Kategori arşivi: Kitaplar

“GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ” YAYINLANDI

Gördüğünü Kitaba Yaz’ın ilk baskısı Doğan Kitap yayınevi tarafından 2002 yılının ekim ayında yapılmıştı. Üç-beş yıl sonra bitmiş olmalı. Mehmet Yaşin’in yönettiği dönemde aynı yayınevi toplam beş kitabımı yayınlamıştı. “Çok satan kitap” yayınlayamadığı için Mehmet Yaşin’i görevden alıp yerine “muhasebe”den başka bir şeyden anlamayan bir hıyarı genel yayın yönetmeni yaptılar. Okumaya devam et

ŞİİRDE DEVRİM VE MALDOROR’UN ŞARKILARI

MALDORORUN ŞARKILARI YAYINLANDI

Maldoror’un Şarkıları’yla ilgili maceram 1956 yılında başladı. Bundan 59 yıl önce. Yirmi yaşımdaydım. Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydim. Gazi Eğitim Enstitüsü’nün kütüphanesinde hademe kadrosu ile çalışıyordum. Kütüphane Müdürü Ruşen Alaylıoğlu, bir gün, tavanarasındaki kitap yığınlarını düzenlememi istedi.  Okumaya devam et

NE VAR NE YOK

OI_YeniYaziBannerSquareBlue

 

Paris, 27 Kasım 2009

Efendim, arz edeyim!

“Kırlangıcın Okuma Uçuşu” on ikinci yazıyla tamam­landı. Hürriyet gazetesinde yazdığım kültür ve sanat çevreli yazıların eklenmesiyle bir kitap oldu. Yakında Kırlangıcın Okuma Uçuşu ve Öteki Yazılar adıyla kitap olarak yayınla­nacak (henüz yayımlanmadı). Okumaya devam et

KARADELİKTE BİR YOLCULUK & TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

IX.
Yaşanmamış hayat! O da yaşanmıştır!
Yaşamadıysan gövdendeki bu yara izleri de ne,
ne ola, gözündeki metal parçaları?

İnsanın bir hayatı olsun da
yaşamasın olur mu? Yaşatırlar.

Zorla.

Kızılay’daki ölü sen değil misin?
Antakya’daki ölü sen değil miydin?

Yaşanmıştır hayatın. Herkes yaşadı
ve herkes oldun iki âlemde
(böyle diyor inananlar).

İnsanın bir hayatı olsun da
yaşanmasın olur mu?
Oldu ve olmadı işte.

Senin hayatın, karanfillerin bırakıldığı yerde,
biber gazıyla kutsadılar
panzerle kutladılar.

Palayla kovalandın!

Yaşadın sen, Mersin’de
Akdeniz Oyunları’nın yapıldığı yılda
Gezi Parkı’nda sevgilini, yoldaşını bekledin,
özgürlüğü savunurken zebanilere karşı
eşitliği ararken yarin dudağından gayri her yerde

Kardeşliği öğrendin, keşfettin, kardeşlerin var
ana ayrı, baba ayrı.

Ben işte böyle dedim!

X.

Polisin biber gazıyla saldırdığı kırmızılı kadın,
mesafe yakın;
tomanın önünde kollarını iki yana açıp duran kadın,
siyahlı,
biraz sonra hep öyle kalacaklar bellek çadırında:

Bir kadın ki üzerine polis yakın mesafeden
biber gazı fışkırtmıştır, kırmızı, kırmızılı kadın;
kırmızı değil, daha kırmızı, en kırmızı,

utanan bulut rengi. Çıplak omzunda beyaz çanta.

Özgürlüğün rengi var, kırmızı;
bir kırmızılı kadındır özgürlük,
kadındır özgürlük, dişidir özgürlük, yedi veren doğurgan!

Tomanın önünde bir kadın, önünde değil, karşısında,
karşı karşıya, siyahlı;
bir sedef ayna, canavarın karşısında.

