Kategori arşivi: Genel

TÜRK EDEBİYATININ ADAM OLMA İHTİMALİ ya da EDEBİYATTA AKP AHLAKI

İstanbul’a göçmeden önce (1988) Ankara’da oturuyorduk. Ataol Behramoğlu ile Çankaya’dan Kızılay’a inerken bana “Yahu ihtiyar memlekette doğru-dürüst bilen yok, imge nedir bir yaz da millet öğrensin!” diye talimat vermişti.  (Kendisine teşekkür ederim).Talimatını yerine getirdim ve Varlık dergisinin temmuz, ağustos, eylül, ekim ve kasım 1983 (Sayı:910-914) sayılarında yayımlanan  “İmge ve Serüvenleri”[i] adlı 50 sayfalık bir yazı yazdım. Benim, edebiyat teorisi (kuramı) alanında yazdığım ilk program yazısıdır. Arkası gelecektir. Bu kitabı, Tabula Rasa[ii], Yazınsal Söylem Üzerine[iii] ve Şiirde Devrim[iv] adlı kitaplarım izledi.

Okumaya devam et

TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI

 “Türkiye’nin Sırat Köprüsü : Açılım Masalı” adlı kitabım eylül ayı içinde Tekin Yayınevi tarafından yayınlanıyor. 3 Eylül 2000 ile 21 Kasım 2013 tarihleri arasında Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde yayınlanan yazılarımdan oluşuyor.

Kitaba yazdığım önsözü bilginize, kitabı ise ciddi ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

23 Ağustos 2015

***

açılım masalı (kapak)

TÜRKİYE’NİN SIRAT KÖPRÜSÜ : AÇILIM MASALI  

Elinizdeki kitap bir Kürtçülük tarihi değildir, Kürtçülük isyanları tarihi de değildir. Ama bu konularda söylenip yazılan yalanları bozmayı, iftiraları dağıtmayı, konu bağlamında kurulan fesatları ortaya çıkartmayı amaç edinmiş bir gazete yazısı tomarıdır. Kürtçülük karşıtı, Kürt dostu bir kitaptır. Bakın, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural’ın New York’ta imzaladığı ” Si­yasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi Alt Ekonomik, Sosyal ve Kül­türel Haklar  Sözleşmesi” hakkında 3 Eylül 2000  tarihli Hürriyet gazetesinde neler yazmışım:

[Pandora’mn Kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüşleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil.

Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçe’nin  İkinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tam bağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.

İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi ana­dilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Bu nedenle, ister okullarda, ister kurslarda olsun, Kürtçe öğ­renimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.

Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki en­gel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.

İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demok­rasiyi kurmasına bağlı.

O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli ola­lım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç umma­dığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.]

Elinizdeki kitapta yer alan ilk yazı bu. Aydınlık gazetesinde yayınlanan “Türk-Kürt Federal İslam Cumhuriyeti” başlıklı son yazı ise 21 Kasım 2013 günü yayınlanmış. Şöyle başlıyor:

[17 Kasım 2013 Pazar günü Diyarbakır’da en azından “Bölünme Paranoyası” ve “Şeriat Paranoyası” iddiaları fiilen sona erdi. Paranoya uçup gitti. Şeriat ve bölünme kaldı.

Ne idüğü belirsiz  “daha fazla demokrasi”yi isteyen İslamcılar ile Kürtcülerin, liberaller ile soldan dönmelerin, bu kavramın içinin doldurulmasını, tanımının ve ögelerinin sayımının yapılmasını isteyenlere “Paranoyak” sıfatını yapıştırdıklarını anımsayalım.

“Daha fazla demokrasi”nin kuşkusuz kurumları ve kuruluşları, anayasa maddeleri, yasaları vardı, olmalıydı. Bunların ne olduğunu sır gibi saklıyorlar, söylemiyorlardı.  Bu konuda soru soranları  (ki sayıları fazla değildi), “Şeriat Paranoyası”na, “Bölünme Paranoyası”na kapılmakla suçluyorlardı.

İşte bu sona erdi!]

 Kitabın ilk ve son yazılarında fesadın şifresi çözülüyor. Ama kurgulanan tarihsel mitoslar çok daha ilginç:

1-Kürtler,  Doğu ve Güney Doğu Anadolu’nun gerçek sahibidir, Türkler bu toprakların yeni kiracılarıdır. “Kürt tarihi Subaruların, Hurriler ve Mitanilerden dolayı MÖ.7250 yılına dayanır.”[1]

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına  da itiraz etmeleri  gerekmez miydi?

O halde, Türkiye’nin adı Türkiye olmamalıdır. Ama şu soruya cevap verilememektedir: Peki Kürtler, Anadolu’yu İzmir’e kadar ele geçirip kendi Kürdistan devletlerini  yüzlerce yıl kuramadılar da Anadolu’yu neden Türklere ikram  ettiler?

2-“1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslılarla yaptığı savaşta Mervaniler tüm güçleriyle Müslüman Türkleri desteklemiştir” ya da “Hırıstiyan Bizanslılarla savaşan Alparslan Komutasındaki altmış bin kişilik Selçuklu ordusunun on beş bini Kürtlerden oluşuyordu.” [2](Bak: “Tarihi Çarpıtmak 2” adlı yazı)

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına  da itiraz etmeleri gerekmez miydi?

3- “Sünni Osmanlılarla Alevi Safavilerin arasında siyasi gerginliğin giderek artması üzerine, Safavi yönetiminden rahatsız olan Sunni Kürtler de Osmanlılarla bir olarak Safavilere karşı koyma eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin güçlenerek Kürtlerle Osmanlılar arasında bir siyasi ittifaka dönüşmesinde meşhur Kürt âlimi İdris-i Bitlisi’nin büyük etkisi oldu.”[3]

İttifak iki eşit güç arasında yapılır: Bir tarafta gücünün doruklarındaki Osmanlı İmparatorluğu bir tarafta, kendilerine Yavuz Sultan Selim’in lütfettiği beylerbeyi  seçme hakkını kullanamayıp Sultan’dan bir Beylerbeyi göndermesini isteyen başıbozuk Kürt beyleri.

