Kategori arşivi: Genel

“SİYASAL İSLAM İFLAS ETTİ” İMİŞ…

“Siyasal İslam İflas Eder mi?” sorusuna, hemen ve kestirmeden cevap vermek zorundayım: Siyasal İslam iflas etmez, çünkü bizzat İslamın kendisi siyasaldır. Ondan!

Bu yazı durup dururken ortaya çıkmadı, bir değil birden çok nedeni var. Ben sonuncusundan söz edeceğim: 11 Aralık 2017 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Siyasal İslam İflas Etti” başlıklı bir söyleşi tam sayfa yayınlandı.

Söyleşiyi yapan kişi Nazan Özcan adında bir gazeteci. Nazan Özcan’da siyasal İslamın iflas ettiği kanısının oluşmasına da Levent Gültekin adında bir “Eski İslamcı”  neden olmuş. Çünkü “Yıllarca inandığı ideolojinin yanlışlığını gören Levent Gültekin” siyasal İslamın ne olduğunu anlatınca anlamış. Demek ki: Nazan Özcan’ın siyasal İslamın ne olduğuna dair daha önceden bir fikri yokmuş… Yokmuş ki, söyleşisini şöyle sunuyor: “Yıllarca siyasal İslamın takipçisi olan ama son dönemlerde siyasal İslamın Türkiye’yi iyice kutuplaştırdığını ve içinin tamamen boşaldığını gördüğü için eski mahallesini terk eden gazeteci Levent Gültekin, yeni kitabı “Onurlu Çıkış”ta “Gelin demokrat olalım, bu ülke hepimizin” diyor. Ve kendi hikayesini mihenk taşı yaparak, iktidarın çıldırmış uygulamalarından bunalan Müslümanlara yollar sunuyor. Gültekin’le siyasal İslamın geldiği noktayı ve Türkiyedeki uuygulamalarını konuştuk.”,

Bu sunudan şunu anlıyorum, anladım:Siyasal İslam toplumu (en azından) Meşrutiyetlerden bu yana kutuplaştırmıyormuş da AKP saltanatında  (“iyice”) kutuplaştırmış ve siyasal islam’ın  “içinin tamamen boşaltıldığını”  görmese siyasal islamdan vazgeçmezmiş… Bu sunuma göre Bay Levent Gültekin özünde  hâlâ siyasal islamcı olmalı, öyle değil mi?

Ve Bayan Nazan Özcan, bu göz kamaştırıcı yorumdan sonra Bay Levent Gültekin’e topu kaldırıyor:

“Onurlu Çıkış”la neyi kastediyorsunuz?

Bu soru üzerine, Levent Gültekin, “Haddini Bilmez Çıkış”ını özetleyiveriyor:

“Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık ve bundan çok zarar görüyoruz. Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben. Fakat çıkarken yenilmişlik duygusuna da kapılmamamız lazım. “Davayı sattı”, “Kendi mahallesinde tutunamadı”, “Zaten orada istenmiyordu” gibi ithamlar yapılmamalı. Çünkü bunlar ôzeleştiriyi ya da ôzrü değersizleştiriyor. İdeoloji, inanç, mezhep eksenli tartışmanın tarafı olmus insanlar bu tutumlarından vazgeçtiklerinde, bu davranışı bilgelikle karşılanırsa onurlu bir çıkış hakkı da verilmiş olur.”

Soran da soruyu yanıtlayan da konuştukları “şey”in ne olduğunun farkında bile değil. Bayan Nazan Özcan daha önce Radikal gazetesinde yazmış bir “gazeteci” imiş… Konuyla ilgili yüzeysel bir bilgisi bile yok. 

Levent Gültekin’e gelince: 1972 yılında Ardahan’ın Göle ilçesinde doğmuş. Üniversite yıllarına kadar eğitimine bu ilçede devam etmiş. Anadolu Üniversitesi’nin Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans, Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamlamış. Yeni Şafak gazetesinde çalışmaya başlamasıyla gazetecilik mesleğine de girmiş. Yaklaşık beş yıl farklı görevler almış ve bir süre Yeni Şafak’ın haber müdürü olmuş. 2000 yılında Yeni Şafak’tan ayrılan Gültekin, Gerçek Hayat dergisini çıkartmaya başlamış ve derginin genel yayın yönetmenliği görevini de üstlenmiş. İnternet haber sitelerinde Cenk Açık takma adıyla yazılar yazmış. 2007 senesinde Star Medya Grubu’nda İcra Kurulu Başkan Yardımcısı, 2009’da TMSF idaresi altındaki Cine5’te yönetici olarak çalışmış. Günümüzde Diken İnternet gazetesinde köşe yazıları yazmakta ve Medyascope yorum ve haber platformunda Ruşen Çakır ile gündemi değerlendirmekteymiş.”

Sanki  Siyasal İslam’ın kurucularından Seyyid Kutub ya da Tunus’un Gannuşi’si ve (ya da) Recep Tayyip Erdoğan yollarından dönmüş gibi yaygara yapılıyor. Levent Gültekin çok cahilken İslamcı yapılmış, cehaleti azalınca ve kendi hayatından çıkardığı derslerle (kendi deyişiyle) mahalle değiştirmiş bir adam. Ters yönden giderek, komünistken islamcı olan İsmet Özel’in dönüşünden çok daha önemsiz bir olay. İlk soruya verilen cevaptan da anlıyoruz ki mahalle değiştirmesinin nedenlerini açıklamak yeteneğinden de çok uzak: “Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık ve bundan çok zarar görüyoruz. Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben.”

 Bu cevap Levent Gültekin’in içine düştüğü çıkmazın ne olduğunun farkında bile olmadığını gösteriyor. Kendisi, çağının çağdaşı olamamış bir dogmalar dünyasından geliyor ama “aydınlanma” ile tanışmış olanları da içine alacak şekilde “Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık.” diyor.

Halifeler döneminden bu yana  dogmalar dünyasında yaşayan ve dünyayı, evreni ve bunların gerçeklerini din kitaplarına göre açıklayan bir kesim ile dünya ve evreni akıl ve bilimle yeniden tanımlayanların birbirine yabancılaşmasından daha doğal ne olabilir?

Levent Gültekin’in içinden geldiği kesim Rönesans’a ve Aydınlanma’ya düşman bir kesim. Çağdaşlaşmanın ürünlerini iştahla kullanıyor ama onu yaratan temel düşünceye karşı. “İslamcı” dünya, evren ve nesnel çağ bilincine hiçbir zaman sahip olmadığı için “bilinç bunalımı” yaşamamış bir kesim. Karşısında ise, “Bilinç bunalımı” yüzünden (sayesine) teolojik ya da metafizik çözümleri , geleneklerin otoritesini reddeden ve bunun sonucu olarak insanın kaderi ve toplumun örgütlenmesine ilişkin temel ilke ve anlayışları değiştirmek istemiş ve değiştirmiş  bir kesim.

Bu ayrışma sadece Batı’da olmadı, Aydınlanma rüzgarından esinlenen Osmanlı’da da oldu. Kutuplaşma ta o zaman başladı.

“Cumhuriyet” bizim aydınlanmacılarımızın eseridir. “Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben” diyor Levent Gültekin. Cumhuriyet’i mi tartışacağız, Cumhuriyet’i kötürüm edenlerle minuzlaşacağız?  El ele verip laikliği mi kurban edeceğiz?

Bunlar zavallı düşünceler: Laik Cumhuriyet tartışılmaz, pazarlık konusu edilemez.

Yobaz Müslümanlar, devleti Kuran’la yönetmek saplantılarından vazgeçecekler; camiden dışarı çıkmayacaklar. Tek uzlaşma budur.

