Kategori arşivi: Genel

İSLAMIN PARAYLA İĞVASI (2)

Arapça ve İslami bilgi bin yıldır bir işe yarasaydı Araplar karada, denizde, havada dünyaların lideri olur, kum çölleri cennete dönerdi. Oysa hâlâ tamamı Hıristiyan dünyasının sömürgesi halinde. Bizim hacıfışfışlar da, sanki Hıritiyan dünyasının beşinci koluymuşcasına kundakdaki çocuklarımıza zorla Arapça öğretmeye kalkışıyorlar, laik  ve çağdaş okullarımızı medreseye (İmam-hatip okullarına) dönüştüyorlar. Hem de Anayasa’yı ve Devrim Yasaları’nı ayaklarının altına alarak.
Okumaya devam et

NE DEMOKRASİ NE ŞEHİTLER, BAŞYÜCE GÜZELLEMESİ !…

NE DEMOKRASİ NE ŞEHİTLER, BAŞYÜCE GÜZELLEMESİ !…

Bu yazıya başlamak için kaç gündür kıvranıp duruyorum. Başlayamıyorum, çünkü her şey anormal, her şey kural dışı. İlham vermesi için, “Stavrogin[i] inandığı zaman inandığına, inanmadığı zaman inanmadığına inanmazdı” diye yazıyorum ama nafile! “Stavrogin” ruhsal bunalımlar yaşayan, kendi eylemleriyle çelişen felsefi bir problem. Karşımdaki kitlenin de darbe müteşebbislerinin de böyle bir “kıvranan” kişiliği yok. İkisi de kalıba dökülmüş beton gibi. Ne ruhu ne de aklı var. İki taraf da “mankurt”! Yani AKP tarikatı da, Fethullah cemaati de… Okumaya devam et

CHPNİN İÇİNDEKİ TRUVA ATI : MEHMET BEKAROĞLU

17 Haziran 2016 tarihli Aydınlık gazetesinde Zihni Erdem imzalı ve “CHP’nin İsmail Kahraman’ı” başlıklı bir haber yayınlandı. Zihni Erdem haberinde CHP milletvekili Mehmet Bekaroğlu’ndan söz ediyor ki muhteremin geçmişi ve bugünkü haliyle pek güzel örtüşüyor. Muhterem mürteciyi silkelemeden haberi okuyalım:

[CHP’NİN İSMAİL KAHRAMANI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Parlamentodan Sorumlu Başdanışmanı İstanbul Milletvekili Mehmet Bekâroğlu, CHP milletvekillerine çok tartışılacak bir mektup gönderdi. Bekâroğlu 22 sayfalık “Tarihi dönüm noktasında CHP” başlıklı mektubunda Alt Ok’u hedef aldı, “Anayasa’da laiklik olmamalı” diyen Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a benzer bir “laiklik” önerisinde bulundu.

TEMEL SORUN ALTI İLKE

Bekâroğlu, “Bu tespit rahatsız edeci olabilir; hemen ‘CHP’nin siyasi ilkeleri bellidir, altı temel ilke ortada, CHP bu kurucu ilkeler çerçevesinde soysal demokrat bir partidir’ denebilir. Deniliyor da zaten. Esasen CHP’nin en temel sorunu da budur” dedi.

ÖZERLİK ÖNERDİ

Bekâroğlu, “Kürt meselesi” ile ilgili iki radikal adım atılmasına ihtiyaç bulunduğu belirterek, “Birincisi, vatandaşlık tanımını yeniden yaparak eşit vatandaşlığı hayata geçirmek. İkincisi ademi merkeziyetçi bir idari yapı ile merkezi hükümette toplanan yetkilerin bir kısmının yerel yönetimleri devredilmesidir” ifadelerini kullandı. Mektubun “millet” başlıklı bölümünde “Tamam ‘Türk Milleti’ hiçbir zaman ırk temelinde tanımlanmadı. Ama, bundan böyle hiçbir Kürt’e ‘Türk’üm’ dedirtemezsiniz. Bunun için ‘Türkiyeli’ kavramı en doğru seçenektir” görüşünü savundu.

Bekâroğlu, ulus inşa projesinin geçmişte kaldığını da iddia ettiği mektubunda, “Dün Türkiye’nin birliği için anlamlı olan tek tip ulus inşa projesi bugün Türkiye’yi parçalamaya doğru sürüklemektedir” dedi. Kürtlerin 21. yüzyılda ayrı bir ‘milliyet” olarak tarihin sahnesine çıktıklannı görüşünü savunan Bekâroğlu şunları söyledi:

“Türkiye’de Türkler ve Kürtlerin iki halk olarak birlikte yaşacaklannı formülünü bulmak zorundayız. Bu toprakların geleneğinde tekçilik değil, çoğulculuk, birlikte yaşama tecrübesi var”.

LAİKLİKLE YENİ BİR DİN YARATILDI

Laiklik kavramının da yeniden tanımlanması gerektiğini kaydeden Bekâroğlu şöyle dedi: “Devlet, kendinin olduğu inandığı kamusal alana kayıtlar koydu, kurallar koydu, halkın düşünce ve inançlarını ifade etmesini kısıtladı. CHP, eğitimde ve yaşamın her alanında ‘özgürlükleri öne çıkarmalıdır,” Bekâroğlu şu önerilerde bulundu: “Devlet seçkinlerin, yurttaşlannın bir kısmına yaşam tarzı dayatması, inançları tercihine göre tanımlaması, devlet imkanları ile bu tamımı insanlara empoze etmesi laikliğe aykırıdır. Bir devlet partisi olarak CHP bunu yapmıştır.” CHP’nin “Camileri ahır yapmadık, din eğitimini yasaklamadık, imam hatipleri biz açtık…” şeklindeki savunmalarını AKP’nin iddialarını güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını iddia eden Bekâroğlu, “CHP, bir özeleştiri de yapıp geçmişteki yanlışlıklara ‘bunlar yanlıştı’ demeli” görüşünü dile getirdi.]

***

CHP’ye “Aranıyordun belânı buldun demekten başka çare yok! Oh olsun! Bre gafil bu mürteci adamın  yazdığı mektuptaki görüşleri on yıllarca savunan bir İslamcı olduğunu bilmiyor muydun ? Saf oğlan! Bu kadar gaflet ihanetin tek yumurta ikizidir.

Bre gafil,  İslamcının solcusu, sosyalisti, 6 Okcusu olur  mu? Bu ne cehalet, bu ne zihinsel munkabızlık!