İlk kez yasın simgesi değil siyah, utkunun rengi;
siyah özgürlük, kara özgürlük!

Kara özgürlük ağacı, kadın ağacı,
kolları iki yana açık, kolları, açık,
kendisi rüzgâr olan uçurtma,

kendisi uçurtma olan rüzgâr.

Nerede o su püskürten ilkçağ hayvanı?

Ben işte böyle dedim!

***

XII.

“Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye!”

Direnirken, dikiş dikerken, yemek pişirirken
çok güzel oluyorsun;
kirvem, eniştem, dünürüm, damadım, gelinim,
sevgilim Türkiye yetmiş beş yaşında;
konuşurken, sevişirken, öpüşürken, gebe kalırken,
çocuk doğururken
çok güzel oluyorsun Türkiye;
beni eğlendiriyorsun Türkiye; şaşırt beni Türkiye;
gaz bulutlarının arasında, sokak aralarında,
su oklarının altında
çok çapkın oluyorsun Türkiye; beni şaşırtıyorsun Türkiye;
gel meyhaneye gidelim, aznif oynayalım,
orman yangını söndürelim Türkiye.

Türkiye olduğun zaman çok güzel oluyorsun Türkiye;
hiç kimse olduğun, herkes olduğun zaman
çoktan da güzel oluyorsun;
hiçbir yerde ve her yerde; karada, denizde
ve havada çok güzelsin Türkiye!

Atlayıp aynanın arkasına geçiyorum,
aynanın arkasında sen varsın Türkiye!
Demircinin örsünden fışkıran kıvılcım var ya
işte o sensin Türkiye!
Kor demir suya girer, cısss, işte o sensin Türkiye!

Çakmak taşının ağzındaki kar, sensin Türkiye!
Serçe kartal, kartal serçe, Türkiye!

Divanedir! Divane Meclisi, pervane Türkiye,
harman yeri, su arkı!

Mutludur güzel bir şiirin tuğlası sözcükler,
mutludur uçurtmaları kanatlandıran rüzgâr;
rüzgârın ağzı Türkiye,
uykunda dans ederken görüyorsun kendini, uyanıkken,
bir Cumhuriyet balosunda, Taksim Meydanı’nda,
Kuğulu Park’ta,
savruluyor ipek eteklerin geyik bacakların döndükçe.

Dolgun kalçaların ne güzel! Ne güzel dolgun kalçaların!

Delirince büyülüyorsun, kendini aşıyorsun,
aşılanıyorsun Türkiye!

Ben işte böyle dedim.

Gündoğan, 5-30 Temmuz 2013

ELLİ YIL SONRA “KARGI”

YABANLAR
rüzgâra en yakın yerde onlar
atlar yaralı, erler... kalkanlar düştü, bozgun var
göçmenle doldu meydanlarımız, şarapla, buğdayla
kapadık kapıları, bekliyoruz, savaş kokuları süründük
soylarımız giysilerimiz yenilgimizle gönendik
bir salkı geldi uçbeylerinden: kartal sürüsü görmüş gözcüler
tütsüler yaktırdık tapınaklarda kurbanlar adadık
kapı eşiklerini arıttı kölelerimiz, karavaşlar
bekliyoruz, kapılar kapandı, savaş kokuları süründük

yeni bir hayvan yaşıyor havada

karanlık, karanlık, aydınlığı bir başka doğanın
kanımız tuzlu titreşimli bir uyku
her şey, her şey bitti artık; geldiler… yoklar
yağmasız yangınsız nasıl bir yeniklik bu
her günkü gökyüzü mü bu uzaklık bu azlık?..
kekeliyor gece, onmaz üzüncümüz.
geldiler geldiler, bitti her şey artık

yeni bir hayvan yaşıyor havada

göründü göğün arabası; altınlı, gümüşlü koşumları
kötü bir belirti bu ey ulu yaşlılar, yağlı rahipler
rüzgâra en yakın yerde onlar; yüreğimize
çocuklar, kadınlar kadınlar tutmuş balkonları
çünkü onlar geçiyorlar çünkü upuzun mızrakları
nasıl uyumalı, nasıl uyanmalı, ölmeli nasıl?..

