Kategori arşivi: Kitaplar

LES GILETS DE SAUVETAGE

          CANYELEKLERI İÇİN ÖNSÖZ      

Canyelekleri Tavandadır  (Cem Yayınları, 1989) adlı şiir kitabım Fransa’da Les Gilets de Sauvetage  başlığı ile L’Harmattan yayınevinin “Regards Turcs” dizisinde  Ferda Fidan’ın çevirisi ve önsözüyle yayınlandı (Mayıs 2020) yayınlandı.

Fransa’da yayımlanan altıncı kitabıma çevirmen Ferda Fidan’ın yazdığı önsözü okumanıza sunuyorum.

Özdemir İnce

10 Haziran 2020

***

FERDA FİDAN / CANYELEKLERI İÇİN ÖNSÖZ [i]        

Özdemir İnce’nin ana eseri olarak kabul edebileceğimiz Canyelekleri Tavandadır Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan beri, aynı tarzda, bu denli güçlü bir yapıt ortaya çıkarmamış olan Türk şiirinde önemli bir köşe taşı oluşturur. Bu uzun dramatik şiir bizi fırtınalı Türk tarihî içinden geçen bir anlatının çalkantılı nehrine sürükler. Bazen birbirine karışan, yer değiştirerek birbirini yansıtan sayısız seslerin oluşturduğu polifonik bir yapıda, ozan çeşitli sahneler, düşler ve anılardan oluşan bir bütünü, bu olayları bir düzene oturtma çabalarını boşa çıkaran kesintisiz bir akış içinde sunar. Düşsel bir yolculuğun çeşitli evrelerine denk gelen değişik uzunluktaki bölümler, başdöndürücü bir girdap içinde, geçmiş ve bugünün birbirine karışıp, üst üste gelmesiyle, zorbalığın farklı suretler altında bengi dönüşünü ve geçmişin bugüne kadar sarkmasını anlatır.

          Düşsel bir yolculuk fikri şiirin ilk cümlelerden itibaren belirir : artık uzaklarda kalmış olsa da, hafızaya derinden kazınmış büyülü bir çocukluğun hatırası ile sanki, doğduğu Akdeniz coğrafyasının sınırlarının ötesinde, zaman ve mekanda yapılacak bir yolculuk çocuk şairin kaderinde yazılıymış gibi : « Çoktan hazırdı / üzerine yıldız tozları yağmış tekne ». Ama bir deniz yolculuğu ilk baştan sezdirilmiş ise de, bir facia fikri de aynı anda ortaya atılmıştır, daha sonra her bölümün sonunda tekrarlanarak bir nakarat haline dönüşecek olan, tarihin pisliklerinden arınma ve yükseliş çabası salık veren bir çağrı, bir ihtar niteliğindeki tümce aracılığıyla:

«Canyelekleri tavandadır ! »

          Fransız şiirinde benzeri olmayan, fakat derin bir metinlerarasılık boyutu olan Canyelekleri daha çok Ezra Pound’un Cantos’unu ya da Neruda’nın Canto general’ini andırır. Metin, bu eserlerde olduğu gibi, bir insan freski ortaya çıkarır ki gerçek, düşsel, ya da anonim, güçlü ya da ezik, karakterleri bu alegorik yolculuğun yavaş yavaş şiirsel dille yazılmış bir romana dönüşmesine önayak olurlar. Cengiz Han ya da Hitler gibi tarihsel zorbalarla, Battal Gazi ya da Deli Dumrul gibi ortak hayal ürünü, ya da Eyub ve Nuh gibi kutsal kitaplardan devşirilmiş kahramanların yan yana geldigi yapıtta, düzyazı bölümler, serbest dizeler, mektuplar, eskort kızların çeşitli semtlerdeki tarifeleri türünden haberleri içeren gazete yazıları, peşi sıra gider, ve sonuçta, en kabasından en yazınsalına, tüm dil düzeylerinin kullanıldığı  kaleydoskopik bir bütün ortaya çıkar.

          Asırlar boyunca sürmüş olan iktidarın kıyıcı şiddeti ve yoksul kitleleri mahveden feci savaşlar karşısında, dine sığınmanın anlamsızlığını da eleştiren ozan, özellikle, 1977 yılında aşırı milliyetçiler tarafından işlenen Maraş katliamına değinirken, Tanrı’nın insanın çilesi karşısındaki dayanılmaz kayıtsızlığını sorgular. (« sormadı Rab « Kardesin Hâbil nerede ? » diye Kâbil’e/ çünkü duymadı kardeş kanının/ topraktan bağıran sesini » ).