4- Kurtuluş Savaşı’nı Türk-Kürt ortaklığı kazanmıştır. O halde Kürtler de kurucu halk olmalıdır.

Bu iddiaya  Prof.Dr.Oktay Uygun Şöyle cevap veriyor:

“Bu örnekler, ‘iki kurucu halk’ deyiminin toplumda bir değer taşıması için, tarihsel olgular, hatta nüfus durumundan çok, halkların ülke hayatındaki etkileri ile ilgili olduğunu gösteriyor.  Tarihsel olgular devletin kuruluş aşamasında iki halkın varlığına işaret etse bile, bu olguyu topluma aktaracak entelektüel birikimden yoksun olunması durumunda, söz konusu halk ‘kurucu’ sıfatıyla anılmayacaktır. Kürtler son yıllarda, ‘iki kurucu halk’ ifadesini gündeme taşımayı başarmakla birlikte, dayandıkları tarihsel olguların zayıflığı nedeniyle, bu girişimlerinin kabul göreceği kuşkuludur.” [4]

Görüldüğü gibi, bir “Hakkı yenilmiş ikinci kurucu halk” safsatası söz konusu. Bu safsatanın en önemli dayanağı da Mustafa Kemal Paşa’nın İzmit Basın Toplantısı’nda (16-17 Ocak 1923) söylediği “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir”  cümlesidir.

Her türlü Kürtçüler 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyorlar ama benim yaptığımı yapıp bu maddeye bakmıyorlar:

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. Büyük Millet Meclisi’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır.

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünü işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11.maddesinin 1924 anayasasında yer almamasının en önemli nedenleri arasında Kurtuluş Savaşı sırasında çıkan Kürtçülük isyanları (Koçgiri) ile Şeyh Sait isyanının bulunduğunu unutmamak gerekir. Paris Konferansı’nda (Sèvres Anlaşması) ve Lausannes’da olanları kitabı okumanıza bırakalım ve “Vehbi’nin Kerrakesi”ne gelelim.

Her türlü Kürtçü ıddialarından anlaşıldığına göre PKK terör ayaklanması Kürtleri anayasada “kurucu halk” olarak yer almamasından kaynaklanmaktadır.

“Sırat Köprüsü”nün hiçbir dinsel anlamı yoktur bu kitapta. Ama dinsel anlamını bir egretileme (metafor)  olarak kullanabiliriz.Sırat Köprüsü:  “Cehennem üzerine kurulmuş bir köprü. ahirette, mahşer yerindeki hesaptan sonra, bütün insanlar Sırat Köprüsüne gönderilecektir.”

Sırat Köprüsü PKK terör ayaklanmasıdır. Diyelim ki PKK’nın terör ayaklanması başarı kazandı ve Kürtlerin Türklerle birlikte Camhuriyet’i kuran ikinci halk olduğu anayasaya girdi, iki halkın artık birlikte yaşaması mümkün müdür? Böyle bir iş ancak TBMM’de yapılacak oylama ile mümkündür.

AKP ile PKK arasındaki ikili ve kapalı görüşmelerde taraflar neler konuştular, PKK neler istedi bilemiyoruz. Oslo süreci ve ardından çözüm görüşmelerinde parti adına değil de Türkiye adına görüşen AKP hükümetinin kamuoyuna bu konuda bilgi vermemesi laubalilik, sorumsuzluk ve dahası suç olmak gerekir. PKK’nın görüşmelerde neler isteyebileceğini kitapta ayrıntılı olarak okuyacaksınız. İstekleri anayasaya değgin ve terörist militanların  kişisel durumlarına ilişkin olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Anayasaya ilişkin istekleri şunlar olabilir:

1.Anayasada yer alan Türk sözcüğü ile Türk Milleti tanımının kaldırılması, vatandaşlık tanımının değiştirilmesi, vb;

2.Demokratik özerklik (İdris Bitlisi’nin aracılık ettiği devlete bağlı, ama 2.Meşrutiyet’in kaldırdığı ve Kürt beylerinin isyanlarına yol açan tuhaf iç muhtariyet türü özerklik);

3.Anadilde öğretim.

Bu isteklerin tamamı anayasanın değişmez, değiştirilemez ilk 4 maddesine aykırıdır. Değişiklik üniter devleti ortadan kaldırır. Bu nedenle ilk 4 maddeyi okuyalım:

MADDE 1.– Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

  1. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2.– Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti

MADDE 3.– Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

  1. Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4.– Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

AKP ile PKK’nın ortak özelliği ikisinin de bu ilk 4 maddeye karşı olmalarıdır. Buna Başyüce RTE’nin Türkiye Cumhuriyeti karşıtı kişisel ve yönlendirici ihtirasları ekleyebilir ve başa geçirebiliriz. AKP ve Başyüce’nin başlıca hedefi İslami bir Başyücelik rejimi kurmaktır.

PKK’nın amacı, 7 Haziran 2015 seçiminden sonra tam anlamıyla ortaya çıktığı gibi ayrılık ve bağımsızlık. Bu olmazsa bir federasyon. Böyle bir durumda devletin adı Türk-Kürt İslami Federasyonu olur.

Bilindiği gibi, her barış olasılığında, Türk ve Kürt bütün Kürtçüler, iki tarafın birlikte silah bırakmasını ve TSK’nın  Türkiye Kürdistanı’ndan(!) geri çekilmesini istemişlerdir. Bu istek karşısında, meşru TSK ile gayri meşru PKK’nın aynı sepete konulamayacağını; PKK’nın silah bırakıp teslim olması ya da sınır dışına çıkması durumunda TSK’nın operasyon yapmayacağını ve çözüm görüşmelerinin ancak bu koşullarda başlayabileceğini yazdığımı göreceksiniz. Aksi durumda, PKK’nın bölgeye egemen olacağını, durumun çok daha kötüye gideceğini öngördüğümü de okuyacaksınız. Nitekim bu öngörü de gerçekleşmiştir.