Bu zihinsel ünlü ve tescilli mukabızlığı bildiğim için 17 Temmuz 2012 günü Aydınlık gazetesinde “CHP,  MÜSLÜMAN  SOSYALİSTLERLE  NASIL İŞBİRLİĞİ YAPACAK?” diye bir yazı yayınladım. Seni (CHP’den söz ediyorum) kaç kez uyardığım yazılardan biri! Bir kez daha oku bakalım!

[CHP,  MÜSLÜMAN  SOSYALİSTLERLE  NASIL İŞBİRLİĞİ YAPACAK?

Dünkü yazım şu cümleyle bitiyordu: “15 Temmuz 2012 tarihli Aydınlık gazetesinin 7. sayfasında “CHP gözünü Bekaroğlu’na dikti!” diye bir haber var. Gazetenin yanıldığını temenni ederim. Yoksa, “o göz” kör olur!”

Gün boyu, bu satırların ağır kaçıp kaçmadığını düşündüm. 15 Temmuz 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesini okuyunca bu kaygım geçti.

KURULTAY ÖNCESİ

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “Hizipler bitecek” demiş, “İkinci adamların önü açılmalı” demiş, “Temiz işadamları PM’ye girecek” demiş… Önemli değil! “Altı ok tartışılmaz!” demiş. Önemli! “Sosyalist İslamcılara kapımız açık!” demiş… Çok önemli!

CHP’yi  “Armut’un sapı, üzümün çöpü” bağlamında eleştir(e)mem. Bu partiyi korumam gerektiğini düşünürüm. Ancak,  kimsenin tartışamayacağı 6 oku, sosyalist İslamcılar sadaklarına (okluklarına) nasıl koyacak? İslam şeriatına biat etmiş bu insanlar laik CHP’yi içlerine sindirebilecekler mi?

“Kürt partisi HEP ile seçim ortaklığı yapan CHP’nin mandepsiye nasıl bastığını söz konusu bile etmiyorum. Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet etmeyi düşündüğü Mehmet Bekaroğlu ve İhsan Eliaçık’ı, şimdiye kadar yazıp söylediklerini, yapıp ettiklerini yazı konusu yapmıyorum.

1 Mayıs yürüyüşünde “İnşallah sosyalizm gelecek” pankartına sahip çıkmayan Müslüman (İslamcı) Sol ile mi işbirliği yapacak CHP?  29 Haziran’da yayınlanan yazımı hatırlatırım.

SOL İLAHİYAT VE İLK YANLIŞ

Unutmayalım: İslam’ın ilkelerini siyasete sokan, onu referans yapan her Müslüman artık “İslamcı”dır. Bu nedenle bu yazımda geçen Müslüman ve İslamcı sözcükleri eş değerdedir ve örtüşmektedir.

Müslüman Sol’u, Kurtuluş Teolojisi ya da Sol İlahiyat bağlamında önümüzdeki günlerde irdeleyecektim ama Kılıçdaroğlu’nun mandepsiye basmaya hazır aculluğu bu konuya biraz değinmemi gerektirdi bugün.

Ama 1 Mayıs’ta öne çıkartılan “Mülk Allah’ındır!”, “Hırsız Müslüman istemiyoruz!” pankartlarından yola çıkacağım.

Bu sloganlardan yola çıkan bir Müslümanın CHP’de işi ne? CHP’nin solculuğunun, sosyal demokratlığının, (hayal bu ya) sosyalistliğinin ilham kaynağı İslam değil ki… Somut ve nesnel gerçekler. Sağcı ya da solcu, bir birey ya da topluluk adının önüne “Müslüman” sıfatını koyduğu anda iş biter. Referansı İslam’ın ilkeleridir, Kuran’dır.  Gerçekten sol ve gerçekten laik bir parti İslam’ın ilkelerini kendisine referans yapamaz. Yapanlarla da ayni parti yapısı içinde bulunamaz! Yaparsa ve bulunursa Cumhuriyet’e ihanet etmiş olur.

İKİNCİ YANLIŞ

Bir  Müslüman sosyaliste “Gel bizimle birlikte siyaset yap!” demek  ne demek? Böyle bir davet, “Seni sosyalist yapan referanslarını da birlikte getir, onlara sahip çıkacağım!” anlamına gelir. Bir birey ya da topluluk, kuşkusuz, bir dinin ilkelerinden yola çıkarak solu ve sosyalizmi bulabilir. O zaman yapacakları ilk iş, kendileri gibi düşünen bir siyasal partiye koşmak olmalıdır. Böyle bir parti yoksa, parti kurmaları gerekir. Bunların hiçbiri olmuyorsa, bir laik partide siyaset yapmak zorunda kalmışlarsa, bu partiye Müslüman kimlikleriyle değil sadece solcu kimlikleriyle gelebilirler.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet ettiği kişiler Müslüman kimlik ve referanslarını kapının önünde bırakabilecekler mi?

ÜÇÜNCÜ YANLIŞ

Dağın taşın tapulandığı, tapusuz araziye rant gecekondusu yapıldığı bir ülkede, bir Müslüman sosyalist “Mülk Allah’ındır!” dediği anda çağın dışına düşer ve çağının çağdaşı bir politika yapamaz. Çünkü hesaplaşması Mahşer Günü’ne kalmıştır.

2012 yılında “Mülk” Allah’ın değil artık! Kimse bana “Mülk”ün İslami açıdan ne anlama geldiğini açıklamaya kalkmasın. Mülk, topraktır, arazidir, binadır, gökdelendir, fabrikadır, holdingtir, hisse senedi ve paradır! Günümüz dünyasında mülk ya bireyin ya da kamunundur! Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana sadece bireyin! Ayetlere dayanarak, yeryüzü eylemleri ayetlerin mihenk taşına vurarak solda sol  siyaset yapamazsınız. Müslümanlar ayetlere saygılı olsalardı, şeyhlerin, imamlarının tamamı solda olurdu!

GERÇEKLERE GELELİM

Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye davet ettiği, etmeyi düşündüğü, Mehmet Bekaroğlu ya da İhsan Eliaçık genel olarak Cumhuriyet Laikliği, özel olarak  CHP için ne düşünüyor? 6 Ok için ne düşünüyor? CHP’nin gerçekleştirdiği Cumhuriyet Devrimleri için duygu ve düşünceleri ne? Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kabul ediyorlar mı? İmam-hatipler için ne düşünüyorlar: Bu okulların asıl görev ve sorumluluğu sadece din hizmetlisi, imam ve hatip yetiştirmek değil mi? İmam-hatip mezunlarına bütün üniversitelerin kapısını açmak ve Harbiyelerin kapılarını açmayı tasarlamak karşı devrimcilik ve  Cumhuriyet karşıtlığı değil mi?

