Kategori arşivi: KONUK YAZAR

YENİ BİR DÜNYA MODELİNİN DOĞUŞU

Felsefeci ve yazar Sadık Usta kardeşim “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” (Kafka Yayınları) adı altında (şimdilik) 4 ciltlik bir felsefe tarihi yazıp yayınladı. I.Cilt: Felsefenin Şafağı: Hint, Çin, Yunan, Roma ve Rönesans Avrupası; II.Cilt: Rönesans’tan Aydınlanma’ya Yeni Bir Çağın Doğuşu; III.Cilt: Aydınlanma, Fransız Materyalizmi, Amerikan ve Fransız Devrimleri; IV.Cilt:Ekonomi Politik, Alman İdealizmi, Rus Halkçılığı ve Marksizm. V.Cilt: Galiba İslam Felsefesi olacak(mış). Okumaya devam et

ŞİİRİMİZİN VİCDAN MUHASEBESİ : NE VAR NE YOK

 

METİN CENGİZMETİN CENGİZ 

 

 METİN CENGİZ – ŞİİRİMİZİN VİCDAN MUHASEBESİ: NE VAR NE YOK                                                                                                                             

Edebi eleştiri neyin nasıl yazıldığıyla ilgilenir, bu eleştiride temel bir kuraldır; eğer bir eleştiri bu kurala uymuyorsa, yazılan metin eleştiri başlığı altında, hangi alt başlık denenirse denensin asla yer alamaz. Şiirde eleştiri ise şiirin nasıl ve hangi yollarla inşa edildiği, şiirsel anlamın nasıl ve hangi yollarla (sadece tekniklerle değil) elde edildiği ile ilgilenir; yani şiiri oluşturan sessel birimlerin oluşturduğu ses değerleri, ritim, imge örgüsü, yapı (matris/kalıp) ile oluşan şiirsel anlamı inceler, insani açıdan önemini vurgular, alanında varsa getirdiği yeniliklerden söz eder. Bütün bunlar şiirbilimi varsayar, totoloji ile olacak iş değildir. Ülkemiz söz konusu olunca ağırlıklı olarak geçerli olan bütün gelişmelere karşın, halen ne yazık ki şiirbilim dışında her şeydir, protest sözlerdir (aşk anayasaya karşıdır, şiir muhaliftir…), karakuşi bilgilerdir, ama asla çağdaş şiir çözümleme yöntemleri (Marksist eleştiri, yapısalcılık, yapısöküm, göstergebilim vb..) değildir. Kuram ise eleştiriyi besler, onun altını doldurmasını sağlar, kuramsız bir eleştiri kurusıkı av tüfeğiyle ava gitmeye benzer.

