Kategori arşivi: Genel

LES GILETS DE SAUVETAGE

          CANYELEKLERI İÇİN ÖNSÖZ      

Canyelekleri Tavandadır  (Cem Yayınları, 1989) adlı şiir kitabım Fransa’da Les Gilets de Sauvetage  başlığı ile L’Harmattan yayınevinin “Regards Turcs” dizisinde  Ferda Fidan’ın çevirisi ve önsözüyle yayınlandı (Mayıs 2020) yayınlandı.

Fransa’da yayımlanan altıncı kitabıma çevirmen Ferda Fidan’ın yazdığı önsözü okumanıza sunuyorum.

Özdemir İnce

10 Haziran 2020

***

FERDA FİDAN / CANYELEKLERI İÇİN ÖNSÖZ [i]        

Özdemir İnce’nin ana eseri olarak kabul edebileceğimiz Canyelekleri Tavandadır Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan beri, aynı tarzda, bu denli güçlü bir yapıt ortaya çıkarmamış olan Türk şiirinde önemli bir köşe taşı oluşturur. Bu uzun dramatik şiir bizi fırtınalı Türk tarihî içinden geçen bir anlatının çalkantılı nehrine sürükler. Bazen birbirine karışan, yer değiştirerek birbirini yansıtan sayısız seslerin oluşturduğu polifonik bir yapıda, ozan çeşitli sahneler, düşler ve anılardan oluşan bir bütünü, bu olayları bir düzene oturtma çabalarını boşa çıkaran kesintisiz bir akış içinde sunar. Düşsel bir yolculuğun çeşitli evrelerine denk gelen değişik uzunluktaki bölümler, başdöndürücü bir girdap içinde, geçmiş ve bugünün birbirine karışıp, üst üste gelmesiyle, zorbalığın farklı suretler altında bengi dönüşünü ve geçmişin bugüne kadar sarkmasını anlatır.

          Düşsel bir yolculuk fikri şiirin ilk cümlelerden itibaren belirir : artık uzaklarda kalmış olsa da, hafızaya derinden kazınmış büyülü bir çocukluğun hatırası ile sanki, doğduğu Akdeniz coğrafyasının sınırlarının ötesinde, zaman ve mekanda yapılacak bir yolculuk çocuk şairin kaderinde yazılıymış gibi : « Çoktan hazırdı / üzerine yıldız tozları yağmış tekne ». Ama bir deniz yolculuğu ilk baştan sezdirilmiş ise de, bir facia fikri de aynı anda ortaya atılmıştır, daha sonra her bölümün sonunda tekrarlanarak bir nakarat haline dönüşecek olan, tarihin pisliklerinden arınma ve yükseliş çabası salık veren bir çağrı, bir ihtar niteliğindeki tümce aracılığıyla:

«Canyelekleri tavandadır ! »

          Fransız şiirinde benzeri olmayan, fakat derin bir metinlerarasılık boyutu olan Canyelekleri daha çok Ezra Pound’un Cantos’unu ya da Neruda’nın Canto general’ini andırır. Metin, bu eserlerde olduğu gibi, bir insan freski ortaya çıkarır ki gerçek, düşsel, ya da anonim, güçlü ya da ezik, karakterleri bu alegorik yolculuğun yavaş yavaş şiirsel dille yazılmış bir romana dönüşmesine önayak olurlar. Cengiz Han ya da Hitler gibi tarihsel zorbalarla, Battal Gazi ya da Deli Dumrul gibi ortak hayal ürünü, ya da Eyub ve Nuh gibi kutsal kitaplardan devşirilmiş kahramanların yan yana geldigi yapıtta, düzyazı bölümler, serbest dizeler, mektuplar, eskort kızların çeşitli semtlerdeki tarifeleri türünden haberleri içeren gazete yazıları, peşi sıra gider, ve sonuçta, en kabasından en yazınsalına, tüm dil düzeylerinin kullanıldığı  kaleydoskopik bir bütün ortaya çıkar.

          Asırlar boyunca sürmüş olan iktidarın kıyıcı şiddeti ve yoksul kitleleri mahveden feci savaşlar karşısında, dine sığınmanın anlamsızlığını da eleştiren ozan, özellikle, 1977 yılında aşırı milliyetçiler tarafından işlenen Maraş katliamına değinirken, Tanrı’nın insanın çilesi karşısındaki dayanılmaz kayıtsızlığını sorgular. (« sormadı Rab « Kardesin Hâbil nerede ? » diye Kâbil’e/ çünkü duymadı kardeş kanının/ topraktan bağıran sesini » ).

Sosyo-ekonomik ilişkilere olan bakış açısı her ne kadar materyalist olsa da, Özdemir İnce’nin buradaki dünya görüşü kutsal kitaplardan ve Türklerin mitolojisinden alınmış, ilk yapıtlarından beri en önemli esin kaynağı olan bir tür mistisizmin de etkisinden yoksun değildir. Zira ozanın düşüncesinde, kutsal kitaplar, mistik öğeler, insanlığın ortak inanç biçimini ve ruh dünyasını yansıtmaları açısından, zengin kaynaklardır. Günümüz Türk toplumunu daha iyi çözümlemek, ve asla aşılamaz bir ötekiliğin imgeleri olarak görmediği insanların ruhuna dokunmak için, tarihsel olaylara ve mitoslara yaptığı göndermelerde, içindeki şimşeği serbest çağrışımlar yolu ile yakalamaya çalışır.

« Ben bir başkasıdır » diyen Rimbaud’nun fikrine, diyalektik bir boyut ekler : « Başkası da benim ! » : ve başkalarıyla kendisi arasında bir özdeşlik kurarak, kâh Roma lejyonlarından kaçan bir barbara, kâh bir siyasal suçlunun karısına, kâh oğlu cunta tarafından idam edilmiş ve onulmaz acılara boğulmuş bir anneye, veya bölgesel zorbaların boyunduruğu altında ezilerek cehalete gömülmüş halkın sembolü olan, sağır ve dilsiz zavallı bir köylüye dönüşür.  Böylece ozan, başkasının ağzından konuştuğu bu benli anlatı yoluyla, her zaman, her coğrafyada, baskı altında ezilen, vurulan, sürgün edilen insanın sözcüsü konumuna geçer. Ama aynı zamanda Cavafis gibi sürgün ya da,  mutlak iktidarın sansürü altında boğulsa dahi, Bağdat’da işkenceyle idam edilen Mansur al Hallaç gibi, kaderini sonuna kadar zorlamaya kararlı, zamansız ozanın sesi olmaktan da geri kalmaz : «Mansur’un her parçası sözünden dönmemişti. »

Son olarak, halka din maskesi altında saldıran zorbalığa karşı çıkarak kendi sesini de duyururken,  Özdemir İnce, açgözlü bir burjuvazinin sosyal ilişkileri saptıran ikbal avcılığını, onyıllardır uygulanan neoliberal politikalar yüzünden düzenbaz tüccarların, vurguncuların, ve her türlü üçkağıtçının hüküm sürdüğü bir evreni (« kaleler alıp / pazaryerlerini yağma etmektir / biricik işleri ») gözler önüne serer. Laiklik ilkesinin yavaş yavaş eritilmesi, ozanın gözünde, köktendincilerin emri altındaki muhafazakar bir sisteme dönüşün yolunu açar (« Döndün işte oğullarının kurban edildiği yere ») ve her türlü baskıya maruz kalan halk geleneklerin yükü altında ezilirken, – para en yüksek değer haline geldiği için – üniversiteli kızların gözünde lüks semtlerde fuhuş yapmanın cazip bir seçenek haline geldiği, her türlü yolsuzluk ve siyasi cinayetlerin göreceleştiği,  hatta sıradanlaştığı bir toplum ortaya çıkar. Sonuçta Canyelekleri 1980 darbesinden sonra Türkiye’de başlatılan gizli islamlaşma süreci ile, sinsice eritilmeye çalışılan laik cumhuriyetin özgürleştirici değerleri arasındaki acılı karşıtlığı betimleyerek, günden güne yıpranmakta olan kişisel ve toplumsal özgürlükler için tehlike çanlarının çaldığını vurgular.

          Yine de bu oldukça şiddetli hatta kanlı sahneler dizisinin geleceğe umutsuz bir bakış açısına yol açtığını söyleyemeyiz, çünkü Özdemir İnce doğanın kendi üzerindeki büyülü etkisini her fırsatta yücelterek, yaşamın her anının kutsallığını dile getirdiği gibi, insanın ölüme karşı Deli Dumrul gibi başkaldırması gerektiğini de savunur : «  Çatlayıp saçılmamalı ölümün narı / yaşam sırasını savmadı daha » Son safhada hayatın güzelliğinin de yok olabileceğinden dem vuran  ozan (« Yüzlerce nedenle yanmaya başlayabilir bir akçam ormanı »)  buna karşın, yeni bir çağın seherini de duyururken, aydınlığa giden yolda dilin kendisinin de bir devrim geçirmesinin kaçınılmaz olduğunu (« Kimi sözcükler öylesine hırpalandı ve yaralandı ki yerlerine yeni sözcükler bulmalı ») ve dünyayı baştan büyülemek için yeni bir mitoloji yaratmak gerektiğini düşünür : « Yeni bir Altın post gerek, yeni bir Argo gemisi ». Zira onun gözünde, engel teşkil etmek bir yana, insanın imgelemi sağgörülü ve kararlı eylemin olmazsa olmazıdır : « Gerçekçi ol ve düş  gör ! » diye seslenir okura, şiir ve gerçeklik arasındaki bağıntıyı vurgulamak ve bize bir umut yolu açmak ister gibi. İşte bu yüzdendir ki bu yapıtında, Özdemir İnce okur önüne, yalnızca insanın kendine yabancılaşmasına bir isyanın sembolü olarak değil, aynı zamanda, yeniden kazanılması gereken bir özgürlüğün de temsilcisi olarak çıkmaktadır.

                                                                                           Ferda Fidan


[i] Özdemir İnce’nin Canyelekleri Tavandadır  (Cem Yayınları, 1989) adlı kitabı Fransa’da Les Gilets de Sauvetage  başlığı ile L’Harmattan yayınevinin “Regards Turcs” dizisinde  Ferda Fidan’ın çevirisi ve önsözüyle yayınlandı (Mayıs 2020).

SÖYLEŞİ : “akp’nin KISA TARİHİ” ÜZERİNE

Okuyacağınız söyleşi “AKP’NİN KISA TARİHİ” (Sia Yayınları) üzerine yapıldı; 14 Mayıs 2020 tarihli Cumhuriyet Kitap’ta ve “cunhuriyet.com.tr”de yayımlandı. Aranızda belki buralarda okuyanlar olmuştur. Olsun. Beni açımdan çok önemli olan bu söyleşiyi bilgi ve ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

25 Mayıs 2020

CUMHURİYET KİTAP-GAMZE AKDEMİR-SÖYLEŞİ SORULARI

1- Dediğiniz gibi; bir gazetecinin gündemi tasvir eden yazıları değil, bir edebiyatçının “otopsi” yazıları da. Kolay ve unutulur yazılar kaleme almıyorsunuz. Hepsi sıkı bir araştırmanın, analizin ürünü. Bunu anlatır mısınız ilk olarak; nasıl yazıyorsunuz?

-Fransız dili ve edebiyatı, dünya ve Türk edebiyatı bilgisi dışında her konuda otodidakt bir adamım. Herhangi bir konuda akademik çalışması ve diploması olmayan ama kendini bazı konularda yetiştirmiş adama otodidakt denir.  Tarih, coğrafya ve yurt bilgisi konularına ilkokuldan itibaren tutkuyla meraklı idim. Siyasetle 12 yaşımdan itibaren ilgileniyordum. 17 yaşıma kadar Demokrat Parti’yi tuttum, daha sonra hayat okulundan öğrendiklerimin zoruyla sosyalist ve komünist oldum. Fransa’da ek öğrenim görürken Marx’tan Althusser’e kadar okudum. Devrimci siyasetle ilişki kurdum. İlk çevirdiğim kitap Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri idi. M.E. imzasıyla Sol Yayınları tarafından yayınlandı. 11 yaşımdan itibaren yaptığım işlere bakın: Gazoz ve simit satıcılığı, buğday eleyiciliği, cambaz çığırtkanlığı, kebapçı çıraklığı, iplik fabrikası işçiliği, sendikacılık, maliye memurluğu, kütüphanecilik, öğretmenlik, televizyonculuk, yayınevi editörlüğü ve üç gazetede yazarlık. Köylülüğü, işçiliği, yoksulluğu biliyorum. Karakterim çalışmak, öğrenmek, didişmek ve yenilmemektir. Yazdığım her konuda geniş ve derin, çok yönlü okumalar yaparım. Veee, yazma sanatını Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Fransızca eğitimi alırken, 12 yaşımdan itibaren babaları okuyarak öğrendim.

2- 1975-2000 yılları arasında, 25 yıllık dönemde yayımladığınız yazılar, Söz ve Yazı (1992, 1993), Dinozorca (1993), Tarih Bağışlamaz (1994), Çile Törenleri (1995); Bu Ne Biçim Memleket (1996), Yaşasın Cumhuriyet (1999) adlı kitaplarda yayımlandı.

Daha sonra bu altı kitap iki kitap halinde, Doğan Yayıncılık tarafından yayımlandı: Yazmasam Olmazdı (2004) ve Mahşerin Üç Kitabı (2005).

İlk düzyazımı Attila İlhan hakkında yazdım. 1970’lerde Türk Dili dergisinde yayımlandı. Kitaplarımda yoktur. Yazıyı bulabilirsem bir kitabıma koyarım.  Yazıda övgü söz konusu değildi. Romanı irdeliyordum. Attila yazıyı çok beğendi ve “Sende Camus ve Sartre damarı var” dedi. Bu yazıyı bulursam bir kitabıma koyarım.

Adını andığınız kitaplardaki yazıları, edebiyat, sanat, siyaset ve toplumbilim konularında yayınlanan yazıları beğenmediğim için yazdım. 2000 yılından önce, bir gazetede sütun sahibi yazar olmadan önce edebiyat ve kültür dergilerinde yazdığım öfkeli yazılar. Siyasetçilere ve gazete köşemenlerinin suyuna tirit yazılarına çok kızıyordum. Erbakan Hoca’nın partileri siyaset sahnesine çıkmış, koalisyon yaparak iktidara gelmiş, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmıştı. Yazılar o sıralar yayınlanan yazılara benzemediği için insanların ilgisini çekti. 1980’lerde 2020’le kadar 35-40 yıl içinde olacakları haber veriyordum. Bu yazıları yayınlayan edebiyat ve kültür dergilerine, gazete eklerine (Varlık, Yeni Düşün, Broy, Gösteri, Dünya Kitap, GO, İstanbul, Rapsodi…) şükran duymaktayım. Bu yazılar büyük yankı uyandırdı. Kimi gazete yazıcıları referans vermeden yazılarımı arakladılar. Bu yazıları yazarken Can ve Telos yayınevlerinde editörlük yapıyordum. Ankara’dan yakınım olan Ertuğrul Özkök Hürriyet gazetesini yönetiyordu. Kardeşim gibiydi. Operasyonu yapmak için iki yılk kadar uğraştı ve beni gazeteye arka kapıdan soktu. Hayatım boyunca yaptığım hiçbir işte hiçbir zaman ikinci sınıf iş yapmadım. Kebapçı çıraklığından başlayarak. Hürriyet gazetesinde bir yıl içinde “0kunan” ve “İtibarlı” bir yazar oldum. “Bir gazetede yazan edebiyat yazarı” ! Unutulan gelenek devam etti. 2000-2020 serüvenimi biliyorsunuz.

3- Tarihe tanıklık eden ve eskimemesi bir yana bugünleri uzun yıllar öncesinden haber veren yazılar evvel ezel kaleme aldıklarınız.  Dünya gazetesinin kitap ekinde yayınladığınız 20 yıl öncesinden 2013 yılının R. T. Erdoğan’ını haber verdiğiniz, “Peki Siz Neredesiniz?” başlıklı yazı bunlardan sadece biri. 10 Mayıs 2005 günkü sayısında yayımlanan, “AKP’yi Doğru Yorumlamak” adlı yazınız da öyle…

Bugünleri öngörerek ve imam-hatip okulları ile devrim yasalarını koruyan Anayasa’nın 174. Maddesi’ne dikkat çektiğiniz Yazmasam Olmazdı (2004) ve Mahşerin Üç Kitabı (2005) adlı kitaplarınız da en önemli örneklerden.

Bu bağlamda AKP’nin Kısa Tarihi kitabınızda, tarihsel süreç içinde bugünle firesiz eklemlenen bu yazılarınızın başat tespitleri nelerdir? Ve Tayyip Erdoğan dışındaki bildik bilmedik aktörleri?

Attila İlhan’la ilişkimiz bir usta-çırak, şeyh-mürit ilişkisi değildi. Eşittik. Eşit olarak konuşurduk.Yazdığı her şeyi okumuştum ama çok başka temel kitaplar da okukuştum, okuyordum. Bilgi yayınlarını yönetirken, şiirlerimi yayınlamayı düşünmedi, ben de böyle bir öneride bulunmadım. Biz hep siyaset konuşurduk. Bir gün, Marmara otelinin kahvesinde otururken, “Siyasi partilerinin tamamı dünyanın her yerinde statüko partileridir. İktidara seçimle gelirler seçimle giderler. Artık komünist partiler de devrimle iktidara gelmekten vazgeçtiler. Tüzüklerini buna göre düzelttiler. Darbeyle gelen darbeyle gider. Ancak Türkiye’de durum değişik. Bu dinci partilerden biri seçimle iktidara gelirlerse seçimle gitmezler. Çünkü hedefleri iktidarı değiştirmek değil rejimi değiştirmek olur” dedi. O gün uzun uzun konuştuk.

Attilla İlhan bunları yazdı mı bilmiyorum, ama  ben babamın malıymış gibi kullandım. Kullanıyorum. Bu saptamanın doğruluğunu AKP ve Erdoğan her gün kanıtlamakta. Doğum tarihim (1936) itibariyle okullarda cumhuriyetçi olarak yetiştim. Kişisel ve ailevi bir kuyruk acım olmadığı için hep cumhuriyetçi kaldım. Murat Belge ve Hasan Cemal türünden “ana rahmine haklı düşmüşler”in tamamının mutlaka bir kuyruk acısı vardır. Yazılarımın tanımladığınız nitelikte olması (Cumhuriyet’le) bu sağlıklı ilişki, çıkarsız ve biatsız sadakat yüzündendir.

4- Fethullah cemaati… AKP… Sembiyotik ilişkileri… Esinlendikleri Opus Dei (Tanrı’nın işi) … Benzerlikleri, ayrımları… Ve Actopus Dei (Tanrı’nın ahtapotu)…Darbe girişiminden çok öncesinde yazdığınız kimi yazılarınızda bu konuyu da sembiyotik bağlamıyla irdelediniz ve şöyle yazdınız:  “Hem Opus Dei hem de Actopus Dei. Ben böyle anlıyorum. Ama, AKP de aynı zamanda hem Opus Dei hem de Actopus Dei. Ben böyle anlıyorum. Anladığım için de “AKP tarikatı hükümeti” diye yazdım. AKP dışarıdan bir siyasal parti ama içeriden hem Opus Dei hem de Actopus Dei olan bir gizli örgüt. AKP’yi bu gizli örgüt yönetiyor ve bu gizli örgüt AKP’nin standart kadrolarına da kapalı. (Okuma tavsiyesi: Uğur Mumcu, Rabıta, um:ag Yayınları; Işık Kansu, Rabıta’nın Zabıtası, um:ag Yayınları).”

Bu tespitinizi söz konusu sembiyotik durumu bugüne dair geliştirerek burada da dile getirir misiniz?

Biraz önce de dediğim gibi AKP aslında bir siyasal parti  değil. Adında “parti” yazan bir  (yarı) gizli örgüt. İster Opus Dei ve Octopos Dei gibi ister Tapınak Şövalyeleri ya da Tarikat Serdarları olsun. Siyasal parti seçimle iktidara taliptir ama gizli örgütler İktidar-ı Tam isterler.

1920’de kurulan ilk mecliste AKP’nin ve Fetullah Cemaati’nin tohumları vardı. Aynı oluşumlar Osmanlı döneminde de vardı. Her yenileşmenin, her reformist hareketin karşısına çıktılar. Naşibendilerin baskın çıktığı tarikatlar arası çelişme ve boğuşmalar vardı.

Dikkat ederseniz, Cumhuriyet rejimini kuran ve günümüz anayasasının 174.maddesi tarafından korunan devrim yasaları ikinci Büyük Millet Meclisi tarafından yapıldı.İslamcılar ve sağcılar Birinci Meclis’i beğenirler. Kendilerince ihanetin İkinci Meclis’te başladığını söyleyip yazarlar.

Kitapta yazdığım gibi AKP ile Fetullah Cemaati arasında sembiyotik (ortakyaşarlık) ilişkisi vardir. Biri ötekine asalak değldir. İnsanlar arasındaki sembiyotik ilişki doğadaki fauna (hayvanlat alemi) ve floradaki (bitki alemi) sembiyotik ilişkiye benzemez. İnsanlar arasındaki ilişkide ortaklardan biri iktidarın tamamını ister ve o zaman çıngar çıkar. Tıpkı mafya alemnide olduğu gibi. Bunun böyle olacağını Uğur Mumcu yazmıştı. Daha sonra ben de yazdım.

İşin sonunda Cemaat daha fazla pay istedi; AKP de tam iktidar için Cemaat’tan kurtulmak zorundaydı.Oldu olacak, kırıldı nacak. Cemaat, AKP sayesinde devlette palazlandı ve hükümette pay istedi. AKP vermedi. Aralarında bölüşemedikleri bu halkın, bu ulusun malı ve mülküydü.

Halk ve ulus bir gün mal ve mülküne sahip çıkacak ve ülke bu iki asalaktan mutlaka kurtulacak. Ama nasıl? “Nasıl”ına AKP ve Cemaat’in tavrı karar verecek.

5- “Evet, bu ülkede bir kutuplaşma var, ama bu yeni değil, AKP ile başlamadı. (…)

“Kutuplaşma”nın bir ucunda Cumhuriyet devrimleri var, öteki ucunda geleneksel istemezükçüler. (…) Türkiye’de tek bir kutup vardır: Başında Necip Fazıl’ın başyücesi R. T. Erdoğan’ın bulunduğu darbeci İslamcı kutup!”  Etnisitenin bu kutuplaşmadaki yeri nedir?

-Bacı  gardaş! Türkiye’de iki kutup yok. Osmanlı’da geniş anlamda ilericiler ve gericiler vardı. İktidar ve mülk (devlet) Osmanlı ailesine ait olduğu için, bunlara iki kutup denilebilir. Bu iki kutuptan biri olan ilericiler Cumhuriyet’i kurdular. İktidara bir ölcüde geldiler. Gerici tarafın (artık kutup değil) okuryazar  ılımlı bölüğü Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırtası (1930) içinde yer aldı. Yobaz ve lümpen  gövde dışarıda kaldı. Demokrat Parti’nin, Erbakan Hoca’nın partilerinin ve AKP’nin dayandığı kitle işte bu yığışımdır.

R.T.Erdoğan, bu yığışımdan bilinçlenen ya da bıkan kesimin gövdeden ayrılmasını önlemek için sanki kendisi iktidarda değilmiş gibi kutuplaştırma siyaseti güdüyor. Bunların iktidardaki tutum, konum ve varlıkları pek tuhaf: Kendilerini demokratik yolla iktidara getiren rejimi (cumhuriyeti) yıkmak isitiyorlar. Muhalefet rejimi koruyor. Bu durumda (rejime göre) iktidar illegal, muhalefet legal durumdadır. Görülmemiş bir durum!