CHP bu konulardaki ilkelerinden vazgeçmez ise, ne Bekaroğlu ne de İhsan Eliaçık CHP’ye gelir.

Kılıçdaroğlu, davet için, CHP lehine bir ilkesel uzlaşmayı, uzun vadeli bir evliliği değil de sadece önümüzdeki seçimleri düşünüyorsa, buna adıyla sanıyla “oportünizm” denir. Bir İslamcı Müslüman sola katkıda bulunmak, hizmet etmek için laik bir partinin ilkelerini kabul ederse dinden çıkmaz mı?

CHP, İslam konusunda hiçbir Müslümanı ikna etmek zorunda değil. Bu türden aşağılık duygularından, hurafelerden kurtulması gerek. AKP’’nin postmodern İslamî siyasetine karşı olan ve dünyevî sola gereksinim duyan bir Müslüman için CHP’den TKP’ye kadar bütün sol partilerin kapıları açık olmalı. Ancak, sol ideolojinin ve politikanın sırat köprüsünden geçtikten  ve “dinsel inancı dışında” arındıktan sonra.]

***

İçtenlikle bir itirafta bulunacağım:  CHP artık bu Cumhuriyet’e layık değil! Ama ben (huyum kurusun) ona bir kez daha iyilikte bulunacağım:  Dr.Reşit Galip’in 10-17 Mayıs 1931  tarihinde yapılan CHP Kurultayında yaptığı ve 6 OK’u açıkladığı konuşmasını günümüz Türkçesiyle yayınlıyorum. Bu yazı yitip gitmeyecek. Çünkü CUMHURİYET’İN ÜÇ FEDAİSİ adlı kitabımın :  “Dr.Reşit Galip” bölümüne girecek.

[ULUSAL ÜLKÜ PAROLASI

(“Uygarlık  safında en ileri!..Milletimizin almaya mecbur olduğu merhaleler büyüktür. Ulaşılması gereken zorunlu hedefler  çoktur. Hiç kuşkusuz bu merhaleler alınacak, en nurlu hedeflere varılacaktır. Onun için birbirimize vereceğimiz işaret: İleri! İleri! Daima ileridir!

«Gazi, Konya söylevi, 18 Ekim 1925»)

Türk ulusal ülküsünün Gazi tarafından ilkeler halinde saptanan  çözümleme ögeleri Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Lâiklik, Devletçilik ve  Devrimciliktir. Bunların hepsini birleştiren bireşimsel sonucu Türk milletinin «Uygarlık safında en ileri olmak!»  istek ve özlemidir.

En emin, en tez, en doğru ileri yürüyüş ancak en seçkin önderlerin yönetimi altında yapılabilirdi. Önderlik hakkını kökten veya anayasaların veraset hükümlerinden değil, yurt toprağı denilen karakter  örsü üstünde cefa ve mihnet çekici ile döğüle, döğüle çelikleşmiş olmaktan alan önderlerdir ki, milletlerini yönetmek  ve en çabuk ileri götürmek işinin haklı ve gerçek eri olabilirler. Türk Ülkücülüğü bu nedenle “Cumhuriyetçi“dir.

Türk milletinin refah ve saadeti için çalışmak bütün insanlığın refah ve saadetine hizmet neticesine varır. Bundan dolayıdır ki, Türk ülkücülüğü  «Milliyetçi» dir.

Türk devriminin siyasî, iktisadî ve toplumsal inançlarının kaynağı Türk halkının ortak vicdanıdır. Bu itibarla devriminin  adalet ilkesi sınıf mücadelesini reddederek bütün halkın, bütün meslek ve san’at zümrelerinin çıkarlarını uzlaştımayı benimser ve hiçbir birey, aile veya zümre için halkın genel hakları dışında  hak ve ayrıcalık  tanımaz.  Devrimin «Halkçılık» gücü  yalnız bir sınıfın organizma  zararına hacmini artıran marazî  urlar gibi şişmesini, ulusal yapı  içinde keneleşmesini, ahtapotlaşmasmı kabul etmez. Milleti bütün cihazları ve hücreleri sağlıklı, normal bir organizma  halinde ileri götürmeyi ve yükseltmeyi güder.

Türk milletini binlerce yıl şerefle tuttuğu en ileri saftan birkaç asırdır geri atan siyasî etkenlerin  en suçlusu din ile dünya işlerinin muhafazakârlık ve taassup lehine biribirine karıştırılmış olmasıdır. “Lâiklik“in  devrim ilkeleri  içinde büyük önemle yer tutmuş olması bundandır.

Devlet ve bireyin  çalışma alanları belli sınırlar içinde ayrılmakla beraber, kaybedilmiş mesafenin çabuk kazanılması için bütün Devlet  güçlerinin gerekli alanlarda yükseliş gayesi emrine ve hizmetine verilmesi zorunludur. Onun için Türk ülkücülüğü  “Devletçi”dir.

Devrimciliğin  dinç ve atılgan ruhu hasta, soysuz ve kararsız gelişimci ruhla sonsuz bir çarpışma halinde olmadıkça dünya yürüyüşünde ve milletler yarışında ön safa varmak ve onu dünya durdukça tutmak mümkün değildir. Buna inanaraktır ki, bugünkü Gazi nesli «Devrimci»dir ve bundan sonrakiler de öyle olacaklardır.

Gazi Mustafa Kemal idealizmi; bu ana yollarda fikir aydınlığı, bilgi yüksekliği, ahlâk sağlamlığı ile kuşkusuz  her milletten daha çevik, daha atılgan, daha hızlı, daha sebatlı yürünmesi demektir.

Gazi idealizmi; ilim ve san’atta, teknik kudret ve kabiliyette beden ve ruh sağlığında Türk milletini örnek millet mertebesine çıkarmak demektir.

Türk devrimini batıya veya doğuya bakarak, batıdaki veya doğudaki  sistemler  ve okullarla karşılaştırarak  hangisine uyduğunu araştırmak ve herhangi birine uydurmaya çabalamak boştur. Türk devrimi özgündür; kuram olarak başlıbaşma bir siyasî sistem, uygulama olarak  da başlıbaşma bir sistem, dinamik gelişim yeteneğine en üst düzeyde sahip  bir sistemdir.

Türk devrim felsefesi «ütopya»dan, hayalperestlikten hoşlanmaz. Bu felsefenin metodu en büyük ve en canlı hakikat olan milletin her sahada realist gözle incelemesine dayanır. Millî hayat hakikatlerine sırtını dönmüş olduğu halde millî hayata kanal açmak dâvasını güden kuramlar  ve felsefelerle Türk devriminin  kaynaşması imkânsızdır.

