Kategori arşivi: Genel

SENDEN ÖNCE


Var olanı bulmaya keşif , var olmayanı bulmaya (yapmaya) icat denir: Amerika anakaraları var oldukları için  keşfedilmiştir; atom, DNA, RNA, yerçekimi de gene var oldukları için bulunmuştur. At arabası, tren, otomobil, bisiklet,  penisilin ve benzeri ilaçlar, buzdolabı, televizyon, cep telefonu ve benzerleri yapılmış ve yaratılmıştir. Var olan bilgiler ve malzemeler kullanılarak yaratılmıştır.

İmamların, hacı ve hocaların “Kuran’da yeri var” demelerine bakmayın; Kuran’da olan bilgiler, Hz. Muhammed’in (MS 22 Nisan 571,  MS 8 Haziran 632) yaşadığı MS.7. yüzyıla ait bilgilerdir. Son ayetin indiği günden sonraki bilgileri içermez. İçerdiği bilgiler de çağının nesnel bilgilerinden ibarettir, onlarla çelişmez. Ama sadece Kuran değil, bütün yaratılış efsaneleri, Tevrat ve İncil de günümüzün bilgisi ile çelişmekte.

Konumuz başka: İnsanın gövdesinde bilgi salgılayan bir organ bulunmadığını kaç kez yazdım. İnsan beyni bir aküye benzer; boşken işe yaramaz içini dolduracaksın, tıpkı cep telefonunu şarj eder gibi. Bildiğimiz her şeyi bizden öncekilere borçluyuz. Yazdığımız, yaptığımız, yarattığımız her şeyi bizden öncekilere, sarı, siyah ve beyaz atalarımıza borçluyuz.

Yıllar önce yazmıştım: Bir çocuğu doğar doğmaz yalnız bıraksak, bir taştan farkı olmaz. İnsanlar arasında yaşasa konuşabilir ama hiç resim görmezse, hiç müzik dinlemezse, ressam ve müzisyen; hiç masal dinlemez ve hiçbir şey okumazsa şiir ve roman yazamaz.

                                                                       ***

Lâfı konuya getiriyorum: Bilim ve sanatta geriye dönük araştırma yapılmaz ise elinizde kulaktan dolma bilgiden başka hiçbir şey olmaz. Diyelim ki imge ya da gelenek üzerine yazı ya da kitap yazdınız. Yazınızı okumadan önce yazının konusundaki kaynaklara ve dipnotlarına bakarım. Kaynak ve dipnotu yoksa ya da yeterli değilse yazınızı çöp sepetine atarım. Sadece Türkçe kaynaklar da yetmez. Arabayı herkes yeniden icat etse insanlık bir adım ileriye gidemezdi. Herhangi bir konuda yazı yazmak isteyen de yazılmışları yok sayıp sıfırdan başlayamaz.

Bir gazete yazımdan esinlenerek Herakleıtos’a başvuracağım. Bilirsiniz: Efesoslu filozofun “Aynı derede (suda) iki kez yıkanılmaz” dediği ünlü bir sözü var. Ama eksik. Herakleitos Alova’nın Türkçeleştirdiği Kırık Taşlar’da [i] şöyle diyor:

                                               27.

                                               Yeni

                                                       yepyeni

                                                                   sular akar

                                               aynı  ırmağa

                                                                   girenleri üstünden

                                               (O ırmak ki)

                                               dağıtır

                                                         toplar

                                               birikir

                                                         akar

                                               yaklaşır

                                                           uzaklaşır

                                               28.

                                               Aynı ırmağa

                                                                   girdiğimizde

                                                                                      girmeyiz

                                               Biziz

                                                       değiliz

                                               29.

                                               İki kez

                                                         giremezsin

                                                                          aynı ırmağa

Kaynağa gitmezsen sadece akan suyun değiştiğini düşünürsün, oysa senin de bedenin duramadan değişmekte; aynı hızla olmasa da düşüncelerin, duyguların değişmekte. Herakleitos “Sen ve su değiştiğiniz için aynı ırmakta iki kez yıkanamazsınız!” diyor.

                                                                       ***

Bir başka örnek: Öncesi de var ama 90’ların başından itibaren diyelim, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi sürecinin başlamasından itibaren diyelim, ülkeye bir “Ulus Devlet” düşmanlığı ithal edildi. Bu ithalin ihracatçıları Avrupa Birliği, Soros teşkilatı, CIA ve ona bağlı vakıflar vardı. Ortaya atılan iddialardan biri de Atatürk’ün Kürtlere “Özerklik sözü verdiği” idi. Atatürk sözünü tutmamıştı. Argosuyla “Kürtlere kazık atmış”tı. Herkes kanıt olarak 1921 anayasasını gösteriyordu ama  bu belgeyi nedense hiç kimse okumamıştı. Günün birinde, işe  Yaşar Kemal de girince  karışmak zorunda kaldım. Şimdi okuyacağınız   yazıyı 11 yıl önce  Hürriyet gazetesinde yayınladım:

[1921 ANAYASASI [ii]   

Yaşar Kemal, konuşmasının başına aldığı İzmit Basın Toplantısı’nda Gazi Paşa  “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir” diyor.