Etnisite toplumların kabile dönemine ait kategoridir. Bu konuyu Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım Masalı (Tekin Yayınları) adlı kitabımda ele aldım. Etnik siyaset imparatorluklarda, sömürgelerde olur, ulusal (ulus) devletlerde olmaz. Bölücülük sayılır. Etnikçilik, ulus devletleri yıkmak isteyen, postmodernizmin, neoliberalizmin ve globalizmin marifetidir. Türkiye’de etnik siyaset olmaz, olursa PKK gibi olur. “Türkçe Edebiyat”, “Türkçe Şiir” zırvalıkları da bu fasla girer. Gardaş Bacı!

6- “Cumhuriyet, AKP, Fethullah cemaati ve Kürtçülük! Kim çuvalladı? Kim çuvallamadı ki, cumhuriyetçiler dışında herkes çuvalladı. Türkiye’nin sorunu ‘ne’, ‘kim’ ve ‘kimler’.” (…) “Cumhuriyetçiler, Dinsiz Dinciler ve Kürtçüler arasında üçe bölünmüş bir Türkiye için nasıl umudum olsun?”

Umut, 1923’te kurulan ulusal, devrimci, halkçı, kamucu Cumhuriyet’tir. İlan  etmişimdir, ederim, edeceğim!

7- Kitabınızda sıklıkla dikkat çektiğiniz üzere; Cumhuriyet’e layık olmayanlar denilince akla dikkat çektiğiniz üzere Panislamcı ve İslamcı kesim gibi ilk çırpıda gelenler var bir de ilk çırpıda nedense gelmeyenler var…  O ilk çırpıda akla gelmeyenleri anlatır mısınız? Cumhuriyet’in de günahları var kuşkusuz. Bu günahlarla yüzleşmeye ilişkin yaklaşımınızı ve önerinizi anlatır mısınız? Ve genelleştirmelerle alınmaya çalışılan hınç düzeyinin ülkede artan yoğunluğunu nasıl gözlemliyorsunuz?

-(7 ve 8. Sorulara birleşik cevaptır):  Cumhuriyet’in hiçbir günahı yoktur kuşkusuz. Cumhuriyet bir devlet şeklidir. Yetkili ve sorumlu olan onu yöneten hükümetlerdir. Ve muhaliflerindir. Burada bir ayrım yapmak zorundayız: Muhahalefet kime yapılıyor: Hükümetin icraatına mı yoksa bizzat Cumhuriyet’e mi?

Burada bizim işimiz Cumhuriyet muhaliflerine daha doğrusu düşmanlarınadır.Benim kitaptaki tutumun budur. Durumu iyi anlamak için Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’ine başvurmak zorundayız. Bu makale Yusuf Akçura‘nın 1904’te Kahire’de Türk adlı gazetede yayınladığı metin. Daha sonra kitap olarak basılmıştır. Akçura, Osmanlı Devletinin temel devlet politikası olarak Osmancılık, İslamcılık, Türkçülük olmak üzere üç siyaseti kıyaslayarak incelemiştir.

Cumhuriyeti kuranlar Osmanlıcılık ve İslamcılık’a yüz vermediler. Türkçülük’ün de Türk’ünü alıp “çülük”ünü bıraktılar. Türk’ün de “Irrédentiste” boyutunu red edip “vatandaşlık”la sınırlandırdılar. Bu son derece modern ve rasyonalist bir yorumdur. Böyle bir durumda Osmanlıcılar, İslamcılar ve bir ölçüde Türkçüler devre dışı kaldılar. Cımhuriyet düşmanlarının çekirdek kadrosu (halkası) bunlardır. İkinci halkayı Cumhuriyet devrimleri dolayısıyla makam ve işlerini; önemlerini yitirenlerdir: Ulema, kadı, müderris, gazeteci, yazar… Bir başka halka Arapçılar ve hilafetçilerdir. Ayan ve toprak ağaları, şeyhler, şıhlar, tarikatlar ve şeyhleri, üfürükçüler, madrabazlar ve daha niceleri, çıkar ve imtiyazlarını kaybedenler. Saydığım öbeklerin, hısım ve akrabaları ve bunların çocuk ve torunları. İkinci Cumhuriyetçilerin, Yetmez ama Evetçilerin çoğunluğu bu koldan gelir.

Bir de 1970 ve 80’lerde Sol’a psikiyatari kliniği muamelesi yapanlar ve kendilerini Marx, Engels, Lenin, Stalin, Krupskaya sananlar vardır ki Muharin’e, Lunaçarskiy’e  tenezzül etmezler. Bunlar da Cumhuriyet düşmanıdırlar. Eski Tüfek TKP’liler arasında cumhuriyet düşmanlarına pek rastlanmaz.

“Yanılan adam” adam değildir; ilkesiz ve çıkarcıdır!!!

9- Gelişmekte olan ülkelerin – hele ki duygusal ve bir o kadar öfkeli Doğu coğrafyasında yer alıyorlarsa – hainden yana da sicili hep kabarık olageldi.

Evet, sorunlu coğrafyanın gerçekliğinin yarattığı umutsuzluğu Batı iyi kullanır, manipüle eder, ortamı hep karışık, huzursuz tutmakta mahirdir…

Bunu hep yapar, yapacak!

Ülkemiz özelinde gidersek, müttefiklik konusunda Türkiye’ye aslında evvel ezel güvenmeyen emperyalizm Türkiye’yi özellikle hangi konularda istim üstünde tutmayı başarmıştır?

Ve sizce Türkiye’ye ilişkin başlıca tespitleri ve sahada edindikleri deneyimlerden kaynaklı yerleşik yargıları nelerdir?  Bunların hangilerinde kendilerince haklıdırlar da?

Eski Yeşiçam filmlerinde değişmez bir hapishane sahnesi vardır. Esas oğlan haksız yere mapusa düşer. Kendi kendine mükedder, ranzasında otururken koğuşun kabadayısı çocuğa bulaşır. Get lan falan derken kapışırlar, bizimki kabadayıyı hacamat eder. Benim gözümde Türkiye’nin emperyalizm ve Batı ile ilişkisi budur. Ben bu durumu halletmiş bir garibanım. Benim gibi epeyce gariban var ama sorunu, milletçe derler ya milletçe halletmek gerekir.

Bizim Osmanlı da emperyalist idi, amma ve lakin ilkel bir emperyalist idi: İslami ekonominin raconu icabı yağmacı ve esir (köle) toplayıcı idi. Birkaç yüzyıl böyle idare etti, sonra dayak yemeye başladı. Bilgi, keşif ve değişimin uçunu kaçırdı, çağından ayrı ve aşağı düştü.Madara oldu.

Tarih yazımı bakımından Doğu, Batı karşısında talihsizdir. Batı uygarlık kaynağını Greko-Romen olarak gördü; Musevi-Hıristiyan bir uygarlık kurdu. Dil kuramını Hint-Avrupa üzerinden yaptı. Aradan birkaç yüz yıl geçtikten sonra Mezopotamya uygarlığı keşfedildi. Şimdi artık göçlerin, uygarlığın ve dillerin tarihi Güney Sibirya’dan başlatılıyor ama bu bilimciler düzeyinde. Batı halkları arasında belki de “Geçmiş ola!

Batı ve emperyalizm konusunda ben bir kabadayılık ve kovboyluk örneği vereceğim: Sırtın duvarda, elin silahta olacak. Bu durumun en iyi örneğini 1923-1945 yılları arasında yaşadık.

Bize bir Cumhuriyetçi Rönesans gerekiyor şimdi.

Gelelim güvenilirlik meselesine : Kimse kimseye güvenmez. Aklın varsa sen de kimseye güvenme. Emperyalizmle mücadele etmek, onu etkisizleştirmek için her bakımdan çağının çağdaşı olacaksın; bilgili ve ilgili olacaksın ve laik kalacaksın!

Bunca laftan sonra iki kitap önereceğim: Erdoğan Aydın’ın İslamiyetin Ekonomi Politiği (Kırmızı Yayınları) ve Osman Karatay’ın Türklerin Kökeni (Kripto Yayınları).

Netice-i kelam: Her bakımdan güçlü olacaksın, Diyanet İşleri Başkanı’nın zırvalarını güleceksin, Başyüce Erdoğan’a asla boyun eğip biat etmeyeceksin, Cumhuriyet’in yolundan ayrılmayacaksın! Eyi mi?

10- Destekledikleri ve/veya yarattıkları bazı liderler konusunda turnayı gözünden vuran emperyalizm bazılarında ise baltayı taşa vurdu.

Kitabınızda diyorsunuz ki; “Emperyalizm, küresel sermaye ve küçük ortakları AKP’nin amacı: 2023 yılına kadar 1923 Cumhuriyeti’nin defterini dürmek.”

Gönülleri bunu istiyor da sizce günahları koyverecek mi?

-Softanın  her şeyin kökenini Kuran’da araması gibi emperyalimi totem ve tabu yapmayalım. Bugün emperyalizm demek para, bilgi ve stratejidir. Askeri güç sonradan gelir. Küresel sermaye küresel siyaset demektir ve ulusal devleti yıkmayı hedefler. Şimdilerde  yapamaz.Kendi canderdine düştü. AKP içerde ve dışarıda (Suriye, Libya, vb.) emperyalizmin  gülünç taklitçisidir.

AKP 1923 cumhuriyetinin 2023’te defterini dürmek istiyor ama “görünmez” emperyalizm bu sonu şu anda istiyor olabilir mi, emin değilim. Korona virüsü tamamını madara etti. Kendilerini tımar etmek zorundalar. Küreselliğin yerini kareler, dikdörtgenler, üçgenler ve yamuklar alabilir; ekonomi ve siyaset tarzı değişebilir. AKP’den her an boşanabilirler. Veeee geçmişte Hıristiyan inancının geçirdiği bunalımı Müslümanlar da yaşayabilir. (Bundan pek emin değilim.) Olanları farketmemiş, başına geleni anlamamış olabilir. Ne de olsa dini, kitabı, peygamberi, Allah’ı var. İki okur, bir üfler, tamam!

11- Merkez sağ konusunda pek çok yazı kaleme aldınız.

Türkiye merkez sağını Avrupa’daki benzerlerini örnek almaya kerelerce davet ettiniz.

Şöyle soralım; günahlarıyla geçmişten bugüne, karşıdevrimi iktidara taşıyan merkez sağ açık, net nedir? Merkez sağdan anlaşılan nedir?

. Vikipedi’de şöyle bir tanımı vardır ki doğrudur: «Merkez sağ, politikada  muhafazakâr  veya  milliyetçi olunması gerektiğini savunan politik pozisyondur. Ekonomik olarak, genelde piyasacı liberal ekonomi görüşlerini benimseyen, ancak devlet mekanizmasının ekonomiye olan müdahalesinin de sıklıkla görüldüğü bir ideolojidir. Merkez sağ muhafazakar, muhafazakar demokrat veya liberal demokrat gibi isimlerle de anılabilir.»

Merkez sağ partileri statüko yani kurulu düzen partileridir.Devletin anayasasına bağlı olmaları gerekir. Elbette devrimci ya da ihtilalci değillerdir.

Ülkemizde, mevcut anayasamızın ilk dört maddesine herkesten daha çok bağlı olmaları gerekir. Erbakan Hoca’nın  kurduğu Milli Görüş ideolojisindeki (Milli Nizam, Milli Selamet, Fazilet ve Refah Partisi)  “Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı olmak” gerekçesiyle kapatıldı. AKP de kapatıldı ama bir asparagasla kurtuldu.  Evrensel planda merkez sağ partileri bu türden partiler değildir. Ancak kuruluşundan bir merkez sağ olan Demokrat Parti, iktidara geldikten sonra (1950) kurulu düzen karşıtı sağcı ve İslamcı kadrolara kol kanat germiş, onları besleyen dölyatağı ve sera hizmeti yapmıştır. Başta laiklik ilkesi olmak üzere cumhuriyetin kurucu felsefesini tartışma konusu yapmış, aleyhte tavır almıştır. Daha sonra iktidara gelen merkez sağ partiler de aynı hataya düşmüştür. Bu nedende merkezin epeyce sağında konumlanmışlardır. İYİ Parti şu anda merkez sağ parti görünümündedir.

12- Gerçek merkez sağ mensubunun farkı, ayırdı nedir? Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokrasinin geleceği sol kadar merkez sağın sizin deyişinizle “adam olmasına” da ne kadar bağlıdır?

Merkez sağ parti ve birey devletin LAİK olması (yani eğitim, hukuk dibi alanların) ilkesine bağlı ve saygılıdır. Tartişma konusu yapmaz.

Merkez sağ partiler liberal olurlar, merkez sol partiler  kamucu ve karma ekonomici olurlar. Merkez sol partiler  muhafazakar değildir. Bu nitelikleriye demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdırlar. CHP bir ölçüde merkez sol sayılabilir. “Ortanın solu” bunun göstergesidir. Ancak iyi örnek olabilecek merkez sağ henüz iktidara gelmedi. Zaten böyle bir parti kurulmadı. İYİ Parti belki.

16- Evet, merkez sağ işgal altındadır ve bunun Türkiye’ye faturası çok ağırdır.

Peki, imlediğiniz gibi AKP’nin boşalttığı yere kim gelecek, o boşluğu legal, illegal kim(ler) dolduracak? Adaylardan söz açalım mı?

Bu falcılık olur! AKP’nin İslamcı ve Müslüman Kardeşçi çizginin ötesinde daha ve “en radikal” bir parti kurulur mu? Bilemem. Saadet Partisi böyle bir parti niteliğinde değil. AKP seçimle giderse, gitmeye razı olursa, parti belki dağılır. Poker masası yeniden kurulur.

Böyle şeylere kafa yormak fantezi olur. Bence Millet İttifakı’nın iktidara gelmesi temenni edilmeli ve bu amaca katkıda bulunulmalıdır.

17- Merkez sağın kemikleşmiş bir oy kitlesi hiçbir zaman olmamıştır.

Bu vargınızı açar mısınız?

-Merkez sağ esas itibsriyle CHP ve sol karşıtı kitledir. MHP merkez sağ değildir: Milliyetçi sağdadır: Türk-İslam sentezine olması gerekir ama hala reşit olamadı, hep tek adam partisi oldu.

19- “Başbakan Erdoğan’ı kendisiyle yüzleştirelim mi? başlıklı yazılarınız… Yüzleşme, değil ülkemizde coğrafyamızda yok! Yüzleşecek kadar uzun süreli sadık kalınmıyor zira hiçbir eyleme, söyleme… Cumhuriyet hariç! Değil mi?

“Başbakan Erdoğan’ı kendisiyle yüzleştirelim mi?”  2012 yılının mayıs ayında yazıldı. “Kendisiyle yüzleştirmek” özeleştiriye davet anlamındadır. O yazılarda, dönemin başbakanının eylemlerinin otopsisi yapılmakta, dahası o kişi yalan makinesine bağlanmaktadır. Geçmişle şimdi karşılaştırılmaktadır. Bu yazılarda 1993 yılında söyledikleriyle 2012 yılına kadar yaptıkları sorgulanmaktadır. Örneğin 1993 yılında

“Türkiye şimdilik buna (başkanlık sistemine) hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesi”  derken, başbakan olduktan sonra ABD emperyalizminin tavsiyesini yerine getirmek için her yola başvuracaktır.

Nitekim öyle oldu. Başkanlığı da geride bırakıp tek adamlığa tırmandı.

Erdoğan, o yazılarda, Cumhuriyet’le de yüzleştirilmektedir; Cumhuriyet’in mihenk taşına vurulmaktadır. Sadakat iki türlüdür. Birincisi bireysel ahlakla ilgilir. İkincisi ise hukuki (yasalara karşı) sadakattir. Birincisinde “kalleş”, ikincisinde “suçlu” olursunuz.

20- “Başbakan Erdoğan’ı kendisiyle yüzleştirelim mi? başlıklı yazılarınızın ardından “Recep Tayyip Erdoğan’dan Seçmeler” başlıklı bölümler de okuyoruz art arda.

Yıllar içinde Erdoğan’ın getirildiği, geldiği ve ülkeyi getirdiği “nokta”da değişmez fikir ve zikir yapısını öncelikle hangi anlarıyla çözümlüyorsunuz?

“Bir numaralı sorunu Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile imam- hatip okullarıdır” dediğiniz Erdoğan’ı bütünüyle dosdoğru ortaya koyan hangi tepkileri olmuştur/oluyor sizce?

-Bir önceki sorunuza verdiğim cevap bu sorunuzun da cevabı. Erdoğan (ya da AKP) cumhuriyete sadık mıdır? Hayır! Düzen değişikliği amacıyla yasaları ve anayasayı çiğnemek için kuvvetler ayrılığını işlemez hale getirmeleri gerekiyordu. Son yıllarda anayasanın ilk dört maddesi fiilen ortadan kaldırılmıştır ancak bunu değerlendirecek bir Anayasa Mahkemesi yok.Bu mahkeme ile birlikte Danıştay, Yargıtay, Sayıştay felç edildi. Alt mahkemeler uzaktan kontrol… Bu yazıları yazdığım sırada bana gülenler, dinozor muamelesi yapan bobstiller şimdi televizyonlarda, gazete sütunlarında ağlaşmaktalar.

21- Günümüz Türkiyesi’nin durumu hangi bakımlardan Sèvres sonrasına benziyor?

O zaman en büyük şansımız Mustafa Kemal ve İnönü olmak üzere kurucu kadronun vizyonu, iradesiydi, bugün o da yok!  Öyleyse…

Osmanlı Sèvres’in imzalandığı  Paris Konferansı’nda bir yenik devlet durumundaydı. Şimdi öyle bir şey yok. Ancak, Sèvres’i parçalayan kuvvayi milliye iradesinin ideali ve yarattığı eser şimdi kendi munkir, münafık  ve nankör evlatlarının ihanetiyle karşı karşıya. Bu Sèvres’den de beter.

Cumhuriyeti kuran kadronun gerçekleştirdiği Anayasal ve yasal kurulu düzen yani anayasanın değiştirilmesi olanaksız ilk dört maddesi mevcut yönetimin saldırı saldırısı altında. Bu yönetim, halk nezninde seçim kazanma şansını giderek yitirmesine karşın bildiğini okumaya ve anayasa ve yasaları çiğnemekten vazgeçmediğine göre, bir bildiği var. Bu “bildiği” ne olabilir? Bunu düşünmek bile istemiyorum.  Ancak bildiğim bir şey var: Bizi bekleyen toplumsal ve siyasal bir kaos. Korkunç! Çıkar yol: Kurucu iradenin hedeflediği çağının çağdaşı demokrasiye kesin dönüş.

22- Bozuk düzene oy veren/vermeyen seçmenlerin doğasına ve harekete geçme güdülerine ilişkin tespitleriniz nelerdir?  Dikkat çektiğiniz gibi “Hükümet istifa!” diye bağıran yok hükmünde gibi.  Sizce en can alıcı nelere sustu/susuyor seçmenler?

Ayrıca dönüştürülen kurumlardan halka sirayet eden dejenerasyonun ivmesine ilişkin gözlem ve görüşleriniz nelerdir?  Bir de “AKP, vatandaş-seçmenin değil halkın oyunu alıyor!” vargınızı açar mısınız?

Halk, amorf, belirsiz ve  bencil bir kitledir. Vatandaş-seçmen ulusal çıkarlara önem verir, bencil değil nesneldir. Oyu nesnel gerçeklere göre değişir. AKP’nin iki türlü oyu var: Biri AKP’nin siyaset aleti olan İslamcı kitle, ikincisi AKP’nin doyurduğu, bağımlılık yarattığı  işsiz ve mesleklik, hükümetin ekonomik sadakasıyla geçinen asalak kitle. Bu kitle her zaman kendisini gözeten otoriter rejimlerin kulu ve kölesi olmuştur. Bu kitlenin AKP’den vazgeçmesi ülke ekonomisinin yıkıma uğramasına bağlı. Bu da temenni edemeyeceğimiz bir ulusal felaket olur. Rüşvet ekonomisini ancak halkın siyasal bilinci sona erdirir. Rüşvet ve sadakaya alışmış kitletin demokrasi kaygısı olamaz. AKP bu kitleyi yarattı.

23- “Yasalar karşısında suç olan eylemler hakkında kararı yargı karar verir. Halkın böyle bir yetkisi yoktur. Seçim sandığı çamaşır makinesi değildir. Türkiye hiçbir zaman bu denli güçsüz ve zavallı olmadı! Hayatımda ilk kez korkuyorum: 2014 yılından korkuyorum.”

Geldik 2020’ye… Koronavirüs bile rahmet okutamıyor kimilerine. Size göre yola nasıl devam ediyorlar?

2014 yılından korkmak, o yılın saptamasıydı. Aslında, 1950’den bu yana korkuyordum. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana daha çok korkuyorum. Korkudan titriyorum. Siyaset yazıları yazmaya başladığımdan bu yana tahmin ettiğim felaketlerin tamamı gerçekleşti. AKP’nin Korona salgınından bu yana izlediği ulusal ve uluslar arası siyaset tam anlamıyla Osmanlı’nın çöküş yıllarının benzeri.

24- 2002’den itibaren şu ya da bu şekilde AKP hükümetini destekleyenlere atfen, tarihi bugüne kadar getirerek alıntılarsam; ‘anlaşıldı mı / anlaşılmaya başlandı mı Vehbi’nin kerrakesi?’

Nüfusun büyük bir çoğunluğu kerrakeyi anlamış durumda. Bu olgu büyük bir olasılıkla bilinçli seçmen vatandaşın oyuna yansıyacak. Ama “haddini bildime”yi  boyun borcu sayanlara karşı “oy”dan başka silahımız yok. Kurtuluş seçim sandığında. Ancak iktidara Cumhuriyet  rejimini  değiştirmek  için gelenler, seçimin hakemliğini kabul edecekler mi? Ya o zaman kendilerine oy vermeyen kitlenin haddini bildirmeye kalkışırlarsa?

25- Davutoğlu gerçeği ve Davutoğlu’nun zihnine konuşlu ütopik gerçekliği, kendi Yeni Türkiyesi’nin arasındaki farklara yorumunuz?

Davutoğlu’nun emperyalist  düşleri Suriye  serüveni ile sona erdi. Şimdi ve gelecekte tek şansı kendini unutturmak olmalı.

26- Bugün ulusal devletten anlaşılan nedir?  

-Dinci, ırkçı, etnikçi olmayan “kaynaşmış bir kitle”nin devletidir. Özgürlükçü, eşitlikçi, kamucu ve toplumcu bir halk cumhuriyetidir.

30- 12 Eylül döneminde yazdığınız Zorba ve Ozan adlı kitabınızın son şiirine getirelim sözü:

“Düşlerim hiç gerçekleşmeyecek sanıyorsun – dedi ozan, yargı gecesi, son söz olarak – ayırabilir misin sen düşü gerçekten? / Düşlerimle demir attım dünyaya, gördükten sonra ışıkla gölgenin kavgasını ne yapayım ben artık düşsüz hayatı? / Geçen zaman kazandığım topraktır benim, yıktığın kent bir gün benim olacak, ölümümü gördün ve dirilişimi göreceksin. / O gün, İsrafil’in Sûr’u üç kez çalınca geri döneceğim kanatlı atımla birlikte; / diyeceksin, şaşkın gözlerle bakarak bana: Hep buradaymış bu, hiçbir yere gitmemiş.”

Ve soralım; direnen Ozan, Zorba’ya bugün nasıl cevap veriyor?

Cevap değişmez, hep aynıdır. Ben  ve şiirlerim buradadır. Hiçbir yere gitmedik. Bu şiiri andığınız için teşekkür ederim.

33- AKP’nin kitap yayıncılığı üzerindeki baskıcı etkilerine tepkiniz, değerlendirmeleriniz?

Anti demokratik uygulamalardan AKP asla vazgeç€mez.  Kitap üretimini kolaylaştıracak hiçbir ekonomik iyileştirme yap(a)maz. Bu tür rejimler, entelektüel hayattan, aydınlardan, yazar ve sanatçılardan nefret eder. Kuran ve hadis kitaplarının dışında bilimsel, yazınsal ve sanatsal yaratıdan da nefret ederler.