Önsözde yazdıklarımı kitapta okuyacaksınız. “Ne olacak şimdi”ye gelince. Kuruluşundan bu yana Cumhurıyet’e düşman olan Kürtçü PKK ile çağdaş ve laik cumhuriyet düşmanı olan Başyüce RTE önderliğindeki (MHP destekli) AKP hükümeti  Kürt Sorunu’nu barış yöntemiyle ne yazık ki çözümleyemez. Sorun ancak CHP önderliğinde TBMM’de sonuçlandırılabilir.

Barışcı çözüm yoluna gelince: Türkiye’nin gerçek demokrasiye kavuşması, bölgesel eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, insan haklarının en yüksek düzeye çıkartılması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Kürt kökenli vatandaşların kültürel haklarının güvenceye kavuşturulması, Kürtçe ve Kürt edebiyatının okullarda isteğe bağlı olarak öğretilmesi… Kürtçüler bu iyileştirmeleri kabul edebilir mi? Özerk bölgeleri ilan edildiği günümüzde bunun son derece güç olduğunu kabul etmek zorundayız. Başyüce ve AKP ile PKK Kürtçüleri korkarım ki ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa götürmektedir.

Özdemir İnce

23 Ağustos 2015

————————————————–

[1] Altan Tan, Kürt Sorunu, Timaş, 4.Baskı, s.24

[2] Age.s.65

[3] Age.s.73

[4] Prof.Dr.Oktay Uygun, Federal Devlet ,XII Levha Yayınları, s.314-315.

CILK İSLAMCILIK

“Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı nazizim  olduysa, İslam’ın hastalığının da entegrizm olduğu kesindir” diye yazan rahmetli dostum Abdelwahab Meddeb’in (Tunus, 1946-Paris, 6 Kasım 2014) İSLAMIN HASTALIĞI (Çeviren: Haldun Bayrı; Metis, 2005) adlı kitabını yeniden okuyorum. Müthiş bir kitap. İlk bölümünün başlığı:  “Kızağa Alınmış Olmayı Kendine Yediremeyen İslam!”
Okumaya devam et

CUMHURİYET TÜRKÜ’NÜN KİMLİK SORUNU MU VAR?

 

CUMHURİYET TÜRKÜ’NÜN KİMLİK SORUNU MU VAR?[i]

 “3 Kasım 2002’de karşı devrimin iç ve dış destekçileri AKP’yi boşuna iktidara getirmedi. Amaç Türk’ün devrimci-cumhuriyetçi biricikliğinin yerine, Müslüman dünyaya örnek olacak yapay bir “Ilımlı-Müslüman-Demokrat Kimlik”i geçirmek. Onu Doğulu yapmak… Bu aşı ne devrimci-cumhuriyetçi-laik Türkiye’de, ne de asla laikleşemeyecek olan Müslüman dünyasında tutar. Bu girişim, Türk’ün biricikliğini hedeflemektedir. Ne Doğulu, ne Batılı “biriciklik” Türk’ün tek kalesidir. Bu kale yıkılırsa, işte o zaman kimliğini yitirir, kimlik bunalımına girer.” Okumaya devam et

CUMHURİYET TÜRKÜ’NÜN KİMLİK SORUNU MU VAR?[i]

 

CUMHURİYET TÜRKÜ’NÜN KİMLİK SORUNU MU VAR?[i]

 “3 Kasım 2002’de karşı devrimin iç ve dış destekçileri AKP’yi boşuna iktidara getirmedi. Amaç Türk’ün devrimci-cumhuriyetçi biricikliğinin yerine, Müslüman dünyaya örnek olacak yapay bir “Ilımlı-Müslüman-Demokrat Kimlik”i geçirmek. Onu Doğulu yapmak… Bu aşı ne devrimci-cumhuriyetçi-laik Türkiye’de, ne de asla laikleşemeyecek olan Müslüman dünyasında tutar. Bu girişim, Türk’ün biricikliğini hedeflemektedir. Ne Doğulu, ne Batılı “biriciklik” Türk’ün tek kalesidir. Bu kale yıkılırsa, işte o zaman kimliğini yitirir, kimlik bunalımına girer.” Okumaya devam et

EĞLENCELİK

Yurt dışında olduğum sırada biraz dalga geçeceğimi sanmıştım. Tam tersi oldu. BOK BOK OLDUĞUNU BİLMEZ’i yazmak zorunda kaldım. Hiç beklemediğim bir şey oldu, benim için çok sıradan olan bu yazı 15 nisan günü 14 bin küsur tıklandı. Aynı yazı 16 nisanda, Paris saatiyle saat 10’da 10 bin ziyaretçiyi geçmişti ki site kapandı. Neden kapandığını, üç-dört gün sonra neden açıldığını ben de anlamadım. Okumaya devam et

TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (2)

TARİH, TARİHÇİLİK, FİTNE, FİTNECİLİK (2)

KÜRT  SORUNU  İÇİN  BİR  BİLDİRİ  DAHA

Kim ya da kimler kaleme alıyor bu naif ve hamasi bildirileri ?  Kim alırsa alsın da, ben bu türden bildirilerin altına imza atan olgun yazarlara ve yetkin profesörlere şaşıyorum. Bir tür haklar bildirgesi olan bu metinlerin anlamlarının açık-seçik olması gerekmez mi ? Gerekir ! Okumaya devam et