Dünyayı Allah adına yönetmek isteyen Müslüman’a  yobaz ve militan İslamcı denir.

Bu dünyada Allah adına yönetilmeyi (güdülmeyi) kabul eden Müslüman’a  da “dindar” denmez, “İslamcı” denir.

“Müslüman”,  laik dünyada yaşamayı içtenlikle, takiyesiz kabul etmeden, bunu öğrenmeden ne kendisine ne de dünyaya huzur var. Bu böyle biline!

Levent Gültekin “Yeniden bir kurucu iradeye ihtiyaç var” diyor. Bu cümlenin önü arkası olmasa ne iyi…  Ama “Kurucu irade” başka “Bir kurucu irade” başka… Bay Gültekin, demek ki, “Ortak Akıl” ürünü olan (bir) kurucu iradenin  icat edilmesini istiyor.

Nazan Özcan soruyor: “Kitapta diyorsunuz ki, şu anda yaşadığımız “Demokrasi görünümlü faşizm, cumhuriyet görünümlü saltanat, devlet görünümlü mafya…”.

Levent Gültekin cevap veriyor: “Öyle. Demokrasinin içinde çokseslilik var, var mı şimdi? Ağzını açanı içeriye tıkıyorlar. Demokrasi sadece sandık değil ki! Saltanata gelelim, bir adam geliyor oturuyor ve ben gidersem ülke yıkılır diyor. Damadını bakan yapıyor, belediye başkanını atıyor, seçime ne gerek var diyor, rektör atıyor, bu mu cumhuriyet yönetimi? Saltanat  bu. Devletle mafyayı ayıran  tek şey hukuk, bu ülkede hukuk kaldı mı? Aslında bizim yeniden bir kurucu iradeye ihtiyacımız var. Bunu da ancak 20l9’a giderken bir araya gelir, ortak akıl[i] ve dil oluşturulur, herkesin mutlu olduğu, hakkını aldığı, huzurlu olduğu bir Türkiye vaat edersek[ii] becerebiliriz. Çünkü Erdoğan çok yıprandı. Aynı referandumda olduğu gibi. Ama bunu yapamazlar, kimlik, mezhep, inanç üzerinden giderse 2019 seçimleri, Erdoğan kazanır ve hepimize geçmiş olsun.”

Cumhuriyet’i kurucu felsefesi, kurucu iradesi Anayasa’nın Giriş Bölümü’nde, ilk dört maddesinde yazmıyormuş gibi 2019’dan önce bir araya gelip yeni bir kurucu felsefe ve kurucu irade üzerinde uzlaşılacakmış…

Yok canım?! Cumhuriyetçiler İslamcılarla bir araya gelip Cumhuriyeti yeniden kuracakmış. Nerede o yoğurdun bolluğu. . Damadını bakan yapan, belediye başkanını işinden atan ademoğlu, Anayasa’ya karşın, bizzat İslam’dan almıyor mu gücünü?

Türkiye için bir tek kurtuluş var: Bütün vatandaşların, bütün siyasal partilerin 1923 Cumhuriyetinin  kurucu  irade ve felsefesini kabul etmesi.

Bu böyle olmadığı için, Laik Cumhuriyet tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’ının Cumhuriyet düşmanı başkanı, çıkıp, fetvalarıyla Cumhuriyet’in temellerini dinamitliyor. 17 Aralık 2017 tarihli Birgün gazetesinin haberini okuyalım:

[“DİYANET ŞİMDİ DE LAİKLİĞİ TARTIŞMAYA AÇTI

Laiklik, Diyanet’e sorun haline geldi

Diyanet İsleri Başkanı Ali Erbaş, bir kez daha laikliği hedef alarak, Diyanet tarafından verilen fetvalara yönelik yurttaşların tepkilerini değerlendirdi: Fetvalara dönük tepkiler din-devlet ikileminden kaynaklanıyor.

“Milli Piyango haramdır” fetvası ile gündeme gelen Diyanet işleri Başkanı Ali Erbaş, fetvaya ilişkin açıklamalarda bulundu. İstanbul Halkalı’da düzenlenen 2. Avrasya İslam Şurası Fetva Meclisi Toplantısı’nın açılışına katılan Erbaş, laikliği hedef alarak Diyanet işleri Başkanlığı tarafından verilen fetvalara dönük sosyal medyadaki tepkileri değerlendirdi. Tepkilerin sebebinin din-devlet ilişkilerinde yaşanan ikilemden kaynaklandığını savunan Erbaş, “Örneğin, devletin yürürlükte olan sistemi içerisinde yasal olan bir uygulama dini açıdan caiz olmayabiliyor. Yani haram olabilir. Bir örnek vereyim; faiz meselesi. Yasaldır ama haramdır. Ya da içki, kumar, şans oyunları… Ayetler açık açıktır. Bu konuda sorulan bir soruya ‘caiz değildir’ ya da ‘haramdır’ fetvası verildiğinde kimi kesimler biraz da spekülasyon katarak bu fetvaya karşı çıkıyor. Burada yasal olan bir şeyin bazen caiz olmadığı haram olduğu ortaya çıkmakta, vatandaşlarımız kurulumuzun vermiş olduğu fetvaları gördüğünde buna dikkat etmelerini özellikle istirham ediyorum” diye konuştu.

“Özelikle bazı kesimler, ‘devletin yasal olarak yaptığı bir faaliyete nasıl haram dersin’ diyerek bir takım eleştiriler getiriyor” diyen Erbaş, şöyle devam etti: “Burada kurulumuz ya da fetva verme görevini ifa edenlerin dayanakları Kur’an, sünnet, icma ve kıyastır. Ayrıca mezheplerin görüşleridir.”]

Adam, laikliğin temeli olan “din”/”devlet” ayrımını “ikilem”ini kabul etmiyor; Devlet’i Allah adına yöneten İslamcı bir yönetim istiyor. Cumhuriyet “Cumhuriyet” olsa Cumhuriyet savcıları bu adamın ossaat yakasına yapışır. Çünkü bu “adam” Anayasa’ya karşı suç işlemiştir.

Bay Levent Gültekin, Cumhuriyet’in bu adamlarla uzlaşmasını tavsiye ediyor. Edebilir! Ama bu tavsiyenin yapıldığı yerin Cumhuriyet gazetesi olmaması gerekirdi. “Cumhuriyet”siz kalan Cumhuriyet gazetesi için bile çok ağır bir bilinç yoksunluğudur.

Çok yazık, çok ayıp!

ÖZDEMİR İNCE

18  ARALIK 2017

————————————————————————————-

[i] “Ortak Akıl”, faşizmdir. “Çoğul Akıl” sadece demokraside yaşar.

[ii] Bunu, “Kurucu İrade”yi temsi eden  CHP pek güzel yapıyor.

VATANA İHANET, MİLLİ, GAYRİ MİLLİ

Vatan nedir? Bu sorunun cevabını vikipediden aktarıyorum : “Vatan, bir kimsenin doğup büyüdüğü; bir milletin hakim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı, gerekirse uğrunda canını vereceği toprak. Bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçası ve onun havası ile karasularına denir. Vatan ile yurt aynı manadadır. Vatanın geniş manada tarifi ise ülkedir.”

Felsefi, bilimsel, dinsel-minsel bir tanımın da gereği yok!

“Vatan,  milleti  meydana getiren değerlerin başında gelir. Millet dediğimiz varlık vatan denilen toprak parçası üzerinde yaşar. Vatan dar manada yalnızca doğup büyünen, üzerinde yaşanan toprak parçası değildir. O, bir milletin tamamının barındığı ülke veya ülke topraklarıdır (Bkz. Ülke). Bir kimse bağlı bulunduğu ülkenin vatandaşı, yurttaşıdır. Ülke, vatan toprağının altında yatan şehitlerin hatıralarıyla kutsaldır. Vatan, topraklarından başka deniz ve hava sahalarını da içine alır. Gemiler ve uçaklar temsil ettikleri ülkenin bayrağını çekmiş olarak dolaştıkları vakit de tek başına vatan kabul edilirler.”