Sosyo-ekonomik ilişkilere olan bakış açısı her ne kadar materyalist olsa da, Özdemir İnce’nin buradaki dünya görüşü kutsal kitaplardan ve Türklerin mitolojisinden alınmış, ilk yapıtlarından beri en önemli esin kaynağı olan bir tür mistisizmin de etkisinden yoksun değildir. Zira ozanın düşüncesinde, kutsal kitaplar, mistik öğeler, insanlığın ortak inanç biçimini ve ruh dünyasını yansıtmaları açısından, zengin kaynaklardır. Günümüz Türk toplumunu daha iyi çözümlemek, ve asla aşılamaz bir ötekiliğin imgeleri olarak görmediği insanların ruhuna dokunmak için, tarihsel olaylara ve mitoslara yaptığı göndermelerde, içindeki şimşeği serbest çağrışımlar yolu ile yakalamaya çalışır.

« Ben bir başkasıdır » diyen Rimbaud’nun fikrine, diyalektik bir boyut ekler : « Başkası da benim ! » : ve başkalarıyla kendisi arasında bir özdeşlik kurarak, kâh Roma lejyonlarından kaçan bir barbara, kâh bir siyasal suçlunun karısına, kâh oğlu cunta tarafından idam edilmiş ve onulmaz acılara boğulmuş bir anneye, veya bölgesel zorbaların boyunduruğu altında ezilerek cehalete gömülmüş halkın sembolü olan, sağır ve dilsiz zavallı bir köylüye dönüşür.  Böylece ozan, başkasının ağzından konuştuğu bu benli anlatı yoluyla, her zaman, her coğrafyada, baskı altında ezilen, vurulan, sürgün edilen insanın sözcüsü konumuna geçer. Ama aynı zamanda Cavafis gibi sürgün ya da,  mutlak iktidarın sansürü altında boğulsa dahi, Bağdat’da işkenceyle idam edilen Mansur al Hallaç gibi, kaderini sonuna kadar zorlamaya kararlı, zamansız ozanın sesi olmaktan da geri kalmaz : «Mansur’un her parçası sözünden dönmemişti. »

Son olarak, halka din maskesi altında saldıran zorbalığa karşı çıkarak kendi sesini de duyururken,  Özdemir İnce, açgözlü bir burjuvazinin sosyal ilişkileri saptıran ikbal avcılığını, onyıllardır uygulanan neoliberal politikalar yüzünden düzenbaz tüccarların, vurguncuların, ve her türlü üçkağıtçının hüküm sürdüğü bir evreni (« kaleler alıp / pazaryerlerini yağma etmektir / biricik işleri ») gözler önüne serer. Laiklik ilkesinin yavaş yavaş eritilmesi, ozanın gözünde, köktendincilerin emri altındaki muhafazakar bir sisteme dönüşün yolunu açar (« Döndün işte oğullarının kurban edildiği yere ») ve her türlü baskıya maruz kalan halk geleneklerin yükü altında ezilirken, – para en yüksek değer haline geldiği için – üniversiteli kızların gözünde lüks semtlerde fuhuş yapmanın cazip bir seçenek haline geldiği, her türlü yolsuzluk ve siyasi cinayetlerin göreceleştiği,  hatta sıradanlaştığı bir toplum ortaya çıkar. Sonuçta Canyelekleri 1980 darbesinden sonra Türkiye’de başlatılan gizli islamlaşma süreci ile, sinsice eritilmeye çalışılan laik cumhuriyetin özgürleştirici değerleri arasındaki acılı karşıtlığı betimleyerek, günden güne yıpranmakta olan kişisel ve toplumsal özgürlükler için tehlike çanlarının çaldığını vurgular.