Demek ki Gazi Paşa 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyor. Yaşar Kemal’in benim yaptığımı yapıp bu maddelere bakması gerekmez miydi ?

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. BMM’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır. [iii]  

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünü işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11, 12 ve 13 maddeleri 1924 Anayasasında yer almaz. Artık iller günümüzde olduğu gibi Valilikler ve Belediyeler tarafından yönetilmektedir. Bülent Tanör’e göre, 1921 Anayasası’nın  vilayet memurlarının bile seçimle gelmesi yolundaki düşünceleri Büyük Millet Meclisi’nde destek bulmamıştır. Komün örgütlenmesinden ve yerel özerkliklerden tedirgin olan milletvekillerinin bu türden merkezkaç eğilimlere karşı çıktıkları görülmektedir [iv] . Meclis’te Kürt milletvekilleri bulunduğu da unutulmamalı.

Özetleyecek olursak 1921 Anayasası’nın muhtariyeti Yaşar Kemal’in “özerklik”i ile eş anlamlı değildir ve bu özerkliğin 1924 Anayasasında herhangi bir dayanağı bulunmamaktadır.

Doğu Perinçek bu düşüncemi destekliyor :“Şeyh Sait isyanı ve Musul’un kaybedilmesi de, yine iç ve dış etkenler üzerinden bu yönelişi etkilemiştir. Şeyh Sait hareketi, ortaçağlı yerel otoritenin gücünü ve tehlikesini göstermiştir. Musul’un İngilizlerin elinde kalması ise Türkiye bünyesinde düşünülen Kürt ağırlığını ve bu ağırlığı hesaba katan programı zayıflatmıştır.”[v]   

Doğu Perinçek’in kitabı, bu konuda serinkanlı düşünmek isteyenlere önemli bir katkıda bulunabilir.Ülkenin dirlik ve düzenini ilgilendiren konularda, nesnel ve doğrulanmış belgelere dayanmayan kulaktan dolma saptırıcı bilgiler son derece tehlikelidir. (Devam edecek) [vi] ]

O yıllarda beni bir kaşık suda boğmak isteyen R.T.Erdoğan destekcisi sol-liberallerin, AKP aktrolü silahörlerin ve Kürtçülerin hiçbiri karşımda el kaldıramadılar ama her fırsatta Atatürk’ün verdiği sözü tutmadığını iddia ettiler. Bu yakınlarda yeni bir açılım görüşmesi başlarsa özerklik sözü (!) tekrar piyasaya sürülecektir.

                                                                       ***

Ben bu memlekette imge, gelenek, yazınsal yapıtın yapısı ve oluşumu konularında dip notsuz, referanssız çok yazı okudum. Okudunuz.

Her meslek,  her zanaat erbabı çırak → kalfa → ustanın zincirleme ilişkisi dolayısıyla kendinden öncekine borçludur. Borçlanmak zorundadır. At arabası olmasaydı otomobil yapılamazdı. Her şeyin bir esin kaynağı vardır. Esinin kaynağında gereksinim vardır. Gereksinim tasarımı doğurur. Masa yapılmadan önce adı yoktur. İnsan masayı yaptıktan sonra adını vermştir. Tam anlamıyla bir varoluşsal ilişki. Pratik ve uygulamalı bir ilişki. Şair de imgeyi bir anlatım gereksinimi için yapmış sonra da yaptığı şeye imge adını vermiştir. İmgenin Latincesi “imago” XI yüzyıldan itibaren var; Fransızcada XII yüzyılda “imagene” olarak kullanılmaya başlanmış yansıma ve suret anlamında. Daha sonra “görüntü” anlamında kullanılır olmuş.Yazınsal ve şiirsel imgemin yaşının yüzden fazla olmadığını düşünüyorum. İmge, Türkçeye ve Türk edebiyatına İkinci Yeni döneminde “görüntü” sözcüğüyle girdi.Yazınsal (şiirsel) imge üzerine ilk ciddi inceleme yazısını bu satırların yazarı Varlık dergisinde (Temmuz-Kasım 1983, sayı:910-914) İmge ve Serüvenleri [vii]   adıyla  yayınladı. Demek oluyor ki bu yazıyı ve bu yazının dipnotlarını ve referanslarını eleştirel okumadan geçirmeden imge konusunda tek satır yazamazsınız. Gelenek kunusunda da Hilmi Yavuz – Özdemir İnce tartışmalarını, T.S.Eliot’u ve bu üç yazarın referanslarını okumadan tek satır yazamazsınız. Çünkü, böyle bir işe kalkışanların vücudunda bilgi salgılayan bir organ yok. “Benim haberim yok! Okumadım!” da bir mazeret değil. Ele aldığınız her kosuda söylenmiş ve yazılmış her şeui bilmek zorundasınız.

                                                                       ***

Bu fırsattan yararlanarak Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Çevirmenin Çilesi”[viii]  başlıklı yazımı bilgi ve ilginize bir gereksinim olarak sunuyorum:

[Rahmetli arkadaşim Atilla Tokatlı 70’li yıllarda bir ara (nedense) İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gelmişti. Galatasaray mezunuydu,  Paris’te sinema sanatı konusunda öğrenim yüksek görmüştü.  “Denize İnen Sokak” (1960) adlı filmi.yurt içinde piyasaya çıkmadan 21. Venedik Film Festivali’nde özel programda  gösterilmişti. Ama nedense sinemayı küt diye bırakmıştı.