Sıradan ama doyurucu bir yanıt!

Peki “Vatana ihanet” nedir?

[“Vatana ihanetvatan hainliği ya da hıyanet-i vataniye, meşrû egemenlik organını devirmeye veya otoritesini yıkmaya, bağlı olduğu devlete karşı savaşmaya veya düşmanla iş birliği etmeye yönelik eylemleri kapsayan suç türü. Tarih boyunca birçok hukuk sisteminde tüm suçların en büyüğü olarak değerlendirilmiş ve en şiddetli biçimlerde cezalandırılmıştır.

Türkiye’de 29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu, 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Günümüz Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır. Ancak Türk Ceza Kanunu‘nun devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, düşmanla iş birliği yapmak, devlete karşı savaşa tahrik, temel milli yararlara karşı hareket, askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma, düşman devlete maddi ve mali yardım konularını işleyen 302-308. maddeleri, geleneksel olarak vatana ihanet kapsamına giren suçları içerir.

Türkiye‘de Cumhurbaşkanının yargılanabileceği tek suçtur.”] (Vikipedi)

Ancak, vatana ihanet görece bir kavramdır. Unutmayalım ki Mustafa Kemal Paşa vatana ihanet fetvası ile Padişahlık tarafından ölüme mahkum edilmişti.

Peki “Ne oldum delisi” olmuş bir iktidarı eleştirmek, onun dış siyasetine karşı olmak vatana ihanet sayılabilir mi? Olması ve sayılabilmesi için “siyasal iktidar” ile, yani “hükümet” ile, ve dahi “akp hükümeti” ile “vatan” sözcük ve kavramının eşanlamlı olması gerekir. Dolayısıyla, “hükümet” denen aygıt “vatan” değildir; “hükümete ihanet” diye bir suç yoktur. Günümüz Türkiyesinde “vatan” ve “millet” kavramları, AKP’ye ve hükümetine indirgenecek kadar küçük değildir!

“Hükümet”in “Vatan” sayılmayacağını en kapsamlı olarak Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi dile getirmektedir:

“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, se­nin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülme­miş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabi­lirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazi­fen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!”

 “Ne oldum delisi olan iktidarlar”ın panzehiri entelektüeldir. “Aslanlaşan koyun”, “panterleşen keçi”,  entelektüelin, entelektüelliğin simgesi olabilir. Bir entelektüel, bir siyasal iktidarın diktatörleşmesini kendine hakaret, bir meydan okuma  sayar.  Saymalıdır!

“Entellektüelin birinci görevi kendi yoldaşlarını eleştirmektir (‘Düşünmek’, Doğrucu Davut rolü oynamak demektir… Entelektüel işlevin ahlaksal işlevden ayrı tutulamayacağı da bir gerçektir. Entelektüel işlevi yerine getirmeye karar vermek ahlaksal bir seçimdir, tıpkı cerrahın bir yaşamı kurtarmak  için canlı eti kesme kararı almasının  ahlaksal bir seçim olması gibi…” [i]

 Lafı nereye getirmek istediğimi belki anlamışsınızdır. Elbette şu Zarraf Davası’na getirmek istiyorum. İktidar, kendini de yakından ilgilendiren bir davayı, vatan ve memleket  sorunu haline getirmek istiyor. Siyasal iktidarın vatan sayılmayacağını yukarıda açıklamıştık. İktidar değişir ama vatan değişmez. AKP iktidarı, kendini doğrudan ilgilendiren bu pis davayı vatan-millet davasına dönüştürüp bunu sıradan insana (havasa) yutturabilir ama gerçek bir entelektüel bu hapı asla yutmaz. Çünkü “ulusal çıkar”ın ne anlama geldiğini, ulusal çıkarın nasıl suç aleti haline getirildiğini çok iyi bilir.

Üniformalı, resmi, devletçi ve faşist milliyetçilikle bir entelektüelin işi, bizim işimiz olamaz. Kaldı ki, Zarrap Davası bağlamında AKP milliyetçiliği sadece bir parti ve hükümet milliyetçiliği. Devlet milliyetçiliği bile değil, pespaye bir milliyetçilik.Böyle bir milliyetçilikle işimiz olamaz.

Newyork mahkemesinde ABD Türkiye’yi yargılayamazmış… Newyork mahkemesi Türkiye’yi yargılamıyor ki… Halk Bank Genel Müdür Yardımcısını yargılıyor. Bir dolandırıcılığı, bir rüşvet olayını yargılıyor. Z(S)arraf konusunda ABD’ye iki nota veren hükümet, kendi “üst” ve “ast”  aklıyla davaya bulaşmış ve taraf olmuş oldu. Birisi “az pilavlı”, öteki “Sülün Osmanlı” iki Türkiye vatandaşının yargılandığı davayı millî davaya dönüştürenler, Türkiye’yi bu dava ile özdeşleştiren gafiller, Türkiye’yi de sanık sandalyesine oturtuyorlar. Görülen manzara odur ki AKP hükümeti “gıyabî” olarak sanık sandalyesinde oturmaktadır.

Ne AKP, ne de Başyücelik rejimi Türkiye’dir! Bu biline! Türkiye bir “entité”, bir “kendilik”, bir “varlık”tır. Yüce bir varlıktır. Kirlenmez, kirletilemez bir kavramdır!

Newyork mahkemesinde sanık değildir, Türkiye mağdur ve tanıktır!

Ama, hakkında ABD’ye kostaklanarak iki nota gönderdiği sevgili ve örnek vatandaşi Reza Zarrab’ı casuslukla suçlayan hükümet sanık rolünü üstlenmeye mi  hazırlanmaktadır?

NOTA BENE: Şimdi, internetten Georges Delerue’nün “Le Concerto de l’Adieu”sünü (Veda[nın]  Konçertosu) dinleyin.

DOĞRU SÖZ: KİMSE PAZUSUNA GÜVENEREK HUKUKU YOK SAYAMAZ!

(R.T.Erdoğan, Hürriyet, 10.12.2017)

 

ÖZDEMİR İNCE

11 ARALIK 2017

—————————————————————

[i] Umberto Eco, Beş Ahlak Yazısı, Çev: Kemal Atakay, Can Yayınları 1998,  s.15



BU NE BİÇİM MEMLEKET[i]

16 temmuz 1996 tarihli bir yazı. Ne Yazık ki yaşadığımız günleri haber veriyor. [1] Okuyacağınız yazı  Bu Ne Biçim Memleket Telos Yayıncılık tarafından 1996 yılında yayınlanan kitabıma önsöz olarak yazıldı. Daha sonra, üç kitabın birleşmesiyle oluşan Mahşerin Üç Kitabı (Doğan Kitap, 2005. s.179) adlı kitabımda yer aldı. Okumaya devam et

BU NE BİÇİM MEMLEKET[i]

 

16 temmuz 1996 tarihli bir yazı. Ne Yazık ki yaşadığımız günleri haber veriyor. [1] Okuyacağınız yazı  Bu Ne Biçim Memleket  Telos Yayıncılık tarafından 1996 yılında yayınlanan kitabıma önsöz olarak yazıldı. Daha sonra, üç kitabın birleşmesiyle oluşan Mahşerin Üç Kitabı (Doğan Kitap, 2005. s.179) adlı kitabımda yer aldı. Okumaya devam et

İSLAMIN PARAYLA İĞVASI (2)

