsan peygamberliğin gider” diyor. Ben, sen nasıl Kur’an’a uymak zorundaysam Peygamber de uymak zorunda. Kur’an böyle istiyor.

Peygamberimiz tarafından uygulanan fıkıhta, adet halindeki kadınlara hastalık hükümleri uygulanıyor. Gelelim geleneksel ve kısmen uydurma İslam’a: Uydurma İslam bu hükümleri almış Yahudilik’teki kadına ait hükümlerle birleştirmiş. Ne demiş: Adet halindeki kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kur’an okuyamaz, hatta Kur’an’a dokunamaz, camiye giremez. Caminin ne kadar yakınından geçebilir? Kimisi demiş 60 adım yaklaşabilir, kimisi demiş 10 adım yaklaşabilir falan böyle tartışmalar olmuş. Diyanet’e “Bunlar İslam’da yok” dediğimiz zaman buna yıllarca karşı çıktı.

Bir konuda, Kur’an din adına erkeğe bir yasak getiriyor. Siz altı-yedi yasak getiriyorsunuz ve bu yasakların hepsi kadına yönelik. Hatta ne yapılmış biliyor musunuz? Erkeğe getirilen yasağı da delmişler, bütün mezhepler bu yasağı delmiş. “Efendim, adet halindeki kadınla cinsel temas ağır bir günah değildir. Bir adam böyle bir durumda iken kadınla temas ederse sadece sadaka vermesi gerekir” Alkol içen insanlara dahi,  ki Osmanlı Şeyhülislamları şarap dışındakilerin sarhoş etmeyecek kadar içilmesine cevaz vermişlerdir, sadakayla kurtulma imkanı getirmezken Kur’an’ın açıkça yasak ettiği bir şeyden sadaka vererek nasıl kurtulacaksınız?

Erkek lehine yasak delme bununla da kalmıyor. Birisi çıkıp diyor ki “Ne demek sadaka yahu?”  Hatta deniyor ki “Kadının adet kanı cinsi münasebeti yapıp bitirecek kadar bir süre kesilirse, o sürede yapılan iş günah olmaz”. İslam Nasıl Yozlaştırıldı” adlı kitabımda hangi mezhep bu konuda nasıl fetvalar vermiş hepsi var. En son bir tanesi: “Adet halinde cinsel ilişkiyi bu kadar yozlaştırmayın, isteyen, sembolik olarak yarım dirhemlik bir sadaka versin, rahat rahat işini bitirsin” diyor.

Hesaplarına gelince, en kesin Kur’an emirlerini bile işte böyle tarumar edebilmişlerdir.

Ö.İ: Biyografinizde, dünyanın her yanında İslam düşüncesi, insan ve insan hakları konularında konferanslar verdiğiniz yazıyor. Ben kendi bilgi dağarım içinde, günümüzde, birçok İslam düşünce türünün hareket halinde olduğunu görüyorum. Burada söz konusu olan “Yaşar Nuri Öztürk’e göre İslam düşüncesi mi?”

Y.N.Ö: İslam’ın ne olduğunu anlamak lazım. İslam’ı bir kampın, bir ideolojinin ismi olarak anlamak yanlıştır. Açık söylemek gerekir: İslam sadece bir dinin ismi bile değildir. İslam tüm peygamberli dinlerin ortak adıdır. Esasında İslam bir tavrın adıdır. O tavır, Yaratıcı’ya ve yaratıcının kanunlarına teslimiyettir. İslam, barış ve esenlik için Allah’a teslimiyettir. Esasında Tevhid’in formül cümlesi olan Kelime-i Tevhid’e bakarsanız  İslam’ı tam şekliyle şöyle tanımlamak lazım “İslam, insanın, yaratıcısı dışında hiçbir şeye teslim olmamasıdır.”  İslam diyor ki kaderinizi, geleceğiniz iki şey tayin eder:  Cenab-ı Hakk’ın varlığa koyduğu değişmez kanunlar ve sizin elinizin emeği yani sizin ürettiğiniz. Bunun dışında insanın  kaderini hiçbir şey bağlayamaz. İnsanı hiçbir şeyin güdümüne veremezsiniz ve insan üzerinde hiçbir hegemonya kuramazsınız.

Ö.İ: Müthiş bir özgürlük bu. Varoluşcu bir özgürlük!

Y.N.Ö: Kesinlikle. Buradan hareketle Yunus Suresi 100. ayette diyor ki “Aklınızı işletin, işletmezseniz üzerinize pislik yağar” İkinci olarak,  Bakara Suresi 104. ayette  “Sürüye dönüşerek herhangi bir kişiye bize çoban ol demeyin, raiyye olmayın” diyor. Kur’an böyle diyor. Şimdi dönün öbür tarafa bakın: İslamın en büyük imparatorluğu Osmanlı’da toplumun adı raiyye’dir. Yani sürü. Başka bir şey daha söylüyor Kur’an: “Yönetimleriniz karşılıklı danışma, fikir teatisi ve kontrole tabi olacak” Bunun adı Kur’an’da şuradır.

Ö.İ: Şura, konsey demek.

Y.N.Ö: Daha çok, meşveret konsey anlamına geliyor. Meşveret de şura kökünden. Şura yönetilenlerle yönetenlerin birbirini denetlemesidir. Yönetenlere vekalet verirsiniz, bu vekalete dayanarak sizi yönetirler ve kanun çıkarırlar. Allah adına kanun çıkaramazsınız, yaptığınız icraatları Allah’a ve Resulü’ne isnat edemezsiniz. Kur’an insana hakimiyet yetkisi veriyor. Kozmik ve ontolojik anlamda hakimiyet Allah’ındır. Ama yönetim erki, siyasi erk insandadır. Maliki Fakıh’ı Karafi (ölm.1285), bundan yaklaşık dokuz asır önce yeryüzündeki insana yönetme yetkisinin verildiğinden, Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetinin evrensel ilkelerden ibaret olduğunu söylemiştir. Tetkiklerime göre, hukuk tarihinde “kuvvetler ayrılığı ilkesi”ni ilk keşfeden ve sistematik bir biçimde ifadeye koyan da Karafı’dir. Yani Montesquieu’dan asırlar önce yapmıştır bu işi. Batılı bundan söz etmez. Bizimkiler niye söz etmezler? Ya bilmezler, yahut da siyasal sömürüye katkı sağlamadığı için umursamazlar.

Bakın, bizim Cumhuriyet’i kuran irademiz meclisin alnına “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazdığı zaman İslam’ın bu gerçeğinden yola çıkılıyor. Ama senelerce bunu dinden çıkmak olarak gördüler. Ve öyle gördükleri için de bu ülke insanına çok büyük kötülükler yaptılar. Şimdi ne oldu? Bunları ilk söyleyenleri bile sollamaya başladılar. Peki, o ilk söyleyenlere yaptıkları zulümlerin günahını kim ödeyecek? Buna cevap veren yok!

Ö.İ: Kimileri de hala arabasının arkasına “Hakimiyet Allah’ındır” yazıyor.

Y.N.Ö: Evet hala öyle sıyırmışlar var. Sanki ontolojik-külli anlamda “Hakimiyet Allah’ın” demek, siyasal-hukuksal anlamda “Hakimiyet milletindir” demeye aykırı…Bunlar birbirine aykırı değil. Ama Siyasal İslamcılar o Meclis’i tahrip, Cumhuriyet’i taciz etmek ve ülkeyi Afganistanlaştırmak için bu hezeyanı din adına sattılar. Halbuki işin aslı şu: Ontolojik anlamda hakimiyet Allah’ındır. Tamam da bizim bahsettiğimiz yeryüzündeki yönetimdir ve Kur’an bu yetkiyi insana veriyor. Kur’an’ın şura ve bey’at (sosyal mukavele) ilkelerini getirmesi, bir devlet şeklinden söz etmemesi bunun içindir.

Gelelim sizin İslam Düşüncesi deyiminize: İslam düşüncesi demek Kur’an’ın gönderdiği adresleri de kullanarak insanı aydınlatacak ve yüceltecek fikir üretmektir. İslam düşüncesinin esası budur. Kur’an bizi hangi adreslere gönderiyor? Varlık kanunları, akıl, bilim, evrensel insanlık değerleri, bir de kendisi. Tefekkür, bu beş adresi kullanarak fikir üretme uğraşıdır. İslam tefekkürünün esası budur.

Ö.İ: “Kur’an’daki İslam” ne demek? Doğru anlıyorsam, siz Kur’an’ı doğru okuyup anlamayı savunuyorsunuz. Türkiye’deki Müslümanlar Kur’an’da olmayan bir İslam’ı mı yaşıyorlar? Ne zamandan bu yana?

Y.N.Ö:  Bütün İslam dünyası Kur’an’da olmayan bir İslam’ı yaşıyor. Türkiye en iyisidir. Atatürk sayesinde Türkiye, Kur’an’daki İslam’a en çok yaklaşan ülke olmuştur. Şimdi geri geri gidiyoruz. Kur’an’daki İslam ne diyor? “Kur’an’ın dışında İslam olmaz” diyor. Bir diğer mana, “Ey Müslümanlar gelin dininizdeki gerçeği bu kitaptan öğrenin.” demektir.

Kur’an’ın dışında olanlar İslam değildir demek bu. Onların İslam’ın yorumları olur, ama İslam olmaz.

Evrensel bir dinin elbette ki onlarca, hatta yüzlerce yorumu olacak. Bunu bizzat Kur’an istiyor. Ama o yorumların tümü “yorum” olacak, hiçbiri İslam olmayacak. İslam sadece Kur’an olacak. Değişik coğrafyalarda ve zamanlarda evrensel mesajı yaşamak için yorum kaçınılmazdır. Ama bu yorumların herhangi birini “İslam” olarak damgalarsanız, bir süre sonra İslam diye bir şey kalmaz.

Ö.İ: Gelenek ya da anane sözcüklerinin Türkçe’de felsefi ve düşünsel yanı yok gibi, daha çok pratiğe, gündelik hayat uygulamalarına ait töreyi de içeren sözcükler… Ama iş Fransızca’ya gelince “tradition”un anlamı Arapça “sunna”nın yani “sünnet”in karşılığı… Frankfurter Allgemeine Zietung yazarı Alexadra Kemmerer “Öztürk’e göre, tüm İslam gelenekleri, Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirilmelidir… Sadece geleneklerle yürütülen bir dini İslam olarak algılamamak gerekir. Bu tarz bir yaklaşım tüm Müslümanlar’a zarar verir” diyor. Sanırım burada sözü edilen gelenek “Sünnet”i içermemekte…

Y.N.Ö: Batılılara bunu anlatmakta epey zorlanıyoruz. Peygamberimizden sonra oluşan geleneğin İslam olarak anılamayacağını onlara anlatmakta zorlanıyorum. Onlar tüm dinsel geleneği dinle eşitliyorlar. Ama İslam’ın farkını anlatmada epey yol aldık. Şimdi artık, “Peygamber devri ve Peygamber sonrası dönem” ayrımını daha iyi kavrıyorlar. Hatta, ünlü Alman gazetesi “Die Zeit” “İslam ve Demokrasi” konusunda bana yazdırdığı ve bir sayfa olarak yayınladığı makalemin başlığını “Peygamber’den sonraki Zaman” olarak atmıştı.

Sünnet’in genel manası her türlü örfü ifade eder. Milletlerin, bölgelerin, kentlerin sünnetleri yani örfleri şeklinde kullanılır. Bir de özel terminolojideki anlamı var. Peygamberimiz’in günlük hayattaki tavrı tarzı demektir.

Ö.İ: Ben bu anlamda düşündüğüm için “içermemektedir” dedim.

Y.N.Ö: Bu anlamda Peygamberimiz’in sünnetini dinden dışlamamız mümkün değildir. Hiçbirimizin buna teşebbüsü ve niyeti olmaz. Yalnız bir gerçek daha var: Tarih boyunca binlerce yalan, söz veya fiil Peygamberimiz’e isnat edilmiştir. Şimdi biz bir yandan peygamberimize özgü , peygamberimizin hakikaten uygulamalarını veya ağzından çıkan sözleri korumak isterken, bir yandan da ona isnat edilmiş yalanları dinden dışlamak zorundayız. Nasıl yapacağız? Benim önerim burada Kur’an’ı hakem yapmak. Dolayısıyla burada sünneti kucaklamak veya sünneti dışlamak tabirlerini dikkatle tahlil etmek lazım, kullananın bundan hangisini kastettiğini anlamak lazım.

Ö.İ: Zaten ben de bu amaçla sordum.

Y.N.Ö: Acele hüküm verirseniz yanılırsınız. Biz, peygamberimize isnat edilmiş yalanlarla, İslam toplumlarının örfleri manasındaki sünnete dinsel açıdan itibar etmiyoruz; hatta onları dışlıyoruz. Hatta ben daha ağır konuşuyorum, “Bunların canı cehenneme!” diyorum, bunlar dinin başına beladır. Kullandığım tabirlerden biri de İmam-ı Azam’ın tabiridir, ben bu konuda onun bir çömezi sayılırım. Şöyle düşünüyor İmam-ı Azam: “Peygamberimizin ağzından çıkmış bir söz ya da uyguladığı bir fiil başımın üzerinedir. Ona isnat edilmiş ama onun olduğu kesinleşmemiş bir söze gelince, o nereye giderse gitsin bizim onunla işimiz yok.”