Sinemayı neden bıraktığını neden çeviriden başka bir iş yapmadığın hiç sormadım. Adetimiz böyleydi, anlatılmadıkça sormazdık.  Çeviri yaparak geçinip yaşıyordu. Çevirdiği  kitapların sayısını yüze çıkardığı zaman emekli  olacağını söylemişti. Yüz kitabın10-12’si nasıl olsa her yıl yeni baskı yapardı; bir kitabın çeviri ücreti de insanı bir ay geçindirirdi.

Doğrudur: Ben de Régis Debray’den çevirdiğim küçük bir kitabın çeviri ücretiyle Bodrum’da 15-20  gün tatil yapmıştık Ülker’le. Belki Tan bile vardı yanımızda. Kitabın adı Zamane Delikanlısı [ix]  idi, Habora Yayınevi (1970) yayınlamış ve 700 eski Türk lirası ödemişti.

Oysa şimdi, yazar ve çevirmen Işık Özgüden, 2018 yılında çevirmenin halipürmelalini tasvir ettikten sonra  yazıyor:

[«Kısacası, kitap çevirmenliği gibi vasıflı bir emek gerektiren bu alan en vasıfsız emek için devletin öngördüğü insanlık dışı koşulları bile karşılayabilmekten yoksundur. Bu nedenle de yayın sektörünün temel ihtiyacı olan “profesyonel kitap çevirmeni” sayısı son derece azdır.

Bu örneği somutlamak istersek, Türkiye’de 2018 itibarıyla asgari ücret net 1603 TL’dir (bu parayla tek bir kişinin bile yaşayabilmesinin mümkün olmadığı gerçeğini bir yana koyalım şimdilik). Bir çevirmenin eline her ay net 1500 TL’nin (yani asgari ücretten de düşük bir rakamın) geçebilmesi için, Çevirmenler Birliği’nin (Çev-Bir) saptadığı asgari sözleşme koşulu olan brüt %7 üzerinden ve 2000 baskı sayısıyla (ki şu an birçok yayınevinin baskı sayısı azami 1500’dür) yapılmış bir anlaşma sonucunda, en az 120-150 sayfalık bir kitabı bir ay içinde çevirmesi, çeviri metnin tekrar okumalarını, düzeltmelerini, gerektiğinde başka kitaplarla yürütülecek araştırma ve incelemeleri de bu zaman süresi içinde yapmış olması; teslim ettiğinde yayınevinin hemen ödeme yapması (ki birçok yayınevi ödemeyi kitabın basılmasını takip eden aylara yaymaktadır); üstelik hemen ardından yeni bir çeviriyi, bir sonraki ay ve diğer aylar da yeniden başka çevirileri bulabilmesi gerekir. Böyle bir çalışma temposunda ne hafta sonu tatili, ne yıllık tatil, ne de olası sağlık koşulları dikkate alınmıştır. Kısacası bu imkânsız bir durumdur, hele ki bir aile yaşamını böyle sürdürmek hayal bile edilemez. Şunu da asla unutmamak gerekir ki, asgari ücretin altında bir aylık alabilmek için bu tempoda çalışması beklenen kişi en az iki dili gayet iyi bilip kullanabilen, dünya kültürüne vâkıf, yani Türkiye ortalamasının üstünde kalifiye bir emeğin satıcısıdır.»  [x]  

Çeviri işinde de, değerlendirilmesinde de çevirmenin emek hakkı yenir. Eskiden çevirmenin adı kitap kapağına yazılmazdı. Bu yobazlığın aşılmasında epeyce etkim oldu. Çeviri kitap tanıtımı, eleştirisi yapanlar, çevirmenin adını anmazlar. Yazarın üslubundan söz ederler ama o üslubun patenti yazara değil çevirmene aittir. Bu konuda da kaç kez yazdım ama suç tanıtım yazarlarından çok editörlerde. Bu eksikli yazılar asla yayınlanmaz. Önce editörler mesleklerini öğrenecek. Sonra her şey epeyce düzelir.

Çeviri; budunu, kültürü, edebiyatı ve sanatı “ensest”ten korur. Aşiret dışı  evlilikler (yani yabancı dilden çeviriler) soyun beden ve akıl sağlığını korur. Aile içi evlilikler (okumalar-yazmalar) insan soyunu (kültürünü) sakatlar.] [xi]  

Çeviri kitap tanıtımı ya da eleştirisi yapanlar, yabancı kaynaklardan aparttıkları bilgileri aktarmakla  yetinmeyecekler ve çevirmenin işini mutlaka değerlendirecekler. Çevride “akıcı bir dili” olan yazar değil çevirmendir. Çok önemli bir kitabı bulan,  iyi bir çevirmene  çevirtip yayınlayan  editörü de öveceksin.

Kitap eklerine gelince: Kesinlikle AKP hükümetine benzemeyecekler  ama ne yazık ki benziyorlar.

ÖZDEMİR İNCE

22 ARALIK 2018


[i] Bordo Siyah Yayınları, 2004. S.39-40-41

[ii] Hürriyet gazetesi, 26 Ocak 2007.