35- Kör İbram’ın kızı anneniz…

“İki dölyatağı besledi büyüttü beni, biri anneminki, öteki Toroslar. Nerede olursam olayım ben hep Toroslardayım.” dediğiniz Mersin yaylaları…

Fındıkpınarı’nda anılar, 1950’lerdeki o Zafer Bayramı kutlamaları, fener alayları…

Galiçya’da, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış dedeniz…

Onları anlatır mısınız?

O güzel anılarınızı burada da yad eder misiniz?

Kör İbram’ın dölü, Toros dağlarının Hitit kızı Nasibe’yi  “Ağustos 1936, Annemin Karnında Son Bir Ay” adlı kitabımda yazdım. Kitap Fransızca’ya da çevrildi ve Fransız Akademisi ödülüne aday oldu.

36- Bir yazınız da hayatınız boyunca karamsar olduğunuzu belirtiyorsunuz.

Bu duygunuzla yapıtlarınız hele ki şiirleriniz ve yazılarınızda nasıl başa çıktınız, çıkıyorsunuz? Yansımaları nelerdir?

-Karanlığı gördüğüm, karanlıkta gördüğüm için karamsarım. Ama hiçbir zaman umutsuz olmadım. Karamsarlığımı yenmek için yazdım, yazıyorum. Kafamı sokan eşek arısı sürüsünü, beyin hummasını, paratifoyu yendim, yürümeyi yeniden öğrendim. Beş numara gaz lambasının ışığında dünyayı okudum. Çalışmak ve yazmak için ne masam ne de sandalyem vardı. Umudum var. İşte bu nedenle yenilmezim.

ÖZDEMİR İNCE

1 NİSAN 2020

ORKESTRA, HÜKÜMET AMOK KOŞUCUSU

Birkaç okur pazar günkü Cumhuriyet gazetesini bulamadıklarını, bu nedenle o gün yayınlanan “Orkesra ve Hükümet” adlı yazımı kendilerine göndermemi istediler. Pazar günleri ben de İstanbul’da bulamıyordum. Dediklerini yaptım. Ama yazıyı siteye de koymak geldi aklıma. Ve “Bir Amok Koşucusu” adlı yazıyı da ekledim.

ÖZDEMİR İNCE

18 Mayıs 2020

**********************************************

ORKESTRA VE HÜKÜMET [i]

Toroslarda, kiraz ağaçları arasında bir yayla kulübesinde doğmuş, tek odalı evlerde büyümüş, 11-12 yaşında çalışmaya başlamış, beş numara gaz lambasının ışığında dünyayı okumuş, masasız, sandalyesiz, radyosuz bir genç adam: Bu “ben” olan yaratık size bugün orkestra, senfoni ve koncerto üzerine lafazanlık edecek. Köksüzleşme değil mi bu!

***

1969-1970 kuruluş döneminde yöneticileri arasında planlamacı olarak bulunduğum halkçı TRT televizyonuna benzeyen TRT2’de bir Pazar Konseri’ni dinlerken bu yazıyı yazmak aklıma geldi. Program ve Yayın Planlama Müdürü olduğum dönemde “kıymetli” zamanlara klasik müzik yayını koyduğum olurdu. Orkestra şefi Hikmet Şimşek’e dikkat ederdim. Size tuhaf gelecek ama Yılmaz Pütün (Güney) ve Nihat Ziyalan da benim gibi çok sesli müzik severlerdi. 17-18 yaşlarında proletarya çocukları.

***

Orta öğrenime 1948 yılında Mersin’de başladım. Sabahleyin kale kapısına benzer kapısı öğrencilere açıldığı anda hoparlörden klasik müzik sesi duyuyordu. Bu işi akordeon çalan Ergun Evren adlı arkadaş yapardı. Müzik öğretmenimizin adı Hikmet Hazar idi. Okulda müzik odası vardı, ders sınıflarda yapılmazdı. Müzik tarihi, solfej, marşlar, opera aryası adaptasyonları öğrenirdik. Hikmet Hazar bazen bütün ders boyu keman çalardı.

***

Ankara’da 1950’lerde Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesinin giriş katındaki salonda Cumhurbaşkanlı Senfonisi Orkestrası cumartesi ya da Pazar günleri konserlerine giderdik. Suna Kan, İdil Biret, Ayla Erduran gibi genç virtiyozlar konserler verirlerdi. Gazi’de okurken toplu halde opera ve bale gösterilerine giderdik. Devlet Tiyatrolarındaki oyunların sadık izleyicileriydik. Bu da yetmez, İlhan Berk’in öncülüğünde  Faruk Güvenç’in ABD Kültür Merkezi’nde düzenlediği (izahlı)  modern, atonal, elektronik  müzik dinletilerine bile giderdik.

Hayatımın en büyük iki heyecanını  gençliğimde, o sırada  Faruk Güvenç’le  evli olan Suna Kan’la bir karayolu lokantasında ve geçen yıl İdil Biret’le tanışırken duydum. Neden?

***

Gelelim şu orkestra denen örgütlü topluluğa: Klasik Batı Müziği orkestrasında üç tür çalgı bulunur:  Yaylı çalgılar, Üflemeli çalgılar, Vurmalı çalgılar.

Yaylı çalgılar : Orkestrada kullanılan enstrümanların çoğunluğunu  (genelde üçte iki) oluşturur. Genelde orkestradaki enstrüman sayısının en az üçte ikisi :  Keman, Viyola, Çello, Kontrbas ve Arp’tan oluşur.  24 keman, 12 viyola, 12 çello, 4 kontrbas ve 1 arp.

Üflemeli Çalgılar:Tahta üflemeliler ve bakır üflemeliler olarak ikiye ayrılır. Tahta üflemeliler ailesinden; flüt, obua, pikolo, klarnet ve fagot kullanılırken, Bakır üflemeliler ailesinden; trompet, trombon, tuba, korno ve kornet bulunur. Standart bir senfoni orkestrasında, eserin türüne göre 20-25 üflemeli çalgı vardır.

Vurmalı Çalgılar: Timpani, davul, timbal, zil, üçgen, tamtam, tef, çan, ksilofon, vibrafon ve bazen de piyano.

Orkestra: Elli ya da daha az müzisyenden oluşan görece küçük orkestralar oda orkestrası olarak adlandırılabilir. Tam kadro bir orkestra ise yaklaşık 100 kişiden oluşur ve senfoni orkestrası ya da filarmoni orkestrası olarak anılabilir.

***

Eveet, ama besteci ve beste yoksa orkestra şefi, çalgılar, çalgıcılar ne işe yarar? Besteci  müzik duygu ve düşüncesini notalara dökecek, bir dil ve anlam dünyası kuracak. Bu yoksa müzik aletleri tozlanır, orkestra elemanları hamlar, şef ise hiçbir işe yaramaz. Şef, ancak orkestrayı yönetirken şeftir. Ben olmasam müzik olmaz diye düşündüğü an gerçek ve doğruların dışına düşer. Müzik (özgürlük, eşitlik, adalet, uyum, birlik, çokluk) için o da orkestra gibi hem fail (icracı), hem araştır

***

AKP orkestrasının üyeleri siyast konservatuarına gitmedikleri için ne nota  bilmiyorlar; şef ise bestecinin (TBMM) partisyonu (Anayasayı) kaldırıp atmış, rasgele el kol sallayıp duruyor,

Yönettiği devlet aleyhine ekonomik ve siyasal sözleşmeler yapan AKP’nin cazırdayıp duran orkestradan hiç farkı yok. Yok ama şef çubuğunuı elinde tutan zat kendisini Herbert von Karajan’dan daha  iyi şef olduğunu düşünüyor.

***

Canlı konserlerde bulunduğum yerden göremem ama İntermezzo ve TRT2 gibi  televizyonlarında izlediğim konserlerde gözüm hep  en arkada timbal, zil, üçgen gibi vurmalıları çalanlar üzerindedir: Koskoca senfoni ve koncertoların icrasında birkaç kez aletlerini kullanırlar; kameranın “zoom”u ve çın sesi birkaç saniye sürer.

———————————————————————————-

BİR AMOK KOŞUCUSU SANKİ…[ii]

«Amok hastalığı, özellikle Orta Asya’da ve Malezya’da daha yaygın şekilde görülen bir tür psikiyatrik hastalıktır. Bugüne kadar tespit edilmiş olan psikiyatrik hastalıklara oranla çok daha nadir olarak görülen bu hastalık, kişilerde saldırganlığa neden olur ve ölüme neden olabilecek kadar ciddi boyutlara ulaşabilir. Hastalığın daha yaygın olarak görüldüğü Malezya’da halk dilinde daha kaba bir tabirle öldürücü çılgınlık anlamına gelen “Mengamok” veya dünya çapındaki adıyla “Running Amok” şeklinde de ifade edilir. Hastalık genellikle ani olarak gelişir ve bireyde istemsiz hareketler, şuur kaybı, saldırgan tavırlar gibi olumsuzluklara yol açabilir. Bu tür semptomlarla birlikte hem hastanın kendisi hem de çevresindeki bireyler yaşamsal tehdit altına girebilirler. (…) »[iii]

***

Edebiyatta “abartı”   (mübalağa, exagération) adı verilen bir yazma tarzı vardır. Bir şeyi daha iyi anlatmak için kullanılır. AKP, boks deyimiyle,  nakavt olmak üzere, başı kesilmiş horoz gibi debelenmekte. Korona vırüs salgınında maske dağıtımı yapmayı bile beceremeyen partinin başkanı, sahibi olmadığı, müşteri ayarlı bir hastanenin çeyrek bölümünü açarken havalarda uçuyor. Köprü, ve tünel tarzı yaptırılmış bir hastane…gösteriş ve para tuzağı.

***

Bir okurdan, 19 Nisan günü yayımlanan “Aman Gelme” yazımı destekleyen bir ileti geldi. Okur Bodrum’la ilgili olarak şöyle yazıyor:

«Bu arada Konacık, Ortakent mevkiinde inşaatına 2017 senesinde başlanan 55 bin metre kare üzerine kurulu 150 yataklı yeni Bodrum Devlet Hastanesi inşaatı bilinmeyen nedenlerle durdu. İhale bedeli 41 milyon 850 bin liraydı. Son halinin fotoğraflarını ek olarak paylaşıyorum.»

Anladığım kadariyla, Bodrum hastanesi, hasta garantili kaymaklı kadatıf değil. Devlet bütçesiyle yaptırılan avantası az, epeyce mazbut bir inşaat.

***

AKP’nin Saray hükümetinin “sıfır” notlu hal ve gidişini “Koronaya karşı mücadeleye karşı mücadele” (21 Nisan 2020) adlı yazımda tasvir etmiştim. Başta CHP, HDP ve İYİ parti belediyeleri olmak üzere hükümetin muhalefet belediyelerine karşı düşmanca siyaseti ancak amoklu bir kafanın ürünü olabilir. AKP sadece belediyeleri değil aynı şekilde kendine oy vermiş yoksul halkı da cezalandırıyor. Kendi seçmenlerini cezalandıran bir parti ondan artık umut kesmiş olmalı. Burada duralım ve düşünelim: AKP, önümüzdeki yıllarda yapılacak her türlü seçimden umudu kestiğine göre hesabı ne? Adı olup içeriği belli olmayan 2023 hedefi mi? Demokrasi ve cumhuriyeti boğazlayacak çok karanlık bir hedef mi?!

***

AKP’nin seçimden vazgeçtiğini kanıtlamak için 20 Nisan 2020 tarihli Sözcü gazetesinin birinci sayfasından yararlanacağım:

«Bu sıkıntılı günlerde siyaset ve oy hesabı yapmayın; CHP’li ne yaparsa yasak, AKP’li ne yaparsa serbest. İktidar virus önlemlerinin başladığı günden beri CHP’li belediyelerin halka yardımlarını çekemiyor. Engelliyor. AKP’li belediyelere ise ses çıkartmıyor. »

Aynen böyle: AKP amoklu bir kafayla siyaset  yapıyor.  Bu kafayla giderse Cumhurbaşkanlığı, genel ve yerel seçimleri kazanma ihtimali yok. Demek ki bilmediğimiz,  bir hesabı var.

« Mersin. CHP’li belediyeye ekmek dağıtırmıyorlar. Kayseri. AKP’li belediye ekmek dağıtabiliyor.»

« İstanbul.CHP’li belediyenin yardımını engelliyorlar. Balıkesir. AKP’li belediye koli koli yardım dağıtıyor.»

Amigo televiyonlar haber vermeseler de Tele1, HalkTv gibi televizyonlar haber yapıyorlar. Bundan dolayı da izleyicileri artıyor.

Havuz gazeteleri yazmasalar da Cumhuriyet, Sözcü, BirGün, Evrensel gibi gazeteler var.

Sosyal medya var.

Ve asıl önemlisi halkın gören gözleri var. Koş amok koşucusu koş!!!!!!!!!!

«AKP, yardım etmeyi bu kez ‘Paralel Yapı’ saydı. AKP’li Mahir Ünal, CHP belediyelerinin yardım çabasını “Ayrı baş çekmek” diye niteledi.”Bunun devletteki karşılığı parallel yapıdır” dedi. »

Bu adamlar Türkçeyi, deyimleri ve kavramlara hep yanlış kullanırlar. Devlet içindeki parallel yapıları (ordu, polis, güvenlik,vb.) her zaman iktidarlar kurar. İran’daki Devrim Muhafızları bir parallel ordudur. 12 Mart ve 12 Eylül’deki ülkücüler parallel polis gibiydi. Fetö kendi parallel devletini AKP ile aile hayatı yaşarken kurdu. Yani muhalefetin belediyeleri halka  hizmetlerini Saray nam ve hesabına mı yapacaklardı?  Arsızlık dediğin bu aymazlığın yanında masum kalır vallahi.


[i] Cumhuriyet Gazetesi, 17 Mayıs 2020

[ii] Cumhuriyet Gazetesi, 15 Mayıs 2020

[iii] Vikipedi

ÜÇ ŞİİR

ÜÇ ŞİİR

Bugün okumanıza sunduğum üç şiir “Gezi Günleri”nde yazıldı. O günler İstanbul’da değildim. Şiirleri uzaktan yazdım. Bunlar KARADELİKTE BİR YOLCULUK & TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER (Kaynak Yayınları, 2014 yer aldı.

“Gezi Günleri” özgür ve bilinçli vatandaş-insan olma tarihimizde bir tür evrim yani dönüşüm süreci. Bu süreç devam ediyor ve Türkiye tekrar laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti oluncaya kadar devam edecek.

Özdemir İnce

21 Şubat 2020

***

TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

IX

Yaşanmamış hayat! O da yaşanmıştır!

Yaşamadıysan gövdendeki bu yara izleri de ne,

ne ola, gözündeki metal parçaları?

İnsanın bir hayatı olsun da

yaşamasın olur mu? Yaşatırlar.

Zorla.

Kızılay’daki ölü sen değil misin?

Antakyadaki ölü sen değil miydin?

Yaşanmıştır hayatın. Herkes yaşadı

ve herkes oldun iki âlemde

(böyle diyor inananlar).

İnsanın bir hayatı olsun da

yaşanmasın olur mu?

Oldu ve olmadı işte.

Senin hayatın, karanfillerin bırakıldığı yerde,

biber gazıyla kutsadılar

panzerle kutladılar.

Palayla kovalandın!

Yaşadın sen, Mersin’de

Akdeniz  Oyunları’nın yapıldığı yılda

Gezi Parkı’da sevgilini, yoldaşını bekledin,

özgürlüğü savunurken zebanilere karşı

eşitliği ararken yarin dudağından gayri her yerde

Kardeşliği öğrendin, keşfettin, kardeşlerin var

ana ayrı, baba ayrı.

Ben işte böyle dedim!

X

Polisin biber gazıyla saldırdığı kırmızılı kadın,

mesafe yakın;

tomanın önünde kollarını iki yana açıp duran kadın,

siyahlı,

biraz sonra hep öyle kalacaklar bellek çadırında:

Bir kadın ki üzerine polis yakın mesafeden

biber gazı fışkırtmıştır, kırmızı, kırmızılı kadın;

kırmızı değil, daha kırmızı, en kırmızı,

utanan bulut rengi. Çıplak omzunda beyaz çanta.

Özgürlüğün rengi var, kırmızı; 

bir kırmızılı kadındır özgürlük,

kadındır özgürlük, dişidir özgürlük, yedi veren doğurgan!

Tomanın önünde bir kadın, önünde değil, karşısında,

karşı karşıya, siyahlı;

bir sedef ayna, canavarın karşısında.

İlk kez yasın simgesi değil siyah, utkunun rengi;

siyah özgürlük, kara özgürlük!

Kara özgürlük ağacı, kadın ağacı,

kolları iki yana açık, kolları, açık,

kendisi rüzgâr olan uçurtma,

kendisi uçurtma olan rüzgâr.

Nerede o  su  püskürten ilkçağ hayvanı?

Ben işte böyle dedim!

XII

“Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye!”

Direnirken, dikiş dikerken, yemek pişirirken çok güzel oluyorsun;

kirvem, eniştem, dünürüm, damadım, gelinim,

sevgilim Türkiye yetmiş beş yaşında;

konuşurken, sevişirken, öpüşürken, gebe kalırken, çocuk doğururken

çok güzel oluyorsun Türkiye;

beni eğlendiriyorsun Türkiye; şaşırt beni Türkiye;

gaz bulutlarının arasında, sokak aralarında, su oklarının altında

çok çapkın oluyorsun Türkiye; beni şaşırtıyorsun Türkiye;

gel meyhaneye gidelim, aznif oynayalım, orman yangını söndürelim Türkiye.

Türkiye olduğun zaman çok güzel oluyorsun Türkiye;

hiç kimse olduğun, herkes olduğun zaman çoktan da güzel oluyorsun;

hiçbir yerde ve her yerde; karada, denizde ve havada  çok güzelsin Türkiye!

Atlayıp  aynanın  arkasına geçiyorum, aynanın arkasında sen varsın Türkiye!

Demircinin örsünden fışkıran kıvılcım var ya işte o sensin Türkiye!

Kor demir suya girer, cısss, işte o sensin Türkiye!

Çakmak taşının ağzındaki kar, sensin Türkiye!

Serçe kartal, kartal serçe, Türkiye!

Divanedir! Divane Meclisi, pervane Türkiye, harman yeri, su arkı!

Mutludur güzel bir şiirin tuğlası sözcükler,

mutludur uçurtmaları kanatlandıran rüzgâr; rüzgârın ağzı Türkiye,

uykunda dans ederken görüyorsun kendini, uyanıkken,

bir Cumhuriyet balosunda, Taksim Meydanı’nda, Kuğulu Park’ta,

savruluyor ipek eteklerin geyik bacakların döndükçe.

Dolgun kalçaların ne güzel! Ne güzel dolgun kalçaların!

Delirince  büyülüyorsun, kendini aşıyorsun, aşılanıyorsun Türkiye!

Ben işte böyle dedim.

Gündoğan, 5 – 30 Temmuz 2013

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞIYLA HESAPLAŞMA

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞIYLA HESAPLAŞMA

Değerli okurlar, geçenlerde evrak-ı metruke arasında 51 yıllık bir belge buldum. Hikaye uzun. 1966 sonunda, Fransa’dan lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptığım Aydın’a döndüm. Döndüm ki İngilizce öğretmeni olan Ülker Yalvaç’a solcu olduğu için sürülmüş. Tan 3 yaşında. Paris’te Sorbonne’a bağlıYabancı Ülkelerde Fransızca Öğretmenleri Enstitüsü’nden sertifika almıştım. Doktora bursu almam olasılığı vardı. Yattı. Ülker Yalvaç’a gitti. Bir yıl sonra bizi Muğla’ya tayin ettiler. Ama atandığım lisede öğretmenlik yaptırmamak için yapmadıklarını bırakmadılar. Derken bir gün, hakkımda soruşturma açılmış, savunmam istendi. Bulduğum belge bu soruşturmayla ilgili. Savunmamı yaptım. Okuyacaksınız. Sorular ve verdiğim cevap tam anlamıyla bugünlerin habercisi.  Ertesi yıl beni, Sorbonne’dan sertifikalı Fransızca öğretmeni beni, Muğla’da bir ortaokula İngilizce öğretmeni olarak atadılar. Mesajı anladığım için istifa dilekçemi verdim. Sevinerek kabul ettiler.

Şimdi size bu belgeyi okumanızı öneriyorum. Biraz uzun. Uzun gelirse parça parça  okuyun.

Özdemir İnce

22 Kasım 2019

***

T.C. MÎLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI

Orta Öğretim Genel Müdürlüğü

GİZLİ                                                            AN K A R A 

15 Haziran 1968

Şubesi : Değerlendirme

Sayı     : 410.0.(51}

Konu   : Turgutreis Lisesi Fransızca

Öğretmeni  Özdemir İnce’nin savunması h.

Muğla Valiliğine

İliniz  Turgutreis Lisesi Fransızca öğretmeni Özdemir İnce hakkında yaptırılan soruşturma sonucunda mukakkik tarafından düzenlenen tarihsiz tahkikat raporu  ve eki belgeleri kapasayan dosyanın incelenmesi sonucunda, adı geçenin aşağıda yazılı davranışı suçlu sayılmasını ve hakkında disiplin işlemi tâyinini gerektirir  nitelikte görüldüğünden bu cihetin Bakanlıkça verilen enirlerin tebliğine dair olup 467 sayılı Tebliğler Dergisi ile yayımlanan 19.12,1947 gün, 2070 sıra sayılı Bakanlığımız genelgesi esaslarının da  ilgililerce önemle göz önünde tutulması suretiyle Memurin Kanunu’nun 55. ve Anayasanın 118.maddesi uyarınca kendisine  tebellüğ ilmühaberi karşılısında tebliğini ve 7 gün içinde alınacak savunma yazısının tebliğ ve tebellüğ evrakı birlikte Bakanlığımıza gönderilmesini rica ederim.

Rahmi İder

Orta Öğ.Gnl.Md.Yardımcısı

      Milli Eğitim Bakanı a.

Lise 4 F sınıfından bir öğrencinin “Fransızca ortalamaya karışıyor mu?” diye sorması üzerine “Ortalamaqya güvenmeyin. Ben sizle3re 29’dan fazla not vermem, bunun yerine belge veririm. Sizler benim kölemsiniz, ayağıma kapanıp öpmedikçe bu sınıftan geçemezsiniz. Sizleri benim elimden kimse kurtaramaz, ben kimseden korkmam, ister müdüre,isterseniz Süleyman Demirel’e gidin”, ayrıca ders sırasında geçen <haş arabasına “Allah belasını versin” dediği; bir ders anında üzerine tebeşir tozu dökülmüş olan sandalyeyi kaldırıp duvara çarptığı, Paris’i anlatırken de , öğrenciler tarafından sorulan “İstanbul güzel midir?” sorusuna “o da geri kalmış Türkiye’nin İstanbul’u, Paris’in yanında bir pislik gibi kalır. Türkiye ise Fransa’nın yanında bir pislik gibi kalır” diye cevaplandırdığı iddia edilmektedir.

ASLI GİBİDİR

      Mühür

                   İmza

MUĞLA 21 HAZİRAN 1968

Milli Eğitim Bakanlığı

Orta Öğretim Genel Müdürlüğüne

ANKARA

Genel Müdürlüğünüzden, Muğla Valiliği’ne  gelen, 15 Haziran 1968 tarihlî Değerlendirme Şubesi’nin 410.0.(51) sayılı yazısıyla savunmam isteniyor.  “…tahkikat raporu ve eki belgeleri kapsayan dosyanın incelenmesi sonucunda,adı geçenin aşağıda yazılı davranışı suçlu sayılmasını ve hakkında disiplin işlemi tâyinini gerektirir nitelikte görüldüğünden…” deniliyor. Adı geçen dosyada,biri el yazımla,biri de daktilo ile olmak üzere iki savunmam vardır. Bu savunmalarımda.olayı iyice aydınlattığım halde,suçlu sayılmam gerektiği yanılgısına düşülmüştür.  Çünkü, çoğu zaman örnekleri görüldüğü üzere,bir kısım dişli velileri ve birtakım tembel öğrencileri tatmin etmek gayesiyle suçsuz bir öğretmen “kıyma” makinesinin ağzına kadar getirilmiştir.