          Yine de bu oldukça şiddetli hatta kanlı sahneler dizisinin geleceğe umutsuz bir bakış açısına yol açtığını söyleyemeyiz, çünkü Özdemir İnce doğanın kendi üzerindeki büyülü etkisini her fırsatta yücelterek, yaşamın her anının kutsallığını dile getirdiği gibi, insanın ölüme karşı Deli Dumrul gibi başkaldırması gerektiğini de savunur : «  Çatlayıp saçılmamalı ölümün narı / yaşam sırasını savmadı daha » Son safhada hayatın güzelliğinin de yok olabileceğinden dem vuran  ozan (« Yüzlerce nedenle yanmaya başlayabilir bir akçam ormanı »)  buna karşın, yeni bir çağın seherini de duyururken, aydınlığa giden yolda dilin kendisinin de bir devrim geçirmesinin kaçınılmaz olduğunu (« Kimi sözcükler öylesine hırpalandı ve yaralandı ki yerlerine yeni sözcükler bulmalı ») ve dünyayı baştan büyülemek için yeni bir mitoloji yaratmak gerektiğini düşünür : « Yeni bir Altın post gerek, yeni bir Argo gemisi ». Zira onun gözünde, engel teşkil etmek bir yana, insanın imgelemi sağgörülü ve kararlı eylemin olmazsa olmazıdır : « Gerçekçi ol ve düş  gör ! » diye seslenir okura, şiir ve gerçeklik arasındaki bağıntıyı vurgulamak ve bize bir umut yolu açmak ister gibi. İşte bu yüzdendir ki bu yapıtında, Özdemir İnce okur önüne, yalnızca insanın kendine yabancılaşmasına bir isyanın sembolü olarak değil, aynı zamanda, yeniden kazanılması gereken bir özgürlüğün de temsilcisi olarak çıkmaktadır.

                                                                                           Ferda Fidan


[i] Özdemir İnce’nin Canyelekleri Tavandadır  (Cem Yayınları, 1989) adlı kitabı Fransa’da Les Gilets de Sauvetage  başlığı ile L’Harmattan yayınevinin “Regards Turcs” dizisinde  Ferda Fidan’ın çevirisi ve önsözüyle yayınlandı (Mayıs 2020).

“GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ” YAYINLANDI

Gördüğünü Kitaba Yaz’ın ilk baskısı Doğan Kitap yayınevi tarafından 2002 yılının ekim ayında yapılmıştı. Üç-beş yıl sonra bitmiş olmalı. Mehmet Yaşin’in yönettiği dönemde aynı yayınevi toplam beş kitabımı yayınlamıştı. “Çok satan kitap” yayınlayamadığı için Mehmet Yaşin’i görevden alıp yerine “muhasebe”den başka bir şeyden anlamayan bir hıyarı genel yayın yönetmeni yaptılar. Okumaya devam et

ŞİİRDE DEVRİM VE MALDOROR’UN ŞARKILARI

MALDORORUN ŞARKILARI YAYINLANDI

Maldoror’un Şarkıları’yla ilgili maceram 1956 yılında başladı. Bundan 59 yıl önce. Yirmi yaşımdaydım. Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydim. Gazi Eğitim Enstitüsü’nün kütüphanesinde hademe kadrosu ile çalışıyordum. Kütüphane Müdürü Ruşen Alaylıoğlu, bir gün, tavanarasındaki kitap yığınlarını düzenlememi istedi.  Okumaya devam et

NE VAR NE YOK

OI_YeniYaziBannerSquareBlue

 

Paris, 27 Kasım 2009

Efendim, arz edeyim!

“Kırlangıcın Okuma Uçuşu” on ikinci yazıyla tamam­landı. Hürriyet gazetesinde yazdığım kültür ve sanat çevreli yazıların eklenmesiyle bir kitap oldu. Yakında Kırlangıcın Okuma Uçuşu ve Öteki Yazılar adıyla kitap olarak yayınla­nacak (henüz yayımlanmadı). Okumaya devam et

KARADELİKTE BİR YOLCULUK & TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

IX.
Yaşanmamış hayat! O da yaşanmıştır!
Yaşamadıysan gövdendeki bu yara izleri de ne,
ne ola, gözündeki metal parçaları?

İnsanın bir hayatı olsun da
yaşamasın olur mu? Yaşatırlar.

Zorla.

Kızılay’daki ölü sen değil misin?
Antakya’daki ölü sen değil miydin?

Yaşanmıştır hayatın. Herkes yaşadı
ve herkes oldun iki âlemde
(böyle diyor inananlar).

İnsanın bir hayatı olsun da
yaşanmasın olur mu?
Oldu ve olmadı işte.

Senin hayatın, karanfillerin bırakıldığı yerde,
biber gazıyla kutsadılar
panzerle kutladılar.

Palayla kovalandın!

Yaşadın sen, Mersin’de
Akdeniz Oyunları’nın yapıldığı yılda
Gezi Parkı’nda sevgilini, yoldaşını bekledin,
özgürlüğü savunurken zebanilere karşı
eşitliği ararken yarin dudağından gayri her yerde

Kardeşliği öğrendin, keşfettin, kardeşlerin var
ana ayrı, baba ayrı.