[iii] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY, S.263

[iv] Age. S.265

[v] Doğu Perinçek, Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, S.28

[vi] Bu yazıyı iki yazı izledi: “Türkiye Barışını  Arıyor  Konferansı”nın Ültimatomu (27 ocak 2007); Pandora’nın  Kutusu (28 ocak 2007)

[vii]Özdemir İnce,  Şiir ve Gerçeklik, İmge Yayınları, 2011, 4.baskı

[viii] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[ix] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[x] T24, 22.10.2018

[xi] Cumhuriyet gazetesi, Çevirmenin Çilesi, 21.12.2018

YENİ BİR DÜNYA MODELİNİN DOĞUŞU

Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında (şimdilik) 4 ciltlik bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. I.Cilt: Felsefenin Şafağı: Hint, Çin, Yunan, Roma ve Rönesans Avrupası; II.Cilt: Rönesans’tan Aydınlanma’ya Yeni Bir Çağın Doğuşu; III.Cilt: Aydınlanma, Fransız Materyalizmi, Amerikan ve Fransız Devrimleri; IV.Cilt:Ekonomi Politik, Alman İdealizmi, Rus Halkçılığı ve Marksizm. V.Cilt: Galiba İslam Felsefesi olacak(mış). Okumaya devam et

VAZİYETİN  DURUMU

Çocukluğumdan bu yana ağzımda her zaman kendi uydurduğum bir tekerleme olmuştur: “Keskindoreke Fındınfalava” (Bir şiir kitabıma ad olmuştu); “Vasmandı vasmandı  gud bin bay bıdıbıt” (Caz şarkıcılarını takliden); “Ayvayı yedi Avrupa” (Hapı yuttuk anlamında); otuzlu yaşlarımda “Vaziyetin durumu Et ve Balık Kurumu” (“Durum muhasebesi” anlamında) vardı.

Okumaya devam et

SİYASETNÂME

Bugün gene şiirle dile getireceğim düşüncelerimi. Siyasetnâme, 18 Mayıs 1980 – 4 Şubat 1983 tarihleri arasında yazılan, 76 şiirden oluşan, benzersiz, yol açıcı bir kitap: Devletleşmiş  tek adama, saltanata karşı ezilmiş insanoğlunun ve mazlum halkın bitmeyen kavgasının şiiri. 38 yıl olmuş. Kitabı ancak  TOPLU ŞİİRLER külliyatı içinde bulablirsiniz. Okumaya devam et

“SİYASAL İSLAM İFLAS ETTİ” İMİŞ…

“Siyasal İslam İflas Eder mi?” sorusuna, hemen ve kestirmeden cevap vermek zorundayım: Siyasal İslam iflas etmez, çünkü bizzat İslamın kendisi siyasaldır. Ondan!

Bu yazı durup dururken ortaya çıkmadı, bir değil birden çok nedeni var. Ben sonuncusundan söz edeceğim: 11 Aralık 2017 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Siyasal İslam İflas Etti” başlıklı bir söyleşi tam sayfa yayınlandı.

Söyleşiyi yapan kişi Nazan Özcan adında bir gazeteci. Nazan Özcan’da siyasal İslamın iflas ettiği kanısının oluşmasına da Levent Gültekin adında bir “Eski İslamcı”  neden olmuş. Çünkü “Yıllarca inandığı ideolojinin yanlışlığını gören Levent Gültekin” siyasal İslamın ne olduğunu anlatınca anlamış. Demek ki: Nazan Özcan’ın siyasal İslamın ne olduğuna dair daha önceden bir fikri yokmuş… Yokmuş ki, söyleşisini şöyle sunuyor: “Yıllarca siyasal İslamın takipçisi olan ama son dönemlerde siyasal İslamın Türkiye’yi iyice kutuplaştırdığını ve içinin tamamen boşaldığını gördüğü için eski mahallesini terk eden gazeteci Levent Gültekin, yeni kitabı “Onurlu Çıkış”ta “Gelin demokrat olalım, bu ülke hepimizin” diyor. Ve kendi hikayesini mihenk taşı yaparak, iktidarın çıldırmış uygulamalarından bunalan Müslümanlara yollar sunuyor. Gültekin’le siyasal İslamın geldiği noktayı ve Türkiyedeki uuygulamalarını konuştuk.”,

Bu sunudan şunu anlıyorum, anladım:Siyasal İslam toplumu (en azından) Meşrutiyetlerden bu yana kutuplaştırmıyormuş da AKP saltanatında  (“iyice”) kutuplaştırmış ve siyasal islam’ın  “içinin tamamen boşaltıldığını”  görmese siyasal islamdan vazgeçmezmiş… Bu sunuma göre Bay Levent Gültekin özünde  hâlâ siyasal islamcı olmalı, öyle değil mi?

Ve Bayan Nazan Özcan, bu göz kamaştırıcı yorumdan sonra Bay Levent Gültekin’e topu kaldırıyor:

“Onurlu Çıkış”la neyi kastediyorsunuz?