yeni bir hayvan yaşıyor havada

Sandıklı, 10.9.1961

***
ANI

Göçmüş!..
çürüyüp pervazlan, kapı altları, belki de bir yenilgiye
başlamış, kuşanmış kara bir uykusuzlukla,
Islıklanmış,
kocamış bir çalgıcıdır artık, tütünsüz bir eskici, enfiyesiz
ve bir tarlakuşu dağın küpeçiçekleri arasında
Kim bilir,
aranıp sorulmamış, denkleştirilmemiş kalabalıkta, soğan
tecimenlerinin gelip bir gün kaldıkları ikindisiz kentlerdedir,
Bazen de
gece falan olmuştur, dündür ve gerçek bir sürek avı yoktur
kocamışlığında; kuşkulu bir yabanlık olsa olsa

Ve umu
bir uzak akraba kimliğinde kekre bir tat ağzında.

İzmir, 7.10.1962

***

TİRŞE

Rüzgâra denk düşmüş yüzü, sığmamış, bizim oralara gelmiş
dar­ağacı saatinde;

Peşinde sinsi tütün rengi, arar nikel gömüsünü, amyant diye
bir şey tutturmuş.

Evin kuzey yanıdır sırtı, itişir okul avlusunda, git git bitmez
usunda bitki isimleri.

Anlamazlığa gelir inik kepenkleri, Leipzig ipeği sorar ölü
yıkayı­cılara ve kaçar ardı sıra.

Trahomlu gözlerle bakar burun buruna gelince. Çıkarır şapkası­nı
bir dul, bir emekli gölgesi, (geçince manastırı solda).

Diz dize ilişir boş bir sıraya, katı bir iz bırakır, balmumu tadında
ölüymüş gibi Belediye Parkı’nda.