Soruşturmayı yapan Muhakkik’ten,öğrencilerin temel gayesinin,çalışmadan  sınıf geçmelerinin ne türlü olursa olsun (torpil,gözdağı vb,.) mümkün olmadığını anladıkları için Fransızca öğretmeni Özdemir İnce’den kurtulmak psikozuna dayandığı açıkça görüldüğünden olayı tahrif etmeleri ve dışardan aldıkları direktiflere göre hareket etmelerinin mümkün olduğu göz önünde bulundurularak, şikayetçiler hakkında adı geçen sınıfın sınıf öğretmeni ve öğretmenlerinden bilgi alınmasını istemiştim. Sanırım,gerçeğe ışık tutacak bu işlem yapılmadı; okul müdüründen öğrencilerin ders durumlarının öğrenilmesiyle yetinildi.

Genel Müdürlüğünüz,suçlu olduğum inancına kapıldığına göre,olayı tarafsız bir gözle incelememiştir; çünkü,tek kusuru iyi öğretmenin vasıflarına sahip  bulunduğu çalışmalarıyla sabit mensubunun savunmasını dikkate almayarak,tek meziyetleri,ne yazık ki, sınıf geçmek için ahlâk dışı kombinezonlar düzenlemek olan bir kısım öğrencilere inanmak yolunu seçmiştir.

Bu aslında, Milli Eğitim Bakanlığı’nda çoktandır hüküm süren ve kaynağını pedagojik endişeler yerine bir takım politik yatırımlar lehine hesaplardan alan olaylar dizisine eklenecek yeni bir talihsiz halkadır. Bu bakımdan,hakkımda yapılan gerçek dışı suçlamaların, halledilmesi gereken Milli Eğitimle ilgili sayısız hizmetler dururken ciddiye alınması gerçekten esef vericidir. Öte yandan temel gayesinin ne kadar dışına düştüğünün de bir belgesidir.

Hakkımdaki kararın şimdiden alındığı ve bu yeni savunmamın bir formalite olduğu apaçık ortada olduğu halde, disipline uymak ve gerçeği ortaya çıkarma gayretinin son bir umuduyla kendimi tekrar savunuyorum.

İster hayâli,ister düzmece ve isterse gerçek olsun, bir olay varsa,bunu çevresinden tecrit etmek,yâni başlangıçsız ve sebeplerden yoksun olarak ele almak, Hukuk Felsefesine uymadığı oranda saf aklın mantığına da uymaz. Çünkü o kendinden önceki olaylara ve sebeplere sıkı sıkıya bağlıdır. Durum böyle incelenirse,şimdi savunmasını yapan Ûzdemir İnce’nin yeninde Milli Eğitim Bakanlığı  ve bu Bakanlığın Muğla’daki temsilcilerinin bulunması gerekir. Çünkü, kendimi savunma zorunda kaldığım olayın temelinde Milli Eğitim Bakanlığının bilim dışı  hatalar yığını vardır; bu olayı, adına uygun şekilde Milli bir eğitim politikası  gütmeyen ve bir takım politik hesaplarla,sık sık karar ve plân değiştireren Bakanlık bizzat hazırlamıştır: Bu ders yılı başında,bünyemize uyup uymayacağı daha önce denenmemiş bulunan  yeni Yönetmelik, öğrenciler ve velileri tarafından şiddetli bir tepkiyle karşılanınca, aksaklığın nedeni bilimsel metotlarla aranacak yerde, tek suçlu, uygulayıcı öğretmenmiş gibi demeçler verilmiş; öğretmen^Bakanlığı tarafından suçlanmıştır. Bu durumda meydana gelen anarşik hava içinde şımaran öğrenciler ve veliler, bu yönetmeliği hazırlayan öğretmenlermiş gibi bütün kinini onların üzerine yağdırmış ve bu Yönetmelikten kurtulmak için ne lâzımsa yapmıştır. Bakanlık aradan sıyrıldığı için öğrencinin ve velinin hışmına uğramış öğretmenlerden biri olarak benim yaşadığım olayın işte bu plâtform üzerinde değerl«dirilmesi ve eğer  bir haksızlık yapmamak, gerçeğe varmak isteniyorsa,olayın kesin olarak tecrit edilmemesi gerekir.

Olayı hazırlayan genel oltamı tasvir ettikten sonra,mahallî ortamı da açıkmamamda fayda olduğu kanısındayım:

1.Bu ders yılı başında,Nakil Yönetmeliğinin 9.uncu maddesine göre,eşim İngilizce öğretmeni Ülker İnce ile birlikte Muğla Turgutreis Lisesi’ne atandık. Öğretmen tayin ve nakillerinde esasın açık ders sayısı ve ihtiyaç olması gerektiği halde,adı geçen Lisede mevcut 42 saat fransızca dersi için 3’cü öğretmen olarak atandım.

2. Bu durumda 42       saat dersin, uygun nisbette üçe bölünmesi gerekirken okul idaresi programı bozmamak gibi inandırıcılıktan uzak sebepler göstererek, bana 4 F sınıfını verdi. Yani Fransızca öğretmeni olarak 5 saat ders okutmağa mahkûm edildim.Programı bozmamak endişesinin doğru olmadığı,bir çok defa, 15 günlük boşluklarda bile yeni program düzenlemelerine gidilerek tekzip edildi. Benim fransızca öğretmeni olarak 5 saat ders okutmamın öğrenciler üzerinde menfi etkisi bir pedagojik gerçek olarak bu olayda meydana çıktı. Çünkü başka sınıflara da girseydim 4 F öğrencileri kendilerini yalnız hissetmeyecekler ve dolayısıyla beni öteki sınıflardaki tutumumla da değerlendirme yoluna gideceklerdi. Ama bu fırsat olmadığı için, beni , zamanla baştan savılması gereken “bir belâ” olarak görmeğe başladılar. Benim yerimde hangi öğretmen olsaydı, öğlenciler aynı şeyi hissedeceklerdi.

Öte yandan,ek branşım İngilizce olduğu için, 15 saat İngilizce verildi; kmna bunun gerçekleşmesi için de eşim Sağlık Kollejinden ders almak zorunda kaldı. Ve ben ayrıca Kız Enstitüsünden de 9 saat ders aldım. Okulda İngilizce dersi varsa dışarıya gitmeyelim,diye ne zaman konuştaysak, Okul Müdürü;”Başka ders yok” şeklinde cevap verdi. Ama gerçeğin böyle olmadığını, 6 saat İngilizce dersin  bir İlkokul öğretmeni tarafından kapatıldığını öğrendik. Müdürün, bu dersleri ısrarla gizleme çabasının  ne olduğunu öğrenmek bize düşmediği için,yeni geldiğimiz bir okulda tatsızlık çıkarmamak yolunu seçtik.Çünkü,fransızca ve inglize derslerinin dağıtımındaki anormalliğin Bakanlığın dikkatini çekeceğini umuyorduk Bu inancın boşa çıktığını eklememe bilmem ihtiyaç var mı?

3. 4 F sınıfının genel durumu şöyle idi:

a) Genel olarak 2 yıllık öğrencilerin toplandığı bir sınıf,

b) Fransızca’nm ve Türkçe’nin en ilkel temel bilgilerinden yoksun bir sınıf,                c) Tembelliği alışkanlık haline getirmiş; bütün öğrencilik ve vatandaşlık sorumluluklarını umursamayan, toplu olarak tek somut gayeleri ve başarı ölçüleri “not” olan bir sınıf.

(Böyle oldukları için öğrencileri % I00 suçlu tutmak mümkün değildir; öğrenciler bu duruma düştülerse,eğitim sisteminin de suçudur.)

d) Genel olarak,bütün öğretmenlerin dikkatini,disiplin ve ders çalışmamakta ısrar yönünden çeken problem bir sınıf.

Böyle bir sınıfa nasıl faydalı olurum diye düşündüm.Orta Öğretim Programının direktiflerine uygun şekilde derslerimi yürütürken, bir yandan da öğrencilerin öteki eksiklerini tamamlamak yoluna gittim.

İmlâ Kuralı, bitişik el yazısı,Türkçe dilbilgisi, yabancı dil öğrenimine temel ve destek olmak bakımından üzerinde  önemle durduğum konular oldu. Derslerde öğretim metodunun emrettiği gibi,sınıf seviyesinin üzerine çakmadan, fransızca konuşuyordum. Öğrenciler  Türkçe konuşmamı istiyorlardı, çünkü eski öğretmenleri Türçe konuşurmuş derste. Başlangıçta,gerçekten gayret gösterdiler; ama sonradan, nedense birkaç öğrencide pasif bir direnme başladı, sonra bu gelişti. Yazılılardan sonra bu daha da arttı. Dışardan tahrik edildiklerini hissediyordum, ama bunu sağlam bir nedene bağlayamadığım için de önemsemiyordum.  Öğrenciler fransızca öğrenmek istemiyor gibiydiler;  istedikleri, bilseler-bilmeseler  sadece sınıf geçimekti.  “Çok iyi öğretiyorsunuz,ama notunuz kıt. Fransızca modası geçmiş bir dil. Modası geçmiş bir dilden zayıf almamız doğru mu? Öteki sınıflarlar da bizim gibi olduğu halde öğretmenleri not veriyor; bizim suçumuz sizin öğrenciniz mi olmak?” diyorlardı bazan. Bu düşüncelerinin sakat olduğunu her  seferinde usanmadan anlatıyordum kendilerine. Ama onlar, Nuh diyor Peygamber demiyor işi not bezirgânlığına döküyorlardı. Bu sırada, Türkiye’nin birçok Orta Öğretim öğrencileri boykota gidiyor, gösteri yapıyor ve Bakanlığın bu durum karşısında takındığı tavizli ve kararsız tutum öğretmeni sınıfta aklın alamayacağı  zor durumlarda bırakıyordu. Bakanlığın tutumu öğretmeni öğrencinin nişan tahtası durumuna getirdi.

Başından bu yana çizmeğe çalıştığım manzara bu olayın değerlendirilmesinde dikkate alınmazsa, tecrit edilmiş bir olayla yanlış karara varmak çok mümkündür.

Öğrencinin psikolojik durumunu ve içinde yaşadığı atmosferi göz önünde bulundurduğum için öğrencilerimin davranışlarını toleransla karşıladım.

Şimdi gelelim olaya;

Aklımda kaldığına göre ya 13 ya da 17 Ocak 1968 günü oldu. Ayrı ayrı günlerde değil de bir günde ve iki ders içinde olması dikkate değer.

  1. Tahtaya yazı yazılması,
  2. Sandalyeye tebeşir tozu dökülmesi,
  3. Beni tahrik için sorular, öğrencilerin önceden hazırlık yaptıklarının bir delilidir, ve hele arabaların gürültüsü , tesadüfen de olsa işlerine yaramıştır.

l) Yukarıda belirttiğim tarihte 4 F sınıfına girdim.Olağanüstü bir sessizlik vardi sınıfta. Karatahta silinmemişti,silgi aradılar bulamadılar.Özellikle sakladıklarını sanıyorum,çünkü bu benim üzerinae titizlikle durduğum . husustur. Bir kısım öğrenci kitap, defter getirmemişti. Derse başlamadan bu davranışla ilgili bir konuşma yapmayı faydalı buldum. Bu sırada 2 yıllık Cihat Severcan; “Efendim,Fransızca ortalamaya giriyor mu?” diye sordu. Bu kendilerine okul idaresi ve sınıf öğretmenleri tarafından çoktan anlatılmış bir  konu olmalıydı,ama cevap verdim:

– Böyle ince hesaplarla vakit öldüreceğinize ortalamadan kurtulmak için ders çalışın. Gelip 29’a dayanırsınız, ne bir fazla ne bir eksik veririm. Bu bir değerlendirmedir,ortalamaya girsin ya da girmesin, ikisi arasında bir fark yok bence, çünkü benim prensiplerimde bir değişiklik meydana getirmezler… diye konuşmaya başladım,ama ; “Efendim,yazık değil mi bize? Hepimiz iki seneliğiz?” diye söze karıştı.  Ben de “Size niçin yazık olacakmış, asıl yazık vize verilen emeklere, harcanan paralara.  Memleketin gerçekten çalışkan,yaratıcı mezunlara

ihtiyacı var, okula gelmek mutlaka sınıf geçmeyi, iki senelik olmak mutlaka sınıf geçmeyi gerektirmez. Çalışan, öğrenen sınıf geçer. Çalışmayan pek tabii belge de alır. Bunun tersinin olacağını sakın sanmayın. Oturun, çalışın iki senelik falan diye not dilenmeyin, haysiyet sahibi olun. Ya bu deveci  güdersin ya bu diyardan gidersin,diye bir lâf var. Ama doğru değil, bu deve mutlaka güdülecek ve ben de size isteseniz,istemeseniz bu dili öğreteceğim.  Sizin dediğiniz değil,ben öğretmensem,benim dediğim olacak. Son sözüm bu,bunu böyle bilesiniz “ dedim.  Bu sözler, öğretmenlerin ortak hazinesidir. Benim öğretmenlerim, hepimizin öğretmenleri zaman zaman böyle konuşma yaptılar.Bizden sonra yetişecekler  de aşağı yukarı aynı sözleri söyleyecekler.

Ama bu konuşmam aradan geçen kısa süre içinde,akıl hocalarının hocalarının gayretleriyle “Ortalamaya güvenmeyin. Ben sizlere 29’dan fazla not vermem,bunun yerine belge veririm. Sizler benim kölemsiniz, ayağıma kapanıp öpmedikçe bu sınıfı geçemezsiniz” biçiminde tahrif edilmiş. Yazılı yoklamalar meydandadır, kimsenin hakkını yemek mümkün değildir. Durum bu merkezde iken, ne Muhakkik,ne de okul müdürü tarafından adı geçer sınıfın yazılı yoklamaları incelenmeye tabi tutulmamıştır. Teklif ettiğim halde. O halde,29 ‘dan fazla alan öğrenciye hak ettiği notu vermemeğe maddi olarak imkân yoktur. Öte yandan,benim böyle bir konuşma yapmam içim ruh sağlığımın yerinde olmaması,kısacası sadizme müptela olmaklığım gerekir.  Allahacşükür,sağlığım yerindedir. Öğrencilerim tarafından daima sevil_ dim,csayıldım. 4F sınıfındaki istisnalar dışımda bu yıl da böyle oldu. Ayrıca, böyle bir konuşma gerçek dahi olsa, suç olarak kabul edilmesi için sık sik tekrarlanması ve öteki sınıflara da şamil olması gerekir. Gerçek benim anlattığım gibidir. İddia edilen sözler ağzımdan çıkmış değildir.

İkinci derse (ayni gün) Anatole France’ın Paris adlı parçasına başlamak üzere girdim.Tahtada,yarı Fransızca yarı Türkçe söyle bir yazı vardı: “Fransızca öğretmenini istemiyoruz. Fransızca öğretmeni hakkında şikâyetlerinizi M’ ye anlatın.” Belki bu yazıyı görmemiş gibi devransam çok daha iyi olurdu, diye dışünülebilir. Ama olay çıkarmak konuşandaki ısrar karşısında bu varsayım bir geçerlik kazanamaz.Bunun üzerine :

“4 F sınıfına girmeme kimse mâni olamaz. Çünkü beni bu sınıfa girdiren güç,herhangi bir itirazdan çok daha sağlamdır. Bu güç, bana maaşımı  veren  Devlet’in gücüdür. Bunu tanımamaya da,kanun dairesi içinde ne Müdürün, ne de Başbakan’ın gücü yeter.Bu bakımdan (M) rumuzuyla kimi kastediyorsanız, o kişiden kesinlikle çekinmediğini bilmeniz lâzımdır”, dedim.

Öğrencilerimi Disiplin Kurulu yoluyla değil de makul mantık içinde yola  getirmek, daha doğrusu kendimi kabul ettirmen gerekiyordu. Öğrenci, öğretmeninin  (M) rumuzlu kimseden çekindiğini sezerse, alfabedeki bütün harfler günü gelir birer birer rumuz olarak çıkar karşısına. Öğretmeni,öğrenci karşısında böyle alçaltan durumu hazırlayan keşmekeşten içim ezilerek, yaratılmak istenen anarşiye, Milli Eğitim Bakanlığının ve bütün Türk öğretmenlerinin otorite ve şahsiyetini savunmak zorundaydım. En ufak bir hata,bu körpe kafaları,bir “istemezük”cü ycniçeri topluluğuna dönüştürebilirdi.Aslında,öğrencilerdeki bu tutumu, Milli ağıtım Bakanlığı’nın eğitim ve öğretim konusunda izlediği kişiliksiz ve tavızkâr politikaya bağlamak gerekir. Ama,ne yazık ki, herşeye rağmen kendi manevi şahsiyet ve otoritesini savunan öğretmenini tam beş aydır işkenceye tâbi tutuyor ve taltif  edeceği yerde savunmasını alıyor.

Haç arabası konusuna gelince: İlkin,izin verirseniz,HAÇ ARABASI  diye bir varlığın olunmadığını belirteceğim. Haç mevsiminden önce,bazı seyehat acentaları ile otobüs işletmecileri Haç Seyahati düzenlerler. Gaye dinî değil ticarî olduğu için çeşitli yollardan müşteri kazanmağa çalışırlar.Olay, söz konusu ikinci dersin sonuna doğru olmuştur.Olay günü, ocak ayının ortalarında olduğuna göre, hacıların dönmesine daha 2 aya yakın zaman vardır.Çünkü Kurban Bayramı 10 Mart’ta başladı. Ders anlatıyordum.Caddeden “Ya ya ya şa şa şa”^ temposu tutan korna sesleri gelmeğe başladı.Kürsünün yanındaydım. 4 E sınıfı cadde üzerinde olduğundan sesler yaklaştıkça sesimi duyurmak imkânı da azalmağa başladı. Sinirlerim de iyice gerilmişti,”Allah kahretsin şu gürültüleri” dedim.Biraz sonra 4-5 otobüslük konvoy sökün etti. Otobüslerin üzerinde, sayın hacı namzetlerinin kendi “yatarlı koltuklu jetleri” ile seyahat yapmalarının menfaatleri icabı olduğu yazılı idi. Okulun önünde bir süre durdular. Onlar gidinceye kadar dersi kentim. Biran iddianın doğru olduğunu düşünelim; dinî duyguları bu kadar kuvvetli öğrenciler bu hakaretimi protesto etmezler miydi? Ederlerdi.Ama onlar da gürültüden canları sıkılmış olduğundan bir süre pencereden dışarı baktılar. Bu duruna göne, henüz içinde Hacı namzedi bile bulunmayan,Mekke ve Medine’yi ziyaretine daha, en az iki ay bulunan arabalara, görmediğim için “Allah kahretsin! ” dıyerek alaylı yoldan bile olsa “Dinî hisleri rencide “etmeme, dinî bakımdan kutsal bir  nesneye hakaret etmeme imkân yoktur. Bunun tersini iddia edebilmek için, insanın  mantık,vicdan sahibi olmaması gerekir.En az 100 metre uzakta oldukları için  göremediğim,ve gürültülerine sinirlendiğim,hacı namzetlerini hacca  götürmeye namzet otobüsler yüzünden suçlu tutulmam ciddi bir değerlendirme olmasa gerekir. Böyle bir suçun varlığının hukuki bakımdan  iddiasının bile mümkün olmadığını bir tarafa bırakılım; sözü geçen gürültü,bir düğün alayı,maça giden bir  sporcu kafilesi,bir tiyatro trupu tarafından da yapılabilir ve tahrik unsuru gürültü olduğuna göre,o tarihte Hacı Arabası’nı düşünebilmek için kâhin olmak gerekir.

Öğretmen sandalyesinin üzerine, özellikle, avuç dolusu tebeşir tozu dökülmüş olduğunu gördüm.Aldım,masanın üzerinden pencerenin yanma bırakmak istedim, yere düştü ve maalesef devrildiği için üzerine itinayla konulmuş olan tebeşir tozları da yere döküldü. Tebeşir tozlarının özel olarak konulduğu meydanda iken benim daha başka davranmamı isteyen kişi, o teşebir tozlarının üstüne oturmamı ve bir sirk soytarısana benzememi istiyor demektir,  özür dilerim, bu zor şartlar altında öğretmenliğe devamda direncim,insan haysiyetinden yoksun olduğum anlamına. Buna cür’et edecek hiçbir gücü tanımadığımın bilinmesini isterim.

Daha yukarda da belirttim. Dersimizin konusu “Paris” idi. Bana,”Paris mi, yoksa İstanbul mu güzel?  diye sordular. Benim o zamanki cevabım şimdiki gibi, “Paris daha güzel,daha bakımlı,daha temiz” oldu. Tarafsız herkes bunun böyle olduğunu zaten teslim eder.”Geri kalmış Türkiye,vb,.” politik bir terimdir. sınıfta politik terimlerden vebadan kaçar gibi kaçarım. Anladığıma göre; verdiğim cevapla,”Ulusal duyguları rencide ettiğim,Türkiye’yi küçük düşürdüğüm” gibi iddialar gizli. Buna sadece gülerim. îzin verirseniz, aynı mantıkla bir genelleme yapacağım. Hergün,binlerce kişi,”Biz adam olmayız..” la başlar onuşmağa, “Batılılarm çalışkanlıklarından utanmamız gerektiğini,onîarı örmek almamız gerektiğjni” söyler. Bunu Başbakan da söyler, Bakanlar da söyler ,Orta Öğretim Genel Müdürü de söyler, bu savnnmamı değerlendirecek kişi ya da kuruldakiler de söyler. Bu mantık içinde haklarında ne düşünülmesi gerektiğini yazmıyorum.

Milli Eğitimin gayesi boş kafalı,asalak şovenler yetiştirmek değil; rasyonel kafalı, şüpheci,gerçek hayranı gerçek milliyetçiler yetiştirmektir.

Sonuç:

Uzun süre bu sınıfa yararlı olmağa çalıştım. Üç Fransızca öğremeni ndava yetiştirici kurslar açtık bir tek 4?F öğrencisi gelmedi. Ortamın hazırlığı ve öğrencilerin devamlı tembellikleri yüzünden adı geçen sınıfta, her okulda, her gün meydana gelen bir olay,tahrif edildi,büyütüldü,başıma sarıldı. Okul üdürü isteseydi,çoğu zaman olduğu gibi bunu da okulun içinde hallederdi. Halletmedi çünkü geçinemediği Başyardımcısı iyi arkadaşımdı ve öte yandan P.T.T. müdürü gibi kişileri ve daha başkalarını okulun yönetiminde  söz sahibi etmişti. Durumu kendisine yazılı ve sözlü olarak baş vurduğun halde, okul müdürü,bu olayla sis_ tematik olarak ilgilenmeme yolunu seçti. Gayesinin, gerçeğin ve tahrikçilein  meydana çıkmasını  önlemek olduğunu tahmin ediyorum. Normal olarak Disiplin  Kurulu’nda ifadeleri alınacak üğrencilerdan birinin dönen dolabı açıklamasın çekinmiş olacak. Durumla ilgilenmesini defalarca istediğim halde,her defasında, “Büyütme bundan bir şey çıkmaz, herkes şikâyet edilir, beni de ederler. N’olacak alt tarafı bir formalite”  diyerek,beni oyalama yolumu seçti. Bir takım velilerrin hoşuna gitmek ve dolayısıyle sallantıda olduğunu sandığı koltuğuna sağlam oturabilmek için, haksız yere beni harcamak yolunu tercih etti.