Bu soru üzerine, Levent Gültekin, “Haddini Bilmez Çıkış”ını özetleyiveriyor:

“Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık ve bundan çok zarar görüyoruz. Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben. Fakat çıkarken yenilmişlik duygusuna da kapılmamamız lazım. “Davayı sattı”, “Kendi mahallesinde tutunamadı”, “Zaten orada istenmiyordu” gibi ithamlar yapılmamalı. Çünkü bunlar ôzeleştiriyi ya da ôzrü değersizleştiriyor. İdeoloji, inanç, mezhep eksenli tartışmanın tarafı olmus insanlar bu tutumlarından vazgeçtiklerinde, bu davranışı bilgelikle karşılanırsa onurlu bir çıkış hakkı da verilmiş olur.”

Soran da soruyu yanıtlayan da konuştukları “şey”in ne olduğunun farkında bile değil. Bayan Nazan Özcan daha önce Radikal gazetesinde yazmış bir “gazeteci” imiş… Konuyla ilgili yüzeysel bir bilgisi bile yok. 

Levent Gültekin’e gelince: 1972 yılında Ardahan’ın Göle ilçesinde doğmuş. Üniversite yıllarına kadar eğitimine bu ilçede devam etmiş. Anadolu Üniversitesi’nin Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans, Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamlamış. Yeni Şafak gazetesinde çalışmaya başlamasıyla gazetecilik mesleğine de girmiş. Yaklaşık beş yıl farklı görevler almış ve bir süre Yeni Şafak’ın haber müdürü olmuş. 2000 yılında Yeni Şafak’tan ayrılan Gültekin, Gerçek Hayat dergisini çıkartmaya başlamış ve derginin genel yayın yönetmenliği görevini de üstlenmiş. İnternet haber sitelerinde Cenk Açık takma adıyla yazılar yazmış. 2007 senesinde Star Medya Grubu’nda İcra Kurulu Başkan Yardımcısı, 2009’da TMSF idaresi altındaki Cine5’te yönetici olarak çalışmış. Günümüzde Diken İnternet gazetesinde köşe yazıları yazmakta ve Medyascope yorum ve haber platformunda Ruşen Çakır ile gündemi değerlendirmekteymiş.”

Sanki  Siyasal İslam’ın kurucularından Seyyid Kutub ya da Tunus’un Gannuşi’si ve (ya da) Recep Tayyip Erdoğan yollarından dönmüş gibi yaygara yapılıyor. Levent Gültekin çok cahilken İslamcı yapılmış, cehaleti azalınca ve kendi hayatından çıkardığı derslerle (kendi deyişiyle) mahalle değiştirmiş bir adam. Ters yönden giderek, komünistken islamcı olan İsmet Özel’in dönüşünden çok daha önemsiz bir olay. İlk soruya verilen cevaptan da anlıyoruz ki mahalle değiştirmesinin nedenlerini açıklamak yeteneğinden de çok uzak: “Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık ve bundan çok zarar görüyoruz. Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben.”

 Bu cevap Levent Gültekin’in içine düştüğü çıkmazın ne olduğunun farkında bile olmadığını gösteriyor. Kendisi, çağının çağdaşı olamamış bir dogmalar dünyasından geliyor ama “aydınlanma” ile tanışmış olanları da içine alacak şekilde “Hepimiz inanç, ideolojik kimlik eksenli kendi mahallelerimizde yaşıyoruz. Birbirimize yabancılaştık.” diyor.

Halifeler döneminden bu yana  dogmalar dünyasında yaşayan ve dünyayı, evreni ve bunların gerçeklerini din kitaplarına göre açıklayan bir kesim ile dünya ve evreni akıl ve bilimle yeniden tanımlayanların birbirine yabancılaşmasından daha doğal ne olabilir?

Levent Gültekin’in içinden geldiği kesim Rönesans’a ve Aydınlanma’ya düşman bir kesim. Çağdaşlaşmanın ürünlerini iştahla kullanıyor ama onu yaratan temel düşünceye karşı. “İslamcı” dünya, evren ve nesnel çağ bilincine hiçbir zaman sahip olmadığı için “bilinç bunalımı” yaşamamış bir kesim. Karşısında ise, “Bilinç bunalımı” yüzünden (sayesine) teolojik ya da metafizik çözümleri , geleneklerin otoritesini reddeden ve bunun sonucu olarak insanın kaderi ve toplumun örgütlenmesine ilişkin temel ilke ve anlayışları değiştirmek istemiş ve değiştirmiş  bir kesim.

Bu ayrışma sadece Batı’da olmadı, Aydınlanma rüzgarından esinlenen Osmanlı’da da oldu. Kutuplaşma ta o zaman başladı.

“Cumhuriyet” bizim aydınlanmacılarımızın eseridir. “Şimdi odalardan çıkalım, konuşalım, tartışalım, uzlaşalım ve burasını herkes için yaşanabilir bir ülke yapalım diyorum ben” diyor Levent Gültekin. Cumhuriyet’i mi tartışacağız, Cumhuriyet’i kötürüm edenlerle minuzlaşacağız?  El ele verip laikliği mi kurban edeceğiz?

Bunlar zavallı düşünceler: Laik Cumhuriyet tartışılmaz, pazarlık konusu edilemez.