Arapça ve İslami bilgi bin yıldır bir işe yarasaydı Araplar karada, denizde, havada dünyaların lideri olur, kum çölleri cennete dönerdi. Oysa hâlâ tamamı Hıristiyan dünyasının sömürgesi halinde. Bizim hacıfışfışlar da, sanki Hıritiyan dünyasının beşinci koluymuşcasına kundakdaki çocuklarımıza zorla Arapça öğretmeye kalkışıyorlar, laik  ve çağdaş okullarımızı medreseye (İmam-hatip okullarına) dönüştüyorlar. Hem de Anayasa’yı ve Devrim Yasaları’nı ayaklarının altına alarak.
Okumaya devam et

NE DEMOKRASİ NE ŞEHİTLER, BAŞYÜCE GÜZELLEMESİ !…

NE DEMOKRASİ NE ŞEHİTLER, BAŞYÜCE GÜZELLEMESİ !…

Bu yazıya başlamak için kaç gündür kıvranıp duruyorum. Başlayamıyorum, çünkü her şey anormal, her şey kural dışı. İlham vermesi için, “Stavrogin[i] inandığı zaman inandığına, inanmadığı zaman inanmadığına inanmazdı” diye yazıyorum ama nafile! “Stavrogin” ruhsal bunalımlar yaşayan, kendi eylemleriyle çelişen felsefi bir problem. Karşımdaki kitlenin de darbe müteşebbislerinin de böyle bir “kıvranan” kişiliği yok. İkisi de kalıba dökülmüş beton gibi. Ne ruhu ne de aklı var. İki taraf da “mankurt”! Yani AKP tarikatı da, Fethullah cemaati de… Okumaya devam et

CHPNİN İÇİNDEKİ TRUVA ATI : MEHMET BEKAROĞLU

17 Haziran 2016 tarihli Aydınlık gazetesinde Zihni Erdem imzalı ve “CHP’nin İsmail Kahraman’ı” başlıklı bir haber yayınlandı. Zihni Erdem haberinde CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu’ndan söz ediyor ki muhteremin geçmişi ve bugünkü haliyle pek güzel örtüşüyor. Muhterem mürteciyi silkelemeden haberi okuyalım:

[CHP’NİN İSMAİL KAHRAMANI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Parlamentodan Sorumlu Başdanışmanı İstanbul Milletvekili Mehmet Bekâroğlu, CHP milletvekillerine çok tartışılacak bir mektup gönderdi. Bekâroğlu 22 sayfalık “Tarihi dönüm noktasında CHP” başlıklı mektubunda Alt Ok’u hedef aldı, “Anayasa’da laiklik olmamalı” diyen Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a benzer bir “laiklik” önerisinde bulundu.

TEMEL SORUN ALTI İLKE

Bekâroğlu, “Bu tespit rahatsız edeci olabilir; hemen ‘CHP’nin siyasi ilkeleri bellidir, altı temel ilke ortada, CHP bu kurucu ilkeler çerçevesinde soysal demokrat bir partidir’ denebilir. Deniliyor da zaten. Esasen CHP’nin en temel sorunu da budur” dedi.

ÖZERLİK ÖNERDİ

Bekâroğlu, “Kürt meselesi” ile ilgili iki radikal adım atılmasına ihtiyaç bulunduğu belirterek, “Birincisi, vatandaşlık tanımını yeniden yaparak eşit vatandaşlığı hayata geçirmek. İkincisi ademi merkeziyetçi bir idari yapı ile merkezi hükümette toplanan yetkilerin bir kısmının yerel yönetimleri devredilmesidir” ifadelerini kullandı. Mektubun “millet” başlıklı bölümünde “Tamam ‘Türk Milleti’ hiçbir zaman ırk temelinde tanımlanmadı. Ama, bundan böyle hiçbir Kürt’e ‘Türk’üm’ dedirtemezsiniz. Bunun için ‘Türkiyeli’ kavramı en doğru seçenektir” görüşünü savundu.

Bekâroğlu, ulus inşa projesinin geçmişte kaldığını da iddia ettiği mektubunda, “Dün Türkiye’nin birliği için anlamlı olan tek tip ulus inşa projesi bugün Türkiye’yi parçalamaya doğru sürüklemektedir” dedi. Kürtlerin 21. yüzyılda ayrı bir ‘milliyet” olarak tarihin sahnesine çıktıklannı görüşünü savunan Bekâroğlu şunları söyledi:

“Türkiye’de Türkler ve Kürtlerin iki halk olarak birlikte yaşacaklannı formülünü bulmak zorundayız. Bu toprakların geleneğinde tekçilik değil, çoğulculuk, birlikte yaşama tecrübesi var”.

LAİKLİKLE YENİ BİR DİN YARATILDI

Laiklik kavramının da yeniden tanımlanması gerektiğini kaydeden Bekâroğlu şöyle dedi: “Devlet, kendinin olduğu inandığı kamusal alana kayıtlar koydu, kurallar koydu, halkın düşünce ve inançlarını ifade etmesini kısıtladı. CHP, eğitimde ve yaşamın her alanında ‘özgürlükleri öne çıkarmalıdır,” Bekâroğlu şu önerilerde bulundu: “Devlet seçkinlerin, yurttaşlannın bir kısmına yaşam tarzı dayatması, inançları tercihine göre tanımlaması, devlet imkanları ile bu tamımı insanlara empoze etmesi laikliğe aykırıdır. Bir devlet partisi olarak CHP bunu yapmıştır.” CHP’nin “Camileri ahır yapmadık, din eğitimini yasaklamadık, imam hatipleri biz açtık…” şeklindeki savunmalarını AKP’nin iddialarını güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını iddia eden Bekâroğlu, “CHP, bir özeleştiri de yapıp geçmişteki yanlışlıklara ‘bunlar yanlıştı’ demeli” görüşünü dile getirdi.]

***

CHP’ye “Aranıyordun belânı buldun demekten başka çare yok! Oh olsun! Bre gafil bu mürteci adamın  yazdığı mektuptaki görüşleri on yıllarca savunan bir İslamcı olduğunu bilmiyor muydun ? Saf oğlan! Bu kadar gaflet ihanetin tek yumurta ikizidir.

Bre gafil,  İslamcının solcusu, sosyalisti, 6 Okcusu olur  mu? Bu ne cehalet, bu ne zihinsel munkabızlık!

Bu zihinsel ünlü ve tescilli mukabızlığı bildiğim için 17 Temmuz 2012 günü Aydınlık gazetesinde “CHP,  MÜSLÜMAN  SOSYALİSTLERLE  NASIL İŞBİRLİĞİ YAPACAK?” diye bir yazı yayınladım. Seni (CHP’den söz ediyorum) kaç kez uyardığım yazılardan biri! Bir kez daha oku bakalım!

[CHP,  MÜSLÜMAN  SOSYALİSTLERLE  NASIL İŞBİRLİĞİ YAPACAK?

Dünkü yazım şu cümleyle bitiyordu: “15 Temmuz 2012 tarihli Aydınlık gazetesinin 7. sayfasında “CHP gözünü Bekaroğlu’na dikti!” diye bir haber var. Gazetenin yanıldığını temenni ederim. Yoksa, “o göz” kör olur!”

Gün boyu, bu satırların ağır kaçıp kaçmadığını düşündüm. 15 Temmuz 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesini okuyunca bu kaygım geçti.

KURULTAY ÖNCESİ

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “Hizipler bitecek” demiş, “İkinci adamların önü açılmalı” demiş, “Temiz işadamları PM’ye girecek” demiş… Önemli değil! “Altı ok tartışılmaz!” demiş. Önemli! “Sosyalist İslamcılara kapımız açık!” demiş… Çok önemli!