ÖZDEMİR İNCE’NİN YOĞUNEMEK ŞİİRİ

HAYATİ BAKİ 

Hayati Baki 

1.Son vargımı, başa alarak söylemeliyim: Özdemir İnce’nin şiiri, bir düşünce şiiridir: En soyut denilebilecek şiiri ile en kavramsal nitemlerle adlandırılabilecek şiiri arasında sıkı sıkıya bir bağlantı; bir koşutluk; bir yapı; bir biçem; bir örüntü; bir içerik birlikteliği hüküm sürer, sürüyor! Ha, bugün, daha bir siyasallaşmış şiire selâm duruyoruz: Şair, has şair, yaşadığı zamanın ahvâlinden uzak duramaz, durmamalıdır: Özdemir İnce gibi, yoğunemek harcayan bir fikir insanı da bunsuz yapamaz, edemez. Hele, yaşadığı ülkenin hâlleriyle hemhâl olan bir şairden söz ediyorsak, bu: yapıp ettiklerinin, etik bağlantılı olmasını içselleştirmesi, Özdemir İnce’ye çokça yakışan, onu anlatan, onu tanımlayan, onun kimliğini ve kişiliğini oluşturan kıstasların olmazsa olmazlarıdır!

2.Özdemir İnce, dil ve bilgi ile akrabalığını unutamaz: Varoluşunu olumlayan ve yapıp eden atmosferin öznesi olmak durumundadır! Bu özne, tevarüs ettiği “cumhuriyet” kazanımlarının farkındadır; bu farkındalık, onun için, derinlemesine bir bakış, bir ödev, bir sorumluluk, bir borçluluk olarak kendine yükümlülükler verir: Bu da, âdeta bir yalvaç gibi olmağa yöneltir.

ELLİ_YIL_SONRA_KARGI

3.İlk kitap “Kargı”, yazıldığı dönem itibarıyla bakıldıkta: slogan şiirle hiç mi hiç irtibatı olmayan bir şiir zeminini işaret eder. Zaten, Özdemir İnce’nin şiiriyle “slogan” bağdaşması mümkün olmayan bir düzeysizliktir. İkinci Yeni şiirin hemen ertesinde (1960’lı yılların ilk yıllarında), “Kargı” şiirleri, eski Yunan kültürüne yakın bir vokabülere göz kırpar: Melih Cevdet Anday, Edip Cansever, Oktay Rifat ile kimi izleklere göndermede bulunmasını çok doğal karşılıyorum: Akdeniz havzası, Tevrat ve İncil “telmih”li vurgular, seçimler, zihnin arka planında ileriye doğruyu imlerler.

4.Comte de Lautréamont, Arthur Rimbaud şiiriyle biçimsel benzerlikleri bir akrabalık olarak görmek istiyorum! Özdemir İnce’nin “ince” ve poetik dünyasına çeşniler katıyorlar: “mensur” şiirin alt yapısını, bizde, Halid Ziyâ Uşaklıgil, Mehmed Rauf, Yakub Kadri Karaosmanoğlu tatlandırır, taçlandırırlar. Sahici şiirin has örnekleri olarak da pek az şairimizin benimsemesine, örnek almasına zemin hazırladılar denebilir: “Ben Bir Başkasıdır” ile “Maldoror’un Şarkıları” bu bağlamda İnce’nin şiirine baka: ön alıcıdır, kapsayıcıdır; nitelikli kılavuzlardır.

5.Özdemir İnce’nin, dinsel metinlere, mezmurlara, kitaplara, üslûplara başlangıçtan bu yana ilgisi vardır: Özellikle İncil ve Tevrat’la başlarda; bugün de Kur’ân-ı Kerîm’le yol arkadaşlığını gerekli bir başvuru olarak görüyorum; çünkü, sistem öylesine ters yüz olmuştur ki, dinsel söz varlığını alımlamak şart olmuştur: Bu doğaldır da: o “muhteva”yı, bugünkü “içerik”le veremezsiniz; bu, sahiciliği, sahtekârlıkla devşirmek demektir.

6.“bir okka bulgur, bir çuval kömür alıp düşlerinizi, / özgürlüğün kök hücresine sattınız. Gölgeniz / bedensiz ve kılıfsız kaldı.” Saptamasını hangi sözcüklerle, hangi anlambilimle eşdeğer verebilirsiniz? “Sefil”; “sefih”; “müflis” ile: “zındık”; “zebanî”; “sapkın”; “gazab”; örümcek ağı”, “horasan ayaktakımı” içün bire birdir.

7.“din iman verip külçe altın alıyorlar.” Neyi imliyor? “Bedevî”nin, coğrafyasından hicreti; “Bir çadır yeri arkamda, üç ocak taşı, ıslak kül, / bir yayık tulumu, ipi Demirkazık’ta , / istersen ser üzerine Yörük donunu, şalvarını.” “Göçebe” atmosferini dönüştürmeyi mi?

Türkiye’yi, dönüştürmeyi; gericiliğe teslimiyeti esas alan bedevî kafayı; bedevî zihniyeti, “cumhuriyet saati”yle yok edebileceğimize “Karadelikte Bir Yolculuk ve Tersine ya da Sapkın Âyetler” ile önlenebileceğini öğrenebiliyoruz.

8.Amorf ve anomali bir feodal topluluğun, despot ya da müstebit bir “yürüyenle” iyice mankurtlaştırıldığını görmek, dehşetengiz yakın coğrafyanın bushhitleriyle kucak kucağa oluşlarına, Özdemir İnce, yazılarıyla ve yazılarının beslediği şiirleriyle dikkat çekiyor. Rikkatle ve anıştırmalarla yanıt veriyor: “Elmanın Tarihi”; “Siyasetnâme”; “Mani-Hayy”; “Zorba ve Ozan”; “Canyelekleri Tavandadır”… ile kan bağı tamamen örtüşen bir eleştirellik hükmündedir şiir, “Kargı”dan “Karadelikte bir yolculuk ve Tersine ya da sapkın âyetler”e ulanınca…

9.“Ben işte böyle dedim!” ile,“böyle buyurdu zerdüşt” ya da “böyle dedi zerdüşt” anıştırmasıyla, Özdemir İnce’nin, Nietzsche’ye göndermede bulunması bir ironidir: Türkiye’nin ironisi! Elbette, şairin, Özdemir İnce’nin, ironisidir! Şair, barıştan; kardeşlikten; eşitlikten yanadır! Özdemir İnce’nin “kardeşleme”si budur; “Gezi”deki “kıyâm”la da kendini göstermiş, kanıtlamıştır: Tomalar, kırmızılı kadın, asitli sular, biber gazı,… sistemin çürümüşlüğüne, diktalaştığına işaret eder, ediyor : “Kızılay’daki ölü sen değil misin?” / ”Antakya’daki ölü sen değil miydin?”. Özdemir İnce’ydi, bendim, bizdik!