Yobaz Müslümanlar, devleti Kuran’la yönetmek saplantılarından vazgeçecekler; camiden dışarı çıkmayacaklar. Tek uzlaşma budur.

Dünyayı Allah adına yönetmek isteyen Müslüman’a  yobaz ve militan İslamcı denir.

Bu dünyada Allah adına yönetilmeyi (güdülmeyi) kabul eden Müslüman’a  da “dindar” denmez, “İslamcı” denir.

“Müslüman”,  laik dünyada yaşamayı içtenlikle, takiyesiz kabul etmeden, bunu öğrenmeden ne kendisine ne de dünyaya huzur var. Bu böyle biline!

Levent Gültekin “Yeniden bir kurucu iradeye ihtiyaç var” diyor. Bu cümlenin önü arkası olmasa ne iyi…  Ama “Kurucu irade” başka “Bir kurucu irade” başka… Bay Gültekin, demek ki, “Ortak Akıl” ürünü olan (bir) kurucu iradenin  icat edilmesini istiyor.

Nazan Özcan soruyor: “Kitapta diyorsunuz ki, şu anda yaşadığımız “Demokrasi görünümlü faşizm, cumhuriyet görünümlü saltanat, devlet görünümlü mafya…”.

Levent Gültekin cevap veriyor: “Öyle. Demokrasinin içinde çokseslilik var, var mı şimdi? Ağzını açanı içeriye tıkıyorlar. Demokrasi sadece sandık değil ki! Saltanata gelelim, bir adam geliyor oturuyor ve ben gidersem ülke yıkılır diyor. Damadını bakan yapıyor, belediye başkanını atıyor, seçime ne gerek var diyor, rektör atıyor, bu mu cumhuriyet yönetimi? Saltanat  bu. Devletle mafyayı ayıran  tek şey hukuk, bu ülkede hukuk kaldı mı? Aslında bizim yeniden bir kurucu iradeye ihtiyacımız var. Bunu da ancak 20l9’a giderken bir araya gelir, ortak akıl[i] ve dil oluşturulur, herkesin mutlu olduğu, hakkını aldığı, huzurlu olduğu bir Türkiye vaat edersek[ii] becerebiliriz. Çünkü Erdoğan çok yıprandı. Aynı referandumda olduğu gibi. Ama bunu yapamazlar, kimlik, mezhep, inanç üzerinden giderse 2019 seçimleri, Erdoğan kazanır ve hepimize geçmiş olsun.”

Cumhuriyet’i kurucu felsefesi, kurucu iradesi Anayasa’nın Giriş Bölümü’nde, ilk dört maddesinde yazmıyormuş gibi 2019’dan önce bir araya gelip yeni bir kurucu felsefe ve kurucu irade üzerinde uzlaşılacakmış…

Yok canım?! Cumhuriyetçiler İslamcılarla bir araya gelip Cumhuriyeti yeniden kuracakmış. Nerede o yoğurdun bolluğu. . Damadını bakan yapan, belediye başkanını işinden atan ademoğlu, Anayasa’ya karşın, bizzat İslam’dan almıyor mu gücünü?

Türkiye için bir tek kurtuluş var: Bütün vatandaşların, bütün siyasal partilerin 1923 Cumhuriyetinin  kurucu  irade ve felsefesini kabul etmesi.

Bu böyle olmadığı için, Laik Cumhuriyet tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’ının Cumhuriyet düşmanı başkanı, çıkıp, fetvalarıyla Cumhuriyet’in temellerini dinamitliyor. 17 Aralık 2017 tarihli Birgün gazetesinin haberini okuyalım:

[“DİYANET ŞİMDİ DE LAİKLİĞİ TARTIŞMAYA AÇTI

Laiklik, Diyanet’e sorun haline geldi

Diyanet İsleri Başkanı Ali Erbaş, bir kez daha laikliği hedef alarak, Diyanet tarafından verilen fetvalara yönelik yurttaşların tepkilerini değerlendirdi: Fetvalara dönük tepkiler din-devlet ikileminden kaynaklanıyor.

“Milli Piyango haramdır” fetvası ile gündeme gelen Diyanet işleri Başkanı Ali Erbaş, fetvaya ilişkin açıklamalarda bulundu. İstanbul Halkalı’da düzenlenen 2. Avrasya İslam Şurası Fetva Meclisi Toplantısı’nın açılışına katılan Erbaş, laikliği hedef alarak Diyanet işleri Başkanlığı tarafından verilen fetvalara dönük sosyal medyadaki tepkileri değerlendirdi. Tepkilerin sebebinin din-devlet ilişkilerinde yaşanan ikilemden kaynaklandığını savunan Erbaş, “Örneğin, devletin yürürlükte olan sistemi içerisinde yasal olan bir uygulama dini açıdan caiz olmayabiliyor. Yani haram olabilir. Bir örnek vereyim; faiz meselesi. Yasaldır ama haramdır. Ya da içki, kumar, şans oyunları… Ayetler açık açıktır. Bu konuda sorulan bir soruya ‘caiz değildir’ ya da ‘haramdır’ fetvası verildiğinde kimi kesimler biraz da spekülasyon katarak bu fetvaya karşı çıkıyor. Burada yasal olan bir şeyin bazen caiz olmadığı haram olduğu ortaya çıkmakta, vatandaşlarımız kurulumuzun vermiş olduğu fetvaları gördüğünde buna dikkat etmelerini özellikle istirham ediyorum” diye konuştu.