 Peki, bunun altından nasıl kalkacağız? Adam başına “Resulüllah dedi ki” yi koyuyor, arkasını dolduruyor. Bir okuyorsunuz Kur’an’a tamamen aykırı. Bu sözleri alt alta koyup bir din oluşturduğunuzda bir bakıyorsunuz ki o din Kur’an’ın getirdiği dine tamamen zıt. Peygamberimiz Allah’a aykırı, ona rakip bir din mi kurdu? Hz. Muhammed Kur’an’a aykırı bir şey söyler mi?

Gerçek şu ki, Hz Peygamber’e isnat edilen sözlerin içinde binlerce yalan var. Hz. Muhammed değil 63, 163 yıl yaşasa ve 24 saat durmadan konuşsa bu kadar sözü söylemesi mümkün değil. Bunları kabul etmeniz mümkün değil. 63 yıl yaşamış bir peygamberin hiç konuşmadığını söylemek de mümkün değil. O halde  bize yakışan ona isnat edilen sözlerin yalanlarını ayıklayıp gerçeklerini tutmaktır. Bunu kim yapacak? Bunu Kur’an yapacak. Bütün tarihsel denetimleri, bilimsel yöntemleri ve literatürü kullandıktan sonra en son kalan malzemeyi son olarak Kur’an’a onaylatacaksınız. Ondan onay alanlar başımız üzerine. Onay almayanlar dinin dışına…

Ö.İ: Siz Kur’an’a dönüşü savunuyorsunuz. Kur’an’a bilet alıp gidilemeyeceğine göre “dil ve diller”, “lisan ve lisanlar” aracılığıyla gideceğiz. Burada iki sorun çıkıyor ortaya, Kur’an Arapçası ile günümüz Araplar’ının kullandığı Arapçalar arasında büyük farklar var. Klasik Arapça, Latince, eski Grekçe gibi bir dil. Sıradan bir Arap Kur’an’ı anlayamaz… Demek ki Kur’an’ın günümüz Arapçalarına da çevrilmesi gerekiyor. Biz Türkçe için Araplar’a göre daha şanslıyız. Çünkü Klasik Kur’an Arapçası ile edebi Türkçe’yi iyi bilen bir din alimi, bizim için gerekli olan çalışmayı yapabilir.

Y.N.Ö: Aynen katılıyorum. Biz zannederiz ki Arap kentlerinde sokaklarda dolaşan Araplar Kur’an’ı anlar. Kur’an’daki Arapça yani Fasih Arapça bugün büyük ölçüde ölü dil haline gelmiştir. Ancak uzmanları bilir. Biz ilahiyatçılar, Arap ülkelerinde Fasih Arapça konuşabileceğimiz adam ararız. Böyle adamları ancak üniversitelerde ya da kültürlü insanların bulunduğu yerlerde buluyoruz. Bizzat Kur’an’ın dilini dil yapmış Arap kitleleri bile Kur’an’ı bir biçimde tercüme ederek anlıyorlar.

Kur’an tercüme edilemez ya böyle anlarsın ya da anlamazsın gibi bir dayatmayı getirip bizim insanımızın karşısına dikmek bize çok pahalıya patlamıştır. Az önce İslam’ı gerileten sebepleri konuştuk ancak bunların hepsi bir yerde ikincildir. Esas sebep Emeviler’in İslam’a yaptıkları kötülüktür. Peygamberin ailesini katlettikten sonra  İslam’ı kendi siyasal çıkarlarına uygun bir ideolojiye dönüştürmek için İslam dininin manifestosunu tahrip ettiler. O manifestonun içine ideolojileştirilmiş bir siyaset dinini soktular. Bu konuda iki yazım var. Birisinin başlığı “Selefi değil Emevi”. Hani diyorlar ya terörizmin kaynağı Selefilik’tir. Bu tamamen bilim dışı. Bin Ladin’in itikatta Selefi mezhebine bağlı olması bu tartışmaları yaratıyor ama anlamsız. Selefilik inançla ilgili bir mezheptir Bin Ladin’in Selefilik’le alakası yok. Üstelik Taliban da Selefi değil, Hanefi. Hanefilerin itikadi mezhepleri Selefilik değil; Matüridilik veya Eş’arilik. Peki, Taliban’ı neye mal edeceksiniz? Ya da İstanbul’da patlayan bombaları nereye mal edeceksiniz. Bunlar saçmalık.

Ö.İ Şimdiye kadar sizden başka Emevi olgusuna değinen duymadım.

Y.N.Ö: İslam’ın omurgasının tahribi Emeviler’den başlar. Bugünkü Siyasal İslam’ın esas prototipi ve ruhsal ecdadı da  Emeviler’dir. Oraya gitmeden bu işi çözmek mümkün değil. Oraya gideceksiniz ki ideolojileşmiş Arap dininin akıttığı zehirleri göresiniz ve temizleyesiniz. O temizlenmeden Bin Ladin’in, Taliban sorununun altından kalkmak mümkün değil.

Gelelim diğer tarafa: Kur’an’a gitmenin metro biletiyle olmayacağı malum. Kur’an’a öncelikle. Burada nizaket arz eden, büyük kitledir. Bilim adamları zaten orijinal dilde okuyor. Kitleye gelince o, Kur’an’ın vahyedildiği zamanın Arapçası’nı bilen otoritelerin tercüme ettikleri şekliyle Kur’an okuyacak. Bunun aksi zulüm ve aldatma. Bizim halkımıza asırlarca şunu söylediler: Siz, Kur’an’ın kelimelerini Arapça telaffuz ederseniz sevap alırsınız, Kur’an okumak budur. Sakın tercümesini okumayın sevap alamazsınız. İkisi de yalan. Mesele sevap almaksa iki türlü okuyan da sevap alır. Ama iş sevap almakla bitmiyor.

Kur’an tedebbür (anlayarak ve düşünerek okumak) emrediyor; birileri telaffuz istiyor. Kur’an gibi binlerce ayetinde “beni okumak beni anlamak demektir” diyen bir kitaba siz “Ben seni anlamadan okuyacağım ve sen bana sevap vereceksin” diyeceksiniz. Yani bizim insanımız ne dediğini anlayarak Türkçe okuduğu zaman sevap alamıyor, ne dediğini anlamadan papağan gibi telaffuz ederek okuduğunda sevap alıyor. Ne dediğini anlamadan okuyanlar sevap alsın, ona karşı değiliz ama en azından bırakın ne dediğini anlayarak okuyanlar da sevap kazansın. Onu neden engelliyorsunuz.

Ö.İ: Dinlerin dünyaya huzur sağlayacağı dönem ne zaman gelecek? Hıristiyanlık’ta mezhep kavgaları bitti gibi görünüyor. Yahudilik de kendi içinde huzurlu gibi. Buna karşın bu iki dinin bizzat İslam’la olmasa bile Müslüman ülkelerle savaşı sürüyor. Sorun ne? Savaş Roma ile Mekke arasında mı?

Y.N.Ö: Dinlerin dünyaya huzur sağlayacağı dönem hiç gelmeyecek. O huzur, Tanrı’nın iradesinde var, ama insanoğlu onu yeryüzüne asla indirmedi. Din sınıfı olduğu sürece de inmez. Hıristiyanlık’ta mezhep kavgası bitmedi diyorsunuz. Mezhebe gerek yok; Hıristiyanlık dini bitti. Bu, AKP Hükümeti’nin ekonomi düzeldi çünkü enflasyon düştü demesine benziyor. Enflasyon hayat durduğu için düştü. Enflasyon bir manada tansiyondur. Hayat durunca tansiyon da duruyor. Gelelim diğer tarafa, Hıristiyanlık bir nostalji, romantik hatıralardan ibaret hale geldi. İlahi oku, mum yak, bitti. O din değil, eğlence. Ona da kaç kişi gidiyor o da ayrı mesele.

Ö.İ: Zaten “Pratikan” mısınız diye soruyorlar.

Y.N.Ö: Batı ülkelerindeki muhteşem ekonomi ve refahın getirdiği tatmin ve refahı yok farz edin bakalım oradaki din kavgası ne oluyor. Ülkelerde fert başına düşen milli geliri 30 bin dolardan 20’ye indiğinde din kavga sebebi olmaya başlar. 10 bin dolara indirdiğinizde bu belirginleşir, 2-3 bin dolara indirdiğinizde ahiret tüccarları ortaya çıkar ve kan dökülmeye başlanır. Çünkü insanın açıkta kalan taraflarını kapatmak üzere din kullanılmaya başlanır. Kur’an “Ey iman edenler dikkat edin sizi Allah ile aldatmasınlar” diyor, benim çıkmak üzere olan yeni kitabımın adı da “Allah ile Aldatmak”.

İnsanımıza yapılan en büyük kötülüklerin arkasında Allah ile Aldatma zulmü var.

Bu tabiri Kur’an dışında hiçbir kitapta görmedim. Bunu düşünerek Türkiye’nin son 30 yılına bir daha bakın. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra insanlığın durumuna bakın. İnsanlık Toynbee’nin 1940’lı yıllarda söylediği yere geldi.  Yeniden büyük dinlerden mutluluk reçeteleri isteniyor. Aynı yıllarda Fransız Malraux’da aynı şeyi söylüyordu. Berlin Duvarı yıkılınca bu kehanetlerin çıktığını gördük. Yalnız iki ihtimal vardı: Ya tekrar din bezirganlığı, engizisyon Allah adına insanlara zulüm yapacak ya da insanlık geçirdiği  acı tecrübelerden ders alarak artık dini ve Allah’ı insanları dövüştürme aracı olarak kullanmayacak.

Maalesef birincisi oldu. “Bakara 213 Mucizesi” adlı yazımda Bakara Suresi’nin 213. ayetinden bahsettim. Orada şuna vurgu yapılıyor: İnsanlığın kavgalarının çekişmelerinin arkasında dini temsil edenlerin kötülükleri ve azgınlıkları vardır.  Tevbe Suresi ise “Bu din adına ortaya çıkanlar, insanların mallarını, mülklerini tıka-basa yerler de toplumları Allah’a götüreceğiz diye diye Allah’tan uzaklaştırırlar. “ diyor.

Bana göre, yüzyıllardan beri, en azından Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” adlı eserinin yayınından beri, Roma ile Mekke mücadele ediyor. Hıristiyanlar savaştırılıyor ve Müslümanlar kaybediyor. Tarihin en büyük Haçlı Savaşları’nın yaşandığı kanısını taşıyorum. Ne yazık ki, bu kanımı terk etmemi sağlayacak bir gelişmeye tanık olamıyorum.

Ö.İ: Bunun benzeri bir mücadele de Türkiye’de var. Türkiye İslamcılığı’nın Türkiye Cumhuriyeti ile kavgalı olduğu görülüyor. Bence bu kavga bitmeden, Türkiye İslamcılığı Cumhuriyet’i kabul etmeden Türkiye’ye huzur gelmeyecek. Siz ne düşünüyorsunuz?

Y.N.Ö: Görüşünüze bütün ruhumla katılıyorum. Bugün dünyada adı konmamış şekilde sürüp giden Haçlı Seferleri var. Ne yazık ki, Türkiye’deki savaşta İslamcılar Haçlılar’ın yanında yer alıyor.

Yürüyüp giden Haçlı Savaşları’nın İslam adına en güçlü sesi bu yüzyılda Atatürk’tür. Bunu inkar edenler tarihin bütün hakikatlerine küfretmiş, Çanakkale’yi inkar etmiş olurlar. Örneğin Mehmet Akif’in, “Çanakkale’de savaşan erlerin kanı tevhidi kurtarıyor, onların yüceliği, Hz. Muhammed’le Bedir harbinde savaşan sahabılerden geri değildir” anlamındaki dizelerini unutmamak gerekir.

Modern Haçlı Savaşları’nın kurmayları, ki onlar AB’nin kurmaylarıdır aynı zamanda, bize Atatürk’ten vazgeçmeyi dayatıyorlar. Müslüman vicdanlar bunun üzerine düşünüyorlar mı? Bugün yürüyüp gitmekte olan Haçlı Savaşları’nda İslam’ın başının dikliğini, yüzünün aklığını, insanlık kervanının önüne geçme beceri ve onurunu Mustafa Kemal’in düşünceleri ve uygulamaları temsil ediyor. Mazlum milletlere karşı İslam dünyasının ayağa kalkışında örnek ve öncü Atatürk’tür denmiştir ama gereken yapılmıyor. Batı Mustafa Kemal’e çok büyük bir kin duymakta, onu asla affetmemektedir. Onunla İslam dünyasının arasını açmak için akıl almaz bir gayret harcadı ve sanıyorum istediği sonucu aldı.