Bir süre sonra,4 F sınıfı benden alındı yerine 6 Ed/A sınıfı verildi. Bu değişiklik başta P.T.T Müdürü olmak üzere (oğlu 4 F’de öğrencidir) biıkaç forslu velinin başkısıyla yapıldı. Sonradan,P.T.T Müdürünün bana söylediğine göre; şikâyet edildiğim için kızıp çocuklarını sınıfta bırakırım diye çekinmişler. Tertip, tahrif ve tahrik unsurları o kadar belirlidir ki,bu büyük başarıdan güc alan P.T.T. Müdürü,kendisine bilet satmağa giden öğrencilere; “Fransızca öğretmeniniz kim bakiyim sizin? Özdemir mi? Sınıfta ileri geri konuşar, bir halt ederse doğru bana gelin, 4  F’deki gibi icabına bakalım.” demek cüretini gösterebilmiştir.

 Bu, sekiz sayfalık,uzun savunmamda kendimi temize çıkarmak gibi bir gayem olmadı; suçlamaların tümü gerçek dışı olduğu için, tarafsız bir inceleyicinin farkedeceği ilk şey, şüphesiz benim suçsuzluğum olacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın köklü hataları; Okul Müdürü’nün görevini ihmali öğrencilerin tembellikte ısrarı yüzünden meydana gelen ve birçak çıkarcı velinin istismar vasıtası yaptığı olaydan dolayı suçlu aranıyorsa, bu kişinin fransızca öğretmeni Özdemir İnoe olmaması gerekir. Genel Müdürlüğünüz,her ne kadar suçlu sayılmam gerektiği düşüncesinde ise de, ben bu düşüncenin son tahlilde değişeceği inancı içindeyim.

Saygılarımla,

,Özdemir İnce

Turgutreis Lisesi Fransızca Öğretmeni

Muğla

KUYUDAKİ TAŞ

KUYUDAKİ TAŞ

Fırından yeni çıkmış eski bir yazı! “Fırından yeni çıkmış eski bir yazı!” kimilerine göre çelişki.Ama değil! Yazıyı okuyunca anlayacaksınız. Cumhuriyet döneminde yayınlanmış çok önemli iki üç yazıdan biri.

Gazetecilik yozlaşıp kokuşmaya 12 Eylül Kenan Evren döneminde başladı. Ardından Turgut Özal’ın sefahat dönemi geldi. Patronluk başka sektör patronlarının eline geçmeye başladı. Adamlar Tabarin Bar’da şampanya patlatıp para saçan hacı ağa gibi maaş saçmaya, lüks evler dağımaya başladılar. O dönemde parsa kapanlardan Derya Sazak, günümüz medyasının hal-i pür melalini anlatan PERSONA NON GRATA  adlı belgeselde, oturduğu villanın hediyesinin 700 bin dolar olduğunu söylüyordu. Bu misal, yöneticiler ve köşemenler dolar denizide yüzerken, muhabirler asgari ücret havuzunda boğuluyorlardı.

Daha önce, sayısı iki-üçü geçmeyen cinsiyet değişkenleri olgusu Kenan Evren&Turgut Özal döneminden sonra salgın haline geldi.

Özdemir İnce

13 haziran 2015

***

KUYUDAKİ TAŞ

Türkiye’de, tartışmayı olanaksızlaştıran, başlayan tartışmaları çıkmaza sokan belalı olgu, yazar-gazeteci tartışmasında da ortaya çıkıyor. Kabul edilebilir bir sınıflandırma ve tanımlama yapılmadan, evrensel olarak kabul edilebilecek bir tanımdan yola çıkmadan tartışmaya kalkışılıyor. Oysa ilkin şu soruların tanımsal yanıtının verilmesi gerekir: “Yazar kimdir? Gazeteci kimdir?” Öte yandan, aralarında bir mukayese yapabilmek için, bu iki “kişilik”in aynı kategoride yer alıp almadıkları da çok önemlidir. Çünkü doğru bir karşılaştırma, ancak aynı kategoride yer alan nesneler, olgular ve kişilikler arasında yapılabilir.

Daha başlangıçta açmaza girmiş olan bu saçma ve yararsız tartışma, tanımsal ve sözlüksel bir karmaşadan kaynaklandığı için, ilkin bunu çözümlememiz gerekiyor. Bu amaçla, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünden iki tanım aktaralım:

“Gazete: Her türlü okuyucuya politika, ekonomi, kültür ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek üzere belirli zaman aralıklarıyla çıkan, büyücek boylu, basılı kâğıt.

Gazeteci: Gazeteye yazı yazmayı, haber toplayıp vermeyi veya herhangi bir yolla gazetenin yazı işlerinde çalışmayı iş edinen kimse.”

Ancak gazetecilik mesleğinin sınıflandırılıp adlandırılmasını Türkçe Sözlük’te bulamadığımız için, Fransızca Petit Robert sözlüğüne başvuracağız. Bu sözlüğe göre, gazetecilik mesleği kapsamına giren işler şunlar: makale yazarı (rédacteur), fıkracı, köşeyazarı (chroniqueur), muhabir (correspondant), tiyatro, müzik, sinema gibi özel konularda yazı yazan (courriériste), eleştirici (critique), dedikodu yazarı (échtier), başyazar (éditorialiste), özel muhabir (envoyé spécial), havadis yazarı (nouvelliste), politika yazarı, gazete yazarı (publiciste), röportajcı, röportaj muhabiri (reporter).

Görüldüğü gibi, başyazar, köşeyazarı, havadis yazarı gibi mesleklerin Fransızca karşılıklarında yazar (écrivain) sözcüğü olmayıp, bunlar tek tek sözcüklerden ibarettir. Bu noktada, gazetecilik mesleğinin, yazarlığı kendiliğinden içerdiği de düşünülebilir. Ama yazarın tanımını yaptığımız zaman, ak kâğıt üzerine her yazı yazanın yazar olmadığını da göreceğiz. Öte yandan, Türkçe’de gazetecilik kapsamına giren işlere yazar sözcüğünün eklenmesinin, dilimizin bu alandaki eksikliğinden kaynaklanmış olduğunu düşünüyoruz.

Yazarın tanımına gelince: karışıklık TDK’nin Türkçe Sözlük’ünden kaynaklanmaya başlıyor: “Gazete ve dergilere yazı yazan kişi veya yapıt kaleme alan kişi.” Fransızca sözlükte ise, yazarın (écrivain) tanımı şöyle: “Yazınsal yapıtlar yazan kimse (Personne qui compose des ouvrages littéraires).” Fransızca tanımda, “gazete ve dergilere yazı yazan kişi” tanımı bulunmadığı gibi, “auteur” sözcüğüne (yaratan, yaratıcı, var eden… yazar) de gönderme yapılmaktadır. Yani Fransızca sözlüğe göre, her yazı yazan “yazar” değil; bir kimsenin yazar sayılması için, eyleminde yaratıcılık bulunması, kaleme aldığı yapıtın yazınsal (edebî) nitelikte olması gerekmektedir. Görüldüğü gibi, sözlüksel bağlamda, yazarı gazeteciden, yaratıcılık ve yazınsallık özellikleri ayırmaktadır. Başka bir deyişle, yazar bir sanatçıdır (artiste), bir yaratıcıdır (auteur), ama gazeteci için bu iki özellik zorunlu değildir. Bu tanımsal bağlam içinde şair, romancı, öykücü, denemeci, tiyatro yazarı “yazar”dır. Bunlara, yazınsal amaçlı günlük ve mektup yazarlarını da ekleyebiliriz. Buna göre, kitap yayımladıkları için yazar sınıfına alınan gazetecilerin (Uğur Mumcu, Emin Çölaşan, Mehmet Ali Birand, Erbil Tuşalp, Hasan Cemal, Ufuk Güldemir, vb) yazdıkları kitapların içerik ve biçim özelliklerini göz önünde bulundurarak, gazeteciliklerini sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Çünkü yapıtları bir tasarım, bir yaratıcılık ve yazınsal amaç içermemektedir; bir başka deyişle, bu gazetecilerin kitapları, içerik bakımından yapıntıya (fiction), söylem bakımından yazınsallığa ters düşmektedir.

Uzlaşmazlığın daha başka yönlerine değinmeden önce, Osmanlıca’daki “muharrir” (yazar) ile “müellif” (herhangi bir konuda kitap yazan, hazırlayan) arasında köklü bir ayrım bulunduğunu, herhangi bir konuda (ekonomi, tarih, siyaset, tarım, fizik, kimya, vb) yazınsal niteliği olmayan kitap yazanların “muharrir” değil “müellif”sayıldığını belirtmemiz gerekiyor. Bu, gazeteciler için de geçerlidir. Durumu somutlaştırmak için, gazetecilik yapan yazarları örnek gösterebiliriz: Oktay Akbal roman ve öyküleriyle, Mehmed Kemal şiirleriyle, Çetin Altan romanlarıyla yazardırlar, ama gazetelere yazdıkları yazılar, kimi zaman deneme özelliği gösterseler de, onları gazetecilik mesleğine sokarlar.

Bu konuda ortaya çıkmış olan dilsel ve sözlüksel yanlışlığı düzeltmenin olanağı ve gereği var mıdır? Gereği kesinlikle var, ama doğrusu artık olanağı yok. Bu nedenle, yazar ve gazetecinin, daha doğrusu bir konuda yazınsal olmayan bir kitap yayımlamış olan gazetecinin işi ve işinin niteliği düzeyindeki benzemezliği ele alalım:

“Muharrir”i “müellif”ten kesin olarak ayıran kalın sınırı, “Nasıl yazmalı?” sorusu çizmektedir. Müellif için basit bir araç olan dil, muharrir (yazar) için yapıtın yazınsal yapısının temel amaçlarından biri durumundadır. Roland Barthes, Essais Critiques adlı yapıtında yer alan “Ecrivain et Ecrivant” (Yazar ve Yazman) adlı yazısında, yazını amaçlayan yazar ile dili basit bir araç sayan yazman arasındaki kesin ayrımı ortaya koyar. “Dil”i bir fetiş durumuna getirmesek de, onu yazınsal yapıtın vazgeçilemez öğesi saydığımızı belirtmemiz gerekiyor. Çünkü, yazınsal yapıtın, “her şeyden önce” bir dil eylemi olduğunu kesinlikle kabul ediyoruz. Barthes’ın, “Kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. Hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz” görüşünün karşısında olsak da, “Eserin özelliği sakladığı anlamlarda değil, bu anlamlara verilmiş biçimlerdedir” (Yazı Nedir, s. 75) görüşünü paylaşmamazlık edemeyiz; çünkü bir yapıtın yazınsal özelliği, içerdiği anlamlara verilen biçimlerden kaynaklanır. Bir metne “niteliğini”,onun söyleminin niteliği verir: yazınsal söylem, tarih söylemi, siyasal söylem… Yani dilin örgütlenmesi. Bir yapıtın yazınsal olması için, onun söyleminin yazınsal, içeriğinin yapıntısal (fictif), dilinin kurgusal olması gerekir. Bu bağlamda, M.A. Birand’ın uzun süre en çok satan kitaplar listesinde kalan Emret Komutanım adlı kitabını örnek alarak irdeleyecek olursak, söyleminin bilgilendirme, haberlendirme söylemi, içeriğinin yansıtmacı-aktarmacı, dilinin araçdil olduğunu görürüz. Birand, yazınsallığı amaçlamadığı için, doğru bir seçim yapmıştır ve bunun doğal sonucu olarak da, yaptığı yazarlık değil yazmanlıktır. Kullandığı sözcüklerin, tek tek ya da kendi aralarındaki ilişkiler düzeyinde sanatsal nesne olma amaçları yoktur; sözcük ve cümleler, okura açıklamada bulunurlar, özel bir konuda okuru bilgilendirirler. Bu tür söylemle kaleme alınmış metinler, içerik ve biçim bakımından alımlayıcı okur tarafından alımlandıkları anda tüketilirler; yeniden üretilip sürdürülmezler; okurun alımlama (özümleme, değerlendirme) evresinde, tasarımlama (Vorstelllung) ve canlandırma (Darstellung) söz konusu değildir; metnin içerdiği ve ilettiği anlam, okur tarafından doğrudan doğruya, dönüşümsüz olarak algılanır. Alımlama sonunda okur, belli bir konuda bilgi edinir, bir düşünsel ve duygusal konuma girer, ancak bu konumun “estetik haz”la bir ilişkisi yoktur. Buna karşılık, söylemi yazınsal olan metin, estetik haz ve sanatsal bilgi verir. Kitapları çok satan gazetecilerin metinleri ise, doğrudan doğruya siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlarla ilgili açıklamalarda bulunmakta, belli bir döneme ilişkin gizlilik dereceli bilgiler vermektedirler. Katma Değer Vergisi üzerine kaleme alınan ya da Çukurova’da süne mücadelesini konu alan bir kitapla, gazetecilerin bilgilendirici kitapları arasında herhangi bir fark yoktur. İçerikleri, izlekleri, konuları ne olursa olsun, dilsel örgütleniş bakımından, yazınsal söylem dışında yer alırlar. Yani yazınsal ürün değildirler, bu nedenle de üreticilerine, yazar yerine yazman ya da müellif demek gerekir.

Oluşum evresindeki farklılığa gelince: bu süreç, yazınsal yapıtta, yazarın gerçeği, tasarımlama ve canlandırma evrelerinden geçerek yazınsal metnin yapısını oluşturur. Bu oluşumda, yazarın bireyselliği önemli bir rol oynar. Gazetecilerin, 12 Mart ya da 12 Eylül hareketlerinin perde önünü ve arkasını yansıtan kitaplarında, bir tanıklığın, bir belgenin ve bir sözün, müelliften bağımsız olarak aktarıldığı görülür. Müellif, gerçek olay örgüsü içinde, okuru yönlendirecek yorumlar yapabilir, ancak metni, tasarımlama (Verstellung) ve canlandırma (Darstellung) evrelerinden geçmemiştir. Aslında kitabın oluşum amacı da budur: gerçekliğin kendisi olmaktır. Çünkü “gerçekleşmiş olan”a tasarımsal ve kurgusal bir müdahalede bulun(a)maz müellif. Bulunursa gerçeklikten uzaklaşır; onun görev ve amacı, gerçekliği yeniden üretmek değil, onu “gerçekliğin kendisi olacak biçimde” aktarmaktır. Çünkü bu gerçekliğin içinde yer alan bireyler ve taraflar tarafından “yalanlanmak” tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Buna karşılık, yazınsal metin, gerçekliğe ancak gönderme yapar, yazarın tasarımından geçtiği için bizzat gerçeklik değildir, ama o gerçekliğin “özümlenmiş” ve “değerlendirilmiş” bir yansısıdır. Yazınsal söylem imgelemseldir, tasarıma dayanır ve yapıntıdan (fiction) yararlanır. Yazınsal metin, gerçekliğin, sanatsal yaratım dizgesi içinde yeniden üretimidir, yola çıkılan nokta ile varılan nokta arasında, sanatsal yaratı evresi yer alır. Yazarın amacı, gazeteci gibi gerçekliği tekrarlamak değil, onu sanatsal gerçeklik olarak yansıtmaktır. Onun her eyleminin başında, “sanatsal” nitelemesi yer alır: sanatsal bilgi, sanatsal deney, sanatsal gerçeklik, sanatsal imge, sanatsal nitelik, sanatsal yorumlama, sanatsal yöntem, sanatsal özgünlük…

12 Mart ya da 12 Eylül müdahaleleri olmasaydı, gazeteciler bu konularda kitap yazamazlardı. Demek ki, gazetecilerin kitapları, doğrudan doğruya “olmuş olan”a bağlıdır. Birden fazla gazeteci, aynı tanıklıklarla, aynı belgelerle, aynı gözlemlerle, aralarındaki yorum ve ideoloji farklılıkları dışında, birbirlerine benzer kitaplar yazarlar. Çıkardıkları sonuçlar, yaptıkları yorumlar aynı olmasa bile, öykü ve geri plan “tek”tir ve onlardan bağımsızdır. Buna karşılık, nesnel bağdaşığı bulunması koşuluyla, yazarın yapıtının, “olmuş olan”dan yola çıkmak gibi bir zorunluluğu yoktur, bir tasarımdan yola çıkarak yapıntısal bir 12 Mart, bir 12 Eylül gerçeği yaratabilir. Bu gerçek, evrensellik özelliğine sahiptir. Bu yapıntısal metinde, yazarın kişiliği önemli bir rol oynar, ürünün nesnel gerçekliğe gönderme yapan içeriği kişisellik taşımasa da, biçimi onun damgasını taşır, özneldir. Bu yazınsal metinde, yazarın yeri bir başkası tarafından doldurulamaz. Yani Yaşar Kemal, İnce Memed dizisini yarım bıraksaydı, bir başka yazar, yapıtı onun tasarladığı ve gerçekleştirdiği biçimde tamamlayamazdı, bir başka metin üretirdi. Gazetecinin metnini gerçeklik yönlendirir, yazınsal metni ise yazar kurgular. Yani bir gazetecinin elinin altındaki belgelere dayanarak, yarım bıraktığı kitabı, onun gerçekleştireceğine yakın bir içerik ve biçimde gerçekleştirmek mümkündür.

Bir başka farklılık: gazeteci ile yazarın yapıtları karşısında alımlayıcı okurun konum ve tutumu, beklenti ve seçimi, aynı gereksinimlere mi dayanmaktadır? Hiç kuşkusuz hayır! Alımlayıcı okur, gazetecinin metninde bir bilinmezliği, bir gerçekliği ve doğru bilgiyi seçer, ama yazarın yazınsal metninden beklediği, estetik haz, tasarımlanmış gerçeklik ve sanatsal bilgidir. Bu noktada, gazeteci ile yazar arasında doğal bir eşitsizlik vardır: gazeteci olay ve gerçekliği bir eşsüremlilik içinde izleyebilir, aktarabilir. Yazarın böyle bir şansı yoktur, beklemek zorundadır, olgu tarihsel boyut kazanmalıdır. Oysa, ortam elveriyorsa beklememek zorundadır gazeteci. Durum, ne Duygu Asena’nın (“Halkın ne istediğini biliyor, halkı daha iyi tanıyoruz.” Güneş gazetesi,               10 ağustos 1987) ne de Erbil Tuşalp’ın (“Gazetecilik ülkemizde edebiyattan daha çok hayatın içinde.”  aynı gazete) dediği gibidir. Çünkü gazetecinin kitabının temelinde olay, yazarın yapıtının tabanında ise izlek (tema) vardır. Gazetecinin gerçeklik karşısında seçme şansı ve yetkisi yoktur; yazarın gerçekliği ise, Yves Gilli’nin dediği gibi (Yeni Düşün, ocak 1987) “madde… nesnel olarak var olan ve yazınsal metnin ayıklayıp seçtiği bir nesnedir; tema ise, bu seçilen nesnenin estetik işlenmesini gösterir”. Okur, gazetecilerin kitaplarına, Yaşar Kemal ya da Orhan Pamuk’un kitaplarını satın aldıran dürtüyle yaklaşmamaktadır. Yani okur, omlet yapmak istemekte ve bu nedenle de, elma değil yumurta satın almaktadır. Okur, bir kapalı dönemle, bir olay ve olguyla ilgili olarak bilgilenmek istemektedir. Emin Çölaşan’ın kitabını Yavuz Donat, Uğur Mumcu’nun kitabını Turhan Selçuk yazsaydı, yorum değişir, ama gerçeklik değişmezdi. Bu kitapları sattıran, yazmanların kişilikleri belli bir oranda etkili olsa bile, içeriklerinin özellik ve nitelikleridir. Okur, bu kitapları bir yazınsal haz almak için satın almamaktadır. Demek ki seçim, yazınsal değil bilgiseldir ve bunda da bilgilenme gereksinimi rol oynamaktadır. “Acaba biz okurun edebiyattan beklediğini karşılayamaz bir durumda mıyız? Okur bizi aştı mı?.. Galiba biz toplumun gerisine düştük. Gazeteci yazarların kitaplarını alan yüz okurdan doksanı hiç tartışmasız edebiyat okuru” diyen yazar Tarık Dursun K. da, yazarlık durumunun uzağında bir açmaza düşmektedir. Tarık Dursun K., hâlâ sürmekte olan 12 Eylül döneminin romanını, ancak dört beş yıl sonra yazabilir. Bu nedenle, gazeteciler ve okurlar karşısında bir aşağılık duygusuna kapılması, gereksiz ve yararsız bir acelecilik olarak görünüyor bize. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarını satın alanların yüzde doksanı edebiyat okuru değil, özel bir okur. Bir kesimi, belki ilerde yazın okuru olmaya aday bir okur kitlesi. Okurun Türk yazarını aşıp gazetecilere yöneldiği savı da yanlış, çünkü Tarık Dursun K. ve meslektaşlarının okurları yüz binlerden, beş bine, üç bine inmiş değil. Eskiden de bu kadardı. Yazın okurlarının sayısının üç ya da beş binle sınırlı olması, yazarlara bir ölçüde bağlı olsa bile, Türkiye’nin genel sorunu. Şu gerçeği unutmamak gerekir: okur sayısı, alımlanan metnin karmaşıklığıyla, okur tarafından yeniden üretilmesinin güçlük düzeyiyle ters orantılıdır. Metnin yazınsal karmaşıklığı yoğunlaştıkça okur azalır. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın bütün ülkelerinde böyledir. Örneğin Fransa’da Françoise Sagan gibi romancılar, Marguerite Duras, Claude Simon gibi romancılardan; Almanya’da ise Türkler konusunda tanıklığa dayalı bir belgesel inceleme kitabı En Alttakiler’i yazan gazeteci Günter Wallraff, Günter Grass’tan daha fazla satmaktadır. Ama bu ülkelerde, Türkiye’dekinin benzeri saçma tartışmalar açılmıyor.

Gazetecilerin kitaplarını sattıran etkenin, içeriklerine bağlı olduğunu daha önce belirtmiştik. Satış-içerik ilişkisine biraz açıklık getirelim. “Seviştiğim ünlüleri açıklayacağım” diyen travestiler kraliçesi Seyhan Soylu (Milliyet gazetesi, İzmir baskısı,                   30 temmuz 1987), söylediğini gerçekten yapabilse, özel yaşamını, deneyim ve gözlemlerini, cinsel yaşamı ile duygular dünyasını bütün boyutlarıyla yansıtabilse, yayımlayacağı kitap, başta Duygu Asena’nınki olmak üzere, satış bakımından birçok gazetecinin kitaplarını geride bırakabilir. Aynı şey Bülent Ersoy’un anıları, bir 12 Mart ya da 12 Eylül işkencesinin anıları için de geçerlidir. Öte yandan, gazetecilerin kitaplarının satış başarısı, okurun güncel politika olaylarına olan merak ve bilgisel açlığından da kaynaklanmaktadır. Bu kitapların alıcıları geleneksel yazın okurundan çok, gazete okurlarıdır. Nasıl binlerce ansiklopedi alıcı genellikle yazın okuru değilse, gazetecilerin kitaplarını okuyanlar da, daha önce belirttiğimiz gibi, geleneksel ve tipik yazın okurları değildirler. Bunlar, “ak dizi”, “kara dizi”, “pembe dizi” türü aşk romanlarının okurları gibi bir başka soydan, bir başka türden okurlar ve aralarından çok küçük bir kesimi, ciddi yazın okurluğunu seçebilir.

Suçlanan ya da kendi kendilerini suçlamaktan hoşlanan yazarların yapıtlarını bir yana bırakalım, bu ülkede Nâzım Hikmet’in Sanat ve Edebiyat Üstüne adlı eşsiz kitabı bile ağır aksak satmakta, Yaşar Kemal’in XX. yüzyılın başyapıtları arasında yer alan romanları kimilerince küçümsenmektedir.