“Özelikle bazı kesimler, ‘devletin yasal olarak yaptığı bir faaliyete nasıl haram dersin’ diyerek bir takım eleştiriler getiriyor” diyen Erbaş, şöyle devam etti: “Burada kurulumuz ya da fetva verme görevini ifa edenlerin dayanakları Kur’an, sünnet, icma ve kıyastır. Ayrıca mezheplerin görüşleridir.”]

Adam, laikliğin temeli olan “din”/”devlet” ayrımını “ikilem”ini kabul etmiyor; Devlet’i Allah adına yöneten İslamcı bir yönetim istiyor. Cumhuriyet “Cumhuriyet” olsa Cumhuriyet savcıları bu adamın ossaat yakasına yapışır. Çünkü bu “adam” Anayasa’ya karşı suç işlemiştir.

Bay Levent Gültekin, Cumhuriyet’in bu adamlarla uzlaşmasını tavsiye ediyor. Edebilir! Ama bu tavsiyenin yapıldığı yerin Cumhuriyet gazetesi olmaması gerekirdi. “Cumhuriyet”siz kalan Cumhuriyet gazetesi için bile çok ağır bir bilinç yoksunluğudur.

Çok yazık, çok ayıp!

ÖZDEMİR İNCE

18  ARALIK 2017

————————————————————————————-

[i] “Ortak Akıl”, faşizmdir. “Çoğul Akıl” sadece demokraside yaşar.

[ii] Bunu, “Kurucu İrade”yi temsi eden  CHP pek güzel yapıyor.

VATANA İHANET, MİLLİ, GAYRİ MİLLİ

Vatan nedir? Bu sorunun cevabını vikipediden aktarıyorum : “Vatan, bir kimsenin doğup büyüdüğü; bir milletin hakim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı, gerekirse uğrunda canını vereceği toprak. Bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçası ve onun havası ile karasularına denir. Vatan ile yurt aynı manadadır. Vatanın geniş manada tarifi ise ülkedir.”

Felsefi, bilimsel, dinsel-minsel bir tanımın da gereği yok!

“Vatan,  milleti  meydana getiren değerlerin başında gelir. Millet dediğimiz varlık vatan denilen toprak parçası üzerinde yaşar. Vatan dar manada yalnızca doğup büyünen, üzerinde yaşanan toprak parçası değildir. O, bir milletin tamamının barındığı ülke veya ülke topraklarıdır (Bkz. Ülke). Bir kimse bağlı bulunduğu ülkenin vatandaşı, yurttaşıdır. Ülke, vatan toprağının altında yatan şehitlerin hatıralarıyla kutsaldır. Vatan, topraklarından başka deniz ve hava sahalarını da içine alır. Gemiler ve uçaklar temsil ettikleri ülkenin bayrağını çekmiş olarak dolaştıkları vakit de tek başına vatan kabul edilirler.”

Sıradan ama doyurucu bir yanıt!

Peki “Vatana ihanet” nedir?

[“Vatana ihanetvatan hainliği ya da hıyanet-i vataniye, meşrû egemenlik organını devirmeye veya otoritesini yıkmaya, bağlı olduğu devlete karşı savaşmaya veya düşmanla iş birliği etmeye yönelik eylemleri kapsayan suç türü. Tarih boyunca birçok hukuk sisteminde tüm suçların en büyüğü olarak değerlendirilmiş ve en şiddetli biçimlerde cezalandırılmıştır.

Türkiye’de 29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu, 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Günümüz Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu tanımlanmamıştır. Ancak Türk Ceza Kanunu‘nun devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, düşmanla iş birliği yapmak, devlete karşı savaşa tahrik, temel milli yararlara karşı hareket, askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma, düşman devlete maddi ve mali yardım konularını işleyen 302-308. maddeleri, geleneksel olarak vatana ihanet kapsamına giren suçları içerir.

Türkiye‘de Cumhurbaşkanının yargılanabileceği tek suçtur.”] (Vikipedi)

Ancak, vatana ihanet görece bir kavramdır. Unutmayalım ki Mustafa Kemal Paşa vatana ihanet fetvası ile Padişahlık tarafından ölüme mahkum edilmişti.

Peki “Ne oldum delisi” olmuş bir iktidarı eleştirmek, onun dış siyasetine karşı olmak vatana ihanet sayılabilir mi? Olması ve sayılabilmesi için “siyasal iktidar” ile, yani “hükümet” ile, ve dahi “akp hükümeti” ile “vatan” sözcük ve kavramının eşanlamlı olması gerekir. Dolayısıyla, “hükümet” denen aygıt “vatan” değildir; “hükümete ihanet” diye bir suç yoktur. Günümüz Türkiyesinde “vatan” ve “millet” kavramları, AKP’ye ve hükümetine indirgenecek kadar küçük değildir!

“Hükümet”in “Vatan” sayılmayacağını en kapsamlı olarak Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi dile getirmektedir:

“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, se­nin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülme­miş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabi­lirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazi­fen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!”