Ben işte böyle dedim!

X.

Polisin biber gazıyla saldırdığı kırmızılı kadın,
mesafe yakın;
tomanın önünde kollarını iki yana açıp duran kadın,
siyahlı,
biraz sonra hep öyle kalacaklar bellek çadırında:

Bir kadın ki üzerine polis yakın mesafeden
biber gazı fışkırtmıştır, kırmızı, kırmızılı kadın;
kırmızı değil, daha kırmızı, en kırmızı,

utanan bulut rengi. Çıplak omzunda beyaz çanta.

Özgürlüğün rengi var, kırmızı;
bir kırmızılı kadındır özgürlük,
kadındır özgürlük, dişidir özgürlük, yedi veren doğurgan!

Tomanın önünde bir kadın, önünde değil, karşısında,
karşı karşıya, siyahlı;
bir sedef ayna, canavarın karşısında.

İlk kez yasın simgesi değil siyah, utkunun rengi;
siyah özgürlük, kara özgürlük!

Kara özgürlük ağacı, kadın ağacı,
kolları iki yana açık, kolları, açık,
kendisi rüzgâr olan uçurtma,

kendisi uçurtma olan rüzgâr.

Nerede o su püskürten ilkçağ hayvanı?

Ben işte böyle dedim!

***

XII.

“Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye!”

Direnirken, dikiş dikerken, yemek pişirirken
çok güzel oluyorsun;
kirvem, eniştem, dünürüm, damadım, gelinim,
sevgilim Türkiye yetmiş beş yaşında;
konuşurken, sevişirken, öpüşürken, gebe kalırken,
çocuk doğururken
çok güzel oluyorsun Türkiye;
beni eğlendiriyorsun Türkiye; şaşırt beni Türkiye;
gaz bulutlarının arasında, sokak aralarında,
su oklarının altında
çok çapkın oluyorsun Türkiye; beni şaşırtıyorsun Türkiye;
gel meyhaneye gidelim, aznif oynayalım,
orman yangını söndürelim Türkiye.

Türkiye olduğun zaman çok güzel oluyorsun Türkiye;
hiç kimse olduğun, herkes olduğun zaman
çoktan da güzel oluyorsun;
hiçbir yerde ve her yerde; karada, denizde
ve havada çok güzelsin Türkiye!

Atlayıp aynanın arkasına geçiyorum,
aynanın arkasında sen varsın Türkiye!
Demircinin örsünden fışkıran kıvılcım var ya
işte o sensin Türkiye!
Kor demir suya girer, cısss, işte o sensin Türkiye!

Çakmak taşının ağzındaki kar, sensin Türkiye!
Serçe kartal, kartal serçe, Türkiye!

Divanedir! Divane Meclisi, pervane Türkiye,
harman yeri, su arkı!

Mutludur güzel bir şiirin tuğlası sözcükler,
mutludur uçurtmaları kanatlandıran rüzgâr;
rüzgârın ağzı Türkiye,
uykunda dans ederken görüyorsun kendini, uyanıkken,
bir Cumhuriyet balosunda, Taksim Meydanı’nda,
Kuğulu Park’ta,
savruluyor ipek eteklerin geyik bacakların döndükçe.

Dolgun kalçaların ne güzel! Ne güzel dolgun kalçaların!

Delirince büyülüyorsun, kendini aşıyorsun,
aşılanıyorsun Türkiye!

Ben işte böyle dedim.

Gündoğan, 5-30 Temmuz 2013

ELLİ YIL SONRA “KARGI”

YABANLAR
rüzgâra en yakın yerde onlar
atlar yaralı, erler... kalkanlar düştü, bozgun var
göçmenle doldu meydanlarımız, şarapla, buğdayla
kapadık kapıları, bekliyoruz, savaş kokuları süründük
soylarımız giysilerimiz yenilgimizle gönendik
bir salkı geldi uçbeylerinden: kartal sürüsü görmüş gözcüler
tütsüler yaktırdık tapınaklarda kurbanlar adadık
kapı eşiklerini arıttı kölelerimiz, karavaşlar
bekliyoruz, kapılar kapandı, savaş kokuları süründük