Durum böyleyken, bir başka gazetecinin, “üstelik bunların birçoğunun (yani gazetecilerin, Ö.İ.) arkasında da gazetecileri yokken, özel yayınevlerine bastırdıkları kitaplarıyla alışılmış satış sınırlarını zorluyorlarsa bunun bir anlamı yok mu? Bu, biraz da bu yazarların çağlarının tanığı olmalarından, güncel tarihi yazmalarından, okuruyla diyalog kurmadaki ustalıklarından gelmiyor mu?” (İlhami Soysal, Milliyet gazetesi, 29 temmuz 1987) demesi, bu yazı boyunca açıklamaya çalıştığımız yanılgının en tipik örneklerinden biri. İlhami Soysal, bir zamanlar Çağlayan Yayınları’nın satış rekorları kırdığını, on yıl kadar önce Tanrıların Arabaları gibi bir zırvanın baskı üstüne baskı yaptığını anımsamıyor mu? Verdiğimiz örneklerle kesinlikle aynı düzeyde tutmadığımız gazetecilerin kitaplarının satış sınırlarını zorlamasının, hiç kuşkusuz bir anlamı var, ancak bu anlam yazınsallıktan çok toplumsallık içermektedir. Ne var ki biz, yazınsallık ile toplumsallığı bir bütün olarak gördüğümüz için, bu “anlam”a kuşkuyla bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Ayrıca bir yazınsal kavram olan “çağının tanığı olmak” ile bir gazetesel kavram olan “güncel olayları aktarmak” da aynı şeyler olmamak gerekir. “Güncel tarihi yazmak” ile “güncel olayları yazmak” aynı şeyler değildir. Tarihin günceli ya da güncel olmayanı yoktur. Üstelik, gazetecilerin bu bağlamda yaptıkları, tarih yazarlığı değil, bir tür vakanüvistliktir.

Hiç kuşkusuz, gazetecilerin eylemlerini küçümsemek gibi bir niyetimiz yok, ama Sezar’ın hakkı Sezar’a, yazarın hakkı yazara… (Türk yazarlarının yazınsal ve toplumsal görev ve sorumluluklarının bilincinde olup olmadıkları ayrı bir tartışma konusu olabilir.) Kimseye yapmadığı işle ilgili sıfat ve unvanları vermek, kimsenin hakkı olmamak gerekir. Yazar ile gazetecinin aynı kategoride karşılaştırılabilmesi için, gazetecinin de özgül bir estetik amaca hizmet eden bir göstergeler dizgisi ya da göstergelerden oluşan bir yapı içinde düşünce ve duygularını dile getirmesi, başka bir deyişle, yazınsal bir yapıt oluşturması, yazınsal yazar olması gerektiği göz önünde tutulmalıdır. Çoğul katmanlardan oluşmayan, varoluş biçimi ya da varlıkbilimsel durumunun çözümlenmesi için epistomolojik bir çaba gerektirmeyen bir metnin yazmanını, yazın bağlamında yazar kabul edebilir miyiz? Kabul edemememizin, gazeteciler açısından onur kırıcı bir yanı yoktur. Sonuç olarak, gazeteci ile yazarı, meslekî eylemlerinin kaynağı, yapıtlarının oluşumu ve amacı bakımından karşılaştıramayız.

Öte yandan, yazımızı bitirmeden değinmemiz gereken bir nokta daha var: Türk gazetecilerinin, toplumsal bilinç bakımından, yazarlardan daha ilerde ve mesleklerinin gereklerini daha iyi kavramış durumda oldukları kanısında değiliz. Ayrıca, birçok gazetecinin bu tartışma konusunda yazdıkları yazılardan, soruşturmalara verdikleri yanıtlardan, yazınsal yapıtın özelliklerinden ve varoluş biçiminden habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin, Emin Çölaşan, “Çünkü biz okuyucuya romanlar, öyküler ve şiirler değil, okuyucunun bugüne kadar büyük ölçüde yabancısı olduğu somut gerçeklerle dolu apayrı bir dünya açtık…” (Güneş gazetesi, 10 ağustos 1987) diyor. Yani yazarların somut gerçeklerle uğraşmadığını söylemek istiyor ki, bu büyük yanılgının açıklamasını daha önce yapmış bulunuyoruz. Emin Çölaşan’ın yaptığı, bale ile jimnastiği birbirine karıştırmak ya da birbiriyle karşılaştırmak gibi bir şey. Jimnastik, balenin hammaddesidir, tıpkı kendi kitaplarının, yazarlara hammadde sunması gibi. Belge sunma, gerçeği aktarma konusunda başarılı ve değerli hammadde (belge) sağladıklarını yadsıyamayız. Ama o kadar. Emin Çölaşan’ın kitaplarının, yazınsallık düzeyinde, yazınsal yapı bağlamında, dilin estetik kullanımı konusunda, kendisi kadar iddialı olabileceğini sanmıyoruz.

Gazeteci-yazar tartışmasında yapılan soruşturmaları yanıtlayan ya da bu konuda yazı yazan romancı, şair ve öykücülerimizin durumları da biraz tuhaf, gazeteciler karşısında gereksiz yere kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bir toplumsal ya da siyasal konuda tanıklık ve araştırmaya dayalı bir kitap yazan gazeteci, tıpkı kendi konusunda kitap yazan fizikçi, kimyacı ya da toplumbilimci gibi, yazar (muharrir) değil yazmandır (müelliftir). Yazınsal ve felsefî kültürden uzaklaşarak, arabesk ya da lümpen kitle kültürünün sığ sularında hızla yol alan bir toplumda, yazın okuru erozyonu elbette hızlanacaktır. Yalnız bizde değil, kapitalist ve kapitalist bozuntusu ülkelerin hepsinde gözlemlenen bir olgu bu. Ancak gazeteci ile yazarı karşılaştırmak, meslekî bilgisinden yararlanarak kitap(lar) yazdığı için onu yazar saymak veya Yazarlar Sendikası’na ya da PEN Derneği’ne üye kabul etmek garipliği, yalnızca bizim ülkemizde yapılmaktadır.

(Yeni Düşün dergisi, kasım 1987; Söz ve Yazı, Varlık Yayınları,1993; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004)

“ATLA GEL, PARAYI TELLEDIM!” [i]

“Atla gel, parayı telledim!”

Rahmetli Uğuray’la oynadığımız oyundan bir cümle: “Atla gel, parayı telledim!”

50’li yılların ortaları. Mersin’de, Akkahve’de, caddeye bakan masalardan birinde oturur, pipo içerek dışarı bakardım. Yalnızca dışarı bakmazdım. Varlık, Kaynak, Yeni Ufuklar ya da Seçilmiş Hikâyeler dergilerinden birini okur, kendimi Attilâ İlhan’ın Hasan’ının (Sokaktaki Adam) yerine koyardım. “Ve seni Bâbil’den öteye götüreceğim…” Kitabın (1953, Seçilmiş Hikâyeler dergisi kitapları) kapağındaki bereli kızın sevgilim, geri plandaki sol eli beline dayalı, sağ elinde dumanı tüten sigara tutan, dekolte giyimli sarışın kadının da metresim olduğunu hayal ederdim.

Tam bu sıralar, Uğuray’ın davudî sesi kulağımın dibinde patlardı:

“Atla gel, parayı telledim!”

Güngör Kabakçıoğlu’nun yaptığı kapak resmindeki bereli kızı hemen istemiyordum, daha sonraki yıllara saklıyordum, bir düşünce olarak. Sarışın bir Ava Gardner’a benzeyen dilber en azından Güngör Kabakçıoğlu’nun çizdiği haliyle vardı. Ve bana da fena halde tutkundu. Adı ya Sibel Tamara ya da Cumana’ydı. Aslında, o sıralar Mersin’de, Lübnan konsolosunun baldızı bir Cumana vardı, onun peşinde dolaşırdım, “Cumana” adında bir şiir de yazmıştım, şiir İstanbul ya da Ankara dergilerinden birinde (hem de önemli bir dergi) yayımlanmıştı. Ama bu Cumana esmerdi… “Sefer dönüşlerinde vapur düdükleri…” Telgraf sarışın Sibel Tamara’dan ya da sarışın Cumana’dan geliyor olurdu… Beyrut ya da İskenderiye’den. Özlemiş anlaşılan. Ama özlemeyip de ne yapacak. Hele bir para gelsin, gerisini düşünürüz.

Masada oturuşumdan, sigara ya da pipo içişimden, edebî mi, yoksa edepsiz mi hayaller kurduğumu bilirdi Uğuray.

***

Garson cin tonik bardağını masaya koyarken “Faddal” diyor; ben de ona “Şükran ya hayyo…” diyorum. Pencerenin tül perdelerinin arasından sıra sıra palmiye gövdeleri ve bu gövdelerin arasından da “Batı (ya da Doğu) Nil Deltası Otobüs İşletmeleri”nin upuzun tabelası görünüyor. Pencerenin içindeki görüntüye göre bir alana bakıyorum. Alanın ortasında fesli bir heykel, uzak ufuklara bakıyor. Bir heykel ancak bir denize bakabilir böyle… Masada sigara paketinin yanında duran otel müşteri kartının üzerinde Hotel Pullman Cecil Alexandria ve “Welcome” yazıyor. Demek ki İskenderiye’deyim ve otelin adı Cecil olduğuna göre Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’nün en önemli mekânlarından birindeyim. Başımı geriye çeviriyorum: altı metre yüksekliğinde, beş metre genişliğinde o ünlü ayna. Evet, İskenderiye Dörtlüsü’nün Cecil Hotel’indeyim. Öyleyse, fesli heykelin bulunduğu alan Saad Zaghlool Alanı, otelin önünden geçen cadde Safia Zaghlool Caddesi, alanın batısını sınırlayarak Safia Zaghlool’la kesişen de Nabi Danial (Nebi Daniel) Sokağı olmalı. Kafamda sahneyi yeniden kuruyorum: alanın karşı köşesinde de Trianon Kahvesi olmalı.

Peki Athinaios Kahvesi nerede, Bilardo Sarayı nerede? Trianon, Athinaios ve Bilardo Sarayı… Kentin yaşlı şairini kafamdan uzaklaştırmalıyım şimdilik…

“Atla gel, parayı telledim!”

Demek ki atlayıp gelmem kırk yıl sürmüş. Hesaba göre, Sokaktaki Adam’ın kapağından metres tuttuğum kadın şimdi en azından altmış beş yetmiş yaşlarında olmalı. (Şimdiden söyleyeyim: onu birkaç gün sonra Elite Lokantası’nın sahibesi Madam Kristina olarak tanıyacağım, benimle Fransızca konuşacak ve kente gene geleceğimden öylesine emin ki, “Gelecek sefere gelirken bana Türk lokumu getirin!” diyecek.)

***

Ne yazıyor kitapta? (Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü, Justine, Çev. Ülker İnce, Can Yayınları, s. 65) [Benim onu ilk gördüğüm yerde, Cecil Otel’in kasvetli girişindeki aynada tanışmışlar. “Bu can çekişen otelin girişindeki palmiyelerin kımıltısız bileşik yaprakları yaldız çerçeveli aynalarda uzun parçalara ayrılarak yansırlar. Burada yalnızca zenginler sürekli kalabilir, şeref ödenekli yaşlılığın yüksek nitelikli güvenliği içinde yaşayanlar. Ben kendime daha ucuz bir yer arıyorum. Bu gece salonda küçük bir Suriyeli kalabalığı var, koyu renk takımlarla ağırlaşmış gövdeleri, kıpkırmızı feslerden sararmış yüzleriyle ciddi ciddi oturuyorlar. Su aygırlarına benzeyen, hafifçe bıyıklı kadın tayfası çangur çungur sesler çıkaran takılarıyla yatmaya gittiler. Erkeklerin yumuşak, oval, meraklı yüzleri, kadınsı sesleri mücevher kutularıyla eğleşmekte, çünkü bu simsarlar küçük bir kutuya yerleştirdikleri en seçkin mücevherlerini yanlarından hiç eksik etmezler; yemekten sonra söz erkek mücevherlerine geldi. Akdeniz dünyası, insanlara bundan başka konuşacak bir şey vermiyor; mülkiyet simgesinde anlatımını bulan cinsel tükenmişlikten gelme bir kendine tutkunluk, bir narsizim, öyle ki, bir erkekle tanıştığınız zaman onun ne kadar ettiğini hemen anlarsınız, karısıya tanıştığınız zamansa aynı duyulmaz fısıltı size onun çeyiz ağırlığının neler olduğunu söyler. Mücevherlere paha biçmek için ışıkta bir o yana bir bu yana evirip çevirirken haremağaları gibi keyifli keyifli mırıltılar çıkarırlar. Küçük, kadınca gülücüklerle güzel beyaz dişlerini gösterir, içlerini çekerler. Parlak abanoz yüzlü, beyazlar giyinmiş bir garson kahve getirir. İçinde küçük esrar parçaları bulunan kocaman (Mısırlı kadınların kalçaları gibi), beyaz sigaralara gümüş çakmaklar çakılır. Yatmadan önce kafayı bulmak için birkaç zerrecik…”] Bir kez esrar denedim, kabadayılar vermişti, hiç hoşuma gitmedi. Uyumak istemiyorum, istesem de uyuyamam, uykusuzluk benim sürekli konumum. 502 numaralı odada, yeni açılmış bir şişe viski aynanın önünde duruyor. Bu gece konuğum ya da konuklarım olabilir.

– Justine’i mi bekliyorsun? diyor bir ses.

Bakıyorum: Kostis Moskof. İnmeli sol eli hüzünle sarkıyor. Bir ipe ağır bir taş bağlanmış gibi, kolu omuzdan bileğine kadar hareketsiz, parmakları ayrı ayrı oynuyor, sanki yengeç kıskaçları, örümcek ayakları, ama bu benzetmeleri Kostis’e yakıştırmıyorum.

– Hayır, diyorum ben, Cléa’nın gelmesini isterim.

– Cléa, YunanYahudi karışımıdır.

– Daha iyi, diyorum. Cléa’da insanı dinlendiren bir şey var. Justine tedirgin ediyor beni. Justine yamyam bir kadın.

– Yamyam kadınlar düşlerinde uçururlar insanı…

– Ben bir yazı anımsamaya benzeyen kadınları severim, diyorum.

“Bir yazı anımsamaya benzeyen kadın”ın, Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam’ının kapağındaki bereli kız olduğunu, onun daha sonra “sevgilim” olduğunu biliyorum. Ama Kostis’e söylemiyorum bunu. Cecil Otel’den en az otuz saatimi çaldığı için kızgınım ona.

***

Kahire’den İskenderiye’ye gelirken, hangi otelde kalacağımızı sorduğum Titos Patrikios, “Cecil Otel’de”, demişti. Benimle dalga mı geçiyor diye yüzüne bakmıştım, ama Cecil Otel tutkumu açmamıştım şimdiye kadar ona. Ama gene de içimde küçük bir kuşku vardı; belki birinden duymuştur. Ama, o “biri” kimdi? Otobüs, bizi saat 15.00’e doğru öğle yemeği yiyeceğimiz deniz üstü lokantaya götürmeden önce bir ara Cecil’in önünde durmuş ve ancak o zaman inanmıştım 4 aralık, daha doğrusu 5 aralık 1994 pazartesi gecesi Cecil Otel’de uyuyacağıma.

“Hellenik Kültür Vakfı”nda Konstantinos Kavafis konuşmamı yaptıktan sonra otele dönünce, “Aynalı Salon”un ağzındaki bir masaya oturup oda anahtarımı getirmelerini beklemiştim. Ama getirmediler. Buna karşılık Polina gelip, “Haydi kirye İnce, pame!” deyince şafak attı bende. “Siz ve birkaç kişi Helnan Palestine Hotel’de kalacaksınız.” Yüzüne çılgın bir öfkeyle bakmıştım genç kadının. “Ben bu otelde kalmak istiyorum!” Palestine Hotel, Kral Faruk’un Montaza Palace’ıymış, Disneyland gibi bir yermiş, dünyanın en lüks otellerinden biriymiş. Polina artık, konuşmamdan sonra dolu dolu gözlerle gelip beni kutlayan o güzel genç kadın değildi, “vuslat”ıma engel olan kara cadıydı.

Palestine Hotel’de o gece hiç uyumadım. Yatağa bile girmedim. Ilıdıkça sıcak su ekleyerek uzun süre banyo küvetinde yattım, boğulma denemeleri yaptım; biri odamda, öteki Aynalı Salon’da Justine ile Cléa’nın beni Cecil Otel’de beklediklerini düşündüm, düşündükçe de akrepleştim.

Ertesi gün, Kavafis’in mezarını ziyaret ettikten sonra, otobüs Cecil Otel’in önünde durup “şanslılar”ı indirirken, ben de indim, doğruca resepsiyona gidip bir yetkiliyle görüşmek istediğimi söyledim. Otel doluymuş, Yunanistan Kültür bakanı yüzünden, ama küçük de olsa akşama doğru bir odanın boşalması olasılığı varmış… “Saat tam on altıda telefon edin bana. İlk boşalan oda sizden başkasına verilmeyecek” dedi. Otelin kartının arkasına adını yazmasını söyledim. Yazdı: Sayed İbrahim.

Sayed İbrahim’e ne anlattım? Belki de şu yazdıklarımı anlattım… Dediği saatte telefon ettim, “Hemen gelin, odanız sizi bekliyor” dedi.

İşte şimdi Aynalı Salon’da pencerelerinden birine yakın bir masada oturuyorum. Masanın üzerinde garsonun biraz önce getirdiği cintonik bardağı, sigara paketi ve otelin müşteri kimliği kartı. Aynı anda Mersin’de Akkahve’de caddeye bakan, Güneş Sineması’nı gören masalardan birinde de oturuyordum. Sinemanın merdivenli sekisinde kestaneci mangaldaki ateşi tavuk teleğiyle canlandırıyor ve gazete satıcısı “Makaredu deelii!” diye bağırarak geliyor. “Deelii!” Daily olabilir, peki “Makaredu”nun anlamı ne?

Mersin ve İskenderiye, Akkahve ve Cecil Otel’in Aynalı Salon’u… Aradan geçen kırk yıl, yaşanan değişik yedi kent, otellerinde konakladığım daha onlarca kent, eskitilen yüzlerce ayakkabı, don ve gömlek, içilen en azından 14 600 paket sigara, boşaltılan binlerce şişe içki, bir ölü baba, ölen ya da öldürülen arkadaşlar, 60’lı yılların şenlikli umudu, ardından giderek koyulaşan karamsarlık… Yıllarım ve ben şişe geçirilmiş tütün yaprakları gibi, gölgenin gölgesinin gölgesi… Uğuray öldü, ama sesi hâlâ kulağımda: “Atla gel, parayı telledim!” Aylarca, sokaklar ve vitrinler boyu göz göze geldiğim, ama tek sözcük konuşamadığım Cumana (şimdi yaşı çoktan altmışı geçmiş olmalı) Mersin’de midir acaba? Belki de iç savaş Beyrut’unu yaşamıştır, ya da çoğu Lübnanlı zengin gibi Paris’e göçmüştür. Masayı iki elimle tutuyorum, sanki kırk yılın ağırlığıyla çökmemesi için, çökmesini engellemek için. Kırk yıl içinde ölerek dökülen derim, deri tozlarım bir yerde birikebilseydi kaç kilo gelirdi?

Masada yerimi değiştiriyorum. Sırtım pencereye, yüzüm aynalı salona dönük. Uzaktaki aynanın içinde, Lawrence Durrell’in sözünü ettiği palmiyelerin yansımaları yok, ama palmiyelerin Safia Zaghlool Caddesi boyunca dizildiğini biliyorum. Aynalı Salon’da oturan yüzlerin kimilerini tanıyorum, Kahire’den bu yana onlarla birlikteyim. İstanbul’u, Kapadokya’yı, İzmir’i görenler ve aralarında, kimilerinin ataları buralardan gitmiş Atina’ya, Selanik’e… Aynalı Salon, Pera Palas’ın Barlı Salon’undan daha görkemli değil. Birden, Pera Palas’ın barına en yakın, pencere kıyısındaki masaya oturup Asmalımescit Sokağı’na baktığımı anımsıyorum. İskenderiye’de Asmalımescit’e benzeyen onlarca sokak var, özellikle Grek mahallesinde; Kavafis’in evinin bulunduğu, eski adıyla Lepsius, yeni adıyla Şarm eşŞeyh Sokağı da Asmalımescit’in akrabası. Kafamdan bunları geçirirken dikkatle salona bakıyorum: Justine’e, Balthazar’a, Mountolive’e, Cléa’ya, Darley’e, Nessim’e benzeyen kimse yok. “Amonyak, sandal ağacı, güherçile ve balık” kokuyor İskenderiye eskisi gibi, şimdi ek ve eksiklik olarak, at gübresi yerine egzoz gazı kokusu var.

Hayal kırıklığı yaşayabilirim Aynalı Salon’a bakarken, ama buna izin vermeyeceğim, vermemeliyim. Bu sırada Robert Desnos’nun bir dizesi imdadıma koşup derdime deva oluyor: “J’ai tant rêvé de toi que tu perds ta réalité (Seni öylesine düşleyip durdum ki yitiriyorsun gerçekliğini).” Sonunda elde mısır koçanı kalmasa bile gölgelerden ve hayaletlerden başka bir şey kalmıyor gerçeklikten.

Kırk yıl, güneşte kalmış siyah gömlek gibi morarmış, bozarmış…

Kuşkuya düşüyorum. İstanbul’a dönünce Justine’in 65. sayfasını yeniden okuyorum, ilk kez otuz bir yıl önce okuduğum bu sayfayı. Cecil Otel’in Aynalı Salon’unu görmeksizin aldığım yazınsal haz ile gördükten sonrakinin arasında biraz fark var. Salonu gördükten sonra haz daha da derinleşmiş, sınırları genişlemiş. Salonu görmeden imgelemimde kuruyordum onu, şimdi imgelemime gerçeklik de ekleniyor ya da gerçekliğe imgelemim katkıda bulunuyor. Yazınsal nesnenin, yazınsal gerçekliğin, görme ve deneyimle denenmesi ne zorunlu, ne de gerekli. Böyle bir deneyimi zorlamıyor “yazı”, ama yazınsal gerçeklikle nesnel gerçekliği birlikte kavramak ve yaşamak için büyük bir fırsat. Belki de ikisini birlikte ve ayrı ayrı anlamak için, kavramak ve değerlendirmek için bulunmaz bir fırsat.

Birkaç gün önce, çok ilginç genç bir edebiyatçı benimle bir söyleşi yaptı bir dergi için (Varlık dergisi için). Zeki bir genç, donanımlı, beni iyice sıkıştırdı. Hele, “Gerçeklik ile tanıklığın sınırları var, sınırları belli, ama imgelemimizin sınırları durmadan genişler” dediğim zaman. Tam bu sözcüklerle mi söyledim, emin değilim, ama böyle bir şey söyledim. İmgelem yazınsal (ya da sanatsal) eylemin lokomotifi, ateşleyicisi, çünkü “montaj” olanağı veriyor. Montaj, ama modele uygun bir yeniden üretim (restitution) değil; montaj, ama önceden hazırlanmış bir krokiye göre değil, kendini yaratan bir modele göre.

Bu yaz başlarında, Ankara’nın Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde Emniyet örgütünün en üst basamaklarında görev almış bir lise arkadaşıma rastladım. Neredeyse 1956’dan bu yana görmemiştim onu. Lise sıralarında şiir yazmıştı, sürdürmediği için canı sıkılıyor gibiydi. Ayrıca yaptığı işten dolayı kendisini küçük göreceğimi sanıyordu. Ona, “Yazarın işi detektifin işine benzer” dedim. “Ama yazar özgür bir detektiftir, gerçekliğin araştırılmasında hiçbir yerden buyruk almaz, araştırmasını ceza yasasına göre değil yazınsallığın yasalarına göre yapar; bağımsız ve özgür bir detektiftir yazar.”

Birkaç gün sonra, yani İskenderiye’de yaşanan, şimdi “geçmiş”e dönüştüğü için imgelemimde özgürce montaj yapabileceğim günlerden birinde, büyük aynanın önündeki masalardan birinde oturuyordu Koskis Moskof, karısıyla birlikte. Bana, Justine’in odama gelip gelmediğini sordu, kendisine Justine’i değil Cléa’yı beklemiş olduğumu söyledim. Bunun üzerine bayatlamış, sıradan bir cümle söyledi:

– Ben sevdiğim her kadına “Justine” adını takıyorum.

Belki bayağı, ama yazınsal eylemi oluşturan “soğan”ın katmanlarından birini simgeleyen bir cümle.