İzmir, 5.12.1962

EGEMENLİK CEHALETİNDİR – önsöz

ÖNSÖZ
Egemenlik cehaletin midir? Evet, egemenlik cehaletindir! TBMM’nin duvarında “Egemenlik Milletindir!” yazdığına bak- mayın, egemenlik cehaletindir! İyi de millet kendi kendine egemen mi bakalım? Hamlet’in dediği gibi: İşte sorun burada!
Milletin “Halk” hali benim için kutsal değildir.
İçi boş kavramlara, içi boş lakırdılara, eskiler “lafügüzaf” derlerdi. Ama el-Hakk, Kamu Vicdanı, Milli İrade, Halk İradesi, Ortak Bilinç, Ortak Akıl, Ortak Vicdan gibi faşizm kokan “lafügüzaflar”ın okkalı sanal ağırlıkları var. Eskiden, ağırbaşlı insanlar, karar verilmesi gereken durumlarda, ne denli düşünceli ve tedbirli olduklarını sezdirmek için “mülahazat hanesini boş bırakmak” deyimini kullanırlardı. Yani, bir konu hakkındaki düşüncelerin yazılacağı yeri, sütunu boş bırakmak. Eskinin ağır top politikacıları, fıkra ve makale yazarları ne kadar “dûrendiş” (ilerisini düşünen, tedbirli, akıllı) olduklarını göstermek için bu haneyi daha sonra dolduracaklarını ima ederlerdi. Ama daha sonra da o haneyi boş bırakırlardı.
En bozulduğum içi boş kavramlardan biri Milli İrade.
İlkin şu “Milli İrade”yi Türkçe sözlüklerde, ansiklopedilerde bir arayalım, daha sonra yabancı dillere bakarız… Milli İrade’nin karşılığı “Milli”de de var, “İrade”de de… “Milli”deki tanım şöyle: “Bir halkın tümünün veya büyük bölümünün duygularını, eğilimlerini yansıtan, onların onayına da- yanan irade.” “İrade”deki tanım da şöyle: “İrade-i milliye: Milli irade, mille- tin isteği, arzusu.” Bizdeki gibi ağızlara sakız olmasa da “Milli İrade”nin Fransızcası şöyle: “La Volonté nationale.” 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden sonra kullanılmaya başlanmış ve devrimin gerekçesi olarak gösterilmiş. Daha sonra iktidarı zorla ele geçirip Cumhuriyet’i yıkan Louis Napolyon kendisini “Tanrının ve milletin iradesi ile Fransızların imparatoru” (Empereur des Français par grâce de Dieu et volonte nationale) ilan etmiş. Görüldüğü gibi Fransızlar bu kavramı bizdeki anlamında kullanmıyorlar. Ayrıca 19. yüzyılın dinci felsefecileri ve metafizikçileri “Bireysel Bilinç”i kapsayan “Üst-Bilinç”i yani Tanrı’yı işaret etmek için kullanmışlar bu kavramı.
Bizim siyasetçilerin kullandığı anlamda milli irade, bireysel iradelerin üzerinde ve onlardan bağımsız ve onları içeren bir iradeyi işaret ediyor. Bu irade herhangi bir ulusun, milletin iradesi olamaz. Tek tek bireylerin iradelerini ancak Tanrı iradesi içerir. Bu, işin metafizik yanı. Siyasal bağlama gelelim. Milli irade eğer politikacıların dediği gibi TBMM’de tecelli ediyorsa, tek parçalı, yekpare bir milli irade olamaz. Meclis’teki milli irade, parçalı ve yüzdelerle ifade ediliyor. Daha açık söylemek gerekirse, milli iradenin yüzde 34,27’sini AKP ve yüzde 0,19’unu ise TKP temsil etmektedir. Ama TKP’nin payı ne kadar küçük olursa olsun, herhangi bir parti onun temsil ettiği milli iradeye sahip çıkamaz. Bütün milletvekilliklerine sahip olsa bile hiçbir parti TBMM’de ulusun tümünü temsil edemez ve bir ulusun tümünü temsil etme- yen herhangi bir “şey”in ulusal yani milli olması mümkün değildir. Yani en çok oy alan AKP sadece birinci partidir ve varsayılan milli iradenin tümüne sahip değildir.
Dobra konuşmak gerekirse “Milli irade” kavramını, ihtilal ve zorbalık rejimlerinin dayanağı olduğu için demokratik ülkelerde seçim sonuçları bağlamında kullanmak yanlış. Ama bizim politikacılar ve kimi basın mensubu bu yanlışlığın farkında bile değil. Bir seçim yapılmış ve bu seçimi AKP kazanmıştır. Seçim de poker, bakara gibi bir oyundur. Her oyunun kuralı vardır, oyun kuralına göre oynanır ve oyuncular kurala uygun olarak sonucu kabul ederler. AKP’nin kazandığı seçime bütün tarafl ar saygı göstermek zorundadır. Ama seçimin sonuçlarını, metafizik hatta dinsel bir tanımlama ile milli iradenin tecellisi olarak ilan etmenin hiçbir saygın yanı yoktur. Bu, safsata olur!
Bu Cumhuriyet’i kuranlar “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” derken, günümüzün sağcı iktidarlarının sözünü ettiği milli iradeyi işaret etmiyorlardı. Ulusal Kurtuluş Savaşı verip kazanmış, kendi kaderine sahip bir halktan söz ediyorlardı.
Kendi kaderine hâkim (egemen) halk, cehaletten kurtulmuş, aydınlanma düzeyine çıkmış halk demektir. Dinin ve tarikatların sultasından, her türlü vesayetten kurtulmuş ve her türlü vesayetin zincirlerinden kurtulma bilincine erişmiş halk demektir. Ekmek ve su hakkını yani emeğini bilinçli olarak savunan halk demektir. Bunu ancak laik Cumhuriyet’in er- demlerine inanmış bir halk yapabilir.
Elinizdeki kitap, Cehaletin Rönesansı’nın ikiz kardeşidir ve yel değirmenleriyle yorulmadan savaşmaktadır. Bir şiirimde dediğim gibi “Ölmeyecek kadar yaralı” bir kitap… Öylesine yaralı ki, hiçbir yara artık öldüremez onu!
Özdemir İnce, İstanbul, 4 Mart 2014