Batı, Atatürk’ün elinde vücut verdiği reçetenin İslam dünyasının ayağa kalkış reçetesi olduğunu biliyor. Mustafa  Kemal’i Batı tanıyor, biz değil. Tanıyor ama sevmiyor, düşman biliyor. Pakistan’da Muhammet İkbal teori olarak Müslümanlar’a yol gösterirken M. Kemal onun söylediklerinin uygulamasını yapıyordu Anadolu’da…

Atatürk’ten rahatsızlığın nedeni açık. Siyasal İslamcılar Atatürk’e saldırırken Oostlander “Mustafa Kemal’den vazgeçin” diyor. Şimdi söyler misiniz bana Türkiye’deki Siyasal İslamcılar bu Haçlı Savaşı’nda kimin yanında yer alıyorlar? Bu soruya cevap vermeleri gerekiyor.

Ö.İ: Hatırlarsınız, İslam’da reform olması için İslam’da da kilise benzeri bir hiyerarşik yapı olması gerektiğini, bugünkü yapısıyla İslam’da reformun imkansız olduğunu yazmıştım. Sonra şunu düşündüm: Dinde reform demek yeni bir mezhep kurmak demek. Örneğin Luther ile Calvin reform yaptılar ama ana gövde bu reformu kabul etmediği için reformları mezhebe dönüştü…

Y.N.Ö: Bugün Batı’nın kaderine egemen  olan Luther’in yaptığı. Katoliklik Papa’nın koyu inadı devam etseydi Avrupa bugüne gelemezdi. Bizde de böyle olacaktır maalesef. Aradan yaklaşık yedi yüzyıl geçmesine rağmen Müslümanlar bundan ders alamıyor. İslam’ın Peygamberi’nin yeniden yapılanmayı bir anlamda reformu öğütlemesine rağmen Müslüman camia bir yenileşmeye yönelenlere sataşıyor. Kendi peygamberini değil de Katolik dünyanın Ortaçağ’daki tavrını esas alıyor.

Müslüman camiada, Papalığa benzer bir otorite kurum yok.  Kur’an bundan nefret ediyor. Bizim, dinde son sözü söyleyen bir kurumumuz yok. Örneğin Diyanet’in söylediği bir şeye ben karşı çıkabiliyorum. Karşı çıkmayı bırakın, bizim uyarılarımız üzerine  söyledikleri sözü geri alabiliyorlar. İslam; din adamı diye bir değer ve otorite kabul etmiyor, bilim ve bilim adamı diye bir otorite kabul ediyor. Kur’an raiyye bir toplum istemiyor. Gerçek bir Müslüman; ilk emri “Oku!” olan kitabı okur ve kendi özgür iradeleriyle hareket eder. İslam’ın tartışmasız din tanımı şudur: “Din, ilahi bir kurumdur ki akıl sahiplerini kendi özgür iradesiyle iyiye ve güzele götürür”. Bu bin küsur yıllık ortak din tanımıdır. Böyle bir din kuruma, konsile karşıdır. Resmi mabet yok. Cami resmi mabet değildir. Bir toplanma yeridir ve tüm toplantı yerleri gibi orada namaz da kılınır. Resmi mabet kabul etmiyor. Bütün yeryüzü mabettir diyor. İbadeti kotaracak bir görevli adam kabul etmiyor. Bu ibadeti para karşılığı yönetecek bir adamın öncülüğünde yapılacak bir ibadeti geçersiz sayıyor. Hele bunun parasını ibadete katılmayanlar ödüyorsa bunu zulüm sayıyor.

Ö.İ: Kur’an dili olan klasik Arapça’yı günümüzde Araplar’ın anlayamayacağını söylediniz. Böylece  Kur’an Arapçası günlük hayatta da kullanılamıyor değil mi?

Y.N.Ö: Çok seçkin bir avuç kültürlü elit hariç, kimse kullanamıyor. Hatta, birçoğu anlayamıyor.

Ö.İ: Şimdi Türkiye’ye getiriyorum sorumu. İmam-Hatip okullarında ve İlahiyat Fakülteleri’nde öğretilen Arapça ile İslam’ı öğrenmek ve öğretmek mümkün mü? Bence mümkün değil! O zaman Türkçe’ye daha çok ağırlık vermek gerekmez mi?

Y.N.Ö: Bugünkü şekliyle o Arapça ile pazardan alışveriş bile yapamazsınız. Ben 20 küsur yıl İlahiyat Fakültesi’nde hocalık yaptım. Master ve doktora dersleri içinde Tasavvuf Tarihi metinleri vardır ve yabancı dilde okutulması gerekir. Hiçbir zaman bunları Arapça’ya da başka bir dilde okutamadım. Çoğu yıl Arapça yerine Osmanlıca metin okuttum, fakat onu bile bilmiyorlar. Halbuki benim dönemimdeki İmam-Hatip okullarında bu dilleri öğrenciler okur, anlardı. Siyasal İslam bu okullara musallat olduktan sonra bunlar dibe vurdu. 28 Şubat bu okulları kapattı diyorlar ya, yanlış. Bu okulları yok eden, 70’li yıllarda zuhur eden Siyasal İslam’dır.

Ö.İ: Demek ki şu anda İmam Hatipler’de üst düzeyde Arapça öğretilmesi gerekiyor.

Y.N.Ö: Bütün vicdanımla söylüyorum. Bu okullara üniversitelerin kapısını açarsanız, bu okulların Arapça ile eğitim yapma olanağını engellersiniz. Bu okulları Arapça ile eğitim yapacak duruma getirmeliyiz ki bu insanlar İslam’ı kaynağından öğrenip halkı aydınlatsınlar. Çocuğunu oraya gönderenler çocukları din öğrenecek sanıyor. Bu okulları bu hale getirirlerse bu çocuklara dini kim öğretecek?  İmam-Hatip’ten mezun olan adam namaz kıldırmakta acze düşüyorsa, İlahiyat’ta yüksek lisans öğrencisi iki sayfa Arapça metni okuyamayacak durumdaysa, ki yüzde 80’i böyle, kapatın bu okulları, herkes normal liseye gitsin oradan da üniversiteye. Bu branşta nitelikli adama ihtiyacımız var diyorsanız bu yaptığınız yanlıştır. Bunların çoğu Kur’an metnini düzgün okuyamıyor. Bu ülkede Alman, Avusturya, Fransız vs. Liseleri var. Galatasaray’dan mezun olmuş bir çocuğun Hügo’yu okuyup okuyup anlamadığını düşünebiliyor musunuz? İlahiyat öğrencileri arasında Gazali’nin İhya’sını  okuyup anlayanlar çok azdır.

Ö.İ: Gerçekten samimiyetle  ben bu okulların örnek okul olmasını istiyorum. Bu hem Türkiye’nin hem de dünyanın menfaatinedir.

Y.N.Ö: Hepimizin hasreti o.

Ö.İ: Fevkalade Arapça bilen, kaynakları okuyup anlayan, kendi düşüncelerini Türkçe en üst edebi dille ifade eden bir mezun yetiştirilmesini arzu ediyorum. İslam’ın içinde kaybolmuş bir Türk kimliği…Osmanlı İmparatorluğu’nun ümmet ve millet anlayışı içinde 1920’lere kadar sürdü. “Türk” sıfatı ilk kez 17 Şubat 1919’da Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında kullanıldı. Cumhuriyet kullanışından itibaren etnik olmayan, dine dayanmayan Anayasal Türk kimliğini öne çıkardı. Etnik olmayan Türklüğün “Türk”ü ile “Cumhuriyet” et ile tırnak gibi… İktidardaki AKP’nin bu kimlikle de başı hoş değil, milletçi ve ümmetçi bir anlayışın egemen olmasını istiyor…

Y.N.Ö: Ben Türk dendiğinde et ve kan değerlerini anlamam. Bu ülkenin değerlerini koruyan, savunan, benimseyen ve nimetlerimizin, imkanlarımızın bu ülkenin çocukları tarafından paylaşılmasını isteyen düşünceyi anlarım. Bence milliyetçilik de budur. Et ve kan meselesi değildir

Ö.İ:  Cumhuriyet hiçbir zaman öyle anlamadı zaten…

Y.N.Ö: Ben de bunu demek istiyorum.Avrupa ve Amerika bize sürekli ulusalcı olmayın, şovenist olmayın diyor. Ulusalcılıkla şovenizmin ne alakası var. Bize küreselci olun derken kendileri ulusalcılığın alasını yapıyorlar. Dünyada hangi hadise zuhur ederse etsin, iş,  Beyaz Saray’ın bahçesindeki sözcülerin “Bu olay Amerika’nın ulusal çıkarına aykırı değildir veya aykırıdır” demeleriyle bitiyor. Küresellik süper odakların bizim gibi ülkelerin zengin olanaklarını sömürmek için dayattıkları büyülü sözlerdir. Chirac ve Schröder bir araya geldiğinde yayınladıkları ortak deklarasyonda kendi ulusal çıkarlarını koruyacaklarını ifade etmediler mi? Amerika ulusalcı değil mi? Nazi Almanyası’ndaki milliyetçilik kalmadı zaten. Atatürk milliyetçiliğinin böyle bir manası var mı? Ben ulusalcılık yapacağım diyerek Kürt’ü kendimden saymayacaksam canı cehenneme o ulusalcılığın. Ondan bu ülkeye hayır gelmez.

Ö.İ: Cumhuriyet zaten böyle bir şey dememeye özen gösterdi.

Y.N.Ö: İslamcılar bu gerçeği geçici hesaplar uğruna feda ediyorlar. Siz İslamcılar’ın, Recep Tayyip Erdoğan da dahil, Türk ya da Türklük’le ilgili bir şey söylediğini duyamazsınız. Türkiyeli derler. Böyle kaypak, böyle omurgasız bir tabir olabilir mi? Antalya’ya yerleşmiş Almanlar Türk mü? Ama bu ülkenin nimetleri dendiği zaman Şırnak’taki, Antalya’daki, Trabzon’daki çocuklar Türk’tür. Ulusalcılık ise, o çocukların bu ülkedeki nimetlerden öncelikle ve dibine kadar yararlanmasıdır. Bush’un dizlerinin dibine oturup Cargill şirketinin çıkarları için verdiği direktifleri hulus ile dinleyip geri gelmek hüner değildir.

Ve tabii, ABD ajanlarının himayesinde yan gelip yatarak Türkiye’ye fırça atmak veya tehdit savurmak da hüner değildir. Ve yine, yakaya rozet takarak Atatürk nutukları atmak da hüner değildir.

Atatürk’ün çilesini kavramak ve yaşamak gerekir. Var mı bunu yapacak Atatürkçü?

Batı Atatürk’ü anlıyor, çıkarlarına karşı olduğu için sevmiyor. Biz sevdiğimizi söylüyoruz, ama anlamıyoruz. Batı, bizi yanına almayı Atatürk’ü dışlamaya bağlıyor ve Siyasal İslamcılar da bu oyuna ayakları ve elleriyle birlikte düşüyorlar.

Ö.İ: Çocukluğumdan bu yana merak etmişimdir. “Kur’an’da yeri var!” denir. Penisilin bulunur “Kur’an’da yeri var!” denir. Uzaya gidilir aynı şeyler söylenir. Ama genellikle bütün bilimsel bulguları yapanlar Müslüman olmayanlar. Bu çelişki mi yoksa boş teselli mi? İsmi gerekmez bir tıp profesörü hanım “Türk-İslam tıp alimlerinin yüzyıllar önce söyledikleri, günümüz uygulamalarıyla birebir aynıdır. Batılılar bizim tıp alimlerinin eserlerini ana kaynak olarak okutuyor”diyor. Bir İslamcı gazete de bu sözleri “Tıpta acı gerçek!” diye manşet yapıyor.

YNÖ. Bu psikolojik bir hadise. Bu geri kalmış, yenik düşmüş, istediği yere gelememişlerin tesellisidir. Evet, bir zamanlar tıp fakültelerinde İbn-i Sina’nın kitapları okutuluyordu. Tamam ama bunu tekrarlayıp durmanın bugün bize hiçbir faydası yok. Onlar keşfediyor, icat ediyor, buluyor, başarıyor, biz de kendimize mal ediyoruz. Kur’an  zaten bir laboratuar kitabı değil, ahlak ve iman kitabıdır. Ama Kur’an Tanrı’nın kudretini bize tanıtırken bazı bilimsel gerçekleri  de kulağımıza fısıldar. Örneğin rüzgarların dölleyiciliğinden, parmak izinden, Cebelitarık’ta tuzlu ve tatlı suyun birbirine karışmamasından bahseder. Kur’an’ın derdi fizik veya kimya dersi vermek değil. Bunlar Allah’ın gücünü göstermek, insanların ufkunu açmak için bildirilmiş.

Bugünkü insanlığın kullandığı tuvalet kağıdından otomobile, uçağa kadar hiçbir şeyde imzası olmayan bir kitlenin bunlar bizim kitabımızda var demesinin tuluat oyunundan ne farkı var. Siz Kur’an’ın size açtığı ufukların tümünü kararttınız. Bugünkü Türkiye’de, İslam adına konuşan Prof. unvanlı adamlar İslami akıldan söz ediyorlar. Gazali’nin açtığı yıkım çığırının sonuçları bunlar. Ne demek “İslamı akıl”. Ne çirkin, ne ayıp bir tabir. Bana akla sıfat bulan bir tane ayet gösterin. Bir zamanlar “Bilimin İslamileştirilmesi” gibi ahmakça bir hezeyan dolaşıyordu. İranlı Hüseyin Nasr’a savundurdular bu düşünceyi, ardından Almanya bunu aldı, gizli servisi aracılığıyla İslamcı odaklara şırınga etti. Bu güzel bir şey olsaydı Batı bilimini İslamileştirirdi. Ancak bilimin kullanımının İslamileştirilmesi olabilir. O da herkes için geçerli etik bir meseledir. Bilimin üretimiyle hiçbir ilgisi olamaz.