(Aydınlık Kitap Eki, 15 Ağustos 2014)

HAYATİ BAKİ KİTAP 3

****

HAYATİ BAKİ KİTAP

Hayati Baki
Doğumu: 1949, Tonya / TrabzonİÜ Hukuk Fakültesine bir süre devam etti. Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. AÜ Ziraat Fakültesinde Türk Dili dersleri verdi. Gazete ve dergilerde düzelticilik, sayfa sekreterliği ve redaktörlük yaptı. AÜ Eczacılık Fakültesinde Türk Dili okutmanı olarak görev yaptı. Şiirleri 1980’den itibaren Oluşum, Edebiyat, Pro-mete, Edebiyat ve Eleştiri, Yeni Biçem, İzlek, Kavram, Karmaşa gibi dergilerde yayımlandı.Eserleri

Şiir: Sonrasız Dönüş Yalnızlığı (1992), Usulca ve Yeğnik (1996)

İnceleme :Tanzimat Edebiyatında Roman ve İnsan (1993)

Deneme: Şair ve Otorite-Şiir ve Yanılsama (1996), Şiirin Kesik Damarları: 1. Ki-tap: İntihar Eden Şairler Kitabı (1994), 2. Kitap: Öldürülen Şairler Kitabı (1994)

 

 

ÖZDEMİR İNCE ŞİİRİNDE METAFİZİK DOLAYIMLAR

 

CELAL SOYCAN

CELAL SOYCAN

BELİRTİLER ÜZERİNE

Günler geçmek bilmedi bu yıl, uzadıkça uzadı;

gece ile gündüz karıştı birbirine,

günler sadece gün mü, geceler yalnız gece mi?

Anlayamadık.

 

Güneş hiç doğmadı bazan, ay hiç batmadı,

bir tencere kapağının altına girdi bazan ikisi de,

bazan çatılara kadar yükseldi kar dağ köylerinde,

elimizde kürek gece gündüz kar küredik,

baktık ki kuma dönüşmüş kürediğimiz karlar;

günlerce rüzgâr esti karışık yönlerden

verimli topraklarımızı örttü cam tozu kumlar.

 

Tuhaf bir yıldı, kadınların sırtlarını dönüp yattıkları bir yıl,

yağ bitmiş de meğer fitil yanmaya başlamış,

kimsenin aklına gelmedi lambaya üflemek.

 

Kahvelerde sabırla oturuyordu emekliler, yaşlılar,

nargile çekip gazete okuyorlardı, -bir bildikleri mi vardı? –

kendi kendine mırıldanıyordu bir gün aralarından biri,

bir emekli defterdar:

hep böyle olur, dedi, her yirmi, yirmi beş yılda bir,

belirtileri var bunun, kokuları var, sesleri var.

Bu nedenle

öğrenebilir, kıssadan hisse çıkartabilir, neden olmasın,

beyaz ipliği iğne deliğinden geçiren insan.

 

Agias Stefanos, 31, 8, 1981

****

Şiirin yazarı: Özdemir İnce

Şiirin adı: Belirtiler Üzerine

Kitabın adı: Yedi Deryalar Geçsen

Birinci Basım: Yazko, 1983

Üçüncü Basım: Kırmızı Yayınları, 2002 (Toplu Şiirler 2 – “Susan Denizin Sesiyle” içinde, s.146)

yedi deryalar geçsen

***

Celal Soycan – Özdemir İnce  Şiirinde Metafizik Dolayımlar

 “Belirtiler Üzerine “ şiiri, şairin “ Yedi Deryalar Geçsen “ kitabına ait ve bu kitaptaki şiirler Nisan-Aralık 1981 arasında yazılmış ; 1980 Askerî Darbesi’nin en koyu ayları…

Bu süreçte, özellikle Marksist gelenekten gelen aydınlar yalnızca düz anlamda baskının ((hapislik, işkence, sürgün ya da kaçak yaşama vb.) ötesinde ve asıl olarak,  inanç/bağlanma odaklı bir iç sorgulamaya maruz kaldılar; meseleyi yazınsal düzeyde, elbette epistemik olanı  öne almak üzere, temelde ontolojik bir hesaplaşmaya açtılar.

imagesLNUXCVWS

“ Yedi Deryalar Geçsen “ bütünüyle bu bir yıla çökelen yakın zamanları anlama, anlamlandırma ve aşma sancılarıyla yüklüdür; dil acı içinde ilerler ve Özdemir İnce şiirinde zaten hep diplerde balkıyan varoluşsal endişeyi poetik olarak kodlar: İnsan tekinin  yalnızlığı, bilgi bilimsel tutamakların kopuşu, dramatik kararsızlık anları, doğru/yanlış, ışık/karanlık, iyi/kötü, gece/gündüz ikiliklerinde iç acıtıcı odak kaymaları…

“Belirtiler Üzerine “  şiirinde maddileşen bungunluk ve  karamsarlık ( kötümserlik değil), somut deneyim üzerinden evrensel bir dolayım kazanır.