Şiir bilgisi ülkemizde 1980’li yılların ikinci yarılarına değin geleneksel, öznel duygu ve düşüncelerle yapılır, çağdaş eleştirmen ve kuramcılardan cımbızla çekilen sözlerle bunlar soslanır, okuyucuya sunulurdu. Yukarıda adını verdiğimiz okuma/çözümleme/eleştiri yöntemleri aynı yıllarda orasından burasından tutularak anlaşılmaya çalışılıyor, şiir neliği bakımından bu eleştiri yöntemlerinin altını çizdiği bir özellikle tanımlanmaya çalışılıyordu (örneğin şiirin yalnızca bir dil meselesi olduğu gibi). 1950-1960 arasında çağdaş anlayışla bir eleştiri kuramı oluşturmaya çalışan Hüseyin Cöntürk ile daha sonraki yıllarda yazan, ancak genç yaşta alçakça katledilen Bedrettin Cömert (11 Temmuz 1978)’in attığı tohumlar bu ortamda ürün vermeden 1980’e girilmişti. 1980 yılları daha gelişmiş bir edebiyat eleştirisi ortamı ve şiir bilinci oluşturulmaya çalışıldığı yıllardı da kuşkusuz. Bu bir süreç sonunda gelinen yerdi ve bu süreci oluşturan çalışmalardan bazılarını şöyle bir sıralarsak: şiir manifestoları ve çevresinde dönen tartışmalar;  Cemal Süreya, Enis Batur (Şiir ve İdeoloji, 1979) gibi şair ve yazarların şiir üzerine yazıları,  Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri (1. baskı 1983); Aziz Çalışlar’ın önemli çalışmaları (Günümüzde Kültür ve Estetik, 1983;Gerçekçilik Estetiği,1986); Selahattin Hilav’ın daha sonra kitaplaşacak yazıları (Edebiyat Yazıları, 1993), Hilmi Yavuz’un Roman Kavramı ve Türk Romanı (1977); Tahsin Yücel’in Yapısalcılık; Ahmet Oktay’ın Yazın, İletişim, İdeoloji (1982); çeviriler (Selahattin Hilav, Gerçeküstücülük, 1962), diğer çeviri çalışmaları (bir iki örnek: Sanat ve Toplumsal Hayat, Plehanov, çev. Selim Mimoğlu; 1962; Sanat ve Edebiyat Üzerine Friedrich EngelsKarl Marx, çev. Murat Belge,1971; Edebiyat ve Devrim, Leon Troçki, çev. Hüsen Portakal, 1. baskı 1976; Avrupa Gerçekçiliği, George Lukacs, çev. Mehmet H. Doğan; Estetik 1, çev. Ahmet Cemal, 1978; Gerçekçiliğin Tarihi, Boris Suçkov, çev. Aziz Çalışlar, 1982; Estetik, Avner Ziss, çev. Yakup Şahan, 1984; … ), Adnan Benk’in ölümü sonrası kitaplaşacak kimi yazıları ve özellikle de 1982-1985 yılları arasında çıkardığı Çağdaş Eleştiri dergisi mutlaka anmaya değer. Ve elbette Memet Faut, Asım Bezirci, Fethi Naci, Mehmet H. Doğan ve Doğan Hızlan, eleştiri yazıları ile bu ortama katkıda bulunan diğer önemli isimlerdi.  Dergilerde konuyla ilgili yapılan değerli çalışmalar, konuyla ilgili diğer telif ve çeviri çalışmalarını da anmak gerekir.

Ancak eleştiri bilincinin serpilip gelişmesine katkı sağlayan bütün bu önemli çalışmalar daha çok genel edebiyat eleştirisi üstüneydi ve şiir eleştirisinde ne yapılıyorsa kuramsız, yöntemsiz, el yordamıyla  yapılıyordu, şiir üstüne bugün bile yaygın olan birçok motto söz (şiir muhaliftir, şiirde anlam olmaz, şiir geldi kelimeye dayandı…) ortada dolaşıyordu ve işte bu yıllarda Özdemir İnce’nin yalnızca şiir konusuna odaklanmış, şiirin neliğine ilişkin dizi yazıları görüldü Varlık’ta. Ve ardı geldi. Dergilerde şiir üzerine soruşturmalarda bu kazanımlar hesaba alınmaya başlandı ve günümüz şiir bilgisinin temelleri atılmış oldu. Doğan Hızlan bu yıllarda edebiyat ve şiir üstüne deneme yazılarını daha bir sıklaştırdı (Kitaplar Kitabı, 1996), Memet Fuat şiir hakkındaki yazılarını ders notları -deneme arası bir kıvamda yazacaktı (Biçemden Biçeme, 1999; Yaşlı Bir Şaire Mektuplar, 1999).

 