Akla dokuz asırdır pranga vuranlar bugün aklın İslamileştirilmesi’nden bahsediyorlar. Bu, aklı kullanmayalım demektir ama bunu söyleyemiyorlar, çünkü bu çağda abes kaçıyor. “İslam’a Göre Aklın Sınırları”diye kitap yazıyorlar. Kur’an’ın hangi ayetinde aklın sınırlarından bahsediliyor. İslamcılar’ın akılla dertleri nedir? Bir zamanlar bilime takmışlardı, “Bilim şeytanda da vardır. Siz bilim değil dava adamı olun” diyorlardı. Bilimden yoksun mesnetsiz adamların dava adamlığını yaptığı bir anlayış dünyanın başına bela olmaktan başka ne işe yarar? Yaramadığını hepimiz görüyoruz.

İslamcılar bilim ve fikirle öne çıkamayınca, küfür, hakaret ve iftirayı öne aldılar. Bu da onları giderek şiddet ve teröre bulaştırdı. İflas ve hüsranın ta kendisidir bu…

Ö.İ: CHP kendini “sol” parti olarak tanımlıyor. Siz bu partinin milletvekilisiniz. İdeolojik olarak kendinizi “sol”da hissediyor musunuz? Din adamları, din bilginleri arasında kendini “sol”da hissedenler, “sol”a oy veren vatandaşların oranının altında. Sanki İslam’ın “sağ”da yer aldığına dair bir oybirliği var…

Y.N.Ö: Sol ve sağ ideolojik kavramlardır. Sol ve sağ ayrımına dayalı ideolojik tanımlama ve kimliklenme bitti. Ama sol düşüncenin savunduğu ve esasında evrensel olan değerler var. Onlar bitmez. Sosyal demokrasi bunlardan biri. İnsana saygı, insan haklarının önceliği, paylaşım bunlardan bazıları…

Ben, ideolojik anlamda ne sağcıyım ne de solcu, ortak insanlık değerlerine bağlı, akılcı ve bilimciyim. Emeğin kapitale boğdurulmasına, alınterinin ihanete uğratılmasına, sömürüye, emperyalizme dibine kadar karşıyım.

Yani asla sağcı değilim. Ama şu söylediklerim beni eğer solcu olarak anmanızı gerektiriyorsa anabilirsiniz.

Ö.İ: Kısaca, sosyal demokrat diyelim mi?

Y.N.Ö: O zaman ben rahatlıkla sağcı olmadığımı söyleyebilirim. Çünkü sağcılık adına insanlığa ve bu ülkeye yapılan kötülüklerin ne kadar büyük olduğunu biliyorum. Solculuk adına  çok önemli insanlık değerleri savunuluyor, barış savunuluyor, insan hakları savunuluyor, paylaşım savunuluyor. Bakın, İspanya’da sağcı Aznar, işgalcilerle eşleşerek Iraklı mazlumların başına bomba yağdırdı. Sonra Zapatero geldi, bu işgalciliğe karşı çıktı, askerini Irak’tan çekeceğini ilan etti. Hala dünyanın her yanında insan haklarını ve insana saygıyı sol eğilimli odaklar savunuyor.

Ama ben bu ideolojik tabirler yerine “insan merkezlilik” tabirini yeğliyorum. Bazen de sosyal demokrasi diyorum. Bana solcu denmesinden rahatsızlık duymuyorum. Beni illa bir kampa koyacaksanız solcu diyebilirsiniz.

Ö.İ: Ben sizi bir kampa koymuyorum.Düşüncenizi öğrenmeye çalışıyorum.

Y.N.Ö: Bugün için bu kavramlarla yola çıkmanın başarı getireceğine inanmıyorum. Yepyeni bir siyasal mihver bulmalıyız ve yepyeni ilkeler bütünü getirmeliyiz. Ben buna Üçüncü Yol diyorum. Ben Türkiye’de kendimi bu Üçüncü Yol’un felsefı mimarı sayıyorum.

Ö.İ: Buna dair bir düşünceniz var mı?

Y.N.Ö: Elbette var Özdemir Bey ama ben artık 28 Mart’tan sonra bunları her yerde ulu orta söylemeyeceğim. Herkes düşüncelerimi çalıyor, ekranlarda, meydanlarda söylüyor, benim ismimi de anmıyor. Çok ayıp oluyor. Siyasal İslamcılar ürettiğim değerleri, fikirleri fütürsuzca çaldılar, yaşmaladılar. Değiştik derken öne çıkarıp alkış aldıkları ne varsa tümü benim malımdır. Ben o fikirleri ilk kez ortaya attığımda en büyük kötülüğü siyasal İslamcılardan gördüm. Şimdi, saldırdıkları fikirlerimi yağmalayıp itibar devşiriyorlar.

Halk bana dört bir yandan telefon edip şunu söylüyor: “Malını miting meydanlarında, siyaset salonlarında yağmalıyor, yiyorlar. Malına sahip çıksana! Malının başına geç, biz de peşinden gelelim…”

Yepyeni bir siyasi yapıya ihtiyacımız var ve bunun siyasi omurgasının belirlenmesi lazım. Ben bunu yapacak, bu yapıda rol alacak insanlardan biriyim. Şimdilik bir tek şey ifade edeceğim. Türkiye’de insan merkezli bir siyasal yapının kurulması lazım. Felsefı omurgası olan bir siyasete ihtiyacımız var. Bizim siyasetlerimizin felsefı omurgası yok. Çünkü siyasetçilerimizin felsefı alt yapıları yok. Bu alt yapı yokluğunu dinciler Allah ile aldatarak, laikler ise Atatürk’ü pazarlayarak dolduruyor.

Bu yolların ikisinin sonu da hüsrandır. CHP’nin haline bakın. Dinci AKP, dış desteği akıl almaz ölçüde güçlü olduğu için henüz hüsran sinyali vermeye başlamadı. Bekleyin, gümbürtüyü bir süre sonra göreceksiniz.

Yoksulluk merkezli, din merkezli, liberal merkezli, refah merkezli kavramların hepsi  kullanıldı ve bunlarla hiçbir yere varamayacağımız görüldü. Hepsinin esası sömürü ve ikiyüzlülüktü. Yeni siyaset manifestosunun ilk maddesi, insan olmalı. Hakları verilmiş insan. Onuru çiğnendikten sonra bir çuval kömür, bir çanta yiyecekle boynu büktürülüp isteneni yapma noktasına getirilen insan değil.

Dinci merhamet ticareti bunu yapıyor. Sosyal demokrasi bunun için önemlidir. İnsana, insanı mahçup ve boynun bükük hale getirmeden hakkını ve umutlarını vermek. İnsana aşını kazansın diye iş vermek. Esas olan budur. İşini elinden aldığınız adama aş vererek ondan alkış ve övgü beklemek, onursuzluktur, insana ihanettir.

 Çünkü insan nimetlerden faydalanmaya, fikri sorulmaya, sözü dinlenmeye layık bir varlıktır. Biz insana hizmet ediyoruz demek yetmez. İnsan merkezli siyaset başka bir şeydir. Bu siyasette her şeyin merkezinde insan vardır. Günübirlik siyaset yaklaşımlarından kaçınmak gerekiyor. Örneğin AKP 30 yıl bir alanda uzmanlaşmış kişileri yerinden edip kadrolaşmaya gitti. TUBİTAK’a yıllarca hizmet etmiş bir insanı görevini bırakmaya zorladılar. Bunlar kabul edilecek şeyler değil. İnsanı merkez alan felsefi bir yaklaşıma Türkiye Atatürk’ten beri hasrettir. Manifestonun diğer ilkelerini sonra açıklayacağım.

Ö.İ:İsterseniz biraz da seçim sonuçlarını konuşalım: 28 Mart seçimlerini yorumlar mısınız?

Y.N.Ö: Seçim sonuçları Türkiye için bir kayıptır ama insanlar tercihini böyle yaptı. Daha doğrusu, Türkiye böyle bir tercihe zorlandı.  AKP başarılı oldu, CHP ise başarısız. Oktay Ekşi “hezimet” diyor ama bence “hezimet” biraz ağır. Sonuçta CHP kalelerini kaybetmiş, İl Genel Meclisi oylarında 1-2 puanlık bir düşüş var, Belediye başkanlığında bir puan yükselmesi var ama oy bazında baktığınızda CHP’nin bir milyonluk bir oy kaybı var. Düşünün, Çankaya gibi bir yerde 67 binlik bir oy kaybı var.

Ö.İ: Neredeyse bir vilayet büyüklüğünde.

Y.N.Ö: Tabii bundan önceki başkan 206 bin oyla gelmişti. Bu sefer ki başkan, 130 bin oyla seçildi. Yani orayı da bu şekilde kurtarmış. İzmir bir başarı gibi gözükse de bu orada seçilen kişinin başarısıdır. Kaldı ki AKP İzmir’de de oylarını artırdı. DYP’nin yüzde 15’lere çıkmasını bekliyordum ve onun Türkiye için çok anlamlı ve önemli olduğunu düşünüyordum. Yüzde 10 yaklaşan bir İl Genel Meclisi oyu var ve bence o benim dediğim anlamda bir şey ifade etmiyor. Genel seçimlerde bir-iki puanlık bir düşüş onu barajın altına itebilir. Sonuçta  CHP çok ciddi yeni bir muhasebe dönemine girdi.

Ö.İ: CHP’nin ya da sosyal demokrat bir partinin kitleleri yekindirip iktidara gelmesi için ne yapması gerek? Çünkü AKP diyor ki halkın nabzını biz tutuyoruz, dilini biz anlarız. Peki Sosyal Demokratlar, CHP bu lisanı anlamayacak kadar budala mı?

Y.N.Ö: Budala değil. Yönetimi halkla kucaklaşmaktan yoksun. CHP siyasal proje üretemiyor. Çünkü enerjisini, eforunu iç kavgalara harcıyor. Bu kasıntı yönetimle CHP’de esaslı bir çıkış olamaz kanısındayım.Bu yönetimin halkla doku uyuşmazlığı var.

Ö.İ: Doku uyuşmazlığından kastınız ne?

Y.N.Ö:  Halkın mukaddeslerine yaklaşımları hoş değil. Ya hurafeye teslim oluyorlar, ya da her şeyi kaldırıp atıyorlar. CHP, hitap ettiği kitleyi tanımıyor. Tanısaydı, sosyal demokratım diyen bir parti varoşlarda değil de lüks semtlerde mi öne çıkardı? Bu ne biçim iştir? AKP bu mukaddesleri sulandırarak halkı aldatıyor. Din adına halka yalan söylüyorlar, CHP ise ben bu işlere bulaşmam diyerek halkın ruh köklerine tamamen uzak duruyor. AKP’ninki ifrat bunlarınki tefrit. Bunun bir ortası var, halkı kucaklayacaksın ama kandırmak, aldatmak için değil, bir yerlere götürmek için değil.

Ö.İ: Ama Baykal “Türbanlıdan da oy istiyorum!” dedi.

Y.N.Ö: İşte tutarsızlığın sembol ifadelerinden biri. Bu Baykal’ın tutarsızlığıdır. Ondan önce Derviş ve.Memduh Hocaoğlu “Üniversitelerde türban serbest bırakılmalıdır” dediler diye dikkatleri çekildi, hatta neredeyse kendilerine ihraç kapısı gösterildi. Bu olaydan bir hafta sonra türbanlıdan oy istemek, ancak garabet kelimesiyle ifade edilir. İşin bir de siyasi garabet tarafı var.

Türbanlı sana neden oy versin? Türbanın sembolize ettiği değerler bakımından senin türbanlıya uyuşan neren var? Uyuşabilecek tek katalizör bendim. Sen beni laikliğe aykırı bularak dışladın. Etkisiz hale getirdin. 3 Kasım seçimlerinde meydanlarda benim elimi kaldırıyordun. Şimdi ben yokum. Bu nasıl siyasi anlayıştır, nasıl bir yönetim anlayışıdır. Bir zatı genel başkan yardımcısı sıfatıyla yanınıza alıyorsunuz; birkaç ay geçiyor, tam seçim döneminde bu zat, yalılarda birileriyle toplanıp sizin altınızı oyuyor. Buna önünü görmemek denmez de ne denir?

Evet, CHP’de öngörü zaafı var, siyaset üretme zaafı var. CHP muhalefet yapmadı deniyor. Buna katılmıyorum, muhalefet yaptı. Çok iyi muhalefetler de yaptı. 1 Mart tezkeresini oradan geçirmeyen CHP’dir, bu az şey değildir. Ama muhalefet partisinin aynı zamanda siyasi proje üretmesi lazım. İşte CHP’de bu yok.