yeni bir hayvan yaşıyor havada

karanlık, karanlık, aydınlığı bir başka doğanın
kanımız tuzlu titreşimli bir uyku
her şey, her şey bitti artık; geldiler… yoklar
yağmasız yangınsız nasıl bir yeniklik bu
her günkü gökyüzü mü bu uzaklık bu azlık?..
kekeliyor gece, onmaz üzüncümüz.
geldiler geldiler, bitti her şey artık

yeni bir hayvan yaşıyor havada

göründü göğün arabası; altınlı, gümüşlü koşumları
kötü bir belirti bu ey ulu yaşlılar, yağlı rahipler
rüzgâra en yakın yerde onlar; yüreğimize
çocuklar, kadınlar kadınlar tutmuş balkonları
çünkü onlar geçiyorlar çünkü upuzun mızrakları
nasıl uyumalı, nasıl uyanmalı, ölmeli nasıl?..

yeni bir hayvan yaşıyor havada

Sandıklı, 10.9.1961

***
ANI

Göçmüş!..
çürüyüp pervazlan, kapı altları, belki de bir yenilgiye
başlamış, kuşanmış kara bir uykusuzlukla,
Islıklanmış,
kocamış bir çalgıcıdır artık, tütünsüz bir eskici, enfiyesiz
ve bir tarlakuşu dağın küpeçiçekleri arasında
Kim bilir,
aranıp sorulmamış, denkleştirilmemiş kalabalıkta, soğan
tecimenlerinin gelip bir gün kaldıkları ikindisiz kentlerdedir,
Bazen de
gece falan olmuştur, dündür ve gerçek bir sürek avı yoktur
kocamışlığında; kuşkulu bir yabanlık olsa olsa

Ve umu
bir uzak akraba kimliğinde kekre bir tat ağzında.

İzmir, 7.10.1962

***

TİRŞE

Rüzgâra denk düşmüş yüzü, sığmamış, bizim oralara gelmiş
dar­ağacı saatinde;

Peşinde sinsi tütün rengi, arar nikel gömüsünü, amyant diye
bir şey tutturmuş.

Evin kuzey yanıdır sırtı, itişir okul avlusunda, git git bitmez
usunda bitki isimleri.

Anlamazlığa gelir inik kepenkleri, Leipzig ipeği sorar ölü
yıkayı­cılara ve kaçar ardı sıra.

Trahomlu gözlerle bakar burun buruna gelince. Çıkarır şapkası­nı
bir dul, bir emekli gölgesi, (geçince manastırı solda).

Diz dize ilişir boş bir sıraya, katı bir iz bırakır, balmumu tadında
ölüymüş gibi Belediye Parkı’nda.