DESTEK YAYINLARI
DESTEK YAYINLARI

Özdemir İnce’nin şiir konusunda o yıllarda önce dergilerde çıkan, sonra kitaplaşan yazıları, “bana göre”, “bence” diye başlayan, karakuşi, laf ebeliğine dayanan, şiir ortamında genel eğilimi gösteren geçerli anlayışlara doğrudan bir saldırıydı ve şiirin neliği, ülkemiz şiir bilinci konusunda çıta atlatan yazılardı. Hepsi de Şiir ve Gerçeklik ( 1. baskı 1985, Broy Yayınları)’te yer alan, beş bölümlük  “İmge ve Serüvenleri”, “Şiirsel Gerçek ve Boyutları”, “Dil ve Anlam”, “Gelenek Üzerine”, “Yapısalcılık Karşısında Zorunlu Alan Savunması”, “Georgy Lukacs’ın Adını Anarak Ya da Eleştiri Özgürlüğü”, şiirin neliği konusunda yıllarca yapılan tartışmalara bir cevaptı ve şiir eleştirisinin nasıl yapılması gerektiği konusunda yol gösterici temel yazılardı. Şiir ve Gerçeklik’i şiir konusunda bilinmesi gereken temel teorik konuları işleyen diğer kitapları izledi: Tabula Rasa (3. baskı, İmge Yayınları, 2013), Yazınsal Söylem Üzerine (3. baskı, İmge Yayınları 2013) ve Şiirde Devrim (2. baskı 2008, Türkiye İş Bankası Yayınları). Bu kitaplar üniversitelerin edebiyat bölümlerinde ders olarak okutulması, şiire başlayan her gencin incelemesi gereken, şiir ortamını oluşturan şair ve entelektüeller tarafından tartışılıp yerlerine oturtulması zorunlu kitaplar olduğu halde bu dediklerimizin hiç biri olmadı.

İşte Edebiyattan Politikaya Ne Var Ne Yok, şiir hakkında yukarıdaki kitapları yazmış bir şair ve entelektüelin politik ortamda içine yuvarlanılan cehalete benzer bu tahammül edilemez duruma “bakın, ben bunları yazdım ama siz halen sığ sularda kulaç atmaya devam ediyorsunuz” biçiminde bir itirazıdır. Yani, 1980’li yıllardan bugüne, yukarıdaki kitaplarda tartışılmış, çözülmüş birçok konuda  şiir ortamında süreduran efsanelere; İslamcı şair, İkinci Yeni, İlhan Berk, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Necip Fazıl Kısakürek, Dağlarca, Nâzım, Yahya Kemal; dil, anlam, imge, eleştiri gibi konularda içeriği boş slogan sözlerin ortalıkta genel geçermiş gibi halen kabul görmesine, cumhuriyet, demokrasi, merkez sağ, İslamcılık gibi konulardaki çağ dışı ve sığ değerlendirmelere ve daha birçok konuda kimi zaman alaycı, kimi zaman sert bir tonda, itiraz yazılarından oluşuyor. Her sayfada halen şiir ortamında genel geçer olan kimi konularda kılıç gibi keskin yargılarını gerekçeleriyle veriyor, daha ilk sayfalarda şu değerlendirmeler bizi düşünmeye çağırıyor: “Tek tanrılı monoteist) dinler çoğulcu özgürlüğü kabul etmezler.

İslamcı Müslüman şair ve yazarlar kör, sağır ve dilsizdirler. Beş duyularını kullanmazlar. Hiçbir derinlikleri olmadığı gibi, serbest dalma denemesi yapacak dalgıç da değildirler.”, “Laik ve ladini olmadan da (şair) olunmaz.”, “Divan Şiiri’nde bu anlamda gerçek bir şair yoktur.” (s. 22) Bu değerlendirmeler kitabın ilk sayfalarından; şiirin özgür bir iradenin ürünü olduğu konusu kısaca izah ediliyor, İkinci Yeni hakkında incelemeler gerektiren değerlendirmeler yapıyor Özdemir İnce. Her yazıda üstünde düşünülmesi, tartışılması gereken zihin açıcı saptamalar.