[i] -Gösteri, Ocak 1995

 – Çile Törenleri, Varlık Yayınları 1995

 –  Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004

anadolu rumları nereli?

ANADOLU RUMLARI NERELİ?  [i]   

Adam gibi bir adamın, şerefli bir yazarın elinden çıkmış bir kitap [ii] .   Tarih kitabı. Ama yazar tarihçi değil. Belki Dr. Georgios Nakracas’m tarihçi olmaması ele aldığı konu için en büyük şans. Yazarın çok belirgin bir amacı var: Anadolu Rumlarının, Anadolu’dan mübadele ile Yunanistan’a giden göçmenlerin soy kökenleri. Bu bağlamdaki yorumlar Yunan tarihçiliğinin ve milliyetçiliğinin en önemli hurafesini oluşturmakta: Anadolu Rumları, üç bin yıllık süreklilik içinde Eski Yunan kolonicilerinin, İonların, vb., katışıksız torunlarıdır ve bunlar Yunan ulusal bilincini değiştirmeksizin korumuşlardır. Bunun anlamı şu: Türlü nedenlerle bundan üç bin yıl önce Anadolu’nun Ege kıyılarında koloni kuran eski Greklerin ulusal bilinci                               günümüze kadar gelmiştir.

Dr. Nakracas, Yunan halkının 1922 yılında düştüğü tuzağa tekrar düşmemesi için, zaman zaman Yunanistan Yunanlığına da değinerek Anadolu Rumluğunun üç bin yıllık sürekli Hellenizmle bir ilişkisi olmadığını kanıtlamaya çalışıyor ve bence bunu çarpıcı bir inandırıcılıkla başarıyor.

Dr. Nakracas’m kanıtlamaya çalıştığı düşünce Yunan varlığı kadar Anadolu Türklüğünü de ilgilendiriyor. Dolayısıyla kitabı Türkler için de son derece önemli, büyük bir dikkatle okunması gereken bir çalışma. “Batı Avrupa halklarının aydınlar sınıfı, “arkeon imon progonon” yani “eski atalarımızın torunlarıyız” diye düşünülebilecek bir Avrupa halkının bulunmadığını çok iyi bilmektedir.”  [iii]  Bunun ‘böyle’ olduğunu anlamak için yapmamız gerekeni yapacağız ve tarihteki insan hareketlerinde ulus kavramı ile soy ve ırk kavramlarını birbirinden ayırmayı öğreneceğiz. Tarihsel zaman içinde belki ‘varlık’ olarak varlığını sürdürmesine karşın hiçbir soy ve ırk ad, ve unvan olarak sürekli değildir; kültürel, ekonomik ve siyasal egemenliğini yitiren halk zaman içinde bir başkası olur, kılık değiştirir. Yunan milliyetçiliği günümüz Yunan halkının Antik Yunan’ın devamı olduğu savını Alman tarihçi Jacob Philipp Fallmerayer yerle bir ediyor: Fallmerayer’e göre eski Yunan soyu kaybolmuş ve onun yerini Hellenleşmiş Slavlar ve öteki halkların karışımı almıştır. [iv]  

İnsanların yurtları patates-insan tarlaları değildir ama üç bin yıllık sürekli Hellen varlığı savını irdelemek için Anadolu’nun insan yapısını betimlememiz gerekiyor. Bilinen tarih içinde Anadolu egemenleri ve halklar:

Hitit Dönemi, Frig Dönemi, Kimmerler Dönemi, Lidler Dönemi, Med (Pers) Dönemi. Anadolu tam anlamıyla bir Kavimler Kapısı, göçmen barınağı, sanki dönemin ABD’si. Hitit Devleti elbette İ.Ö.1200 yılında ortadan kalktı, ama Hititler yerlerinde ya da bir başka yerleşim yerinde ama Anadolu’da yaşamayı sürdürdüler. Her yeni gelen insan dalgası, Anadolu’nun türlü tenceresine girdi ve bir daha oradan çıkmadı.

Anadolu’da Persler Dönemini izleyen dönemler:

Madekon-Roma Çağı (İ.Ö.334-63), Roma Dönemi (İ.S.17-334), Erken Bizans (İ.S.334-610), Orta Bizans Dönemi (İ.S.610-1025), Bizans-Selçuklu Dönemi (1071-1261), Bizans-Moğol Dönemi ve Türk Emirlikleri (1261-1331), Osmanlı-Moğol Dönemi ve Karaman Emirliği (1331-1466), Osmanlı Dönemi (1446-1922). Aynı insan süreci kuşkusuz 1922’ye ve günümüze kadar sürdü.

Şimdi gelelim, “1922 bozgunundan sonra Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalan, daha sonra Mübadele ile  Yunanistan’a gönderilen Rumlar saf kan Hellen miydi? sorusuna olumsuz yanıt veren Dr.Georgios Nakracas’ın tezine:  “Rumların Eski Yunan koloniciler ve İoanlar ile soysal ilişkileri ya yok denecek kadar azdır ya da hiç yoktur. Eski Yunan koloniciler yalnızca kıyı şeridine yerleşmiş ve orada güçlü koloni kentleri kurmuşlardı. Sayılan nisbeten az olan Yunan koloniciler daha sonraları bir yandan yerli halklar, öbür yandan zamanla Anadolu’ya göç eden veya orada devlet kuran çeşitli uluslar kaynaşarak, Anadolu halklar mozayiğininin artık kolay ayırdedilemeyen bir öğesini oluşturmuşlardı.”  [v]  (s. 13-14)

Nedenleri ne olursa olsun İ.Ö. VIII yüzyıldan VI. yüzyıla kadar eski Hellas’dan Akdeniz, Marmara ve Karadeniz kıyılarına göçler oldu. Göçmenler buralarda koloniler kurdular. Koloniciler geldiğinde 800 yüzyıldır Hitit krallığı ve Ege kıyılannda en azından 400 yıldır Lid,Kar  ve Lik halkları vardı.

Bir ad uydurarak Ubidi adlı bir erkeği varsayalım ve örneğimizi somudaştıralım. Kolonicilerin bölgeye gelmesiyle bizim Lidyalı Ubidi toplumsal zorunluluk ve gereklilikler sonucu Yunanca öğrenerek Hellenleşti ve ailesi bu kimliği sürdürdü. Epeyce yüzyıl sonra  hıristiyanlığı kabul etmesiyle Ubidi’nin torunlan da hıristiyanlaştı. Buna karşdık, kıyı kesiminin Yunan kolonicilerinin ulaşmadığı iç kesimlerde, Konya, Amasya, Sivas, Gümüşhane gibi yerlerde Hellenleşme doğrudan dil aracılığıyla olmadı. Yerli halklar (Kelkitler, Kaldeliler, Makronlar, Khalibler, vb.) Bizans döneminde ilkin hıristiyanlaştılar ve Yunanca yazılmış İnciller aracılığıyla Yunanca öğrenerek Hellenleştiler. Üçüncü tip Rumlann ataları ise 17. yüzyıldan itibaren Trakya, Makedonya, Yunanistan ve adalardan ekonomik nedenlerle Anadolu’ya göçmüştü. Bu ekonomik göçmenlerin çoğu Hellenleşmiş Slav’dı. Günümüzden 200-250  yıl öncesine kadar Yunanistan’da Yunanca konuşulmadığı dikkate alınacak olursa bu durum  tahminden çok gerçeğe yakındır.

Türkler 1071’de Anadolu’ya geldiği zaman karşısında soy bakımından Yunan olmayan ama türlü nedenlerle Yunanca konuşan Hıristiyan insanlar (Rumlar) buldu. Bu insanların büyük bir çoğunluğu 200-250 yıl içinde Müslüman oldu, Osmanlı halkının kurucu dili olan Türkçeyi öğrendi. Daha sonra, çokuluslu Osmanlı İmparatorluğunun öteki halklan gibi Anadolu insanı da kendi ulusal kimliklerini buldu. Özetlersek: Yunan kolonicilerinin gelmesiyle Yunanlaşan Lidyalı Ubidi’nin torunlarının  bir bölümü zamanla Müslüman ve Türk olup Anadolu’da kaldı; torunlarının  bir bölümü ise Hıristiyan dinini kabul edip Hellenleştiği için 1922’de ya da Mübadele’de Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.

Amatör tarihçi Dr. Georgios Natracas böyle diyor. Hemşerimizin (belki kimilerinin yakın ya da uzak akrabasıdır) yazdıktan benim aklıma yatıyor. Siz de okuyun, zaman ve emeğiniz boşa gitmez.

Yazann Türk-Yunan ilişkilerinde kullandığı tarafsız ve anlayış dolu dil beni çok etkiledi. Ancak Belge Yayınlan’rının  yayımladığı kitabın arka kapağında ise, “1922’deki Türk mezalimi yüzünden kurban vermiş bir aileden gelen yazar, bu kitabıyla 1919-1922 döneminde Anadolu’daki Yunan mezalimine verdiği kurbanlardan canı yanmış Türk ailelerine üzüntüsünü bildirir ve onlardan sembolik olarak af diler” yazmakta.

Yazar, Dr. Georgios Nakracas kitabının herhangi bir yerinde ‘Türk mezalimi’nden yani Türk zulmünden söz etmiyor. Yayıncı, yazarın kitabında kullanmadığı bir sözcüğü Türk ulusuna neden lâyık görüyor acaba? Arka kapak yazarının “Yunan Mezalimi”ni de yazdığı savunma olarak söylenebilir. Ama bir istilacı ile istilacıya karşı kendini savunan ordu ya da halkın işleri aynı kefeye konulamaz. Irkçı milliyetçiliğe, şovenizme karşı olalım, nesnelliğimizi koruyalım ama kendi ulusumuza karşı da âdil olmayı becerelim. Bu nedenle, Belge Yayınları’nın bu tutumunu tuhaf karşıladığımı söylemeliyim.
——————————————————————————–


[i] Radikal Kitap, 11 Nisan 2003

[ii] Georgios Nacracas, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökleri, Çeviren: İbram Onsunoğlu, Belge Yayınları, 2003

[iii] Age. s.234

[iv] Age.s.234

[v] Age. s.13-14

üç YENİ KİTAP

Değerli okurlar, bu yıl (2019) yayımlanan üç kitabımı tanıtacağım bugün: Biri şiir, ikisi siyasal ve yazınsal deneme kitabı. Üç kitabı da şu ortak sunuyla tanıtmak istiyorum.

***

Immanuel Kant’ın tanımıyla aydınlanma:  “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayış insan kendi suçudur: Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”

***

Atatürk, Kant’an aldığı ilhamla “En hakiki mürşit ilimdir!” demişti. İslamcılar dağa-taşa, otomobillerinin arka camına “Tek mürşit İslamdır!” diye yazan Cumhuriyet ve laiklık düşmanı İslamcı dinciler  akıl ve bilimi kabul etmezler ama siyaset gerektirdiği zaman akla, üstelilk Ortak Akıl’a sığınırlar:  [«İlk kez Parti’nin kuruluş basın toplantısında “Kollektif Akıl”dan söz etmişti R.T.Erdoğan. 26 Ağustos 2001 tarihli Akit gazetesinde yayımlanan röportajında da bu kavramı kullanıyor.

Gazetenin muhabirleri Serdar Arseven ile Kenan Kıran ortaklaşa soruyorlar:

“Ak Parti, seçime kadar herhangi bir koalisyonun içinde yer alabilir mi? Böyle bir teklif gelse…”

R.T.Erdoğan yanıtlıyor:

“Bu benim tek başına karar verebileceğim bir konu değil…Az önce de söyledim. Biz bir kollektif aklın temsil edildiği bir parti olacağız… Bu konu gündeme gelirse, oturup, kendi aramızda konuşuruz…Bu konuda konuşmak için çok erken”

R.T.Erdoğan’ın “Daha önce söyledim” dediği cümle de şu:

“Bir diğer özelliğimiz, tekelci liderlik anlayışına son vermektir…Kollektif aklın temsil edildiği bir liderlik anlayışını benimsiyoruz.” »  [i]  

Şaşırtıcı değil mi?  R.T. Erdoğan, insanların aklını bir lidere teslim ettiği “Tek Adam” (Başyücelik) rejimini taa 2001 yılında tanımlıyor.

Özdemir İnce

8 Haziran 2019

***

Tekin Yayınevi, Nisan 2019

ORTAK AKILSIZLIK HALLERİ’NE ÖNSÖZ

“Başyücelik Devleti”ne [ii]  “Ortak Akıl Devleti” de denilebilir. Bu  nedenle “Başyücelik Devleti”nin devamı olan elinizdeki kitaba “Ortak Akıl Devleti” adını vermeyi düşündüm, ama hemen vazgeçtim. Çünkü “Ortak Akıl” düşkünü piyasa bu kirli ve derin bir devleti filozof, erdemli ve çok temiz devlet sanabilirdi. Derken,  “Ortak Akıl”ı akılsızlık olarak tanımladığım  aklıma geldi. Bunun üzerine kitabın adını Ortak Akılsızlık Halleri  koydum. Siz, bu adı,  Ortak Akılsızlık Devleti’nin Halleri  olarak da düşünebilirsiz. Başyücelik Devleti’nde olduğu gibi Ortak Akılsızlık Halleri’nin de konusu : Kişiselleşmiş İktidar ve Kişisel İktidar.

TBMM’nin 2018 güz dönemi  açılış  toplantısında  konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet’in üzerindeki bütün vesayetleri kaldırdıklarını söylüyor ve kendi Başyücelik vesayet rejiminin  gururuyla dünyaya meydan okuyordu. Vesayetler kalkmaz,  her rejimin, her düzenin kendi vesayeti vardır. Günümüz Türkiyesi tek bir insanın vesayeti altındadır ki eskiden bu rejime “Mutlakiyet” denirdi.

Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı kimliğiyle TBMM’de konuşuyor: «Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır. Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır. Milletimiz, yetkiyi kime verdiğini ve gerektiğinde kimden hesap soracağını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmektedir.» [iii]

Demokratik Cumhuriyet hiç kuşkusuz  bir “vesayet rejimi”dir. Bizzat Anayasa, Parlamento, Kuvvetler Ayrılığı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı bu vesayetin anayasal organlarıdır. Erdoğan özellikle 2007’den itibaren, Cumhuriyet’in güvenceleri olan  bu vesayet öğelerine karşı savaş açtı. TBMM, Kuvvetler Ayrılığı Rejimi, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yargı toplamı,  R.T.Erdoğan’ın iddia ettiği gibi, millî iradenin önündeki engeller olmayıp millî iradenin bizzat kendisidir. Kendisi idi!

«Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı» olması rejimin artık  demokrasiden koptuğu  anlamına gelir. Artık “Kişiselleşmiş İktidar” ile “Kişisel İktidar” söz konusudur. Bu iki rejim türünün tanımını Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku adlı kitabından okuyalım:

Kişiselleşmiş İktidar: Kişiselleşmiş iktidar, anayasal düzen içinde, hükümet faaliyetlerinin bireyselleşmesidir. Gerçi, anayasal düzende, tüm yetkiler belli bir kişi, ya da makama tanınmamış olabilir ama, yetkileri kullananın kişiliğinden kaynaklanan nitelikler, kendisine ayrı bir güç kazandırabilmektedir. Başka anlatımla, anayasal düzen içinde, iktidarı kullanma yetkisine sahip olan kadronun lideri, kişisel prestiji ile, iktidarın objektif kullanılışına sübjektif bir unsur katmaktadır. [iv] 

R.T.Erdoğan’ın 2002-2007 arasındaki yönetim tarzı kısmen kişiselleşmiş iktidar sınıfına girer. 2007’den itibaren başbakanlığı ve başbakanlı cumhurbaşkanlığı yıllarını tam anlamıyla kişiselleşmiş iktidar saymak zorundayız.

Kişisel İktidar: Kişisel iktidarda. tüm yetkiler, gasp ya da zorbalıkla bir kişi tarafından ele geçirilmiş olabileceği gibi, bir hukukî metinle de öngörülmüş olabilir. Kişisel iktidar aslında diktatörlükle eş anlamlıdır. Devlet faaliyetlerinin yönlendırılmesı bir kişinin iradesine, ya da kaprislerine bağlıdır. [v] 

Cumhurbaşkanı’nın “Milletimizin karşısında yürütmenin tek muhatabı Cumhurbaşkanı’dır” ifadesi, hiç kuşkusuz,  kişisel iktidarın bütün dünyaya ilanı sayılabilir.

Kişisel iktidar kurmak isteyen her “otorite heveslisi”; Anayasa’ya, parlamenter  rejime (TBMM) , kuvvetler ayrılığı düzenine, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, Danıştay’a, Sayıştay’a ve Yargı’ya karşı savaş açar. Nitekim AKP ve Erdoğan iktidara geldikleri ilk günden bu yana, bu evrensel demokratik vesayete karşı cihat savaşı yapmakta. Son olarak, ayaklar altında çiğnenen Laiklik ilkesinin [vi], AKP belediyelerinin yaptığı yolsuzlukları ortaya çıkartan Sayıştay’ın  ve Andımız’ı savunan Danıştay üyelerinin başlarına geleni hatırlayınız.

Doğrudur: Cumhurbaşkanı’nın TBMM karşısında söylediği gibi: «Milli iradenin önünde engel oluşturan, tüm vesayet mekanizmaları ortadan kalkmıştır.» Yani: Anayasa, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Sayıştay  “sizlere ömür!” olmuştur.

İnsan ve özgürlükler düşmanı, insanı ve özgürlükleri ezen böylesine bir rejim, ancak, ortak akılsızlığın ürünü olabilir.

Özdemir İnce

10 Kasım 2018

***

EKSİK PARÇA YAYINLARI, Mart 2019

SONUN SONU ÜZERİNE [vii]  

Gazete yazarlığı hayatımda (ki 30 yılı bulur) başta AKP olmak üzere siyasal partileri çok eleştirdim ama hiçbir partinin içişlerine karışmadım. “Şunu başkanlıktan atın, bunu başkan yapın!” demedim. Şimdi de demiyorum, çünkü gazeteci ancak tasvir eder ve yorumlar. Şimdi bakıyorum da kimi gazete yazıcısı, Muharrem İnce’ye “Sen parti kurmalısın arkadaş!” diyor, kimisi ise  Kemal Kılıçdaroğlu’nun adının önüne anlaşılmaz sıfatlar oturtarak  parti başkanlığından indiriyor.

Buna en kibarından “mesleki yozlaşma, mesleki deformasyon” denir ki tükenmişlik alametidir. Ayıptır! Fahişenin müşteriden para almaması da mesleki deformasyondur! Biline!

Amip tabiatlı Ahmet Hakan da “Neden Muharrem İnce’inin ayrı parti kurması şart?” diye remil atıyor! Bre akılsız imam! Muharrem İnce, kurarsa, Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı değıl CHP’ye karşı  parti kuracak… CHP’nin tabelasını bile kimse yenemez!

Bir araştırma göre AKP’ye gönül verenler, evlilik programlarını, dizileri seyrediyormuş ama tartışma programlarını, belgeselleri adam yerine almıyormuş. Bu nedenle AKP’ye oy veriyormuş. Hadi be! Araştırma yapacaksan seçmenin gelir kaynak ve biçimlerine göre yapacaksın. Örneğin, mesleksizler, yoksullar neden kendilerini savunmayan, her seçimde kendilerini “kazıklayan” (?) AKP’ye oy veriyorlar. Acaba kazıklanıyorlar mı? Böyle bir düşünce, saplantı ve algıları var mı? Yoksa sarsılmaz bir inanç mı söz konusu? Benim  bu tür yazılarımdan birinden alıntı yapacağım.

Yazının adı : SADAKA EKONOMİSİ AHLAK BOZAR ( Hürriyet, 16 ARALIK 2008).

[Belki inanmayacaksınız ama “Sadaka ekonomisi” deyişinin patenti ekonomistlere değil bana ait.  Gerçi basında  “mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi” hesabı yapılmıyor, referans ve göndermeler pek dikkate alınmıyor ama, izin verirseniz, gazete yazıcılığı hayatımda bir kez de ben  biraz kasılayım.

Hürriyet gazetesi Ekonomi Servisi Müdürü Vahap Munyar’a aşağıdaki haber metni dolayısıyla şükran duymam gerekiyor, ki şükran duyuyorum. Yıllardır ileri sürdüğüm bir öngörüyü belge ile kanıtladığı için kendisine teşekkür ederim. Vahap Munyar’ı Birlikte okuyalım (Hürriyet, 05.12.08) :

“Türkiye  Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) çatısı altındaki Anadolu’daki odalardan birinin başkanı, fabrikasına geçici işçiler aldı. Aldığı işçiler geçici de olsa onlardan evraklarını istedi. Kısa sürede sigortalarını yaptırdı. Bir süre sonra geçici işçiler fabrika sahibinin kapısına dayandı:

-Patron bizi neden sigortalı yaptın ?

-Yanlış bir durum mu var ?

-Bizi sigortalı yaptın, ekmeğimizi elimizden aldın.

-Nasıl yani ?

-Elimizde yeşil kart vardı. Ayrıca kömürümüz, gıdamız bedava geliyordu. ‘Yoksul maaşı’ bile aldığımız oluyordu. Sen bizi sigortalı yaptın, hepsi elimizden gitti.

-Ama bakın asgari de olsa artık bir maaşınız var, ayrıca Sosyal Sigorta güvenceniz var…

-Biz anlamayız, derhal kadrodan çıkmak istiyoruz…”]

Benim “sadakacı, tufeyli, asalak, sülük, yoz” adlarını verdiğim bu mesleksiz, lümpen yığışımı nüfusunun  kaç kişi, kaç milyon aile ve kişi olduğunu bilmezseniz “seçimler hakkında” sadece gevezelik edersiniz. Şimdi resmi kaynaklardan bir alıntı yapacağım:

[Devlet 2015’te 15 milyon kişinin yardımına koştu:

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre 1 milyon 93 bin aile düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardım edildiği anlamına geliyor.

2015’te devlet tarafından 3 milyon 18 bin aileye düzenli veya geçici yardımlar yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre bunların 1 milyon 93 bini düzenli yardım alıyor. Bu da yaklaşık 15 milyon kişiye yardımlarla ulaşıldığı anlamına geliyor. 2015’te sosyal yardım ve destekler içerisinde en büyük kalemlerden birini 508 bin kişiye verilen 4.3 milyar liralık evde bakım yardımı oluşturdu. Devletin üstlendiği 6.4 milyar liralık Genel Sağlık Sigortası primleri de dikkate alındığında 2015’teki toplam destek 25 milyar liraya ulaştı. Yardım yapılan kişi sayısının tespitinde GSS primi ödemeyenlerin aynı zamanda diğer yardımları da aldığını, dolayısıyla aynı ailelelerin birden fazla destek aldığını dikkate almak gerekiyor. Sosyal yardımlar temel ihtiyacını karşılayamadığı için yaşamını sürdürmekte zorlanan kişi ve ailelere karşılıksız sağlanan ayni ve nakdi destekleri kapsıyor:

1-2015’TE 2.1 MİLYON AİLE YAKACAK DESTEĞİ ALDI:

2-EĞİTİM YARDIMI: 2 MİLYON ÖĞRENCİ:

Yoksul çocukların okula gönderilmesi için Şartlı Nakit Transferi kapsamında ilköğretimdeki erkek öğrenci için aylık 35 TL, kız öğrenci için 40 TL ödeniyor. Ortaöğretimde bu rakamlar sırasıyla 50 ve 60 TL uygulanıyor. 2015’te 2 milyon 18 bin öğrenci için 664 milyon TL ödendi. 2003’ten beri yapılan ödemeler 4.3 milyar liraya ulaştı.

Eğitim materyali: Yoksul çocukların kırtasiye, önlük, ayakkabı gibi okul ihtiyaçları için 2003- 2015 yıllarında 880 milyon lira tutarında yardım gerçekleştirildi.

Öğle yemeği: Yoksul öğrencilere 2003’ten beri öğle yemeği veriliyor. 2015 maliyeti 460 milyon lirayı buldu. 2015’teki ders kitabı desteği ise 240 milyon lira.