CEHALETİN RÖNESANSI – önsöz

ÖNSÖZ OLARAK SON SÖZ
Aydın düşmanlığı faşizmin en önemli özelliklerinden biridir. Bunun örneklerini İslamcı muhitlerde bıktırıcı oranda görürüz. Gerçek demokratları ve “sol”u suçlamak için onları “elit” (seçkin) ve “elitist” (seçkinci) olmakla suçlarlar. Kedi ve erişemediği ciğer hikâyesi. Bu tuhaflık Osmanlı’nın son yıllarında da vardı. Halka inmek, halkın nabzını tutmak, halka yabancılaşmak bağlamlarında “Avam” ve “Havas” kavramları çarpıştırılırdı. İslamcı milletini ürkütmemek için iki kavramın tanımını bir Nurcu siteden alıyorum. Nurculara göre bakın ne demekmiş bu iki kavram: “Avam, kelime manası olarak ‘alt tabaka’ demektir. Havas ise ‘üst tabaka’ anlamına geliyor. Bu genel terimler, kullanıldığı ilim dalına göre farklı manalar içerirler. Mesela, iktisadi açıdan avam fakir demek iken, havas zengin manasına geliyor. Siyasal açıdan avam seçmen iken, havas seçilen demektir. Fen ilimlerinde avam tabiri eğitim ve öğretim görmemiş insan demek iken, eğitim ve öğretim görenler havas oluyor. İslam ilimlerinde ilmi derecesi olma- yan insanlar avam iken, ilmi derecesi olanlar havas ve âlimlerdir. Çiftçi bir insan ekonomik açıdan fakir, ama ilmi açıdan donanımlı ise, iktisadi açıdan avam, ilmi açıdan havas sayılır. Yani avam ve havas tabirleri kullanıldığı yere göre mana ve hüküm kazanıyorlar.”
Örneğin, eleştirmek için, Cumhuriyet’i sivil ve asker elitlerin (havasın) kurduğunu söylerler. Doğrudur, dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Elitler (seçkinler, saygınlar) olmadan devlet kurulmaz. Halksız devlet de olmaz. Ama devlet seçkinlerin seçtiği modele göre kurulur. ABD’yi kuran kurucu babaların biyografilerini okuyun. İslamcı milleti Osmanlı düzenine bayılır, ama Osmanlı halis seçkincidir. Sarayda, devleti yönetecekleri yetişmek için Enderûn deyu bir okul mektebi bile kurmuştur ve sadrazamlarını, kaptan- paşalarını, eyalet valilerini, sancak beylerini, yeniçeri ağalarını hep burada yetiştirmiştir. Ey ümmet-i Müslüman! Bu enderûn denilen mektep okuluna Etrak (Türkler) alınamazdı, söylemesi ayıp Hıristiyan devşirmeler alınırdı. Bu nedenle biraz tezekkür et, kafa yor. İşte yarar. Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet döneminin seçkinleri Mekteb-i Sultani (Galatasaray), Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler) ile Harbiye’den yetişmiştir. Cumhuriyet, avamın (halkın, proletaryanın, yoksulların) çocuklarını seçkinleştirmek için “leyli meccani” (parasız yatılı) sis- temini kurmuştur. Çoban Sülü, yoksa nasıl Süleyman Demirel olurdu? Dünyanın ciddi ülkelerinde seçkin yetiştiren liseler ve üniver- siteler vardır. İngilizlere, Amerikalılara sorun size adlarını tesbih gibi saysınlar. ABD’de Başkan olmak için Harvard, Yale, Colombia gibi üniversiteleri bitirmek gerekir. Nebraska Üniversitesi olmaz. Eton College, (sıkça Eton olarak kısaltılır), İngiltere’nin en eski ve elit özel okullarından biridir. 1441 yılında Kral VI. Henry tarafından kurulan okul sadece 13-19 yaş arasındaki erkekleri, yatalı olarak kabul etmektedir. Yüzyıllardır İngiltere’nin en elit ailelerinin çocuklarını kabul eden okul, öğrencilerini, İngiltere’deki öteki okullara kıyasla çok daha nitelikli ve zor bir eğitimden geçirir.