CHP’yi  “Armut’un sapı, üzümün çöpü” bağlamında eleştir(e)mem. Bu partiyi korumam gerektiğini düşünürüm. Ancak,  kimsenin tartışamayacağı 6 oku, sosyalist İslamcılar sadaklarına (okluklarına) nasıl koyacak? İslam şeriatına biat etmiş bu insanlar laik CHP’yi içlerine sindirebilecekler mi?

“Kürt partisi HEP ile seçim ortaklığı yapan CHP’nin mandepsiye nasıl bastığını söz konusu bile etmiyorum. Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet etmeyi düşündüğü Mehmet Bekaroğlu ve İhsan Eliaçık’ı, şimdiye kadar yazıp söylediklerini, yapıp ettiklerini yazı konusu yapmıyorum.

1 Mayıs yürüyüşünde “İnşallah sosyalizm gelecek” pankartına sahip çıkmayan Müslüman (İslamcı) Sol ile mi işbirliği yapacak CHP?  29 Haziran’da yayınlanan yazımı hatırlatırım.

SOL İLAHİYAT VE İLK YANLIŞ

Unutmayalım: İslam’ın ilkelerini siyasete sokan, onu referans yapan her Müslüman artık “İslamcı”dır. Bu nedenle bu yazımda geçen Müslüman ve İslamcı sözcükleri eş değerdedir ve örtüşmektedir.

Müslüman Sol’u, Kurtuluş Teolojisi ya da Sol İlahiyat bağlamında önümüzdeki günlerde irdeleyecektim ama Kılıçdaroğlu’nun mandepsiye basmaya hazır aculluğu bu konuya biraz değinmemi gerektirdi bugün.

Ama 1 Mayıs’ta öne çıkartılan “Mülk Allah’ındır!”, “Hırsız Müslüman istemiyoruz!” pankartlarından yola çıkacağım.

Bu sloganlardan yola çıkan bir Müslümanın CHP’de işi ne? CHP’nin solculuğunun, sosyal demokratlığının, (hayal bu ya) sosyalistliğinin ilham kaynağı İslam değil ki… Somut ve nesnel gerçekler. Sağcı ya da solcu, bir birey ya da topluluk adının önüne “Müslüman” sıfatını koyduğu anda iş biter. Referansı İslam’ın ilkeleridir, Kuran’dır.  Gerçekten sol ve gerçekten laik bir parti İslam’ın ilkelerini kendisine referans yapamaz. Yapanlarla da ayni parti yapısı içinde bulunamaz! Yaparsa ve bulunursa Cumhuriyet’e ihanet etmiş olur.

İKİNCİ YANLIŞ

Bir  Müslüman sosyaliste “Gel bizimle birlikte siyaset yap!” demek  ne demek? Böyle bir davet, “Seni sosyalist yapan referanslarını da birlikte getir, onlara sahip çıkacağım!” anlamına gelir. Bir birey ya da topluluk, kuşkusuz, bir dinin ilkelerinden yola çıkarak solu ve sosyalizmi bulabilir. O zaman yapacakları ilk iş, kendileri gibi düşünen bir siyasal partiye koşmak olmalıdır. Böyle bir parti yoksa, parti kurmaları gerekir. Bunların hiçbiri olmuyorsa, bir laik partide siyaset yapmak zorunda kalmışlarsa, bu partiye Müslüman kimlikleriyle değil sadece solcu kimlikleriyle gelebilirler.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet ettiği kişiler Müslüman kimlik ve referanslarını kapının önünde bırakabilecekler mi?

ÜÇÜNCÜ YANLIŞ

Dağın taşın tapulandığı, tapusuz araziye rant gecekondusu yapıldığı bir ülkede, bir Müslüman sosyalist “Mülk Allah’ındır!” dediği anda çağın dışına düşer ve çağının çağdaşı bir politika yapamaz. Çünkü hesaplaşması Mahşer Günü’ne kalmıştır.

2012 yılında “Mülk” Allah’ın değil artık! Kimse bana “Mülk”ün İslami açıdan ne anlama geldiğini açıklamaya kalkmasın. Mülk, topraktır, arazidir, binadır, gökdelendir, fabrikadır, holdingtir, hisse senedi ve paradır! Günümüz dünyasında mülk ya bireyin ya da kamunundur! Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana sadece bireyin! Ayetlere dayanarak, yeryüzü eylemleri ayetlerin mihenk taşına vurarak solda sol  siyaset yapamazsınız. Müslümanlar ayetlere saygılı olsalardı, şeyhlerin, imamlarının tamamı solda olurdu!

GERÇEKLERE GELELİM

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet ettiği, etmeyi düşündüğü, Mehmet Bekaroğlu ya da İhsan Eliaçık genel olarak Cumhuriyet Laikliği, özel olarak  CHP için ne düşünüyor? 6 Ok için ne düşünüyor? CHP’nin gerçekleştirdiği Cumhuriyet Devrimleri için duygu ve düşünceleri ne? Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kabul ediyorlar mı? İmam-hatipler için ne düşünüyorlar: Bu okulların asıl görev ve sorumluluğu sadece din hizmetlisi, imam ve hatip yetiştirmek değil mi? İmam-hatip mezunlarına bütün üniversitelerin kapısını açmak ve Harbiyelerin kapılarını açmayı tasarlamak karşı devrimcilik ve  Cumhuriyet karşıtlığı değil mi?

CHP bu konulardaki ilkelerinden vazgeçmez ise, ne Bekaroğlu ne de İhsan Eliaçık CHP’ye gelir.

Kılıçdaroğlu, davet için, CHP lehine bir ilkesel uzlaşmayı, uzun vadeli bir evliliği değil de sadece önümüzdeki seçimleri düşünüyorsa, buna adıyla sanıyla “oportünizm” denir. Bir İslamcı Müslüman sola katkıda bulunmak, hizmet etmek için laik bir partinin ilkelerini kabul ederse dinden çıkmaz mı?

CHP, İslam konusunda hiçbir Müslümanı ikna etmek zorunda değil. Bu türden aşağılık duygularından, hurafelerden kurtulması gerek. AKP’’nin postmodern İslamî siyasetine karşı olan ve dünyevî sola gereksinim duyan bir Müslüman için CHP’den TKP’ye kadar bütün sol partilerin kapıları açık olmalı. Ancak, sol ideolojinin ve politikanın sırat köprüsünden geçtikten  ve “dinsel inancı dışında” arındıktan sonra.]

***

İçtenlikle bir itirafta bulunacağım:  CHP artık bu Cumhuriyet’e layık değil! Ama ben (huyum kurusun) ona bir kez daha iyilikte bulunacağım:  Dr.Reşit Galip’in 10-17 Mayıs 1931  tarihinde yapılan CHP Kurultayında yaptığı ve 6 OK’u açıkladığı konuşmasını günümüz Türkçesiyle yayınlıyorum. Bu yazı yitip gitmeyecek. Çünkü CUMHURİYET’İN ÜÇ FEDAİSİ adlı kitabımın :  “Dr.Reşit Galip” bölümüne girecek.

[ULUSAL ÜLKÜ PAROLASI

(“Uygarlık  safında en ileri!..Milletimizin almaya mecbur olduğu merhaleler büyüktür. Ulaşılması gereken zorunlu hedefler  çoktur. Hiç kuşkusuz bu merhaleler alınacak, en nurlu hedeflere varılacaktır. Onun için birbirimize vereceğimiz işaret: İleri! İleri! Daima ileridir!

«Gazi, Konya söylevi, 18 Ekim 1925»)

Türk ulusal ülküsünün Gazi tarafından ilkeler halinde saptanan  çözümleme ögeleri Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Lâiklik, Devletçilik ve  Devrimciliktir. Bunların hepsini birleştiren bireşimsel sonucu Türk milletinin «Uygarlık safında en ileri olmak!»  istek ve özlemidir.