Ülkücü  ruhu, iyimserliği savunan  maddî hırsı, kötümserliği, bozgunculuğu topluma karşı işlenmiş ağır suçlar olarak mahkûm etmek Türk devriminin ahlâk esaslarındandır.

Türk devrim ülkücülüğünün  cennetine ancak toplumla içten ve özverili ruhla hizmet yolundan gidilir. Türk devrimcisinin hayatta ve ölümde umduğu en büyük ödül toplum  tarafından: — «Benim için çalıştı!» diye anılmaktır. Bu mazhariyete ermek için en uzun ömrü yetişmiyecek diye az bularak, en uzun günleri yetmiyor diye gecelere katarak çalışmak, gücünün sonuna kadar çalıştıktan sonra dahi görevinin emrettiği kadar çalışamamış olanların üzüntüsünü duymak Türk devrim ülküsünün en önemli ayırt edici özelliğidir. . Gazi devrimcileri zevk ve saadeti bu üzüntüde bulurlar ve bunun içindir ki, maddeci  tembel ruh Türk devrim ahlâkından kaçar.

«Uygarlık  yolunda en ileri!» ülküsü Türk kuşaklarının hayatını hor görürcesine çalışmayı savunur. Bu uğurda ölümü  savaş alanındaki ölümden daha az şeref, daha az yerinde saymaya kimsenin hakkı yoktur.

Dr.Reşit Galip]

 

                                                                                                     

 

 

HUNLARIN ÇOCUĞU GENNADİ (HUNNADİ) AYGİ

Ben şanslı bir adamım, çağımızın büyük şairlerinden epeycesiyle arkadaş ve dost oldum: Bunlardan biri de Gennadi Aygi. Çuvaşcasıyla Hunnadi yani  Hunların Çocuğu. Gennadi, karşıma 1986 yılında Paris’te çıktı. Arkadaşım Macar şair György Somlyó’nun yönettiği çok dilli şiir dergisi ARION’un 15. sayısında (Corvina 1985). Bir başka arkadaşım Léon Robel’in “Rusçadan Fransızcaya Çağdaş Şiir Çevirme Hakkında Bazı Gözlemler” başlıklı makalesinde. Şimdi yazıya bakıyorum da “Şiir çevirmek, kendi dilini, ülkesinin şiirini devindirmek, büyütmek girişimidir” cümlesinin altını çizmişim. Bir başka çizili yer: “Şiir çevirmeni erdemlerine sahip olmak için başkasını gövdeye indiren hayırsever bir yamyamdır. Onlara sahip olurken, onları kendi dilinin, kendi kültürünün, kendi zamanın mülkü haline getirir (onları kendininkilerin mülkü haline getirir.”)

 GENNADİ AYGİ SEÇİLMİŞ ŞİİRLER

Kendiyle yetinen eksogami (klan dışı evlilik) yapmayan edebiyat bir tür ensest yapar, genleri ve soyu bozulur. Bu nedenle her dilin şiirinin başka dillerin şiirine gereksinimi vardır. Aynı durum ülke şiiri için de geçerlidir: Başka kuşakların suyunu içmeyen, sadece kendi kuşağıyla yetinen şiir kurur.

Bir gün Yannis Ritsos’la sohbet ederken “Türk şiiriyle evliyim, ama Fransız ve Yunan şiirleri ebedî sevgilimdir” dediğim zaman,”İyi ki cariyem demedin, yoksa bozuşurduk” demiş ve gülüşmüştük. İşte bu nedenle genç Türk şairlerinin dışarıya açılmalarına katkıda bulunuyorum ve her yıl iki genç şairimizi Sète Festivali’ne (Fransa) gönderiyorum.

Gennady Aygi hem Türk kökenli bir Çuvaş hem de başka köylü olduğu için mimlemiştim. Nasıl mimlemem, Léon Robel aynı yerde “Aygi’nin şiiri üç ana kaynağı, Rus öncü sanatının estetiğini, XX.yüzyıl Fransız şiirini ve Çuvaş geleneksel kültürünü, son derece özgün bir biçimde bireştirir (sentezini yapar)” diyordu. Sanki benim şiirimi tanımlıyordu. Ve böylece Gennadi benim “gıyabi” kardeşim oldu.

 GENNADİ AYGİ (KAPAK)

Yazdığı şiir benim anladığım öz ve biçimiyle İkinci Yeni’ye benziyordu. 1950’li yıllarda yazmaya başladığı şiirin dönemin şairlerinin  (Yevtuşenko, Voznezenski, Bela Ahmadulina, vb.) şiirleriyle herhangi bir hısımlığı yoktu, 1920’lerin deneyci ve avangard estetiğinin izlerini taşıyordu. Bizim İkinci Yenicilerin yığma ve doldurma (Edip Cansever, Turgut Uyar ve izleyicileri) dize şiir anlayışının tersine eksiltili şiir yazıyordu. Bu yakındı bana.

Henüz Rusca yazmıyordu, yazdığı zaman Çuvaş dilinin söz dizimsel yapısını Rusca şiirlerine taşıyacaktı. Bu konuda, Aygi’nin Türkçe yayınlanan SEÇİLMİŞ ŞİİRLER[i] adlı kitabının Peter France ve Ülker İnce tarafından yazılan önsözlerinde okuyabilirsiniz.

Paris’te 1986 yılında Leon Robel ile Gennadi Aygi’yi uzun uzun konuştuk. Türkiye’ye dönünce Gennadi hakkında bir tanıtım yazısı yazdım, şiirinden birkaç örnek çevirdim.Yazıyı galiba Varlık dergisinde yayımladım. Gönderdiğim dergiyi Leon Robel’e  gönderdim, o da , Gennadi’ye göndermiş. Bir süre sonra Leon’dan bir mektup geldi. Gennadi adresimi istiyormuş. Gel zaman git zaman derken hemşerisi Boris Ryabuhin’in çalıştığı Türk şirketi aracılığıyla bir paket kitap geldi. Boris, Gennadi’nin benimle tanışmış olmaktan duyduğu memnuniyeti yazıyordu düzgün Türkçesiyle. Gelen kitaplar Rusca, Çuvaşça ve İngilizceydi. Uzun süre Türk şirketi aracılığıyla haberleştik. Benim kitaplarımı istedi. Gönderdim. Bazan Moskova’dan telefon ederdi, Boris aracılığıyla konuşurduk.