Anlayamadık/../ Güneş hiç doğmadı bazan, ay hiç batmadı /../ bazan çatılara kadar yükseldi kar dağ köylerinde,/ elimizde kürek gece gündüz kar küredik,/../ Tuhaf bir yıldı, kadınların sırtlarını dönüp yattıkları / bir yıl

Şiirin semantik çözümü, İnce şiirindeki bir  kırılmanın da ilk  işaretlerini belirler. Ben, sonrasında bu şiirselin gövdesine tümüyle yerleşen ve özellikle de 2000 sonrasında şairin zihin haritasını kuran “Maddeci- Metafizik “ örüntüyü konuşmaya çalışacağım.     

1/ Şiirsel söylemde dilin gidimsiz olduğunu biliyoruz. Bu her şeyden önce gündelik ( gidimli ) dilin aşıldığı anlamına gelir. Peki gündelik dille derdimiz nedir ? Şiirsel söylem Dil’de(n) nasıl bir gedik açar ve niçin? Bu soruların cevabı, ortalama şiir okuru nezdinde alfabe bilgisidir; ama konumuza eşik döşemek açısından hatırlamakta fayda var.

Gerçek ( real,reel) ile Hakikat ( true, wirklich, verite ) arasında salınan Dil, aslında olgu/ anlam; dünyasal / göksel; algı/ sezgi; fizik/ fizik-ötesi  vb. dikotomiler arasında gerilidir ve şiirsel söylem bu gerilimi diyalektik bir salınım üzerinden çözündürmeye taliptir.

Heidegger, “ Hölderlin ve Şiirin Özü” adlı ünlü makalesinde (çev. A. Turan Oflazoğlu,Kültür Bak.Çeviri Dergisi,1979) şiirin dille ilişkisi konusunda ufuk açıcı bir kavram olan “ Ereignis ”i kullanır. Dil’deki özsel olanın yeridir Ereignis; Dil’in kökendeki birliğini kendinde bir yer olarak gerçekleştiren Olay’dır.

Şiirde Dil’in özsel yanı olarak gerçekleşen bu  “ bir ve aynı olan “ nedir ? “ Şeyler Dil’de varlık alanına çıkarken ( Heidegger ) , ötede gerçekleşen nasıl bir özsel birliktir ?

Heidegger’de varolan ( Seien de ) olarak  insanın Varlık’a ( Dasein ) açılmasının Dil’sel bir süreçte yer aldığını biliyoruz ; dolayısıyla doğal-olandan dilsel-olana açılan Dasein, fizik-ötesiyle teması ketlenmiş bir dil (gidimli ) içinden edip eylerken, doğal-olana ait imkânları Var-oluş dolayında içerden deneyimler. Gidimli dilin kodlarıyla indirgenmiş bir anlamlandırma kapasitesinin , içsel deneyimi Dil’e doğru sürüklemesi imkânsızdır.

sony33_Bir_zamanlar_Mersin3_20060812_164570

Henüz Dil’e temas etmemiş duyusal süreçler, bilinçdışı yığıntılar, tökezlemiş anlamlandırma kırıntıları, fenomolojik bilinç katmanına sızmak üzere olanca gerilimiyle bekler. Sanatın/ şiirin  gidimsiz dili, düşsel/çağrışımsal olanı da içererek , düşünsel/görsel imgelerin içinden bir  Karşı-dil ( İ.Mert Başat ) halinde örgütlenir.

Heidegger’in Ereignis kavramı, tam da bu tözel ( özsel ) birliği işaret eder. Doğal-olanla dilsel-olan, kendinde bir yer olarak Dil’in kökensel birliğinde gerçekleşmiş “ bir ve aynı” dır. Şiirle Varlık ( Dasein ) bilgisinin yönü değişmiş ve bir içsel deneyimi soğurarak maddileşen Dil, kendi hakikatini  (şiirsel gerçeklik ) mülk edinmiştir.

2/ Özdemir İnce şiirinin semantik aksı iki temel bileşene dayanır:

a-     Dipsiz bir “çocukluk”ta çökelen anakronik zaman

b-     Özne/nesne diyalektiğinde işleyen  ben/ öteki tözel birliği

Çocukluk, genel olarak şairlerin bilinç-dışı düzeylere  Dil’sel dalgıçlık yaptıkları bir imkânı işaret eder. Özdemir İnce şiirinde dünyayla sürtüşen şair-özne, yalnızca ontik değil, epistemik  düzeyde de köklü irtibatlar için çocukluğuna döner: Kokular, sesler, kırık dökük imgeler, dokunuşlar, sözcükler üst üste yığılırken; arı sürüsünün saldırısı sonrasında neredeyse bir yıla yakın koma hayatı, çocuk yaşta gece vardiyasına kaldığı fabrika işçiliği,

DEMİRIŞIK (4)
Mersin Toroslarında Demirışık köyü dolayları

Toroslar’da ince ince içselleştirdiği doğayla iç içe ama kesinlikle “ yalnız ve ayrıksı “ çocukluğu bir kalın halat halinde sarmal zamanı kurar. Annesi Güccük Gelin, Kevser Hala, katran ocağı işleten dede, mahallenin  delileri , “L” şeklinde sokakta kaleci durarak oyunu  ancak arkadaş sesleriyle takip edebilmesi; dramatik çizgilerle bir sınıfsal aidiyet muskası halinde boynunda asılı durmuştur. Bu çökeltiyle hesaplaşmak için  , elbette  ustalık dönemi beklenmiştir:”keskindoreke fındınfalava” ve en dipleri taradığı:  “ağustos 1936 / annemin karnında son bir ay “.

Dünyayla bakışırken tutunduğu, anlamsal bir direnç için içeriye daldığında sezgiler, çağrışımlar, imgeler, kodlar, duyuşlar, işaretler halinde dile yonttuğu her şey çocukluktadır.

sony33_Bir_zamanlar_Mersin_16_20060901_1261

Öyleyse söylemek gerek: Bu şiirselde şair-öznenin çocukluk zamanı, metafizik bir dolayımın bütün imkânlarına haizdir ve şairde toplanan bütün anakronik iç-zamanın  kuyu-rahmidir.