Ö.İ: Halkla kucaklaşmadan bahsettiğiniz için sorumu daha rahat soracağım. CHP’nin halkla kucaklaşmasına engel olan Cumhuriyet’in laiklik ilkesi midir?

Y.N.Ö: Laiklik ilkesini CHP kadar yanlış anlayana çok az rastladım. Birileri insanların yoksulluğunu istismar ederken, ona kömür, yiyecek dağıtıp onun onuruyla oynarken öbürleri de insana hiç yaklaşmıyor.

Ö.İ.Parti içinde güya muhalefet olduğunu iddia eden bir grup CHP’nin başarısızlığını değerlendiren bir toplantıda, partinin türban ve Kürt siyasetini gözden geçirmeyi düşünüyor. Yani başarısızlık bunlar yüzünden demeye getiriyor. Bazı gazetelerde, özellikle akademisyen ağırlıklı bazı kişilerse önce CHP’nin, sonra da solun trajik başarısızlığını gene din faktörüne, solun ve CHP’nin din bağlamında halkla buluşamamasına bağlıyorlar. Tıpkı CHP içinden gelen muhalefetin çözüm yolunu benimsiyorlar gibi… Ben şöyle düşünüyorum: Bir politik parti, ülkesinin ve dünyanın konjonktürüne bakıp kendi programını yapar, ondan sonra kendini bu programla halka sunar. Halka bana niye oy vermedi diye bezirgan pazarlığı yapmaz. Şu konuyu biraz açalım.

YNÖ. CHP’nin halkla kucaklaşamadığını söyleyenlerden biri de benim. Ancak benim söylemimin özü, bağlamı farklı. Ben nice ateistler gördüm ki, değil birçok dinciden, hatta birçok dindardan bile halka daha yakın…Halkla kucaklaşmak, olmazsa olmazı din olan bir gerçek değildir. O bir insanlık gerçeğidir. Siyasette ise bu çok ayrı bir disiplin gerektirir.

Bunun esası; ilkelilik, kararlılık, hakka saygı ve insan sevgisidir. Dinci siyasetlerde bunların hemen hiçbiri olmadığı halde, onlar Allah ile aldatarak halka sokuluyorlar. Bunun alternatifi halktan kaçmak mıdır? Hayır! Alternatif halkı kandırıp aldatmadan halkı yanına çekmektir.

Burada omurga kavram güvendir. Bir siyasal lider, bir hafta “türbanlıdan da oy istiyorum” deyip öteki hafta, “Üniversitede türban serbest olmalıdır” diyen vekillerine veryansın ederse o lidere kim güvenir? AKP liderinin yaptığı miting sayısıyla CHP liderinin yaptıklarını bir karşılaştırın bakalım. Siirt’te adayını yapayalnız bıraktı, Siirt’e uğramadı bile. Gerekçe olarak da “Günümüzde iletişim gelişti, bizzat gitmeye gerek yok” dedi.Sonuç?Sonuç ortada…

Şimdi biz bunlara bakarak halkla kucaklaşın deyince, dini öne çıkaran akademisyenler mi oluyoruz?

Ben hiç öyle düşünmüyorum. Benim alt yapımda din bilginliği var diye her söylediğim din öğütü, vaaz filan olmak zorunda mı? Peki, ben aynı zamanda hukukçuyum. O ne olacak?

Ben şunu biliyorum: Bir ülkede siyaset yapanlar, o ülkenin sadece sosyal gerçeklerini bilmekle yetinemezler; kitlenin şuur ve gönül dünyasını da bilmek zorundadırlar. Bunun için din cazgırı veya misyoner olmak gerekmiyor; adam olmak yeter.

Ö.İ. Sayın Öztürk, ilginize ve bizimle paylaştığınız bilginize teşekkürler…

                                                                   SON

KUYUDAKİ TAŞ

K“Kuyudaki Taş”ı, 1987 yılında edebiyat ve basın dünyasında hüküm süren koyu cehalete (artık) katlamadığım için yazmıştım. Yazı aynı yılın Kasım ayında Düşün dergisinde yayımlanmıştı.Ortalıkta tavuskuşu gibi gezinen gazetecilerden çıt çıkmamıştı. Yazı önce Söz ve Yazı (Varlık Yayınları, 1993), sonra Yazmasam Olmazdı (Doğan Kitap, 2004. s.55) adlı kitaplarımda yayımlandı. Kitaplar artık yayınevlerinin depolarında tükendi; kitapçı raflarında da yer almıyor. Söz ve Yazı değil ama Yazmasam Olmazdı internet kitapçılarında belki bulunabilir. Üç kitaptan oluşan (Söz ve Yazı, Tarih Bağışlamaz, Çile Törenleri) Yazmasam Olmazdı yeni bir basım için bir yayınevine önerildi. Bu yayınevi kitabı “eski” olduğu için yayımlamak istemedi. Fırından yeni çıkmış bir kitap varsa yayımlamaktan onur duyarlarmış. Bre munkabızlar hiçbir iyi kitap yaşlanmaz! Yaşlansalardı “Edebiyat Tarihi” diye “Antoloji” diye bir şeyler olmazdı.

“Kuyudaki Taş”ı bir zorunluluk dolayısıyla zuladan çıkarmak zorında kaldım ve okusun diye bir yetkiliye; ardından da sevdiğim bir editöre  gönderdim. Sonra “Site”de yayınlamak aklıma geldi. Yazıyı sınamak için: Bakalım eskimiş mi?

Konu şu: Edebiyat alanında “Şair-Yazar”,  “Gazeteci-Yazar” diye meslekler yok. Bir insan ikisini birden yapıyorsa “Şair ve Yazar”, “Gazeteci ve Yazar” diye yazılır. Şair şiir yazan kişidir, belli. Yazar; sadece roman, öykü gibi kurmaca (fiction) yazanlar için kullanılır.

Bu hastayı 1987’de yazdığım KUYUDAKİ TAŞ adlı yazımda ameliyat etmiştim.

Özdmir İnce

5 Şubat 2019

***

KUYUDAKİ TAŞ [i]

Türkiye’de, tartışmayı olanaksızlaştıran, başlayan tartışmaları çıkmaza sokan belalı olgu, yazar gazeteci tartışmasında da ortaya çıkıyor. Kabul edilebilir bir sınıflandırma ve tanımlama yapılmadan, evrensel olarak kabul edilebilecek bir tanımdan yola çıkmadan tartışmaya kalkışılıyor. Oysa ilkin şu soruların tanımsal yanıtının verilmesi gerekir: “Yazar kimdir? Gazeteci kimdir?” Öte yandan, aralarında bir mukayese yapabilmek için, bu iki “kişilik”in aynı kategoride yer alıp almadıkları da çok önemlidir. Çünkü doğru bir karşılaştırma, ancak aynı kategoride yer alan nesneler, olgular ve kişilikler arasında yapılabilir.

Daha başlangıçta açmaza girmiş olan bu saçma ve yararsız tartışma, tanımsal ve sözlüksel bir karmaşadan kaynaklandığı için, ilkin bunu çözümlememiz gerekiyor. Bu amaçla, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünden iki tanım aktaralım:

Gazete: Her türlü okuyucuya politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek üzere belirli zaman aralıklarıyla çıkan, büyücek boylu, basılı kâğıt.”

“Gazeteci: Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya herhangi bir yolla gazetenin yazı işlerinde çalışmayı iş edinen kimse.”

Ancak gazetecilik mesleğinin sınıflandırılıp adlandırılmasını Türkçe Sözlük’te bulamadığımız için, Fransızca Petit Robert sözlüğüne başvuracağız. Bu sözlüğe göre, gazetecilik mesleği kapsamına giren işler şunlar: makale yazarı (rédacteur), fıkracı, köşe yazarı (chroniqueur), muhabir (correspondant), tiyatro, müzik, sinema gibi özel konularda yazı yazan (courriériste), eleştirmen  (critique), dedikodu yazarı (échtier), başyazar (éditorialiste), özel muhabir (envoyé spécial), havadis yazarı (nouvelliste), politika yazarı, gazete yazarı (publiciste), röportajcı, röportaj muhabiri (reporter). Görüldüğü gibi, başyazar, köşeyazarı, havadis yazarı gibi mesleklerin Fransızca karşılıklarında yazar (écrivain) sözcüğü olmayıp, bunlar tek tek sözcüklerden ibarettir. Bu noktada, gazetecilik mesleğinin, yazarlığı kendiliğinden içerdiği de düşünülebilir. Ama yazarın tanımını yaptığımız zaman, ak kâğıt üzerine her yazı yazanın yazar olmadığını da göreceğiz. Öte yandan, Türkçe’de gazetecilik kapsamına giren işlere yazar sözcüğünün eklenmesinin, dilimizin bu alandaki eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın tanımına gelince: karışıklık TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden kaynaklanmaya başlıyor: “Gazete ve dergilere yazı yazan kişi veya yapıt kaleme alan kişi.” Fransızca sözlükte ise, yazarın (écrivain) tanımı şöyle: “Yazınsal yapıtlar yazan kimse (Personne qui compose des ouvrages littéraires).” Fransızca tanımda, “gazete ve dergilere yazı yazan kişi” tanımı bulunmadığı gibi, “auteur” sözcüğüne (yaratan, yaratıcı, var eden… yazar) de gönderme yapılmamaktadır. Yani Fransızca sözlüğe göre, her yazı yazan “yazar” değil; bir kimsenin yazar sayılması için, eyleminde yaratıcılık bulunması, kaleme aldığı yapıtın yazınsal (edebî) nitelikte olması gerekmektedir. Görüldüğü gibi, sözlüksel bağlamda, yazarı gazeteciden, yaratıcılık ve yazınsallık özellikleri ayırmaktadır. Başka bir deyişle, yazar bir sanatçıdır (artiste), bir yaratıcıdır (auteur), ama gazeteci için bu iki özellik zorunlu değildir. Bu tanımsal bağlam içinde şair, romancı, öykücü, denemeci, tiyatro yazarı “yazar”dır. Bunlara, yazınsal amaçlı günlük ve mektup yazarlarını da ekleyebiliriz. Buna göre, kitap yayımladıkları için yazar sınıfına alınan gazetecilerin (Uğur Mumcu, Emin Çölaşan, Mehmet Ali Birand, Erbil Tuşalp, Hasan Cemal, Ufuk Güldemir, vb) yazdıkları kitapların içerik ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak, gazeteciliklerini sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Çünkü yapıtları bir tasarım, bir yaratıcılık ve yazınsal amaç içermemektedir; bir başka deyişle, bu gazetecilerin kitapları, içerik bakımından yapıntıya (fiction), söylem bakımından yazınsallığa ters düşmektedir.

Uzlaşmazlığın daha başka yönlerine değinmeden önce, Osmanlıca’daki “muharrir” (yazar) ile “müellif” (herhangi bir konuda kitap yazan, hazırlayan) arasında köklü bir ayrım bulunduğunu, herhangi bir konuda (ekonomi, tarih, siyaset, tarım, fizik, kimya, vb) yazınsal niteliği olmayan kitap yazanların “muharrir” değil “müellif” sayıldığını belirtmemiz gerekiyor. Bu, gazeteciler için de geçerlidir. Durumu somutlaştırmak için, gazetecilik yapan yazarları örnek gösterebiliriz: Oktay Akbal roman ve öyküleriyle, Mehmed Kemal şiirleriyle, Çetin Altan romanlarıyla yazardırlar, ama gazetelere yazdıkları yazılar, kimi zaman deneme özelliği gösterseler de, onları gazetecilik mesleğine sokarlar.