En emin, en tez, en doğru ileri yürüyüş ancak en seçkin önderlerin yönetimi altında yapılabilirdi. Önderlik hakkını kökten veya anayasaların veraset hükümlerinden değil, yurt toprağı denilen karakter  örsü üstünde cefa ve mihnet çekici ile döğüle, döğüle çelikleşmiş olmaktan alan önderlerdir ki, milletlerini yönetmek  ve en çabuk ileri götürmek işinin haklı ve gerçek eri olabilirler. Türk Ülkücülüğü bu nedenle “Cumhuriyetçi“dir.

Türk milletinin refah ve saadeti için çalışmak bütün insanlığın refah ve saadetine hizmet neticesine varır. Bundan dolayıdır ki, Türk ülkücülüğü  «Milliyetçi» dir.

Türk devriminin siyasî, iktisadî ve toplumsal inançlarının kaynağı Türk halkının ortak vicdanıdır. Bu itibarla devriminin  adalet ilkesi sınıf mücadelesini reddederek bütün halkın, bütün meslek ve san’at zümrelerinin çıkarlarını uzlaştımayı benimser ve hiçbir birey, aile veya zümre için halkın genel hakları dışında  hak ve ayrıcalık  tanımaz.  Devrimin «Halkçılık» gücü  yalnız bir sınıfın organizma  zararına hacmini artıran marazî  urlar gibi şişmesini, ulusal yapı  içinde keneleşmesini, ahtapotlaşmasmı kabul etmez. Milleti bütün cihazları ve hücreleri sağlıklı, normal bir organizma  halinde ileri götürmeyi ve yükseltmeyi güder.

Türk milletini binlerce yıl şerefle tuttuğu en ileri saftan birkaç asırdır geri atan siyasî etkenlerin  en suçlusu din ile dünya işlerinin muhafazakârlık ve taassup lehine biribirine karıştırılmış olmasıdır. “Lâiklik“in  devrim ilkeleri  içinde büyük önemle yer tutmuş olması bundandır.

Devlet ve bireyin  çalışma alanları belli sınırlar içinde ayrılmakla beraber, kaybedilmiş mesafenin çabuk kazanılması için bütün Devlet  güçlerinin gerekli alanlarda yükseliş gayesi emrine ve hizmetine verilmesi zorunludur. Onun için Türk ülkücülüğü  “Devletçi”dir.

Devrimciliğin  dinç ve atılgan ruhu hasta, soysuz ve kararsız gelişimci ruhla sonsuz bir çarpışma halinde olmadıkça dünya yürüyüşünde ve milletler yarışında ön safa varmak ve onu dünya durdukça tutmak mümkün değildir. Buna inanaraktır ki, bugünkü Gazi nesli «Devrimci»dir ve bundan sonrakiler de öyle olacaklardır.

Gazi Mustafa Kemal idealizmi; bu ana yollarda fikir aydınlığı, bilgi yüksekliği, ahlâk sağlamlığı ile kuşkusuz  her milletten daha çevik, daha atılgan, daha hızlı, daha sebatlı yürünmesi demektir.

Gazi idealizmi; ilim ve san’atta, teknik kudret ve kabiliyette beden ve ruh sağlığında Türk milletini örnek millet mertebesine çıkarmak demektir.

Türk devrimini batıya veya doğuya bakarak, batıdaki veya doğudaki  sistemler  ve okullarla karşılaştırarak  hangisine uyduğunu araştırmak ve herhangi birine uydurmaya çabalamak boştur. Türk devrimi özgündür; kuram olarak başlıbaşma bir siyasî sistem, uygulama olarak  da başlıbaşma bir sistem, dinamik gelişim yeteneğine en üst düzeyde sahip  bir sistemdir.

Türk devrim felsefesi «ütopya»dan, hayalperestlikten hoşlanmaz. Bu felsefenin metodu en büyük ve en canlı hakikat olan milletin her sahada realist gözle incelemesine dayanır. Millî hayat hakikatlerine sırtını dönmüş olduğu halde millî hayata kanal açmak dâvasını güden kuramlar  ve felsefelerle Türk devriminin  kaynaşması imkânsızdır.

Ülkücü  ruhu, iyimserliği savunan  maddî hırsı, kötümserliği, bozgunculuğu topluma karşı işlenmiş ağır suçlar olarak mahkûm etmek Türk devriminin ahlâk esaslarındandır.

Türk devrim ülkücülüğünün  cennetine ancak toplumla içten ve özverili ruhla hizmet yolundan gidilir. Türk devrimcisinin hayatta ve ölümde umduğu en büyük ödül toplum  tarafından: — «Benim için çalıştı!» diye anılmaktır. Bu mazhariyete ermek için en uzun ömrü yetişmiyecek diye az bularak, en uzun günleri yetmiyor diye gecelere katarak çalışmak, gücünün sonuna kadar çalıştıktan sonra dahi görevinin emrettiği kadar çalışamamış olanların üzüntüsünü duymak Türk devrim ülküsünün en önemli ayırt edici özelliğidir. . Gazi devrimcileri zevk ve saadeti bu üzüntüde bulurlar ve bunun içindir ki, maddeci  tembel ruh Türk devrim ahlâkından kaçar.

«Uygarlık  yolunda en ileri!» ülküsü Türk kuşaklarının hayatını hor görürcesine çalışmayı savunur. Bu uğurda ölümü  savaş alanındaki ölümden daha az şeref, daha az yerinde saymaya kimsenin hakkı yoktur.

Dr.Reşit Galip]

 

                                                                                                     

 

 

HUNLARIN ÇOCUĞU GENNADİ (HUNNADİ) AYGİ

Ben şanslı bir adamım, çağımızın büyük şairlerinden epeycesiyle arkadaş ve dost oldum: Bunlardan biri de Gennadi Aygi. Çuvaşcasıyla Hunnadi yani  Hunların Çocuğu. Gennadi, karşıma 1986 yılında Paris’te çıktı. Arkadaşım Macar şair György Somlyó’nun yönettiği çok dilli şiir dergisi ARION’un 15. sayısında (Corvina 1985). Bir başka arkadaşım Léon Robel’in “Rusçadan Fransızcaya Çağdaş Şiir Çevirme Hakkında Bazı Gözlemler” başlıklı makalesinde. Şimdi yazıya bakıyorum da “Şiir çevirmek, kendi dilini, ülkesinin şiirini devindirmek, büyütmek girişimidir” cümlesinin altını çizmişim. Bir başka çizili yer: “Şiir çevirmeni erdemlerine sahip olmak için başkasını gövdeye indiren hayırsever bir yamyamdır. Onlara sahip olurken, onları kendi dilinin, kendi kültürünün, kendi zamanın mülkü haline getirir (onları kendininkilerin mülkü haline getirir.”)

 GENNADİ AYGİ SEÇİLMİŞ ŞİİRLER

Kendiyle yetinen eksogami (klan dışı evlilik) yapmayan edebiyat bir tür ensest yapar, genleri ve soyu bozulur. Bu nedenle her dilin şiirinin başka dillerin şiirine gereksinimi vardır. Aynı durum ülke şiiri için de geçerlidir: Başka kuşakların suyunu içmeyen, sadece kendi kuşağıyla yetinen şiir kurur.

Bir gün Yannis Ritsos’la sohbet ederken “Türk şiiriyle evliyim, ama Fransız ve Yunan şiirleri ebedî sevgilimdir” dediğim zaman,”İyi ki cariyem demedin, yoksa bozuşurduk” demiş ve gülüşmüştük. İşte bu nedenle genç Türk şairlerinin dışarıya açılmalarına katkıda bulunuyorum ve her yıl iki genç şairimizi Sète Festivali’ne (Fransa) gönderiyorum.