Peki, dış-zaman için nasıl bir metafizik hacimden söz edebiliriz? İçeriyle dışarısı arasında cinnetli bir dil içinden çalışan mekik, şairin zihin haritasında nasıl bir poetik örüntüye yol açar?

3/Bir “ Eser “, her zaman “ Gerçek “ ten daha fazlasıdır ; bu fazlalık Dil’e çökelmiştir ve gidimli dilin yaslandığı Akl’ın ötesine işaretlidir. Rasyonel olan sabitlenmiş olandır, uzlaşımsalın  güvenli sularında seyreder ve tehlikenin uzağındadır; korkuya temas etse de endişeye yer yoktur. Kaldı ki, gündelik dilin kodladığı zihin, denge ve cevap vaat eder; soruyu geriletir, bastırır, siler .Kişiye açıklık ve huzur bağışlar. Cevabına dayanamayacağı sorular sormaz. Bu kertede, anlamın değil olgunun hükmü geçerlidir. Anlamı kurcalayan dil, rasyonel dünyanın içinde kaldıkça mesele çıkarmaz; akl’ın  memnû kıldığı söz   ise önce kendi dizgesine çarpar; onu aşmak zorundadır. Verili  sosyallikler, aidiyetler, onay arayışları ve kalabalıklar dili sağaltır. Anlamsal kurgular, cemaat dayanışması, yapılanmış düşünce öbekleri döngüsel zamanı çizgiseldeki gelecek kurgusuna kilitler. Bütün bunların örtüsü altına sarkan dil, öncelikle  dilsel olanla hesaplaşmak, yani  verili dili aşmak üzere kendine döner, maddileşir. Döngüsel zaman algısı da, şimdiyi bir geniş zamanlar kesiti olarak deneyimler ve bu deneyim imkânı da şair-özneyi bütün insanlığın kolektif hafızasında soluklanan ne varsa oraya sürükler; ki bu, temelde estetize edilmiş  Dil’sel bir yaşantıdır. Verili bilgi nesneyi/nesnelliği gözetirken, anlama/anlamlandırma çabası doğaya, geçmişe, ilişkilere, duygulara, kendiliğe, bilinçdışına, yalana ve suça, kutsala ve küfre, günaha ve yakarışa, pişmanlığa ve vaade, hazza ve hüzne, ölüme ve hiçliğe dokunur. Bu kertede inanç kendini inkârda sınar ve mitler, tanrılar, trajediler, hurafeler, masallar, meseller bir dipsiz labirentte ve beriden öteye kendi metinleriyle ışırlar. Kısaca, “ Kutsal “ olanda, içrek olanda çökelmiş bir metafizik hacme hamle edemeyen bir Dil, işaretler toplamından ibarettir ve bunun aşılabilmesi için daha öteye, anlama, anlamlandırmaya, öyleyse kapalı olana, cinnet sorulara bulaşmak kaçınılmazdır.

yeni camii-gümrük

4/Kutsal kelimesinin, özellikle bizim kültürümüzde doğrudan Din’i çağrıştırdığını ve dinsel olanla kutsal olanın çakıştığı bir zihinsel yapılanma ( kut: bereket, talih) nedeniyle ve kısaca: şiirin retorik düzeyde dinsel metinlerden yararlandığını, hele modern şiirde bu metinlerin çok verimli metaforlara kaynaklık ettiğini biliyoruz. Düşünce çerçevesini “cevaplar “ toplamı olarak çizebileceğimiz dinler, kendi gerçeklik zeminlerini kurarlarken kelâmı temel alırlar; sözün daldıkça derinleşen bulutsu maddesini anlam için  bir imkâna dönüştürürler. Tek Tanrılı dinlerin coğrafyasının Mezopotamya olduğunu, Doğulu toplumların bilme biçimlerinin, eşyayla ve olguyla ilgilerinin Söz’e dayandığını hatırlayalım. Oysa Batı toplumlarında bu ilgi Görme odaklıdır. Bu nedenle, dinsel olan kendini dünyaya açarken, dilin bütün retorik, metaforik ve metonomik hacmini sonuna kadar kullanmaktan öte, mesellerle, masallarla, hurafelerle, mitlerle insana, eşyaya, hayata, evrene; kısaca varlığa ve var-oluşa dair bütün bir hakikat çevresini tarar, taramıştır.

Buradan: İnsanın varoluşuna, varlığının ve ilişkilerinin anlamına ve amacına dair sorulara dalan bir düşünme için meta-fizik çevren, modern şiir için, kesinlikle araçsalın ötesinde üretken bir imge kaynağıdır. Kutsal-olan ise bu anlamda bir biçimlemenin gösterge kalıbı halinde Dil’e aittir.

DEMİRIŞIK 2
Mersin Toroslarında, dedesi Kör İbram’ın köyü Demirışık dolayları…

5/ Dünya içinde huzursuz bir şiirdir Özdemir İnce şiiri; her anlamda sorunsallaşan var-oluş, şair-öznenin bilincinde eksik/indirgenmiş haldedir ve kendi hakikatine doğru çırpınır. Meydanlardan çarşılara, sulara, hayvanlara, kadınlara, yara bere içindeki çocukluğa , lanetlilere ve cinnetlilere döner yüzünü; her şeyin, evrenin ilk haline tutunmaya çalışır. En eski zamanlardan tek Tanrılı dinlere kadar,  insanlığın  bütün inanç haritasını kat eder. Yusuf Meseli’nden Miraç’a, Musa’nın Asâ’sından  Nasıralı’ya, Kabil’den Lazarus’a  kolektif hafızaya çökelen bütün meta-fizik  imkânlara sırtını dayanan bir keskin kalkışmadır bu şiir: Mani Hayy!