Bu konuda ortaya çıkmış olan dilsel ve sözlüksel yanlışlığı düzeltmenin olanağı ve gereği var mıdır? Gereği kesinlikle var, ama doğrusu artık olanağı yok. Bu nedenle, yazar ve gazetecinin, daha doğrusu bir konuda yazınsal olmayan bir kitap yayımlamış olan gazetecinin işi ve işinin niteliği düzeyindeki benzemezliği ele alalım:

“Muharrir”i “müellif”ten kesin olarak ayıran kalın sınırı, “Nasıl yazmalı?” sorusu çizmektedir. Müellif için basit bir araç olan dil, muharrir (yazar) için yapıtın yazınsal yapısının temel amaçlarından biri durumundadır. Roland Barthes, Essais Critiques adlı yapıtında yer alan “Ecrivain et Ecrivant” (Yazar ve Yazman) adlı yazısında, yazını amaçlayan yazar ile dili basit bir araç sayan yazman arasındaki kesin ayrımı ortaya koyar. “Dil”i bir fetiş durumuna getirmesek de, onu yazınsal yapıtın vazgeçilemez öğesi saydığımızı belirtmemiz gerekiyor. Çünkü, yazınsal yapıtın, “her şeyden önce” bir dil eylemi olduğunu kesinlikle kabul ediyoruz. Barthes’ın, “Kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. Hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz” görüşünün karşısında olsak da, “Eserin özelliği sakladığı anlamlarda değil, bu anlamlara verilmiş biçimlerdedir” (Yazı Nedir, s. 75) görüşünü paylaşmamazlık edemeyiz; çünkü bir yapıtın yazınsal özelliği, içerdiği anlamlara verilen biçimlerden kaynaklanır. Bir metne “niteliğini”, onun söyleminin niteliği verir: yazınsal söylem, tarih söylemi, siyasal söylem… Yani dilin örgütlenmesi. Bir yapıtın yazınsal olması için, onun söyleminin yazınsal, içeriğinin yapıntısal (fictif), dilinin kurgusal olması gerekir. Bu bağlamda, M.A. Birand’ın uzun süre en çok satan kitaplar listesinde kalan Emret Komutanım adlı kitabını örnek alarak irdeleyecek olursak, söyleminin bilgilendirme, haberlendirme söylemi, içeriğinin yansıtmacı-aktarmacı, dilinin araçdil olduğunu görürüz. Birand, yazınsallığı amaçlamadığı için, doğru bir seçim yapmıştır ve bunun doğal sonucu olarak da, yaptığı yazarlık değil yazmanlıktır. Kullandığı sözcüklerin, tek tek ya da kendi aralarındaki ilişkiler düzeyinde sanatsal nesne olma amaçları yoktur; sözcük ve cümleler, okura açıklamada bulunurlar, özel bir konuda okuru bilgilendirirler. Bu tür söylemle kaleme alınmış metinler, içerik ve biçim bakımından alımlayıcı okur tarafından alımlandıkları anda tüketilirler; yeniden üretilip sürdürülmezler; okurun alımlama (özümleme, değerlendirme) evresinde, tasarımlama (Vorstelllung) ve canlandırma (Darstellung) söz konusu değildir; metnin içerdiği ve ilettiği anlam, okur tarafından doğrudan doğruya, dönüşümsüz olarak algılanır. Alımlama sonunda okur, belli bir konuda bilgi edinir, bir düşünsel ve duygusal konuma girer, ancak bu konumun “estetik haz”la bir ilişkisi yoktur. Buna karşılık, söylemi yazınsal olan metin, estetik haz ve sanatsal bilgi verir. Kitapları çok satan gazetecilerin metinleri ise, doğrudan doğruya siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarla ilgili açıklamalarda bulunmakta, belli bir döneme ilişkin gizlilik dereceli bilgiler vermektedirler. Katma Değer Vergisi üzerine kaleme alınan ya da Çukurova’da süne mücadelesini konu alan bir kitapla, gazetecilerin bilgilendirici kitapları arasında herhangi bir fark yoktur. İçerikleri, izlekleri, konuları ne olursa olsun, dilsel örgütleniş bakımından, yazınsal söylem dışında yer alırlar. Yani yazınsal ürün değildirler, bu nedenle de üreticilerine, yazar yerine yazman ya da müellif demek gerekir.

Oluşum evresindeki farklılığa gelince: bu süreç, yazınsal yapıtta, yazarın gerçeği, tasarımlama ve canlandırma evrelerinden geçerek yazınsal metnin yapısını oluşturur. Bu oluşumda, yazarın bireyselliği önemli bir rol oynar. Gazetecilerin, 12 Mart ya da 12 Eylül hareketlerinin perde önünü ve arkasını yansıtan kitaplarında, bir tanıklığın, bir belgenin ve bir sözün, müelliften bağımsız olarak aktarıldığı görülür. Müellif, gerçek olay örgüsü içinde, okuru yönlendirecek yorumlar yapabilir, ancak metni, tasarımlama (Verstellung) ve canlandırma (Darstellung) evrelerinden geçmemiştir. Aslında kitabın oluşum amacı da budur: gerçekliğin kendisi olmaktır. Çünkü “gerçekleşmiş olan”a tasarımsal ve kurgusal bir müdahalede bulun(a)maz müellif. Bulunursa gerçeklikten uzaklaşır; onun görev ve amacı, gerçekliği yeniden üretmek değil, onu “gerçekliğin kendisi olacak biçimde” aktarmaktır. Çünkü bu gerçekliğin içinde yer alan bireyler ve taraflar tarafından “yalanlanmak” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Buna karşılık, yazınsal metin, gerçekliğe ancak gönderme yapar, yazarın tasarımından geçtiği için bizzat gerçeklik değildir, ama o gerçekliğin “özümlenmiş” ve “değerlendirilmiş” bir yansısıdır. Yazınsal söylem imgelemseldir, tasarıma dayanır ve yapıntıdan (fiction) yararlanır. Yazınsal metin, gerçekliğin, sanatsal yaratım dizgesi içinde yeniden üretimidir, yola çıkılan nokta ile varılan nokta arasında, sanatsal yaratı evresi yer alır. Yazarın amacı, gazeteci gibi gerçekliği tekrarlamak değil, onu sanatsal gerçeklik olarak yansıtmaktır. Onun her eyleminin başında, “sanatsal” nitelemesi yer alır: sanatsal bilgi, sanatsal deney, sanatsal gerçeklik, sanatsal imge, sanatsal nitelik, sanatsal yorumlama, sanatsal yöntem, sanatsal özgünlük…

12 Mart ya da 12 Eylül müdahaleleri olmasaydı, gazeteciler bu konularda kitap yazamazlardı. Demek ki, gazetecilerin kitapları, doğrudan doğruya “olmuş olan”a bağlıdır. Birden fazla gazeteci, aynı tanıklıklarla, aynı belgelerle, aynı gözlemlerle, aralarındaki yorum ve ideoloji farklılıkları dışında, birbirlerine benzer kitaplar yazarlar. Çıkardıkları sonuçlar, yaptıkları yorumlar aynı olmasa bile, öykü ve geri plan “tek”tir ve onlardan bağımsızdır. Buna karşılık, nesnel bağdaşığı bulunması koşuluyla, yazarın yapıtının, “olmuş olan”dan yola çıkmak gibi bir zorunluluğu yoktur, bir tasarımdan yola çıkarak yapıntısal bir 12 Mart, bir 12 Eylül gerçeği yaratabilir. Bu gerçek, evrensellik özelliğine sahiptir. Bu yapıntısal metinde, yazarın kişiliği önemli bir rol oynar, ürünün nesnel gerçekliğe gönderme yapan içeriği kişisellik taşımasa da, biçimi onun damgasını taşır, özneldir. Bu yazınsal metinde, yazarın yeri bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani Yaşar Kemal, İnce Memed dizisini yarım bıraksaydı, bir başka yazar, yapıtı onun tasarladığı ve gerçekleştirdiği biçimde tamamlayamazdı, bir başka metin üretirdi. Gazetecinin metnini gerçeklik yönlendirir, yazınsal metni ise yazar kurgular. Yani bir gazetecinin elinin altındaki belgelere dayanarak, yarım bıraktığı kitabı, onun gerçekleştireceğine yakın bir içerik ve biçimde gerçekleştirmek mümkündür.

Bir başka farklılık: gazeteci ile yazarın yapıtları karşısında alımlayıcı okurun konum ve tutumu, beklenti ve seçimi, aynı gereksinimlere mi dayanmaktadır? Hiç kuşkusuz hayır! Alımlayıcı okur, gazetecinin metninde bir bilinmezliği, bir gerçekliği ve doğru bilgiyi seçer, ama yazarın yazınsal metninden beklediği, estetik haz, tasarımlanmış gerçeklik ve sanatsal bilgidir. Bu noktada, gazeteci ile yazar arasında doğal bir eşitsizlik vardır: gazeteci olay ve gerçekliği bir eşsüremlilik içinde izleyebilir, aktarabilir. Yazarın böyle bir şansı yoktur, beklemek zorundadır, olgu tarihsel boyut kazanmalıdır. Oysa, ortam elveriyorsa beklememek zorundadır gazeteci. Durum, ne Duygu Asena’nın (“Halkın ne istediğini biliyor, halkı daha iyi tanıyoruz.” Güneş gazetesi,10 ağustos 1987) ne de Erbil Tuşalp’ın (“Gazetecilik ülkemizde edebiyattan daha çok hayatın içinde.”  aynı gazete) dediği gibidir. Çünkü gazetecinin kitabının temelinde olay, yazarın yapıtının tabanında ise izlek (tema) vardır. Gazetecinin gerçeklik karşısında seçme şansı ve yetkisi yoktur; yazarın gerçekliği ise, Yves Gilli’nin dediği gibi (Yeni Düşün, ocak 1987) “madde… nesnel olarak var olan ve yazınsal metnin ayıklayıp seçtiği bir nesnedir; tema ise, bu seçilen nesnenin estetik işlenmesini gösterir”. Okur, gazetecilerin kitaplarına, Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk’un kitaplarını satın aldıran dürtüyle yaklaşmamaktadır. Yani okur, omlet yapmak istemekte ve bu nedenle de, elma değil yumurta satın almaktadır. Okur, bir kapalı dönemle, bir olay ve olguyla ilgili olarak bilgilenmek istemektedir. Emin Çölaşan’ın kitabını Yavuz Donat, Uğur Mumcu’nun kitabını Turhan Selçuk yazsaydı, yorum değişir, ama gerçeklik değişmezdi. Bu kitapları sattıran, yazmanların kişilikleri belli bir oranda etkili olsa bile, içeriklerinin özellik ve nitelikleridir. Okur, bu kitapları bir yazınsal haz almak için satın almamaktadır. Demek ki seçim, yazınsal değil bilgiseldir ve bunda da bilgilenme gereksinimi rol oynamaktadır. “Acaba biz okurun edebiyattan beklediğini karşılayamaz bir durumda mıyız? Okur bizi aştı mı?.. Galiba biz toplumun gerisine düştük. Gazeteci yazarların kitaplarını alan yüz okurdan doksanı hiç tartışmasız edebiyat okuru” diyen yazar Tarık Dursun K. da, yazarlık durumunun uzağında bir açmaza düşmektedir. Tarık Dursun K., hâlâ sürmekte olan 12 Eylül döneminin romanını, ancak dört beş yıl sonra yazabilir. Bu nedenle, gazeteciler ve okurlar karşısında bir aşağılık duygusuna kapılması, gereksiz ve yararsız bir acelecilik olarak görünüyor bize. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarını satın alanların yüzde doksanı edebiyat okuru değil, özel bir okur. Bir kesimi, belki ilerde yazın okuru olmaya aday bir okur kitlesi. Okurun Türk yazarını aşıp gazetecilere yöneldiği savı da yanlış, çünkü Tarık Dursun K. ve meslektaşlarının okurları yüz binlerden, beş bine, üç bine inmiş değil. Eskiden de bu kadardı. Yazın okurlarının sayısının üç ya da beş binle sınırlı olması, yazarlara bir ölçüde bağlı olsa bile, Türkiye’nin genel sorunu. Şu gerçeği unutmamak gerekir: okur sayısı, alımlanan metnin karmaşıklığıyla, okur tarafından yeniden üretilmesinin güçlük düzeyiyle ters orantılıdır. Metnin yazınsal karmaşıklığı yoğunlaştıkça okur azalır. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın bütün ülkelerinde böyledir. Örneğin Fransa’da Françoise Sagan gibi romancılar, Marguerite Duras, Claude Simon gibi romancılardan; Almanya’da ise Türkler konusunda tanıklığa dayalı bir belgesel inceleme kitabı En Alttakiler’i yazan gazeteci Günter Wallraff, Günter Grass’tan daha fazla satmaktadır. Ama bu ülkelerde, Türkiye’dekinin benzeri saçma tartışmalar açılmıyor.

Gazetecilerin kitaplarını sattıran etkenin, içeriklerine bağlı olduğunu daha önce belirtmiştik. Satış içerik ilişkisine biraz açıklık getirelim. “Seviştiğim ünlüleri açıklayacağım” diyen travestiler kraliçesi Seyhan Soylu (Milliyet gazetesi, İzmir baskısı, 30 temmuz 1987), söylediğini gerçekten yapabilse, özel yaşamını, deneyim ve gözlemlerini, cinsel yaşamı ile duygular dünyasını bütün boyutlarıyla yansıtabilse, yayımlayacağı kitap, başta Duygu Asena’nınki olmak üzere, satış bakımından birçok gazetecinin kitaplarını geride bırakabilir. Aynı şey Bülent Ersoy’un anıları, bir 12 Mart ya da 12 Eylül işkencesinin anıları için de geçerlidir. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarının satış başarısı, okurun güncel politika olaylarına olan merak ve bilgisel açlığından da kaynaklanmaktadır. Bu kitapların alıcıları geleneksel yazın okurundan çok, gazete okurlarıdır. Nasıl binlerce ansiklopedi alıcı genellikle yazın okuru değilse, gazetecilerin kitaplarını okuyanlar da, daha önce belirttiğimiz gibi, geleneksel ve tipik yazın okurları değildirler. Bunlar, “ak dizi”, “kara dizi”, “pembe dizi” türü aşk romanlarının okurları gibi bir başka soydan, bir başka türden okurlar ve aralarından çok küçük bir kesimi, ciddi yazın okurluğunu seçebilir.