Gennady Aygi hem Türk kökenli bir Çuvaş hem de başka köylü olduğu için mimlemiştim. Nasıl mimlemem, Léon Robel aynı yerde “Aygi’nin şiiri üç ana kaynağı, Rus öncü sanatının estetiğini, XX.yüzyıl Fransız şiirini ve Çuvaş geleneksel kültürünü, son derece özgün bir biçimde bireştirir (sentezini yapar)” diyordu. Sanki benim şiirimi tanımlıyordu. Ve böylece Gennadi benim “gıyabi” kardeşim oldu.

 GENNADİ AYGİ (KAPAK)

Yazdığı şiir benim anladığım öz ve biçimiyle İkinci Yeni’ye benziyordu. 1950’li yıllarda yazmaya başladığı şiirin dönemin şairlerinin  (Yevtuşenko, Voznezenski, Bela Ahmadulina, vb.) şiirleriyle herhangi bir hısımlığı yoktu, 1920’lerin deneyci ve avangard estetiğinin izlerini taşıyordu. Bizim İkinci Yenicilerin yığma ve doldurma (Edip Cansever, Turgut Uyar ve izleyicileri) dize şiir anlayışının tersine eksiltili şiir yazıyordu. Bu yakındı bana.

Henüz Rusca yazmıyordu, yazdığı zaman Çuvaş dilinin söz dizimsel yapısını Rusca şiirlerine taşıyacaktı. Bu konuda, Aygi’nin Türkçe yayınlanan SEÇİLMİŞ ŞİİRLER[i] adlı kitabının Peter France ve Ülker İnce tarafından yazılan önsözlerinde okuyabilirsiniz.

Paris’te 1986 yılında Leon Robel ile Gennadi Aygi’yi uzun uzun konuştuk. Türkiye’ye dönünce Gennadi hakkında bir tanıtım yazısı yazdım, şiirinden birkaç örnek çevirdim.Yazıyı galiba Varlık dergisinde yayımladım. Gönderdiğim dergiyi Leon Robel’e  gönderdim, o da , Gennadi’ye göndermiş. Bir süre sonra Leon’dan bir mektup geldi. Gennadi adresimi istiyormuş. Gel zaman git zaman derken hemşerisi Boris Ryabuhin’in çalıştığı Türk şirketi aracılığıyla bir paket kitap geldi. Boris, Gennadi’nin benimle tanışmış olmaktan duyduğu memnuniyeti yazıyordu düzgün Türkçesiyle. Gelen kitaplar Rusca, Çuvaşça ve İngilizceydi. Uzun süre Türk şirketi aracılığıyla haberleştik. Benim kitaplarımı istedi. Gönderdim. Bazan Moskova’dan telefon ederdi, Boris aracılığıyla konuşurduk.

 Derken bir gün, artık Fatsa’ya yerleşmiş olan Azer Yaran İstanbul’daki evime geldi. Gennadi’yi Azer’e uzun uzun anlattım ve Rusca kitapları kendisine verdim. Bir süre sonra Azer’in Gennadi’den çevirdiği şiirler  SEN – SİMALARIYLA ÇİÇEKLERİN adıyla  İyi Şeyler Yayıncılık tarafından yayınlandı (1995).

 GENNADİ 2

Şimdi yazıya ara verip Gennadi hakkında internette bulduğum Rusca ve Çuvaşca metni okuyalım.

Gennadi Ayğí

Sovet Berlege Urıs tele 1960

Wikipedia — ирекле энциклопедия проектыннан

Бәйләргә?

Бу мәкаләгә башка Википедия мәкаләләре сылтамыйлар. Зинһар, ярдәмчене кулланып, кабул ителгән киңәшләргә күрә сылтамалар куегыз.

Ayğí Gennadi Nikolay ulı (Çuaş tele Айхи Геннадий Николаевич; 1934 21. August – 2006 21. Febräl), Çuaş şäğire häm tärcemäçese (Çuvaş şairi ve çevirmeni).

Çuaşstannıñ Batır rayonınıñ Şaymorza (Çĕнял) awılında Lisin familiäsendä tua. (Çuvaşistan’ın Batır ilinin Saymorza köyünde Lizin ailesinde doğdu).19531958. yıllarda Gorki isemendäge Mäskäw Ädäbiät İnstitutında belem ala (Gorki adındaki Moskova   Edebiyat Enstitüsü’nde bilim aldı). 19611971 Mayakovski muzeyenda eşli (Mayakovski Müzesi’nde işledi).. Berençe Çuaş telendä şiğerlär (Çuvaş dilinde şiirler)1949. yildan yaza, 1958. yılda üz kitabin çığara.(Üç kitabını çıkardı) 1960. yıldan Urıs telendä (Rus dilinde) şiğerlär yaza (şiirler yazdı).. Çuaş telenä küpläp Urıs häm Awrupa şiğriätenä tärcemä itä. 1987. yılğa qädär (yılına kadar)  Sovet Berlegendä Ayğí şiğerläre bastırılmasa da, şul uq waqıtta Ayğí şiğriäte Awrupa tellärenä tärcemä itelä häm böten dönyada dañga qazana. (Aygi şiirleri Avrupa dillerine tercüme edildi hemi de bütün dünyada ün kazandı).

Altı çizili siyah yazılı yerleri Çuvaşçadan karine ile tercüme (tärcemäçe) ettim.

Gannadi liseyi Çuvaşistan’da bitirdi. Öğretmenleriden birinin yardımıyla Moskova!daki Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne girdi. Yazdığı şiirler ve bitirme tezi Parti’nin görüşüne uygun olmadığı için, KGB ajanı iki komsomol arkadaşının tanıklığıyla, okuldan atıldı. Leon Robel, okuldan atılmasına Pasternak’la olan yakın dostluğunun ve Nazım Hikmet’in Polonya’da yaptığı bir konuşmanın etkili olduğunu yazıyor.[ii] “[Nazım Hikmet) ], Sovyet şiirinde yeni bir şeyler olmadığını ileri süreen haziruna cevaben Gennadi Aygi’nin şiirlerini okudu.”[iii]

Gennadi Aygi’ye, kendisine ve şiirine Sovyetler Birliği’nde bütün kapılar kapalıydı ama bu arada Çek ve Slovak dillerinde kitapları yayınlanmışti. Sonra Almanya’da (1971) adından 1973 yılında Polonya ve Macaristan’da kitapları ve Fransa’da Change dergisinde şiirleri yayınladı.

Aygi böylece yalnızlıktan biraz olsun kurtuluyordu

Taa  Glasnost ve Perestroyka’ya  (1988) kadar dipsiz bir sefalet yaşarken Nazım Hikmet ve Pasternak’ın  cesaretlendirmesiyle şiirlerini Rusca yazmaya başlamıştı. 1987 yılının ekim ayında Çuvaşistan’da  Mitta Ödülü’nü alması iyileşmenin ilk belirtisi idi. Ama şiirleri ancak 1988’den sonra Sovyetler Birliğinde yayınlanır oldu. Ve ondan sonrası olması gerektiği gibi oldu ve Aygi dünyaa şiirinin doruklarına çıktı. Ben de Gennadi’yi 1986 yılında kendisini “Volga’nın Mallarmé’si” olarak tanımlayan Antoine Vitez ve Léon Robel sayesinde tanıdım. Bu sırada “İnsanın olacaksa Léon Robel gibi bir çevirmeni olmalı” diye yazdığımı anımsıyorum.