Ayrıca okulun mezunları arasında birçok ünlü başbakan, aristokrat, prens, bilim adamı ve yazar vardır. Okulun mezunları “Old Etonians” (eski Eton’lılar) olarak bilinir. (İnternetten aktarma). Fransa’da bir Yüksek Öğretmen Okulu (École  Normale Supérieure) vardır ki, vay anam babam. 1974 yılında kurulmuştur. Dünya çapında en başarılı öğrencilerin son derece ağır sınavlardan geçerek alındıkları okulda Fransa’nın en önemli bilim adamları ve filozofları ders verir. Türkiye’den bu okulda okumuş sadece Cahit Arf’ın adını biliyorum. École Normale Supérieure’ün İngiltere’de değişim için anlaş- malı olduğu sadece üç yükseköğrenim kurumu vardır: Cambridge, Oxford ve London School of Economics. Yakında Allah’ın izniyle, Rize’deki Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi de bu listeye girer. Ancak Fransa’da dört adet École Normale Supérieure vardır. Olmuş da n’olmuş sanki, mezunları arasından Bekir Bozdağ gibi feylezof, Temizlik Doğudan Gelir adlı başyapıtı kaleme almış Doç. Dr. Hüseyin Çelik gibi “tüşünür” çıkmış mı bakalım? Bana inanmayan, dünyaca ünlü teolog Recep Tayyip Erdoğan hazretlerine sorsun. Ama École Normale Supérieure denince akla Paris’in Ulm Sokağı’ndaki ENS-Ulm diye de bilinen okul gelir. Kim bilir kaç cumhurbaşkanı, kaç başbakan, kaç bakan, kaç Nobelist, kaç büyük filozof ve yazar çıkarmıştır: Romain Roland, Henri Bergson, Jean-Paul Sartre, Louis Pasteur, Paul Langevin, Cahit Arf, Louis Althusser, Raymond Aron, Etienne Balibar, Alain Jacques Derrida, Michel Foucault, Maurice Meleau-Ponty, Jacques Ranciére, Hippolyte Taine, Pierre Bourdieu, Emile Durkheim, Jean Giraudoux, Julien Gracq, Paul Nizan, Jules Romains, Gérard Gennette, Marc Bloch, Georges Dumézil, Laurent Fabius, Edouard Herriot, Jean Jaurés, Allain Juppé, George Pompidou… Yeter, kolum yoruldu. Ancak onda biri.

Bir yanlış yoruma engel olmak amacıyla seçkin (havas, elit) kavramı için birkaç örnek vermek istiyorum: Genç Türkler, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Mustafa Suphi, Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, öteki kurucu kadro üyeleri, Nâzım Hikmet; Karl Marx, Engels, Lenin, Troçki, Mao, Castro… Bizimkilere gelince, “Cehaletin bu Rönesans döneminde devlet işleri ve demokrasi ancak bu kadar olur!” diyecek nankörler, fesatlar ve darbeciler çıkacaktır. Bu yazı, Silivri Toplama Kampı’nın ilk mezunlarını verdiği gün yazılmıştır. Avam’ın Havas’tan intikamı işte böyle olur.
Özdemir İnce Köy, 5 Ağustos 2013