 “Ne oldum delisi olan iktidarlar”ın panzehiri entelektüeldir. “Aslanlaşan koyun”, “panterleşen keçi”,  entelektüelin, entelektüelliğin simgesi olabilir. Bir entelektüel, bir siyasal iktidarın diktatörleşmesini kendine hakaret, bir meydan okuma  sayar.  Saymalıdır!

“Entellektüelin birinci görevi kendi yoldaşlarını eleştirmektir (‘Düşünmek’, Doğrucu Davut rolü oynamak demektir… Entelektüel işlevin ahlaksal işlevden ayrı tutulamayacağı da bir gerçektir. Entelektüel işlevi yerine getirmeye karar vermek ahlaksal bir seçimdir, tıpkı cerrahın bir yaşamı kurtarmak  için canlı eti kesme kararı almasının  ahlaksal bir seçim olması gibi…” [i]

 Lafı nereye getirmek istediğimi belki anlamışsınızdır. Elbette şu Zarraf Davası’na getirmek istiyorum. İktidar, kendini de yakından ilgilendiren bir davayı, vatan ve memleket  sorunu haline getirmek istiyor. Siyasal iktidarın vatan sayılmayacağını yukarıda açıklamıştık. İktidar değişir ama vatan değişmez. AKP iktidarı, kendini doğrudan ilgilendiren bu pis davayı vatan-millet davasına dönüştürüp bunu sıradan insana (havasa) yutturabilir ama gerçek bir entelektüel bu hapı asla yutmaz. Çünkü “ulusal çıkar”ın ne anlama geldiğini, ulusal çıkarın nasıl suç aleti haline getirildiğini çok iyi bilir.

Üniformalı, resmi, devletçi ve faşist milliyetçilikle bir entelektüelin işi, bizim işimiz olamaz. Kaldı ki, Zarrap Davası bağlamında AKP milliyetçiliği sadece bir parti ve hükümet milliyetçiliği. Devlet milliyetçiliği bile değil, pespaye bir milliyetçilik.Böyle bir milliyetçilikle işimiz olamaz.

Newyork mahkemesinde ABD Türkiye’yi yargılayamazmış… Newyork mahkemesi Türkiye’yi yargılamıyor ki… Halk Bank Genel Müdür Yardımcısını yargılıyor. Bir dolandırıcılığı, bir rüşvet olayını yargılıyor. Z(S)arraf konusunda ABD’ye iki nota veren hükümet, kendi “üst” ve “ast”  aklıyla davaya bulaşmış ve taraf olmuş oldu. Birisi “az pilavlı”, öteki “Sülün Osmanlı” iki Türkiye vatandaşının yargılandığı davayı millî davaya dönüştürenler, Türkiye’yi bu dava ile özdeşleştiren gafiller, Türkiye’yi de sanık sandalyesine oturtuyorlar. Görülen manzara odur ki AKP hükümeti “gıyabî” olarak sanık sandalyesinde oturmaktadır.

Ne AKP, ne de Başyücelik rejimi Türkiye’dir! Bu biline! Türkiye bir “entité”, bir “kendilik”, bir “varlık”tır. Yüce bir varlıktır. Kirlenmez, kirletilemez bir kavramdır!

Newyork mahkemesinde sanık değildir, Türkiye mağdur ve tanıktır!

Ama, hakkında ABD’ye kostaklanarak iki nota gönderdiği sevgili ve örnek vatandaşi Reza Zarrab’ı casuslukla suçlayan hükümet sanık rolünü üstlenmeye mi  hazırlanmaktadır?

NOTA BENE: Şimdi, internetten Georges Delerue’nün “Le Concerto de l’Adieu”sünü (Veda[nın]  Konçertosu) dinleyin.

DOĞRU SÖZ: KİMSE PAZUSUNA GÜVENEREK HUKUKU YOK SAYAMAZ!

(R.T.Erdoğan, Hürriyet, 10.12.2017)

 

ÖZDEMİR İNCE

11 ARALIK 2017

—————————————————————

[i] Umberto Eco, Beş Ahlak Yazısı, Çev: Kemal Atakay, Can Yayınları 1998,  s.15



BU NE BİÇİM MEMLEKET[i]

16 temmuz 1996 tarihli bir yazı. Ne Yazık ki yaşadığımız günleri haber veriyor. [1] Okuyacağınız yazı  Bu Ne Biçim Memleket Telos Yayıncılık tarafından 1996 yılında yayınlanan kitabıma önsöz olarak yazıldı. Daha sonra, üç kitabın birleşmesiyle oluşan Mahşerin Üç Kitabı (Doğan Kitap, 2005. s.179) adlı kitabımda yer aldı. Okumaya devam et

BU NE BİÇİM MEMLEKET[i]

 

16 temmuz 1996 tarihli bir yazı. Ne Yazık ki yaşadığımız günleri haber veriyor. [1] Okuyacağınız yazı  Bu Ne Biçim Memleket  Telos Yayıncılık tarafından 1996 yılında yayınlanan kitabıma önsöz olarak yazıldı. Daha sonra, üç kitabın birleşmesiyle oluşan Mahşerin Üç Kitabı (Doğan Kitap, 2005. s.179) adlı kitabımda yer aldı. Okumaya devam et