Suçlanan ya da kendi kendilerini suçlamaktan hoşlanan yazarların yapıtlarını bir yana bırakalım, bu ülkede Nâzım Hikmet’in Sanat ve Edebiyat Üstüne adlı eşsiz kitabı bile ağır aksak satmakta, Yaşar Kemal’in XX. yüzyılın başyapıtları arasında yer alan romanları kimilerince küçümsenmektedir.

Durum böyleyken, bir başka gazetecinin, “üstelik bunların birçoğunun (yani gazetecilerin, Ö.İ.) arkasında da gazetecileri yokken, özel yayınevlerine bastırdıkları kitaplarıyla alışılmış satış sınırlarını zorluyorlarsa bunun bir anlamı yok mu? Bu, biraz da bu yazarların çağlarının tanığı olmalarından, güncel tarihi yazmalarından, okuruyla diyalog kurmadaki ustalıklarından gelmiyor mu?” (İlhami Soysal, Milliyet gazetesi, 29 temmuz 1987) demesi, bu yazı boyunca açıklamaya çalıştığımız yanılgının en tipik örneklerinden biri. İlhami Soysal, bir zamanlar Çağlayan Yayınları’nın satış rekorları kırdığını, on yıl kadar önce Tanrıların Arabaları gibi bir zırvanın baskı üstüne baskı yaptığını anımsamıyor mu? Verdiğimiz örneklerle kesinlikle aynı düzeyde tutmadığımız gazetecilerin kitaplarının satış sınırlarını zorlamasının, hiç kuşkusuz bir anlamı var, ancak bu anlam yazınsallıktan çok toplumsallık içermektedir. Ne var ki biz, yazınsallık ile toplumsallığı bir bütün olarak gördüğümüz için, bu “anlam”a kuşkuyla bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Ayrıca bir yazınsal kavram olan “çağının tanığı olmak” ile bir gazetesel kavram olan “güncel olayları aktarmak” da aynı şeyler olmamak gerekir. “Güncel tarihi yazmak” ile “güncel olayları yazmak” aynı şeyler değildir. Tarihin günceli ya da güncel olmayanı yoktur. Üstelik, gazetecilerin bu bağlamda yaptıkları, tarih yazarlığı değil, bir tür vakanüvistliktir.

Hiç kuşkusuz, gazetecilerin eylemlerini küçümsemek gibi bir niyetimiz yok, ama Sezar’ın hakkı Sezar’a, yazarın hakkı yazara… (Türk yazarlarının yazınsal ve toplumsal görev ve sorumluluklarının bilincinde olup olmadıkları ayrı bir tartışma konusu olabilir.) Kimseye yapmadığı işle ilgili sıfat ve unvanları vermek, kimsenin hakkı olmamak gerekir. Yazar ile gazetecinin aynı kategoride karşılaştırılabilmesi için, gazetecinin de özgül bir estetik amaca hizmet eden bir göstergeler dizgisi ya da göstergelerden oluşan bir yapı içinde düşünce ve duygularını dile getirmesi, başka bir deyişle, yazınsal bir yapıt oluşturması, yazınsal yazar olması gerektiği göz önünde tutulmalıdır. Çoğul katmanlardan oluşmayan, varoluş biçimi ya da varlıkbilimsel durumunun çözümlenmesi için epistomolojik bir çaba gerektirmeyen bir metnin yazmanını, yazın bağlamında yazar kabul edebilir miyiz? Kabul edemememizin, gazeteciler açısından onur kırıcı bir yanı yoktur. Sonuç olarak, gazeteci ile yazarı, meslekî eylemlerinin kaynağı, yapıtlarının oluşumu ve amacı bakımından karşılaştıramayız.

Öte yandan, yazımızı bitirmeden değinmemiz gereken bir nokta daha var: Türk gazetecilerinin, toplumsal bilinç bakımından, yazarlardan daha ilerde ve mesleklerinin gereklerini daha iyi kavramış durumda oldukları kanısında değiliz. Ayrıca, birçok gazetecinin bu tartışma konusunda yazdıkları yazılardan, soruşturmalara verdikleri yanıtlardan, yazınsal yapıtın özelliklerinden ve varoluş biçiminden habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin, Emin Çölaşan, “Çünkü biz okuyucuya romanlar, öyküler ve şiirler değil, okuyucunun bugüne kadar büyük ölçüde yabancısı olduğu somut gerçeklerle dolu apayrı bir dünya açtık…” (Güneş gazetesi, 10 ağustos 1987) diyor. Yani yazarların somut gerçeklerle uğraşmadığını söylemek istiyor ki, bu büyük yanılgının açıklamasını daha önce yapmış bulunuyoruz. Emin Çölaşan’ın yaptığı, bale ile jimnastiği birbirine karıştırmak ya da birbiriyle karşılaştırmak gibi bir şey. Jimnastik, balenin hammaddesidir, tıpkı kendi kitaplarının, yazarlara hammadde sunması gibi. Belge sunma, gerçeği aktarma konusunda başarılı ve değerli hammadde (belge) sağladıklarını yadsıyamayız. Ama o kadar. Emin Çölaşan’ın kitaplarının, yazınsallık düzeyinde, yazınsal yapı bağlamında, dilin estetik kullanımı konusunda, kendisi kadar iddialı olabileceğini sanmıyoruz.

Gazeteci/yazar tartışmasında yapılan soruşturmaları yanıtlayan ya da bu konuda yazı yazan romancı, şair ve öykücülerimizin durumları da biraz tuhaf, gazeteciler karşısında gereksiz yere kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bir toplumsal ya da siyasal konuda tanıklık ve araştırmaya dayalı bir kitap yazan gazeteci, tıpkı kendi konusunda kitap yazan fizikçi, kimyacı ya da toplumbilimci gibi, yazar (muharrir) değil yazmandır (müelliftir). Yazınsal ve felsefî kültürden uzaklaşarak, arabesk ya da lümpen kitle kültürünün sığ sularında hızla yol alan bir toplumda, yazın okuru erozyonu elbette hızlanacaktır. Yalnız bizde değil, kapitalist ve kapitalist bozuntusu ülkelerin hepsinde gözlemlenen bir olgu bu. Ancak gazeteci ile yazarı karşılaştırmak, meslekî bilgisinden yararlanarak kitap(lar) yazdığı için onu yazar saymak veya Yazarlar Sendikası’na ya da PEN Derneği’ne üye kabul etmek garipliği, yalnızca bizim ülkemizde yapılmaktadır.


[i] Yeni Düşün dergisi, Kasım 1987; Söz ve yazı, Varlık Yayınları, 1993; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, s.55

SANAT ve SANATÇI NEDİR ?

Son zamanlarda “Sanat” ve “Sanatçı” sözcükleri bol miktarda kullanılmakta. Bu nedenle konuyu irdelemek farz oldu. Durum şöyledir:

Sanat bir insani faaliyettir. Bu faaliyetin ya da düşüncenin ürünü duyulara, heyecanlara, algılara ve akla hitap eder. Yoktan var olan ve doğada, hayatta karşılığı bulunmayan bir üründür; anlamı kendisine dönüktür, kendisindedir.

Bu işi bizim ortaokul Türkçe öğretmenimiz Göbek Emmi yöntemiyle şöyle tanımlayabiliriz: “Olmuş ya da olması mümkün olayları  belli bir yerde, belli bir zamanda ve belli bir kültür ortamında anlatmaya roman denir.”

Bu tanımı öyküye dayalı sinemaya, tiyatroya, televizyon filmine de uygulayabiliriz.

Bir sinema filminde, bir romanda, bir tiyatro yapıtında, bir öyküde bir yargıç rüşvet alıyor, bir avukat müvekkilesine sulanıyorsa, bu eylem “meslek haysiyetine saldırı” sayılıp yargı konusu yapılamaz. Yapılıyorsa, hödüklükten yapılıyordur ki çok görülmekte…

« Ars est systema præceptorum universalium, verorum, utilium, consentientium, ad unum eumdemque finem tendentium. »

«Sanat; evrensel, gerçek, yararlı, tek ve aynı amaca yönelik bir öğretim sistemidir.»

SANATÇI (L’ARTISTE): Bir yapıt yaratan, yaratıcı bir sanat, teknik, bir bilgi sahibi kimse. Yapıtları heyecen, duygu, duyu, düşünce ve aşkınlık yaratan kimse. Aşağıdaki on sanat dalında ürün veren kimse.

SANAT DALLARI

1.Mimari  (Katkıda bulunanların özel isimleri vardır).

2.Heykel (Heykeltraş, yontucu)  

3.Resim  (Ressam, “artiste” (artist) sıfatı sadece ressamlar için kullanılır)

4.Müzik (Besteci ve katkıda bulunanlar (Piyanist, kemancı, çelist, vb.)  

5.Edebiyat (Şiir, roman, öykü, deneme.”Yazar” sıfatı sadece bunları üretenler  için kullanılır.)

6. Canlı gösteri sanatları: Tiyatro, dans, kukla, sokak gösterisi, opera, canlı müzik.·

7.Sinema (Sinema sanatına katkıda bulunanların özel adları vardır: Yönetmen, senarist, oyunucu, aktör, aktrist (“Artist” değil), montajcı. vb. Sinema, tiyatro oyuncusuna, şarkıcı ve türkücüye, model ve mankene “sanatçı” denmez.

8.Televizyon

9. Çizgi Roman (bande dessiné) ·

10.Sayısal (numérique):  Bilgisayar, dijital, video

Özel ek:

“Gazeteci-yazar” diye bir meslek yoktur. Gazeteci ve yazar diye iki meslek vardır. Her gazeteci “yazar”, her  yazar “gazeteci” değildir. Hem gazetede yazan hem edebiyat alanında ürün veren kimseye “Gazeteci ve yazar” denir.

***

Bilmem arz edebildim mi?

Özdemir İnce

12 Ocak 2019

S

SENDEN ÖNCE


Var olanı bulmaya keşif , var olmayanı bulmaya (yapmaya) icat denir: Amerika anakaraları var oldukları için  keşfedilmiştir; atom, DNA, RNA, yerçekimi de gene var oldukları için bulunmuştur. At arabası, tren, otomobil, bisiklet,  penisilin ve benzeri ilaçlar, buzdolabı, televizyon, cep telefonu ve benzerleri yapılmış ve yaratılmıştir. Var olan bilgiler ve malzemeler kullanılarak yaratılmıştır.

İmamların, hacı ve hocaların “Kuran’da yeri var” demelerine bakmayın; Kuran’da olan bilgiler, Hz. Muhammed’in (MS 22 Nisan 571,  MS 8 Haziran 632) yaşadığı MS.7. yüzyıla ait bilgilerdir. Son ayetin indiği günden sonraki bilgileri içermez. İçerdiği bilgiler de çağının nesnel bilgilerinden ibarettir, onlarla çelişmez. Ama sadece Kuran değil, bütün yaratılış efsaneleri, Tevrat ve İncil de günümüzün bilgisi ile çelişmekte.

Konumuz başka: İnsanın gövdesinde bilgi salgılayan bir organ bulunmadığını kaç kez yazdım. İnsan beyni bir aküye benzer; boşken işe yaramaz içini dolduracaksın, tıpkı cep telefonunu şarj eder gibi. Bildiğimiz her şeyi bizden öncekilere borçluyuz. Yazdığımız, yaptığımız, yarattığımız her şeyi bizden öncekilere, sarı, siyah ve beyaz atalarımıza borçluyuz.

Yıllar önce yazmıştım: Bir çocuğu doğar doğmaz yalnız bıraksak, bir taştan farkı olmaz. İnsanlar arasında yaşasa konuşabilir ama hiç resim görmezse, hiç müzik dinlemezse, ressam ve müzisyen; hiç masal dinlemez ve hiçbir şey okumazsa şiir ve roman yazamaz.

                                                                       ***

Lâfı konuya getiriyorum: Bilim ve sanatta geriye dönük araştırma yapılmaz ise elinizde kulaktan dolma bilgiden başka hiçbir şey olmaz. Diyelim ki imge ya da gelenek üzerine yazı ya da kitap yazdınız. Yazınızı okumadan önce yazının konusundaki kaynaklara ve dipnotlarına bakarım. Kaynak ve dipnotu yoksa ya da yeterli değilse yazınızı çöp sepetine atarım. Sadece Türkçe kaynaklar da yetmez. Arabayı herkes yeniden icat etse insanlık bir adım ileriye gidemezdi. Herhangi bir konuda yazı yazmak isteyen de yazılmışları yok sayıp sıfırdan başlayamaz.

Bir gazete yazımdan esinlenerek Herakleıtos’a başvuracağım. Bilirsiniz: Efesoslu filozofun “Aynı derede (suda) iki kez yıkanılmaz” dediği ünlü bir sözü var. Ama eksik. Herakleitos Alova’nın Türkçeleştirdiği Kırık Taşlar’da [i] şöyle diyor:

                                               27.

                                               Yeni

                                                       yepyeni

                                                                   sular akar

                                               aynı  ırmağa

                                                                   girenleri üstünden

                                               (O ırmak ki)

                                               dağıtır

                                                         toplar

                                               birikir

                                                         akar

                                               yaklaşır

                                                           uzaklaşır

                                               28.

                                               Aynı ırmağa

                                                                   girdiğimizde

                                                                                      girmeyiz

                                               Biziz

                                                       değiliz

                                               29.