 Derken bir gün, artık Fatsa’ya yerleşmiş olan Azer Yaran İstanbul’daki evime geldi. Gennadi’yi Azer’e uzun uzun anlattım ve Rusca kitapları kendisine verdim. Bir süre sonra Azer’in Gennadi’den çevirdiği şiirler  SEN – SİMALARIYLA ÇİÇEKLERİN adıyla  İyi Şeyler Yayıncılık tarafından yayınlandı (1995).

 GENNADİ 2

Şimdi yazıya ara verip Gennadi hakkında internette bulduğum Rusca ve Çuvaşca metni okuyalım.

Gennadi Ayğí

Sovet Berlege Urıs tele 1960

Wikipedia — ирекле энциклопедия проектыннан

Бәйләргә?

Бу мәкаләгә башка Википедия мәкаләләре сылтамыйлар. Зинһар, ярдәмчене кулланып, кабул ителгән киңәшләргә күрә сылтамалар куегыз.

Ayğí Gennadi Nikolay ulı (Çuaş tele Айхи Геннадий Николаевич; 1934 21. August – 2006 21. Febräl), Çuaş şäğire häm tärcemäçese (Çuvaş şairi ve çevirmeni).

Çuaşstannıñ Batır rayonınıñ Şaymorza (Çĕнял) awılında Lisin familiäsendä tua. (Çuvaşistan’ın Batır ilinin Saymorza köyünde Lizin ailesinde doğdu).19531958. yıllarda Gorki isemendäge Mäskäw Ädäbiät İnstitutında belem ala (Gorki adındaki Moskova   Edebiyat Enstitüsü’nde bilim aldı). 19611971 Mayakovski muzeyenda eşli (Mayakovski Müzesi’nde işledi).. Berençe Çuaş telendä şiğerlär (Çuvaş dilinde şiirler)1949. yildan yaza, 1958. yılda üz kitabin çığara.(Üç kitabını çıkardı) 1960. yıldan Urıs telendä (Rus dilinde) şiğerlär yaza (şiirler yazdı).. Çuaş telenä küpläp Urıs häm Awrupa şiğriätenä tärcemä itä. 1987. yılğa qädär (yılına kadar)  Sovet Berlegendä Ayğí şiğerläre bastırılmasa da, şul uq waqıtta Ayğí şiğriäte Awrupa tellärenä tärcemä itelä häm böten dönyada dañga qazana. (Aygi şiirleri Avrupa dillerine tercüme edildi hemi de bütün dünyada ün kazandı).

Altı çizili siyah yazılı yerleri Çuvaşçadan karine ile tercüme (tärcemäçe) ettim.

Gannadi liseyi Çuvaşistan’da bitirdi. Öğretmenleriden birinin yardımıyla Moskova!daki Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne girdi. Yazdığı şiirler ve bitirme tezi Parti’nin görüşüne uygun olmadığı için, KGB ajanı iki komsomol arkadaşının tanıklığıyla, okuldan atıldı. Leon Robel, okuldan atılmasına Pasternak’la olan yakın dostluğunun ve Nazım Hikmet’in Polonya’da yaptığı bir konuşmanın etkili olduğunu yazıyor.[ii] “[Nazım Hikmet) ], Sovyet şiirinde yeni bir şeyler olmadığını ileri süreen haziruna cevaben Gennadi Aygi’nin şiirlerini okudu.”[iii]

Gennadi Aygi’ye, kendisine ve şiirine Sovyetler Birliği’nde bütün kapılar kapalıydı ama bu arada Çek ve Slovak dillerinde kitapları yayınlanmışti. Sonra Almanya’da (1971) adından 1973 yılında Polonya ve Macaristan’da kitapları ve Fransa’da Change dergisinde şiirleri yayınladı.

Aygi böylece yalnızlıktan biraz olsun kurtuluyordu

Taa  Glasnost ve Perestroyka’ya  (1988) kadar dipsiz bir sefalet yaşarken Nazım Hikmet ve Pasternak’ın  cesaretlendirmesiyle şiirlerini Rusca yazmaya başlamıştı. 1987 yılının ekim ayında Çuvaşistan’da  Mitta Ödülü’nü alması iyileşmenin ilk belirtisi idi. Ama şiirleri ancak 1988’den sonra Sovyetler Birliğinde yayınlanır oldu. Ve ondan sonrası olması gerektiği gibi oldu ve Aygi dünyaa şiirinin doruklarına çıktı. Ben de Gennadi’yi 1986 yılında kendisini “Volga’nın Mallarmé’si” olarak tanımlayan Antoine Vitez ve Léon Robel sayesinde tanıdım. Bu sırada “İnsanın olacaksa Léon Robel gibi bir çevirmeni olmalı” diye yazdığımı anımsıyorum.

1992 yılında Uluslararası Liège Şiir Ödülü’ne jüri üyesi seçilmiştim. Ödül için Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı önerdim. 27 Haziran 1992 günü  aldığım yazıda  Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ön elemeyi geçtiğini gördüm. 5 Eylül 1992 günü Liège’de yapılan toplantıda  Dağlarca birinci turda sadece benim oyumu aldı. Bu arada Kanadalı şair arkadaşım Pierre-Yves Sousy’nin Gennady Aygi’yi önerdiği çıktı ortaya. Ama Sousy ve benim dışımda Aygi’yi tanıyan yoktu. Bu yazıda yer alan bilgileri içeren bir konuşma yaptım ama ödülü, hasta olduğu için Liège’e gelemeyen Arjantinli iyi şair Roberto Juaroz 6 oyla aldı ve bir süre sonra da öldü.

GENNADİ 3

Gennadi Aygi ile sonunda (9-11 MAYIS 2002)  Zurich’te el sıkışıp kucaklaştık. Benden şiirlerini Ülker’in ingilizceden çevirmesini istedi. Benim Zurich’te olacağımı bildiği için yanında ingilizce kitaplarını getirmişti. Elbette bir bildiği vardı. Ülker onun hayat kavgasından ve şiirlerinden pek etkilendi. Ülker epeyce şiir çevirdi. Şimdi unuttuğum bir tarihte Rodos’a gidecek olan Sezer Duru’dan Gennadi’nin de Rodos’ta olacağını öğrenince kendisine Türkçeye çevirilen  şiirleri verdik. Gennadi şiirlerin Türkçe çıkardığı sesi pek beğenmiş  ve gözleri yaşarmış.

Ülker şiirlerin çevirisi bitirince birkaç yayınevine önerdi. Herifler sanki büyük şiir uzmanıymışlar gibi kitapla ilgilenmediler. Kitap zamanın insafına kaldı. Bu arada bir gün Gennadi’nin karısından  (Ocak 2006) ve Avrupa Yazarlar Kongresi’nden (European Writers’ Congress – EWC) mail aldım. Hastane masrafları için benden de yardım isteniyordu. Yapabileceğimi yaptım ve aşağıdaki yazıyı yazıp 3 Şubat 2006 günü  Hürriyet gazetesinde yayımladım.