Yetmez; çocukluğun sarmaşık diline tutunur: Keskin doreke fındın fallava! Dünyaya fırlattığı söz, o günden bugüne, hâlâ ve hep iletişim sancısıyla kıvranır. Keskin doreke fındın fallava, neredeyse bütün bir poetik dolayımla içerden yüzleşir. Bilinç ve duyarlılık, felsefeyle kurduğu ölümcül ilişki içinden  özgün ve berrak bir şiirsele varır. Uykusuzluk (1996),Mani Hayy ( 1998),Evren Ağacı( 2000),Ot Hızı ( 2002 ), daha yakın zamanlara ait  Magma ve Kör Saat ( 2007),Ağustos 1936 Annemin Karnında Son Bir Ay ( 2008) ve Karadelikte Bir Yolculuk (2014) kitapları,  ilmek ilmek  bir metafizik anlam arayışı, anlamlandırma çabasıyla yüklüdür.

Vassily20_Ogulhan_dissi

Yazgının ve yargının dizgesini bozan, zamanın ve şeylerin derisini soyan dağınık  dizelerde konaklayarak hatırlayalım:

Terra Nova : Varlık yokluğun kurtuluş fidyesidir /bilinen bilinmeyenin larva evresidir (Uykusuzluk)

Koşuyor/boynu kesilmiş kurban/../ Derler ki/böyle olmak ancak bir uluya yaraşır/ dolaşmak istiyorsan yaşarken/../sonsuzun çevresini ( Uykusuzluk)

Ocağın Başında harf sırrına ermiş bir usta7 alnında bâtıl zamanların sapkın vahiy teri/ bir Hızır görmüş yıkandığı ateşin suyunda ( Ot Hızı )

Sıçrayarak uyandım bir bedevî uykumsan/ ve baktım: Sığdığım sahranın ucu bucağı yok;/ gördüm ki suretimi gizlemekte bütün taşlar ( Ot Hızı )

La rahe fi’d-dunya dedim/ kendi ağzımla, kalbime doğru, içeri /” rahat yok insana bu dünyada ( Ot Hızı)

Acelem var: Beni bekliyorlar mezarlıkta !/ Nerede benim kazmam küreğim ?/ Tabut çakıp mezar kazacağım./ Ya Hıdır ! Ya Hızır ! ( Karadelik’te Bir Yolculuk)

İnsanoğlu olsam, bilicisiz ve k3ahinsiz,/ keşif seferleri yapsam, rotasız ve pusulasız,/ inandığım zaman inandığıma inanmasam ( Ağustos 1936)

Benim hayatımdır bir başkasının hayatı, eğer uyanıksam,/ eğer uykudaysam ( Magma ve kör saat)

6/Okul çağında, zavallı, sert çocuk ellerinin  aldatılmış sırdaşlığında, çaresiz günahları denemiş olan erkekler, kendilerini tekrar o günahları işlerken yakalarlar ;yahut çocukken yendikleri bir hastalık teper yeniden, yahut kaybolmuş bir alışkanlık, yıllar önce yapmakta oldukları çekingen bir baş hareketi, yine ortaya çıkmıştır. Ve beliren şeyle birlikte, batmış bir eşya etrafındaki ıslak yosunlar gibi, ona yapışık şaşkın anılar kargaşalığı başkaldırır.    

(malte laurids brigge’nin notları , Rilke, çev. Behçet Necatigil, Adam,1966)

CELAL SOYCAN & METİN CENGİZ& ÖZDEMİR İNCE
CELAL SOYCAN & METİN CENGİZ& ÖZDEMİR İNCE

 

ÖZGEÇMİŞ

Celâl  SOYCAN  :

celalsoycan@gmail.com

CELAL KİTAP 2

Şair ve yazar. 1948 Gaziantep doğumlu. Gaziantep Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi mezunu.  Üniversite yıllarında başlayan yazı yaşamı, sonrasında edebiyat ve resim alanında yoğunlaştı.

Şiirlerinde insanın yeryüzü serüvenine ilişkin olguları sorunlaştırır. Dil özeni ve disiplinler arası düşünüşüyle, farklı , özgün bir şiir kurar. Yazılarıyla da bu arayışın kuramsal dayanaklarını açığa çıkarmaya çalışır. Son dönem Türk şiiri üzerine düşünen, yazan bir şairdir.

CELAL KİTAP 4

Çağdaş resim üzerine de farklı  metinleriyle ve eleştirileriyle dikkat çeker. Çeşitli katalog çalışmalarına katılmıştır. Almanya, Fransa, ABD, Japonya, Litvanya, İspanya ve İsrail’de  yazıları ve şiirleri yayımlanmıştır.

Şiir üzerine yazılarıyla ve şiirleriyle ülkenin önde gelen dergilerinde gözüken Soycan, birçok şiir dergisinin yayımında görev almıştır. ISLIK şiir dergisini yedi yıl yayımlamıştır.  Halen Şiirden Dergisi’nin çıkışına katılmaktadır. Mersin’de yaşıyor.

CELAL KİTAP 3

Yayımlanmış yapıtları: Öyle Kal (şiir),  Cemresiz Günlerde ( şiir), Saptım Burçlar Bilgisinden ( şiir), Adın Olsam( şiir), Ölüler İçin Oda Müziği( şiir ), Âzâde (şiir ) , Kün (şiir), Şiir İçin Notlar (poetik yazılar), Şiirin Zamanı/ Zamanın Şiiri( poetik yazılar), Mevsimsiz Bir Şair- Özdemir İnce ( inceleme), Anlatmaktan Anlamaya: Ahmet Yeşil  (resim katalogu ).

CELAL KİTAP 5

İletişim adresi: Denizhan-2 sitesi, B-3 blok, daire: 9   ( pk.33190 )   Mezitli / Mersin

 GSM: 0532 4074545     celalsoycan@gmail.com