3-GIDA VE GİYİM YARDIMI: 681 BİN HANE:

İhtiyaç sahibi ailelerin gıda, giyim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için her yıl Kurban Bayramı ve Ramazan ayında Sosyal Yardımlaşma Vakıfları aracılığıyla yardım yapılıyor.

4-2015’te 681 bin 364 haneye 251 milyon lira gıda ve giyecek yardımı yapıldı

5-BARINMA YARDIMLARI: 22 BİN HANE:

Oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız evlerde yaşayan vatandaşlara evlerinin bakım-onarımı, ev eşyası alımı ve kira için ayni ve nakdi yardım yapılıyor. 2015’te 22 bin 98 haneye 79 milyon lira barınma yardımı gerçekleştirildi.

6-SOSYAL KONUT: 29 BİN KONUT:

Sosyal güvencesi olmayan fakir vatandaşlara, geri ödemeli 45 metrekare (1+1) ve 65 metrekarelik (2+1) sosyal konut yapılıyor. Yoksullara sosyal konut projeleri için 2015’te Toplu Konut İdaresi’ne 210 milyon lira aktarıldı. Konutlar 22.5 yıl (270 ay) vadeli satılıyor. 29 bin 271 konutun teslimi gerçekleştirildi.

7-YAKACAK YARDIMI: 2.1 MİLYON AİLE:

İhtiyaç sahibi ailelere 2003 yılından beri her yıl en az 500 kilogram kömür dağıtılıyor. 2015’te 2 milyon 139 bin aileye 2 milyon 609 bin ton kömür dağıtıldı

8-EŞİ ÖLEN KADINLAR: 300 BİN KADIN:

2012 yılının şubat ayından bu yana, muhtaç durumdaki eşi ölmüş kadınlara aylık 250 TL yardım yapılıyor. 2015’te 300 bin 422 kadına 820.5 milyon TL ödendi

9-ASKER AİLESİ: 3 YILDA 214 BİN:

Askerin sosyal güvenceden yoksun ve ihtiyaç sahibi ailelerine aylık 250 lira ödeniyor. 2013’te başlayan uygulama kapsamında son üç yılda 214 bin 793 asker ailesine 463 milyon lira yardım yapıldı.

10-YOKSUL ASKER ÇOCUĞU: 3.803 ÇOCUK:

Muhtaç askerlerin 18 yaşından küçük çocuğuna ayda 100 TL veriliyor. 2015’te haktan yararlanan 3 bin 803 asker çocuğuna 2.3 milyon lira ödendi

11-ÖKSÜZ VE YETİM YARDIMI: 35 BİN ÇOCUK:

Annesi veya babası vefat etmiş, 18 yaşından küçük çocuklardan muhtaç olana aylık 100 TL ödeniyor. 2015’te 35 bin 401 çocuk 22.8 milyon lira aldı.

12-ŞARTLI SAĞLIK YARDIMI: 1 MİLYON ÇOCUK / 202 BİN KADIN:

Yoksul ailelerin çocuklarını düzenli aşılatması ve kontrolü için yardımlar var. Çocuk için aylık 35 TL, hastanede doğum için 75 TL, gebelik dönemi için 35 TL ödeniyor. 2015’te 1 milyon 67 bin çocuk için 344 milyon lira ve 202 bin kadın için 19 milyon lira ödendi.

13-YAŞLI VE ENGELLI AYLIĞI: 1.3 MİLYON YAŞLI:

Yoksul yaşlı ve engelliler ile silikozis hastalarına aylık ödeniyor. Bu kapsamda 2015’te 1 milyon 302 bin kişiye 4 milyar 130 milyon lira ödeme gerçekleştirildi

14-EVDE BAKIM YARDIMI: 508 BİN KİŞİ:

Bakıma ihtiyacı olan yoksul durumdaki engellilere evde bakımları için ayda 887 TL yardım yapılıyor. 2015’te bu yardımdan 508 bin kişi yararlandı. Yıllık ödeme tutarı ise 4 milyar 378 milyon lira oldu.

15-İSTİHDAM YARDIMLARI: 1.584 KİŞİ:

İş görüşmesinde sağlık raporu, fotoğraf gibi giderler için yılda 3 defaya kadar 40-100 TL yardım var. İşe yerleştirilirse bir defaya mahsus brüt asgari ücretin üçte biri kadar para ödeniyor. 2015’te 715 kişiye işe başlama, 869 kişiye de işe yönlendirme yardımı yapıldı.

16-KIRSAL ALANDA SOSYAL DESTEK:

Köylüye süt sığırı, damızlık koyun ve seracılık yardımı yapılıyor. Bu kapsamda yardım, 2015’te 2.3 milyon lira tuttu. Ancak 2004’ten bu yana 1 milyar 83 milyon lira yardım gerçekleşti.

17-SOSYAL HİZMET PROJELERİ:

Engellilere yönelik projeler, sokak çocuklarının rehabilitasyonu, yoksul kadınlara yönelik kurslar bu kapsama giriyor. 2007- 2015 yıllarında bu projelere 584 milyon lira aktarıldı.]

Devlet kaynaklarının verdiği bilgiye göre: Devlet, 17 kalemde 20 milyon insana yardım yapıyor. Yardım alanlar kaçak işçi olarak çalışıp ayrıca para kazanıyor. Bu asalak, sadakacı, amorf yığışım, böylece,  ev yaptırıyor, araba alıyor ve gül gibi geçiniyor. Kendisine bu yaşam ortamını sunan  AKP’den başka bir partiye neden oy versin ? Demek ki AKP’nin çantada keklik 25-30 milyonluk avantacı asalak kitleden 12-15 milyon dolaylarında oyu var.

24 Aralık seçimlerinde AKP 21 milyon 335, 581 oy almış; CHP ise 11 milyon 348,878 oy almış.

Geçirimsiz (imperméable) avantacıların oyunu AKP’den çıkartın  seçimi CHP kazanır.

Seçimin düğümü burada! Ama nasıl çıkartacaksın?

Bir de 22.06.2017 tarihli BirGün gazetesinden alıntı yapacağım:

[Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın açıkladığı veriler, Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardım aldığını ortaya koydu. Bakanlık verilerine göre 2016 yılında 10 milyon 610 bin kişiye sosyal yardım yapıldı. Toplam yardım miktarı ise 32 milyar 7 milyon TL’yi buldu.

Bağımsız Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka’nın bilgi edinme talebi doğrultusunda sosyal yardımlara ilişkin soruları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yanıtlandı.

Bakanlık verilerine göre, Türkiye’de 2016 yılında 3 milyon 154 bin 69 aile, 10 milyon 610 bin 928 kişiye sosyal yardım yapıldı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla yapılan sosyal yardımlar 22 milyar 499 milyon TL tutarında iken sosyal yardım veren diğer kurumların yardım miktarı ile birlikte toplam sosyal yardım tutarı 32 milyar 7 milyon 123 bin TL olarak gerçekleşti.

Sosyal yardımlardan en çok pay alan ilk üç şehir İstanbul, Şanlıurfa ve Diyarbakır olurken yardımlardan en az pay alan iller Bayburt, Bilecik ve Karabük oldu. En çok ve en az pay alan illerin aldığı yardım miktarları şöyle:

En çok pay alan ilk 3 il:

1-İstanbul 1 Milyar 609 milyon TL., 203 bin 866 aile, 618 bin 611 kişi.

2-Şanlıurfa 1 milyar 46 milyon TL., 155 bin 930 aile, 618 bin 309 kişi.

3-Diyarbakır 1 milyar 4 milyon TL., 136 bin 191 aile, 510 bin 728 kişi.

En az pay alan ilk 3 il:

1-Bayburt 27 milyon 288 bin TL., 4 bin 380 aile, 15 bin 32 kişi.

2-Bilecek 33 milyon 320 bin Tl., 4 bin 376 aile, 10 bin 5 kişi.

3-Karabük 43 milyon 18 bin TL., 6 bin 967 aile, 20 bin 220 kişi.

8 KİŞİDEN BİRİ SOSYAL YARDIMA MUHTAÇ’

Bakanlığın açıkladığı verileri değerlendiren Nazlıaka, bu rakamlara göre Türkiye’de her 8 kişiden birinin sosyal yardıma muhtaç olduğunu ifade ederek “Söz konusu veriler AKP hükümetlerinin Türkiye’yi getirdiği tehlikeli tablonun, derinleşen yoksulluğun ve kronikleşen işsizliğin resmidir” dedi.

Sosyal yardımların, sosyal devlet anlayışının da temel ilkelerinden biri olduğunu vurgulayan Nazlıaka şunları söyledi: “Sosyal yardımların artmasının bir yönüyle sosyal devletin varlığını ifade etse de diğer yönüyle artan yoksulluğu göstermektedir. Sosyal yardıma ihtiyaç duyan kişi sayısının azalması demek işsizliğin azalması, gelir dağılımının düzelmesi, fırsat eşitliğinin sağlanması demektir. Hiç şüphesiz yoksulluk, toplumsal gelişmenin ve özgürlüklerin önündeki en büyük engeldir. AKP hükümetleri ile birlikte artan sosyal yardımlar; hükümetin, üretim, istihdam, göç, mülteci politikalarını yeniden ve ivedilikle gözden geçirmesi gerektiğini göstermektedir. Sadece yoksulluğu yönetmeyi amaçlayan sosyal yardımlar sürdürülebilir değildir, uzun vadede yoksulluğa çözüm üretilmediği de ortadadır.”

‘YOKSULLUK SADECE SOSYAL YARDIMLA ÇÖZÜLEMEZ’

Türkiye’de yardımların suiistimal edildiği konusunda ciddi kuşkular olduğunu ifade eden Nazlıaka, yoksulluğun sadece sosyal yardımlarla çözülemeyeceğini, istihdam yaratıcı politikalar izlenmesi gerektiğini ifade ederek “Bu veriler AKP’nin tarımda, hayvancılıkta, sanayide, turizmde, istihdamda 15 yıllık karnesidir. Görünen o ki çağ atladığını savunan iktidar bırakınız çağ atlamayı; bir alt sınıfa düşmüştür. AKP Türkiye’sinde yoksulluk derinleşmiş, sadaka kültürü yaratılmak için çaba sarf edilmiştir. Ancak yapılması gereken yoksulluğu ‘iyileştirmek’ değil; bir rant alanı haline gelen bu kültürü ortadan kaldırmak; gelir dağılımındaki eşitsizliği sonlandırmaktır” dedi.]

Yoksulluk kuşkusuz sosyal yardımlarla önlenemez. Ama ve acaba AKP söz konusu yoksulluğu ortadan kaldırmak istiyor mu yoksa koşulsuz iktidar dayanağı saydığı bu yığışımın yoksulluk ve yoksunluğunu müzminleştirerek ebedileştirmek mi istiyor? Hiç kuşkunuz olmasın bunu istiyor.  Oy deposu yığışım da iş değil avanta istiyor. Bu böyle biline! Muharrem İnce ve CHP sağlıklı düşündüğü için, yoksulun, işsizin, muhtacın kekli ve çorbalı kıraathaneyi değil de çalışacağı fabrikayı seçeceğini sanıyordu…

Bakın, bu konuda, kilitli akılları, çapaklı gözleri açmak için, 18 Ekim 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde ne yazmışım:

[SOL  VE  SOFYA’DA  BİR  GECE

Turgut Özal’ın Anavatan Partisi ANAP  1983 seçimlerinde oyların yüzde 45’ini alarak secim kazanmıştı. Özal 7 aralık 1983 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından hükümet kurmakla görevlendirilmişti.

Birkaç gün sonra bir uluslararası yazarlar toplantısına katılmak üzere Sofya’ya gittim.

Çalışma sonrasında, Moskva Park Hotel’de verilen kokteyl sırasında, tanıdığım bir Yazarlar Birliği görevlisi yanıma gelip, müsait isem Gyorgi Cagarov’un beni otelin teras katındaki lokantada beklediğini söyledi. Cagarov çok büyük bir şair aynı zamanda Kültür İşleriyle görevli Cumhurbaşkanı yardımcısıydı. Arkadaşımdı.

Lokantada çok büyük, yuvarlak bir masanın çevresinde on kadar resmi suratlı adamla oturmuştu. Beni bu insanlarla tanıştırdı. Bulgaristan Komünist Partisi’nin bölge sekreterleriymiş.

Masaya oturur oturmaz, bir yaşında bir sağ partinin seçim kazanıp solun kazanamamasının nedenini sordu. Ben de şöyle konuştum:

“Marx, Engels ve Lenin’in ilkel sınıfsız toplum çözümlemelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum. İlkel sınıfsız toplumların ortaklaşmacı niteliğinin iş bölümü ile bozulduğunu ve bu bozulmanın kapitalizme giden yolu açtığını söylerler. Bence yanlış. İnsanın doğası ortak mülkiyete, sosyalizme değil kapitalizme, özel mülkiyete yatkın. İnsanların sosyalizme oy vermeleri için kapitalizmin ömrünü tamamlaması ve insanların bencillik illetinden kurtulup mükemmelleşmeleri gerekir.”

“1962’den itibaren siyaset sahnesine çıkan Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin sosyopolitik şiarlarından biri “herkesin emeğinin karşılığını alacağı” idi. Bu sihirli cümlenin söylenir söylenmez bütün oyların TİP’e gideceğini düşündüm yıllarca.

1965 seçimlerinde TİP sözcüleri mitinglerde, radyolarda herkesin emeğinin karşılığını alacağını söylediler. Ama TİP ancak yüzde 2,5 oy alarak ulusal artık sistemi sayesinde 15 milletvekili çıkardı. TİP’in kapatıldığı 1970’e kadar oyu  çoğalmadı.

“Herkes emeğinin karşılığını alacak” sloganını kullanan sol partilerin seçim kazandığına tanık olmadım. Çünkü hiç kimse emeğinin karşılığı olan kazancı istemiyor, on katını, yüz katını istiyor. Bu da çalışanların bir işçi sınıfı yaratamadığını gösteriyor.”

“TİP’in yerel yöneticilerinden biri bir kahve toplantısında, ‘Siz bize oy verir de secimi kazandırırsanız, Koçların, Sabancıların, Eczacıbaşlarının mallarını ellerinden alıp sizlere dağıtacağız’ dediği sırada dinleyiciler arasında bulunuyordum. Dinleyiciler hemen bir tepki vermediler. Biraz düşündükten sonra aralarından birkaçı “Kime vereceksiniz?” diye sordu.

O zaman farkettim ki zenginlerin elinden alınan malların aralarında eşit olarak paylaştırılmasını istemiyorlardı. Aralarından birilerine bu malların aynen verilmesini hayal ediyorlardı, kendileri Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı olmak istiyorlardı.”

Konuşmam bitince Gyorgi Cagarov yüzüme ironiyle bakıp “Kaç yaşındasın Özdemir?” diye sordu. “46 yaşımdayım” dedim. “Güzel, dedi, seni Türkiye’de asmazlarsa, biz burada asarız!”

Üçüncü öykü gerçek değildi, ben uydurmuştum. Uydurmuştum, ama inandırıcıydı.

Sol üzerine mangalda kül bırakmayanların işin bu yanını düşündüklerini hiç sanmıyorum.]

Adam  “Ekmek elden su gölden çimelim avrat  çimelim!” diyor. Yani “Bol bol sevişip, güsul abdestli yıkanalım” demeye getiriyor. Sen de adama “Çalış!” diyorsun!

Bir başka kötü slogan: “Çocuklar kreşe anneler işe!” Çocuğunu kreşe bırakıp işe gitmek isteyecek kadın %10’u bile bulmaz. Fantezidir!

1965 seçimlerinde Aydın’a gelen TİP lideri “Büyük” Mehmet Ali Aybar, birlikte yemek yerken, aralarında benim de bulunduğum birkaç gence şöyle demişti: “Çocuklar ben görmeyeceğim, siz de görmeyeceksiniz, çocuklarınız da, ama belki torunlarınız…”

Şimdi  aynı cümleyi ben tekrarlıyorum.

***

GENÇLER İÇİN 50 TURFANDA MİİR

VE YAYINLARI, Şubat 2019

Tuhaf bir kitap! İçerik ve biçim olarak “şiir”in son sınırında “klasik şiir”in bittiği yerde başlıyor. Belki de son şiir kitabım. Bundan sonra şiir (miir) yazar mıyım, yazabilir miyim ? Bilmiyorum ! Tadına bakın!


[i] Hürriyet Pazar, 16 Eylül 2001, “AK Parti’nin Kollektif  Aklı”.

[ii] Özdemir İnce, Başyücelik Devleti, Tekin Yayınları, 2018

[iii] Cumhuriyet Gazetesi,  Cumhuriyet, 2 Ekim 2018

[iv] Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku , Beta Yayınevi, 2016, 20.Basım, s.431

[v] Age. S.431

[vi] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 2 ve 4.

[vii] Site, 16 Temmuz 2018

MARLENE DİETRİCH

Yerel seçim konusunda burada yazmak istemiyorum. Cumhuriyet gazetesinde  yeterince yazdım,  yazıyorum. Bu seçimin sonuçları, “Ayağına gitmeniz yeterli değildir, vakit erişince seçmen halk size gelir” düşüncemi bir kez daha doğruladı. Ama henüz yeterli değil. AKP rejiminde burnunun biraz daha sürtülmesi, din afyonunun aç mideyi doyurmadığının iyice anlaşılması ve muhalif belediyelerin çok başarılı olmaları gerekiyor. O zaman AKP heykeli un ufak olur ve R.T.Erdoğan’ın da sıradan bir insan olduğu anlaşılır.

Yitirmeye alışkın olmayan ve ummadığı bir sonucun altında ezilen AKP, kirli çamaşırları toparlamak, vukuat belgelerini imha etmek için itiraz çamuruna yatıyor.

Bir hafta kadar önce, kitaplığımın Alain Bosquet bölümünde ondan çevirdiğim iki şiir kitabını (Evren İçinde Evren ve Söyle Alain) arayıp bulamazken bir başka kitabını buldum: Marlène Dietrich, Un amour par téléphone (Marlène Dietric,Telefonla Aşk. Kitabın içinden Alain’in eşi Norma’nın 24 Mayıs 1993 tarihli bir mektubu çıktı. Kitabın Türkçe yayını için Marlène Dietrich’in bilinmeyen bir fotoğrafını da birlikte göndermiş. Hatırladım: Kitabın Fransızcasıyla birlikte Doğan Kitap’a vermiştim. Güya yayımlayacaklardı. Kaynadı gitti. Kimbilir ne oldu? Bu çok değerli kitabı Türkiye’de mutlaka yayımlatacağım.

Alain Bosquet (1919-1998) ile Marlène Dietrich (1901-1992) arasındaki telefonlu aşkı çok iyi biliyorum. Bir kez kurbanı olmuştum ve bu olayı anlatan bir yazı yayınlamıştım Hürriyet gazetesinde (6 Ocak 2002).

Yazıyı neşe içinde ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

3 Nisan 2019

***

MARLENE DİETRİCH’İN ŞARABI[i]

Berlin’de Adlon Hotel’in barında otururken,  arkadaşım “Intercontinantal’deki  Marlène Dietrich Bar’a  da gidelim seninle”, dedi. Birkaç gün sonra Marlène’in 100. doğum yıldönümüymüş… Anımsadım ve arkadaşıma anlattım:

Yıl 1986. Şair ve yazar Alain Bosquet’nin evine yemeğe davetliydim. Dış kapıya gelince, kapının şifresini yazıp iç avluya giriyorum. İkinci katın asansöründen çıktığım sırada saat tam 20. Rahmetli Alain Bosquet kapı zilini tam 20’de çaldığımı bilirdi. Bu kadar dakik olmama şaşar ama “bu kadar dakik olmak için” evin karşısındaki kahvede 10-15 dakika beklediğimi bilmezdi.

Kapının zilini çalıyorum. Açılmıyor. İçerden Alain’in sesi geliyor. Sanki tek başına konuşuyor. Zili bir kez daha çalıyorum. Gene açılmıyor. Kapının önünde bekliyorum. Derken karşı dairenin kapısı.  Komşu kadın,”Sakın Monsieur Bosquet’nin başına bir şey gelmiş olmasın, diyor, isterseniz polise telefon edeyim.” Kadını güçlükle caydırıyorum.

Kapının önünde bekliyorum. Yarım saat sonra, kapı açılıyor.

-Gitmeyeceğini biliyordum, diyor Alain. Marlène Dietrich’ti. Böyledir. Telefon konuşması saatlerce sürer. Her cümlesine ses vermem gerek. “Evet” ya da “Ya öyle mi?” falan demeliyim. Kapıda birinin beklediğini söyledim. “Beklesin!” dedi.

Ve 1986’da mobil telefon yoktu. Konuşa konuşa gelip kapıyı açamazdı Alain…

Alain Bosquet ile çalışmaya dalmıştık. Kapı çaldı. Kapıyı bu arada eve gelmiş olan Norma açtı. (Norma Bosquet, Marlène Dietrich’in yakın dostu ve özel sekreteri olduğunu sonradan öğrendim.)

-Marlène yarım düzine şarap göndermiş, dedi.

İçeri bir garson girdi. Sepeti Alain’e verdi. Alain, şarap şişeleri arasına sıkıştırılmış küçük bir zarfı açıp okudu. Sonra “Sana” diyerek zarfı bana uzattı. Marlène Dietrich üzerinde sadece “Marlène” yazan bir kağıda “Türk şairden özür dilemek için” yazmış ve “Marlène” diye imzalamıştı.Markalarını unuttum ama çok kaliteli şaraplardı. İki şişesini o gece içtik. İki şişesini de Ülker Paris’e gelince. Alain’in “Al evine götür” demesine karşın o iki şişeyi de almadım. Peki, Marlène’in gönderdiği pusula ne oldu? O da ortalıkta yok.

Marlène Dietrich 1986’da 84 yaşındaydı ve Avenue Montaigne’de bir otelde kalıyordu galiba. Paris’e kesinlikle yerleştiği 1977’den itibaren Norma ile arkadaştı. Bacağını kırdığı için evinden dışarı çıkamıyordu. Bu nedenle de pek az dostuyla telefonda sohbet ediyordu. Ben de bu sohbetlerden birinin kurbanı olup yarım saat kapı önünde beklemiştim.

Marlène 1992 yılının mart ayında ölünce, Alain Bosquet  8 mayıs 1992’de “Marlène Dietrich’e Ağıt” başlıklı bir şiir yazmıştı. Aynı yılın sonunda “Marlène Dietrich,  Bir Telefon  Aşkı” adlı bir kitapçık yayımladı. Şiirinde “Kaç yüzünüz var sizin Madam?” diye soruyor Marlène Dietrich’e. “Hangi ağzınız var ağzınızda, benim için bugün?”

***

Çocukluğumda “Marlène Dietrich” denen Maria Magdalena von Losch’tan korkardım ben. Belki de Josef von Sternberg’in “Mavi Melek” filmini gördükten sonra başlamış olabilir bu korku. Gerçekdışı, fatal ve “vamp” kadın mitosundan küçük bir erkeğin korkması mümkün mü? Demek ki mümkünmüş. Hele “Baba”nın lânetli imgesiyle birleşince.

Marlène Dietrich bana şarap gönderdiği günlerde Alain Bosquet’yle evinde konuşuyor.

-Alain, söyler misiniz bana, İtalya seferine komuta eden ve benim yattığım şu Amerikalı generalin adı neydi?

Alain bazı generallerin adını söylüyor.

Marlène, adları geçtikce generaller için, “Gençti, yakışıklıydı; iktidarsızdı; Allah göstermesin” gibi açıklamalar yapıyor. General Eisenhower’in adı geçince de “Devlet sırrıdır” diyor.

İlk fırsatta Marlène Dietrich Bar’a gideceğim ve elindeki kırbaca aldırmadan şerefine şarap içeceğim.

ÖZDEMİR İNCE


[i] Hürriyet Pazar,  6 Ocak 2002