1992 yılında Uluslararası Liège Şiir Ödülü’ne jüri üyesi seçilmiştim. Ödül için Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı önerdim. 27 Haziran 1992 günü  aldığım yazıda  Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ön elemeyi geçtiğini gördüm. 5 Eylül 1992 günü Liège’de yapılan toplantıda  Dağlarca birinci turda sadece benim oyumu aldı. Bu arada Kanadalı şair arkadaşım Pierre-Yves Sousy’nin Gennady Aygi’yi önerdiği çıktı ortaya. Ama Sousy ve benim dışımda Aygi’yi tanıyan yoktu. Bu yazıda yer alan bilgileri içeren bir konuşma yaptım ama ödülü, hasta olduğu için Liège’e gelemeyen Arjantinli iyi şair Roberto Juaroz 6 oyla aldı ve bir süre sonra da öldü.

GENNADİ 3

Gennadi Aygi ile sonunda (9-11 MAYIS 2002)  Zurich’te el sıkışıp kucaklaştık. Benden şiirlerini Ülker’in ingilizceden çevirmesini istedi. Benim Zurich’te olacağımı bildiği için yanında ingilizce kitaplarını getirmişti. Elbette bir bildiği vardı. Ülker onun hayat kavgasından ve şiirlerinden pek etkilendi. Ülker epeyce şiir çevirdi. Şimdi unuttuğum bir tarihte Rodos’a gidecek olan Sezer Duru’dan Gennadi’nin de Rodos’ta olacağını öğrenince kendisine Türkçeye çevirilen  şiirleri verdik. Gennadi şiirlerin Türkçe çıkardığı sesi pek beğenmiş  ve gözleri yaşarmış.

Ülker şiirlerin çevirisi bitirince birkaç yayınevine önerdi. Herifler sanki büyük şiir uzmanıymışlar gibi kitapla ilgilenmediler. Kitap zamanın insafına kaldı. Bu arada bir gün Gennadi’nin karısından  (Ocak 2006) ve Avrupa Yazarlar Kongresi’nden (European Writers’ Congress – EWC) mail aldım. Hastane masrafları için benden de yardım isteniyordu. Yapabileceğimi yaptım ve aşağıdaki yazıyı yazıp 3 Şubat 2006 günü  Hürriyet gazetesinde yayımladım.

[SAYIN PUTİN !

Sayın Putin, bir maruzatım var! Konu, doğal gaz bunalımı, Mavi Akım uygulamaları değil. Bizimkiler işi yüzlerine gözlerine  bulaştırdıkları için, bu işin içinden, benim hatırım için (!) de olsa çıkmak mümkün değil.

Size başvurum bir Rus şairle ilgili: Çuvaş asıllı Gennadi Aygi (Геннадий Айги) ile ilgili. Gennadi, benim yakın arkadaşım. Rus dilinin (henüz) yaşamakta olan en büyük şairlerinden biri. Büyük Fransız tiyatro adamı ve Gennadi’nin çevirmeni Antoine Vitez’e göre “Volga’nın Mallarmési!”. Bu Bir Türk şairine “Boğazların Puşkini!” demek gibi bir şey.

Sayın Putin, Avrupa Yazarlar Kongresi’nden (European Writers’ Congress – EWC) bir e-posta iletisi aldım: Hastalanan Gennadi Aygi’nin bir Moskova kliniğinde yatmakta  olduğunu; aile sağlık sigortalarının hastane ve ilaç masraflarını karşılayamadığını; bu nedenle, hastane faturasını ödemeleri için aileye yardımcı olmamızı yazıyorlar. Kuşkusuz, mütevazı bütçemin elverdiği oranda yardımda bulunacağım.

Sayın Başkan Putin, bu haberden dolayı nasıl şaşırmış ve yıkılmış olduğunu tahmin edemezsiniz. Bizim ülkemizde Rus halkı merhametiyle, romantikliğiyle, coşkusuyla  ve delişmenliğiyle ünlüdür. Rus insanını, Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Çehov, Pasternak, Mandelştam,  Şolokov ve Bulgakov gibi büyük yazarların yapıtlarından tanıdık.

Çarlık Rusya döneminde olsun, Sovyetler Birliği döneminde olsun “Rus Devleti” tıpkı Rus halkı gibi sanatçılarına, yazarlarına sahip çıkmıştır.

Sovyetler Birliği döneminde, Yazarlar Birliği sadece Sovyet yazarlarına değil bütün dünyanın  yardım isteyen yazarlarına kucak açmış, sağlıklarını kazanmalarına yardım etmiştir.

Ülkemin birçok yazarı ve ailesi Sovyet Yazar Birliği’ni şükranla hatırlamaktadır.

Sayın Başkan, ne oldu da Rusya en büyük şairlerinden birini bir Moskova hastanesinde unuttu? Yeni düzen Rusları bu kadar mı değiştirdi?

Gennadi Aygi 1934 doğumlu. Çuvasistan’ın Chairmourzino kasabasında doğdu. Ömrü boyunca yoksulluk çekti. İşlerinin düzelmeye başlaması şunun şurasında sadece 15-16 yıl.

Sayın Putin,  Ankara ve Istanbul’daki temsilcilerinizin bu mektubumu size ulaştıracaklarını biliyorum. Onların sanat ve edebiyata duyarlı oldukları kadar,  görevlerinin sorumluluklarının bilincinde insanlar olduklarına da inanıyorum.

Sayın Putin, size  “Ölüm” başlıklı bir Gennadi Aygi şiiri okumak istiyorum Türkçe. Annesinin ölümü üzerine yazmış:

“Başındaki örtüsünü çıkarmadan

 annem ölüyor, 

hayatımda ilk ve son

ağlayışım bu bakarak

 o acınası entarisine.

 Ah, ne sessiz kar,

sanki dünkü iblisin 

kanatları düzlemiş gibi.

 Ah, ne dolgun kar birikintileri 

sanki saklıyorlar karınlarında 

dağlarını putataparların

 tanrılara adanmış kurbanlarının. 

 Ama kar tanecikleri hep taşıyor taşıyor toprağa

 tanrının hiyerogliflerini…”

(HÜRRİYET, 3 ŞUBAT 2006)]

***

GENNADİ 1

Bu yazı yayınlandıktan 18 gün sonra Gennadi Aygi ölümle buluştu. Günümüz Rus şairleri Gennadi Aygi’nin büyüklüğünün farkında mı? Bilemem. Ama Boris Pasternak, Nazım Hikmet yıllarca önce farkındaydılar. Birkaç kez onu Nobel Ödülü için önerenler de farkındaydı.

Sevgili garındaşım Gennadi Aygi çok istediği halde şiirlerinin Türkçe yayınlandığını göremedi. Ben ölmeden görebildiğim için çok mutluyum. Bana bu mutluluğu yaşatan 60 yıllık hayat yoldaşım Pomak Prensesi Ülker İnce’ye ve kitabın yayıncısı Şair ve Yazar Metin Cengiz’e çok teşekkür ederim. Her zaman sıfırdan başlayan ve çizdikleri sıfırın dışına pek çıkamayan Türk şairleri (Türkçe yazan etnik şairler de dahil) bakalım ne buyuracaklar? Ortalıkta şiir eleştirmeni olmadığı için zaten onlar hariç!

Şiirseverler için bilgi: Gennadi Aygi’nin şiirleri başta Fransızca ve İngilizce olmak üzere bütün Avrupa dilerine çevirildi, her dilde birkaç kitabı var. Aşılanırsınız. Sözüm dünyanın en iyi, en mükemmel şiirini yazdıklarını sanan şairler meclisinin dışınadır.

Özdemir İnce

16 Nisan 2016

[i] Gennadi Aygi, Seçilmiş Şiirler; Hazırlayan ve Çeviren: Ülker İnce; Şiirden Yayınları 2016

[ii] Léon Robel, AÏGUI, poète d’Aujourd’hui, Seghers, 1993. s.33

[iii]  age. s.33