İzmir, 5.12.1962

EGEMENLİK CEHALETİNDİR – önsöz

ÖNSÖZ
Egemenlik cehaletin midir? Evet, egemenlik cehaletindir! TBMM’nin duvarında “Egemenlik Milletindir!” yazdığına bak- mayın, egemenlik cehaletindir! İyi de millet kendi kendine egemen mi bakalım? Hamlet’in dediği gibi: İşte sorun burada!
Milletin “Halk” hali benim için kutsal değildir.
İçi boş kavramlara, içi boş lakırdılara, eskiler “lafügüzaf” derlerdi. Ama el-Hakk, Kamu Vicdanı, Milli İrade, Halk İradesi, Ortak Bilinç, Ortak Akıl, Ortak Vicdan gibi faşizm kokan “lafügüzaflar”ın okkalı sanal ağırlıkları var. Eskiden, ağırbaşlı insanlar, karar verilmesi gereken durumlarda, ne denli düşünceli ve tedbirli olduklarını sezdirmek için “mülahazat hanesini boş bırakmak” deyimini kullanırlardı. Yani, bir konu hakkındaki düşüncelerin yazılacağı yeri, sütunu boş bırakmak. Eskinin ağır top politikacıları, fıkra ve makale yazarları ne kadar “dûrendiş” (ilerisini düşünen, tedbirli, akıllı) olduklarını göstermek için bu haneyi daha sonra dolduracaklarını ima ederlerdi. Ama daha sonra da o haneyi boş bırakırlardı.
En bozulduğum içi boş kavramlardan biri Milli İrade.
İlkin şu “Milli İrade”yi Türkçe sözlüklerde, ansiklopedilerde bir arayalım, daha sonra yabancı dillere bakarız… Milli İrade’nin karşılığı “Milli”de de var, “İrade”de de… “Milli”deki tanım şöyle: “Bir halkın tümünün veya büyük bölümünün duygularını, eğilimlerini yansıtan, onların onayına da- yanan irade.” “İrade”deki tanım da şöyle: “İrade-i milliye: Milli irade, mille- tin isteği, arzusu.” Bizdeki gibi ağızlara sakız olmasa da “Milli İrade”nin Fransızcası şöyle: “La Volonté nationale.” 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden sonra kullanılmaya başlanmış ve devrimin gerekçesi olarak gösterilmiş. Daha sonra iktidarı zorla ele geçirip Cumhuriyet’i yıkan Louis Napolyon kendisini “Tanrının ve milletin iradesi ile Fransızların imparatoru” (Empereur des Français par grâce de Dieu et volonte nationale) ilan etmiş. Görüldüğü gibi Fransızlar bu kavramı bizdeki anlamında kullanmıyorlar. Ayrıca 19. yüzyılın dinci felsefecileri ve metafizikçileri “Bireysel Bilinç”i kapsayan “Üst-Bilinç”i yani Tanrı’yı işaret etmek için kullanmışlar bu kavramı.
Bizim siyasetçilerin kullandığı anlamda milli irade, bireysel iradelerin üzerinde ve onlardan bağımsız ve onları içeren bir iradeyi işaret ediyor. Bu irade herhangi bir ulusun, milletin iradesi olamaz. Tek tek bireylerin iradelerini ancak Tanrı iradesi içerir. Bu, işin metafizik yanı. Siyasal bağlama gelelim. Milli irade eğer politikacıların dediği gibi TBMM’de tecelli ediyorsa, tek parçalı, yekpare bir milli irade olamaz. Meclis’teki milli irade, parçalı ve yüzdelerle ifade ediliyor. Daha açık söylemek gerekirse, milli iradenin yüzde 34,27’sini AKP ve yüzde 0,19’unu ise TKP temsil etmektedir. Ama TKP’nin payı ne kadar küçük olursa olsun, herhangi bir parti onun temsil ettiği milli iradeye sahip çıkamaz. Bütün milletvekilliklerine sahip olsa bile hiçbir parti TBMM’de ulusun tümünü temsil edemez ve bir ulusun tümünü temsil etme- yen herhangi bir “şey”in ulusal yani milli olması mümkün değildir. Yani en çok oy alan AKP sadece birinci partidir ve varsayılan milli iradenin tümüne sahip değildir.
Dobra konuşmak gerekirse “Milli irade” kavramını, ihtilal ve zorbalık rejimlerinin dayanağı olduğu için demokratik ülkelerde seçim sonuçları bağlamında kullanmak yanlış. Ama bizim politikacılar ve kimi basın mensubu bu yanlışlığın farkında bile değil. Bir seçim yapılmış ve bu seçimi AKP kazanmıştır. Seçim de poker, bakara gibi bir oyundur. Her oyunun kuralı vardır, oyun kuralına göre oynanır ve oyuncular kurala uygun olarak sonucu kabul ederler. AKP’nin kazandığı seçime bütün tarafl ar saygı göstermek zorundadır. Ama seçimin sonuçlarını, metafizik hatta dinsel bir tanımlama ile milli iradenin tecellisi olarak ilan etmenin hiçbir saygın yanı yoktur. Bu, safsata olur!
Bu Cumhuriyet’i kuranlar “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” derken, günümüzün sağcı iktidarlarının sözünü ettiği milli iradeyi işaret etmiyorlardı. Ulusal Kurtuluş Savaşı verip kazanmış, kendi kaderine sahip bir halktan söz ediyorlardı.
Kendi kaderine hâkim (egemen) halk, cehaletten kurtulmuş, aydınlanma düzeyine çıkmış halk demektir. Dinin ve tarikatların sultasından, her türlü vesayetten kurtulmuş ve her türlü vesayetin zincirlerinden kurtulma bilincine erişmiş halk demektir. Ekmek ve su hakkını yani emeğini bilinçli olarak savunan halk demektir. Bunu ancak laik Cumhuriyet’in er- demlerine inanmış bir halk yapabilir.
Elinizdeki kitap, Cehaletin Rönesansı’nın ikiz kardeşidir ve yel değirmenleriyle yorulmadan savaşmaktadır. Bir şiirimde dediğim gibi “Ölmeyecek kadar yaralı” bir kitap… Öylesine yaralı ki, hiçbir yara artık öldüremez onu!
Özdemir İnce, İstanbul, 4 Mart 2014