                                               İki kez

                                                         giremezsin

                                                                          aynı ırmağa

Kaynağa gitmezsen sadece akan suyun değiştiğini düşünürsün, oysa senin de bedenin duramadan değişmekte; aynı hızla olmasa da düşüncelerin, duyguların değişmekte. Herakleitos “Sen ve su değiştiğiniz için aynı ırmakta iki kez yıkanamazsınız!” diyor.

                                                                       ***

Bir başka örnek: Öncesi de var ama 90’ların başından itibaren diyelim, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi sürecinin başlamasından itibaren diyelim, ülkeye bir “Ulus Devlet” düşmanlığı ithal edildi. Bu ithalin ihracatçıları Avrupa Birliği, Soros teşkilatı, CIA ve ona bağlı vakıflar vardı. Ortaya atılan iddialardan biri de Atatürk’ün Kürtlere “Özerklik sözü verdiği” idi. Atatürk sözünü tutmamıştı. Argosuyla “Kürtlere kazık atmış”tı. Herkes kanıt olarak 1921 anayasasını gösteriyordu ama  bu belgeyi nedense hiç kimse okumamıştı. Günün birinde, işe  Yaşar Kemal de girince  karışmak zorunda kaldım. Şimdi okuyacağınız   yazıyı 11 yıl önce  Hürriyet gazetesinde yayınladım:

[1921 ANAYASASI [ii]   

Yaşar Kemal, konuşmasının başına aldığı İzmit Basın Toplantısı’nda Gazi Paşa  “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir” diyor.

Demek ki Gazi Paşa 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyor. Yaşar Kemal’in benim yaptığımı yapıp bu maddelere bakması gerekmez miydi ?

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. BMM’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır. [iii]  

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünü işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11, 12 ve 13 maddeleri 1924 Anayasasında yer almaz. Artık iller günümüzde olduğu gibi Valilikler ve Belediyeler tarafından yönetilmektedir. Bülent Tanör’e göre, 1921 Anayasası’nın  vilayet memurlarının bile seçimle gelmesi yolundaki düşünceleri Büyük Millet Meclisi’nde destek bulmamıştır. Komün örgütlenmesinden ve yerel özerkliklerden tedirgin olan milletvekillerinin bu türden merkezkaç eğilimlere karşı çıktıkları görülmektedir [iv] . Meclis’te Kürt milletvekilleri bulunduğu da unutulmamalı.

Özetleyecek olursak 1921 Anayasası’nın muhtariyeti Yaşar Kemal’in “özerklik”i ile eş anlamlı değildir ve bu özerkliğin 1924 Anayasasında herhangi bir dayanağı bulunmamaktadır.

Doğu Perinçek bu düşüncemi destekliyor :“Şeyh Sait isyanı ve Musul’un kaybedilmesi de, yine iç ve dış etkenler üzerinden bu yönelişi etkilemiştir. Şeyh Sait hareketi, ortaçağlı yerel otoritenin gücünü ve tehlikesini göstermiştir. Musul’un İngilizlerin elinde kalması ise Türkiye bünyesinde düşünülen Kürt ağırlığını ve bu ağırlığı hesaba katan programı zayıflatmıştır.”[v]   

Doğu Perinçek’in kitabı, bu konuda serinkanlı düşünmek isteyenlere önemli bir katkıda bulunabilir.Ülkenin dirlik ve düzenini ilgilendiren konularda, nesnel ve doğrulanmış belgelere dayanmayan kulaktan dolma saptırıcı bilgiler son derece tehlikelidir. (Devam edecek) [vi] ]

O yıllarda beni bir kaşık suda boğmak isteyen R.T.Erdoğan destekcisi sol-liberallerin, AKP aktrolü silahörlerin ve Kürtçülerin hiçbiri karşımda el kaldıramadılar ama her fırsatta Atatürk’ün verdiği sözü tutmadığını iddia ettiler. Bu yakınlarda yeni bir açılım görüşmesi başlarsa özerklik sözü (!) tekrar piyasaya sürülecektir.

                                                                       ***

Ben bu memlekette imge, gelenek, yazınsal yapıtın yapısı ve oluşumu konularında dip notsuz, referanssız çok yazı okudum. Okudunuz.

Her meslek,  her zanaat erbabı çırak → kalfa → ustanın zincirleme ilişkisi dolayısıyla kendinden öncekine borçludur. Borçlanmak zorundadır. At arabası olmasaydı otomobil yapılamazdı. Her şeyin bir esin kaynağı vardır. Esinin kaynağında gereksinim vardır. Gereksinim tasarımı doğurur. Masa yapılmadan önce adı yoktur. İnsan masayı yaptıktan sonra adını vermştir. Tam anlamıyla bir varoluşsal ilişki. Pratik ve uygulamalı bir ilişki. Şair de imgeyi bir anlatım gereksinimi için yapmış sonra da yaptığı şeye imge adını vermiştir. İmgenin Latincesi “imago” XI yüzyıldan itibaren var; Fransızcada XII yüzyılda “imagene” olarak kullanılmaya başlanmış yansıma ve suret anlamında. Daha sonra “görüntü” anlamında kullanılır olmuş.Yazınsal ve şiirsel imgemin yaşının yüzden fazla olmadığını düşünüyorum. İmge, Türkçeye ve Türk edebiyatına İkinci Yeni döneminde “görüntü” sözcüğüyle girdi.Yazınsal (şiirsel) imge üzerine ilk ciddi inceleme yazısını bu satırların yazarı Varlık dergisinde (Temmuz-Kasım 1983, sayı:910-914) İmge ve Serüvenleri [vii]   adıyla  yayınladı. Demek oluyor ki bu yazıyı ve bu yazının dipnotlarını ve referanslarını eleştirel okumadan geçirmeden imge konusunda tek satır yazamazsınız. Gelenek kunusunda da Hilmi Yavuz – Özdemir İnce tartışmalarını, T.S.Eliot’u ve bu üç yazarın referanslarını okumadan tek satır yazamazsınız. Çünkü, böyle bir işe kalkışanların vücudunda bilgi salgılayan bir organ yok. “Benim haberim yok! Okumadım!” da bir mazeret değil. Ele aldığınız her kosuda söylenmiş ve yazılmış her şeui bilmek zorundasınız.

                                                                       ***

Bu fırsattan yararlanarak Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Çevirmenin Çilesi”[viii]  başlıklı yazımı bilgi ve ilginize bir gereksinim olarak sunuyorum:

[Rahmetli arkadaşim Atilla Tokatlı 70’li yıllarda bir ara (nedense) İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gelmişti. Galatasaray mezunuydu,  Paris’te sinema sanatı konusunda öğrenim yüksek görmüştü.  “Denize İnen Sokak” (1960) adlı filmi.yurt içinde piyasaya çıkmadan 21. Venedik Film Festivali’nde özel programda  gösterilmişti. Ama nedense sinemayı küt diye bırakmıştı.

Sinemayı neden bıraktığını neden çeviriden başka bir iş yapmadığın hiç sormadım. Adetimiz böyleydi, anlatılmadıkça sormazdık.  Çeviri yaparak geçinip yaşıyordu. Çevirdiği  kitapların sayısını yüze çıkardığı zaman emekli  olacağını söylemişti. Yüz kitabın10-12’si nasıl olsa her yıl yeni baskı yapardı; bir kitabın çeviri ücreti de insanı bir ay geçindirirdi.

Doğrudur: Ben de Régis Debray’den çevirdiğim küçük bir kitabın çeviri ücretiyle Bodrum’da 15-20  gün tatil yapmıştık Ülker’le. Belki Tan bile vardı yanımızda. Kitabın adı Zamane Delikanlısı [ix]  idi, Habora Yayınevi (1970) yayınlamış ve 700 eski Türk lirası ödemişti.

Oysa şimdi, yazar ve çevirmen Işık Özgüden, 2018 yılında çevirmenin halipürmelalini tasvir ettikten sonra  yazıyor:

[«Kısacası, kitap çevirmenliği gibi vasıflı bir emek gerektiren bu alan en vasıfsız emek için devletin öngördüğü insanlık dışı koşulları bile karşılayabilmekten yoksundur. Bu nedenle de yayın sektörünün temel ihtiyacı olan “profesyonel kitap çevirmeni” sayısı son derece azdır.

Bu örneği somutlamak istersek, Türkiye’de 2018 itibarıyla asgari ücret net 1603 TL’dir (bu parayla tek bir kişinin bile yaşayabilmesinin mümkün olmadığı gerçeğini bir yana koyalım şimdilik). Bir çevirmenin eline her ay net 1500 TL’nin (yani asgari ücretten de düşük bir rakamın) geçebilmesi için, Çevirmenler Birliği’nin (Çev-Bir) saptadığı asgari sözleşme koşulu olan brüt %7 üzerinden ve 2000 baskı sayısıyla (ki şu an birçok yayınevinin baskı sayısı azami 1500’dür) yapılmış bir anlaşma sonucunda, en az 120-150 sayfalık bir kitabı bir ay içinde çevirmesi, çeviri metnin tekrar okumalarını, düzeltmelerini, gerektiğinde başka kitaplarla yürütülecek araştırma ve incelemeleri de bu zaman süresi içinde yapmış olması; teslim ettiğinde yayınevinin hemen ödeme yapması (ki birçok yayınevi ödemeyi kitabın basılmasını takip eden aylara yaymaktadır); üstelik hemen ardından yeni bir çeviriyi, bir sonraki ay ve diğer aylar da yeniden başka çevirileri bulabilmesi gerekir. Böyle bir çalışma temposunda ne hafta sonu tatili, ne yıllık tatil, ne de olası sağlık koşulları dikkate alınmıştır. Kısacası bu imkânsız bir durumdur, hele ki bir aile yaşamını böyle sürdürmek hayal bile edilemez. Şunu da asla unutmamak gerekir ki, asgari ücretin altında bir aylık alabilmek için bu tempoda çalışması beklenen kişi en az iki dili gayet iyi bilip kullanabilen, dünya kültürüne vâkıf, yani Türkiye ortalamasının üstünde kalifiye bir emeğin satıcısıdır.»  [x]  

Çeviri işinde de, değerlendirilmesinde de çevirmenin emek hakkı yenir. Eskiden çevirmenin adı kitap kapağına yazılmazdı. Bu yobazlığın aşılmasında epeyce etkim oldu. Çeviri kitap tanıtımı, eleştirisi yapanlar, çevirmenin adını anmazlar. Yazarın üslubundan söz ederler ama o üslubun patenti yazara değil çevirmene aittir. Bu konuda da kaç kez yazdım ama suç tanıtım yazarlarından çok editörlerde. Bu eksikli yazılar asla yayınlanmaz. Önce editörler mesleklerini öğrenecek. Sonra her şey epeyce düzelir.

Çeviri; budunu, kültürü, edebiyatı ve sanatı “ensest”ten korur. Aşiret dışı  evlilikler (yani yabancı dilden çeviriler) soyun beden ve akıl sağlığını korur. Aile içi evlilikler (okumalar-yazmalar) insan soyunu (kültürünü) sakatlar.] [xi]  

Çeviri kitap tanıtımı ya da eleştirisi yapanlar, yabancı kaynaklardan aparttıkları bilgileri aktarmakla  yetinmeyecekler ve çevirmenin işini mutlaka değerlendirecekler. Çevride “akıcı bir dili” olan yazar değil çevirmendir. Çok önemli bir kitabı bulan,  iyi bir çevirmene  çevirtip yayınlayan  editörü de öveceksin.

Kitap eklerine gelince: Kesinlikle AKP hükümetine benzemeyecekler  ama ne yazık ki benziyorlar.

ÖZDEMİR İNCE

22 ARALIK 2018


[i] Bordo Siyah Yayınları, 2004. S.39-40-41

[ii] Hürriyet gazetesi, 26 Ocak 2007.

[iii] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY, S.263

[iv] Age. S.265

[v] Doğu Perinçek, Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, S.28

[vi] Bu yazıyı iki yazı izledi: “Türkiye Barışını  Arıyor  Konferansı”nın Ültimatomu (27 ocak 2007); Pandora’nın  Kutusu (28 ocak 2007)

[vii]Özdemir İnce,  Şiir ve Gerçeklik, İmge Yayınları, 2011, 4.baskı

[viii] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[ix] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[x] T24, 22.10.2018

[xi] Cumhuriyet gazetesi, Çevirmenin Çilesi, 21.12.2018

YENİ BİR DÜNYA MODELİNİN DOĞUŞU

Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında (şimdilik) 4 ciltlik bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. I.Cilt: Felsefenin Şafağı: Hint, Çin, Yunan, Roma ve Rönesans Avrupası; II.Cilt: Rönesans’tan Aydınlanma’ya Yeni Bir Çağın Doğuşu; III.Cilt: Aydınlanma, Fransız Materyalizmi, Amerikan ve Fransız Devrimleri; IV.Cilt:Ekonomi Politik, Alman İdealizmi, Rus Halkçılığı ve Marksizm. V.Cilt: Galiba İslam Felsefesi olacak(mış). Okumaya devam et