[SAYIN PUTİN !

Sayın Putin, bir maruzatım var! Konu, doğal gaz bunalımı, Mavi Akım uygulamaları değil. Bizimkiler işi yüzlerine gözlerine  bulaştırdıkları için, bu işin içinden, benim hatırım için (!) de olsa çıkmak mümkün değil.

Size başvurum bir Rus şairle ilgili: Çuvaş asıllı Gennadi Aygi (Геннадий Айги) ile ilgili. Gennadi, benim yakın arkadaşım. Rus dilinin (henüz) yaşamakta olan en büyük şairlerinden biri. Büyük Fransız tiyatro adamı ve Gennadi’nin çevirmeni Antoine Vitez’e göre “Volga’nın Mallarmési!”. Bu Bir Türk şairine “Boğazların Puşkini!” demek gibi bir şey.

Sayın Putin, Avrupa Yazarlar Kongresi’nden (European Writers’ Congress – EWC) bir e-posta iletisi aldım: Hastalanan Gennadi Aygi’nin bir Moskova kliniğinde yatmakta  olduğunu; aile sağlık sigortalarının hastane ve ilaç masraflarını karşılayamadığını; bu nedenle, hastane faturasını ödemeleri için aileye yardımcı olmamızı yazıyorlar. Kuşkusuz, mütevazı bütçemin elverdiği oranda yardımda bulunacağım.

Sayın Başkan Putin, bu haberden dolayı nasıl şaşırmış ve yıkılmış olduğunu tahmin edemezsiniz. Bizim ülkemizde Rus halkı merhametiyle, romantikliğiyle, coşkusuyla  ve delişmenliğiyle ünlüdür. Rus insanını, Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Çehov, Pasternak, Mandelştam,  Şolokov ve Bulgakov gibi büyük yazarların yapıtlarından tanıdık.

Çarlık Rusya döneminde olsun, Sovyetler Birliği döneminde olsun “Rus Devleti” tıpkı Rus halkı gibi sanatçılarına, yazarlarına sahip çıkmıştır.

Sovyetler Birliği döneminde, Yazarlar Birliği sadece Sovyet yazarlarına değil bütün dünyanın  yardım isteyen yazarlarına kucak açmış, sağlıklarını kazanmalarına yardım etmiştir.

Ülkemin birçok yazarı ve ailesi Sovyet Yazar Birliği’ni şükranla hatırlamaktadır.

Sayın Başkan, ne oldu da Rusya en büyük şairlerinden birini bir Moskova hastanesinde unuttu? Yeni düzen Rusları bu kadar mı değiştirdi?

Gennadi Aygi 1934 doğumlu. Çuvasistan’ın Chairmourzino kasabasında doğdu. Ömrü boyunca yoksulluk çekti. İşlerinin düzelmeye başlaması şunun şurasında sadece 15-16 yıl.

Sayın Putin,  Ankara ve Istanbul’daki temsilcilerinizin bu mektubumu size ulaştıracaklarını biliyorum. Onların sanat ve edebiyata duyarlı oldukları kadar,  görevlerinin sorumluluklarının bilincinde insanlar olduklarına da inanıyorum.

Sayın Putin, size  “Ölüm” başlıklı bir Gennadi Aygi şiiri okumak istiyorum Türkçe. Annesinin ölümü üzerine yazmış:

“Başındaki örtüsünü çıkarmadan

 annem ölüyor, 

hayatımda ilk ve son

ağlayışım bu bakarak

 o acınası entarisine.

 Ah, ne sessiz kar,

sanki dünkü iblisin 

kanatları düzlemiş gibi.

 Ah, ne dolgun kar birikintileri 

sanki saklıyorlar karınlarında 

dağlarını putataparların

 tanrılara adanmış kurbanlarının. 

 Ama kar tanecikleri hep taşıyor taşıyor toprağa

 tanrının hiyerogliflerini…”

(HÜRRİYET, 3 ŞUBAT 2006)]

***

GENNADİ 1

Bu yazı yayınlandıktan 18 gün sonra Gennadi Aygi ölümle buluştu. Günümüz Rus şairleri Gennadi Aygi’nin büyüklüğünün farkında mı? Bilemem. Ama Boris Pasternak, Nazım Hikmet yıllarca önce farkındaydılar. Birkaç kez onu Nobel Ödülü için önerenler de farkındaydı.

Sevgili garındaşım Gennadi Aygi çok istediği halde şiirlerinin Türkçe yayınlandığını göremedi. Ben ölmeden görebildiğim için çok mutluyum. Bana bu mutluluğu yaşatan 60 yıllık hayat yoldaşım Pomak Prensesi Ülker İnce’ye ve kitabın yayıncısı Şair ve Yazar Metin Cengiz’e çok teşekkür ederim. Her zaman sıfırdan başlayan ve çizdikleri sıfırın dışına pek çıkamayan Türk şairleri (Türkçe yazan etnik şairler de dahil) bakalım ne buyuracaklar? Ortalıkta şiir eleştirmeni olmadığı için zaten onlar hariç!

Şiirseverler için bilgi: Gennadi Aygi’nin şiirleri başta Fransızca ve İngilizce olmak üzere bütün Avrupa dilerine çevirildi, her dilde birkaç kitabı var. Aşılanırsınız. Sözüm dünyanın en iyi, en mükemmel şiirini yazdıklarını sanan şairler meclisinin dışınadır.

Özdemir İnce

16 Nisan 2016

[i] Gennadi Aygi, Seçilmiş Şiirler; Hazırlayan ve Çeviren: Ülker İnce; Şiirden Yayınları 2016

[ii] Léon Robel, AÏGUI, poète d’Aujourd’hui, Seghers, 1993. s.33

[iii]  age. s.33

TÜRK EDEBİYATININ ADAM OLMA İHTİMALİ ya da EDEBİYATTA AKP AHLAKI

İstanbul’a göçmeden önce (1988) Ankara’da oturuyorduk. Ataol Behramoğlu ile Çankaya’dan Kızılay’a inerken bana “Yahu ihtiyar memlekette doğru-dürüst bilen yok, imge nedir bir yaz da millet öğrensin!” diye talimat vermişti.  (Kendisine teşekkür ederim).Talimatını yerine getirdim ve Varlık dergisinin temmuz, ağustos, eylül, ekim ve kasım 1983 (Sayı:910-914) sayılarında yayımlanan  “İmge ve Serüvenleri”[i] adlı 50 sayfalık bir yazı yazdım. Benim, edebiyat teorisi (kuramı) alanında yazdığım ilk program yazısıdır. Arkası gelecektir. Bu kitabı, Tabula Rasa[ii], Yazınsal Söylem Üzerine[iii] ve Şiirde Devrim[iv] adlı kitaplarım izledi.

Okumaya devam et

TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI

 “Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım Masalı” adlı kitabım eylül ayı içinde Tekin Yayınevi tarafından yayınlanıyor. 3 Eylül 2000 ile 21 Kasım 2013 tarihleri arasında Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde yayınlanan yazılarımdan oluşuyor.

Kitaba yazdığım önsözü bilginize, kitabı ise ciddi ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

23 Ağustos 2015

***

açılım masalı (kapak)

TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI  

Elinizdeki kitap bir Kürtçülük tarihi değildir, Kürtçülük isyanları tarihi de değildir. Ama bu konularda söylenip yazılan yalanları bozmayı, iftiraları dağıtmayı, konu bağlamında kurulan fesatları ortaya çıkartmayı amaç edinmiş bir gazete yazısı tomarıdır. Kürtçülük karşıtı, Kürt dostu bir kitaptır. Bakın, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural’ın New York’ta imzaladığı ” Si­yasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi Alt Ekonomik, Sosyal ve Kül­türel Haklar  Sözleşmesi” hakkında 3 Eylül 2000  tarihli Hürriyet gazetesinde neler yazmışım:

[Pandora’mn Kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüşleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil.

Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçe’nin  İkinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tam bağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.

İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi ana­dilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Bu nedenle, ister okullarda, ister kurslarda olsun, Kürtçe öğ­renimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.

Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki en­gel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.

İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demok­rasiyi kurmasına bağlı.

O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli ola­lım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç umma­dığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.]

Elinizdeki kitapta yer alan ilk yazı bu. Aydınlık gazetesinde yayınlanan “Türk-Kürt Federal İslam Cumhuriyeti” başlıklı son yazı ise 21 Kasım 2013 günü yayınlanmış. Şöyle başlıyor:

[17 Kasım 2013 Pazar günü Diyarbakır’da en azından “Bölünme Paranoyası” ve “Şeriat Paranoyası” iddiaları fiilen sona erdi. Paranoya uçup gitti. Şeriat ve bölünme kaldı.

Ne idüğü belirsiz  “daha fazla demokrasi”yi isteyen İslamcılar ile Kürtcülerin, liberaller ile soldan dönmelerin, bu kavramın içinin doldurulmasını, tanımının ve ögelerinin sayımının yapılmasını isteyenlere “Paranoyak” sıfatını yapıştırdıklarını anımsayalım.

“Daha fazla demokrasi”nin kuşkusuz kurumları ve kuruluşları, anayasa maddeleri, yasaları vardı, olmalıydı. Bunların ne olduğunu sır gibi saklıyorlar, söylemiyorlardı.  Bu konuda soru soranları  (ki sayıları fazla değildi), “Şeriat Paranoyası”na, “Bölünme Paranoyası”na kapılmakla suçluyorlardı.

İşte bu sona erdi!]

 Kitabın ilk ve son yazılarında fesadın şifresi çözülüyor. Ama kurgulanan tarihsel mitoslar çok daha ilginç:

1-Kürtler,  Doğu ve Güney Doğu Anadolu’nun gerçek sahibidir, Türkler bu toprakların yeni kiracılarıdır. “Kürt tarihi Subaruların, Hurriler ve Mitanilerden dolayı MÖ.7250 yılına dayanır.”[1]

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına  da itiraz etmeleri  gerekmez miydi?

O halde, Türkiye’nin adı Türkiye olmamalıdır. Ama şu soruya cevap verilememektedir: Peki Kürtler, Anadolu’yu İzmir’e kadar ele geçirip kendi Kürdistan devletlerini  yüzlerce yıl kuramadılar da Anadolu’yu neden Türklere ikram  ettiler?

2-“1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslılarla yaptığı savaşta Mervaniler tüm güçleriyle Müslüman Türkleri desteklemiştir” ya da “Hırıstiyan Bizanslılarla savaşan Alparslan Komutasındaki altmış bin kişilik Selçuklu ordusunun on beş bini Kürtlerden oluşuyordu.” [2](Bak: “Tarihi Çarpıtmak 2” adlı yazı)

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına  da itiraz etmeleri gerekmez miydi?

3- “Sünni Osmanlılarla Alevi Safavilerin arasında siyasi gerginliğin giderek artması üzerine, Safavi yönetiminden rahatsız olan Sunni Kürtler de Osmanlılarla bir olarak Safavilere karşı koyma eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin güçlenerek Kürtlerle Osmanlılar arasında bir siyasi ittifaka dönüşmesinde meşhur Kürt âlimi İdris-i Bitlisi’nin büyük etkisi oldu.”[3]

İttifak iki eşit güç arasında yapılır: Bir tarafta gücünün doruklarındaki Osmanlı İmparatorluğu bir tarafta, kendilerine Yavuz Sultan Selim’in lütfettiği beylerbeyi  seçme hakkını kullanamayıp Sultan’dan bir Beylerbeyi göndermesini isteyen başıbozuk Kürt beyleri.

4- Kurtuluş Savaşı’nı Türk-Kürt ortaklığı kazanmıştır. O halde Kürtler de kurucu halk olmalıdır.

Bu iddiaya  Prof.Dr.Oktay Uygun Şöyle cevap veriyor:

“Bu örnekler, ‘iki kurucu halk’ deyiminin toplumda bir değer taşıması için, tarihsel olgular, hatta nüfus durumundan çok, halkların ülke hayatındaki etkileri ile ilgili olduğunu gösteriyor.  Tarihsel olgular devletin kuruluş aşamasında iki halkın varlığına işaret etse bile, bu olguyu topluma aktaracak entelektüel birikimden yoksun olunması durumunda, söz konusu halk ‘kurucu’ sıfatıyla anılmayacaktır. Kürtler son yıllarda, ‘iki kurucu halk’ ifadesini gündeme taşımayı başarmakla birlikte, dayandıkları tarihsel olguların zayıflığı nedeniyle, bu girişimlerinin kabul göreceği kuşkuludur.” [4]

Görüldüğü gibi, bir “Hakkı yenilmiş ikinci kurucu halk” safsatası söz konusu. Bu safsatanın en önemli dayanağı da Mustafa Kemal Paşa’nın İzmit Basın Toplantısı’nda (16-17 Ocak 1923) söylediği “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir”  cümlesidir.

Her türlü Kürtçüler 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyorlar ama benim yaptığımı yapıp bu maddeye bakmıyorlar:

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. Büyük Millet Meclisi’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır.

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünü işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11.maddesinin 1924 anayasasında yer almamasının en önemli nedenleri arasında Kurtuluş Savaşı sırasında çıkan Kürtçülük isyanları (Koçgiri) ile Şeyh Sait isyanının bulunduğunu unutmamak gerekir. Paris Konferansı’nda (Sèvres Anlaşması) ve Lausannes’da olanları kitabı okumanıza bırakalım ve “Vehbi’nin Kerrakesi”ne gelelim.

Her türlü Kürtçü ıddialarından anlaşıldığına göre PKK terör ayaklanması Kürtleri anayasada “kurucu halk” olarak yer almamasından kaynaklanmaktadır.

“Sırat Köprüsü”nün hiçbir dinsel anlamı yoktur bu kitapta. Ama dinsel anlamını bir egretileme (metafor)  olarak kullanabiliriz.Sırat Köprüsü:  “Cehennem üzerine kurulmuş bir köprü. ahirette, mahşer yerindeki hesaptan sonra, bütün insanlar Sırat Köprüsüne gönderilecektir.”

Sırat Köprüsü PKK terör ayaklanmasıdır. Diyelim ki PKK’nın terör ayaklanması başarı kazandı ve Kürtlerin Türklerle birlikte Camhuriyet’i kuran ikinci halk olduğu anayasaya girdi, iki halkın artık birlikte yaşaması mümkün müdür? Böyle bir iş ancak TBMM’de yapılacak oylama ile mümkündür.

AKP ile PKK arasındaki ikili ve kapalı görüşmelerde taraflar neler konuştular, PKK neler istedi bilemiyoruz. Oslo süreci ve ardından çözüm görüşmelerinde parti adına değil de Türkiye adına görüşen AKP hükümetinin kamuoyuna bu konuda bilgi vermemesi laubalilik, sorumsuzluk ve dahası suç olmak gerekir. PKK’nın görüşmelerde neler isteyebileceğini kitapta ayrıntılı olarak okuyacaksınız. İstekleri anayasaya değgin ve terörist militanların  kişisel durumlarına ilişkin olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Anayasaya ilişkin istekleri şunlar olabilir:

1.Anayasada yer alan Türk sözcüğü ile Türk Milleti tanımının kaldırılması, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi, vb;

2.Demokratik özerklik (İdris Bitlisi’nin aracılık ettiği devlete bağlı, ama 2.Meşrutiyet’in kaldırdığı ve Kürt beylerinin isyanlarına yol açan tuhaf iç muhtariyet türü özerklik);

3.Anadilde öğretim.

Bu isteklerin tamamı anayasanın değişmez, değiştirilemez ilk 4 maddesine aykırıdır. Değişiklik üniter devleti ortadan kaldırır. Bu nedenle ilk 4 maddeyi okuyalım:

MADDE 1.– Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

  1. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2.– Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti

MADDE 3.– Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

  1. Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4.– Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

AKP ile PKK’nın ortak özelliği ikisinin de bu ilk 4 maddeye karşı olmalarıdır. Buna Başyüce RTE’nin Türkiye Cumhuriyeti karşıtı kişisel ve yönlendirici ihtirasları ekleyebilir ve başa geçirebiliriz. AKP ve Başyüce’nin başlıca hedefi İslami bir Başyücelik rejimi kurmaktır.

PKK’nın amacı, 7 Haziran 2015 seçiminden sonra tam anlamıyla ortaya çıktığı gibi ayrılık ve bağımsızlık. Bu olmazsa bir federasyon. Böyle bir durumda devletin adı Türk-Kürt İslami Federasyonu olur.

Bilindiği gibi, her barış olasılığında, Türk ve Kürt bütün Kürtçüler, iki tarafın birlikte silah bırakmasını ve TSK’nın  Türkiye Kürdistanı’ndan(!) geri çekilmesini istemişlerdir. Bu istek karşısında, meşru TSK ile gayri meşru PKK’nın aynı sepete konulamayacağını; PKK’nın silah bırakıp teslim olması ya da sınır dışına çıkması durumunda TSK’nın operasyon yapmayacağını ve çözüm görüşmelerinin ancak bu koşullarda başlayabileceğini yazdığımı göreceksiniz. Aksi durumda, PKK’nın bölgeye egemen olacağını, durumun çok daha kötüye gideceğini öngördüğümü de okuyacaksınız. Nitekim bu öngörü de gerçekleşmiştir.

Önsözde yazdıklarımı kitapta okuyacaksınız. “Ne olacak şimdi”ye gelince. Kuruluşundan bu yana Cumhurıyet’e düşman olan Kürtçü PKK ile çağdaş ve laik cumhuriyet düşmanı olan Başyüce RTE önderliğindeki (MHP destekli) AKP hükümeti  Kürt Sorunu’nu barış yöntemiyle ne yazık ki çözümleyemez. Sorun ancak CHP önderliğinde TBMM’de sonuçlandırılabilir.

Barışcı çözüm yoluna gelince: Türkiye’nin gerçek demokrasiye kavuşması, bölgesel eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, insan haklarının en yüksek düzeye çıkartılması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Kürt kökenli vatandaşların kültürel haklarının güvenceye kavuşturulması, Kürtçe ve Kürt edebiyatının okullarda isteğe bağlı olarak öğretilmesi… Kürtçüler bu iyileştirmeleri kabul edebilir mi? Özerk bölgeleri ilan edildiği günümüzde bunun son derece güç olduğunu kabul etmek zorundayız. Başyüce ve AKP ile PKK Kürtçüleri korkarım ki ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa götürmektedir.

Özdemir İnce

23 Ağustos 2015

————————————————–

[1] Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş, 4.Baskı, s.24

[2] Age.s.65

[3] Age.s.73

[4] Prof.Dr.Oktay Uygun, Federal Devlet ,XII Levha Yayınları, s.314-315.

CILK İSLAMCILIK

“Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı nazizim  olduysa, İslam’ın hastalığının da entegrizm olduğu kesindir” diye yazan rahmetli dostum Abdelwahab Meddeb’in (Tunus, 1946-Paris, 6 Kasım 2014) İSLAMIN HASTALIĞI (Çeviren: Haldun Bayrı; Metis, 2005) adlı kitabını yeniden okuyorum. Müthiş bir kitap. İlk bölümünün başlığı:  “Kızağa Alınmış Olmayı Kendine Yediremeyen İslam!”
Okumaya devam et