Kitabı itiraz olarak nitelendirdim, dili de polemikten besleniyor böyle olunca. Rahat okunuyor bu yüzden, en zor konuların bile konuşma havasında anlatılması, bu sadelik ve açıklık okumayı kolaylaştırırken okuyucuyu şiir üstüne başka kitaplara gönderiyor, elbette başta da yazarın kendi kitaplarına. Daha önce yazılmış kitaplarından alınmayan dersleri bize anımsatıyor, ülkemiz aydınının çok bilmişlikten kaynaklanan umursamaz tavrını bir kez daha gözler önüne seriyor.             Polemik yazılarından birini örnek vermek istiyorum: “Mallarmé+Valéry+Vesaire” bu konuda uyarıcı bir polemik yazısı. Mehmet Rifat’ın Varlık dergisinin Kasım 2009 tarihli sayısında “Bakış Açısı: Mallarmé, Degas, Valery” yazısını konu ediniyor. Cemal Süreya’nın “şiir geldi kelimeye dayandı” savsözüyle, bu savsözün kaynağı sayılan, Mallarmé’nin  “Şiir düşünceyle değil sözcüklerle yazılır” sözünü masaya tekrar yatırıyor zira Mehmet Rifat’ın yazısı da bu konu üstüne. Bu yazıda ülkemizde Mallarmé’nin sözünü, bu söz üzerine anlaşılır bir açıklama yapmadan kullanan yazarların bir dökümünü veriyor ancak sözün ne anlama geldiği konusunda kendisi de bir açıklama yapmıyor Mehmet Rifat ve yazının sonunda açıklamayı şairlere bırakıyor. Oysa Özdemir İnce birkaç defa aynı konuyu işlediği birçok yazısında meseleyi açıklığa kavuşturmuştur: şiir düşünceyle yazılmaz ama şiir kendi düşüncesini üretir. Yani İlhan Berk’in herkese tavsiye ettiği gibi “anlamsız şiir” savsözünün, bu savsözlerin sonucu söylenmiş içi boş bir motto olduğunu; şiirsel anlamla gidimli dilin anlamının karıştırıldığını, dolayısıyla genç şaire ve Türk şiirine yapılacak en büyük kötülüğün yapıldığını uzun uzun anlatıyor Özdemir İnce. Böyle bir tartışma Özdemir İnce’nin alaycı diliyle akıcı bir biçimde, biraz da ders verircesine, parmağını birilerine sallayarak yazılmış. Zevkle okunacak yazılar. Özdemir İnce tartışmayı elbette burada bırakmıyor, yanlış anlaşılan yapı ve anlam konusuna doğru genişleterek Cemal Süreya’nın nasıl yanlış anlaşıldığını da gösteriyor. Ve bugün varılan yerde gerçekten dergilerde dolaşan, nesnel bir dünya yaratmaktan yoksun, bir anlam, bir hakikat (hakikatimsi) üretmeyen “anlamsız” şiirlerin kaynağını gösteriyor.

NE VAR NE YOK (Arka Kapak)

Yazıların bir özelliği de konunun konuyu açması ve Özdemir İnce’nin bu konular arasında ustaca dolaşması. Anlamdı, sözcüktü, sözcüğün düşünmesiydi derken konu İlhan Berk’e, Ece Ayhan’a, Yahya Kemal’e, Kısakürek’e değin uzuyor. Şairlerin adı etrafında yaratılan efsanelerden tutun da şiirimizin modernleşirken bilgisizlikten dolayı çekilen güçlüklere değin zevkli okuma anları Edebiyattan Politikaya Ne Var Ne Yok’ta okuyucuyu bekliyor. Bence genç yaşlı, şairlerin bu kitabı ellerinden bırakmamaları lazım. Zira kitapta günümüz edebiyatında hemen hemen tartışılan her konuda tartışıyor, entelektüel bir vicdan muhasebesi tutuyor Özdemir İnce.

(Aydınlık Kitap, 4 Nisan 2014 Cuma)

Metin Cengiz

Şair, yazar. Göle (Ardahan, 3 Mayıs 1953,) doğumlu. İlk ve Ortaokul öğrenimini  Göle’de, Lise öğrenimini Kars’ta tamamladı (1970) Erzurum Atatürk Üniversitesi Temel Bilimler ve Yabancı Diller Yüksek Okulu Fransızca Bölümü (1977) ilee Marmara Üniversitesi Fransızca Bölümünü bitirdi (1987). Türkiye’de çıkan hemen her dergide şiir ve yazı yayımladı. Şarkılar Kitabı ile 1996 yılı Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü; Sonsuzluk Çiseler Durgun Sularda (Toplu Şiirler 1) ve Dünyaya Katkımız Bir Ebru Vurgusu (Toplu şiirler 2) ile 2010 Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü’nü ve bütün yapıtlarıyla Romanya’da Yazarlar Birliği ile Targu Jiu Kent Konseyi ve Kültür Merkezi tarafından verilen Uluslararası Tudor Arghezi  şiir ödülünü aldı. Türkiye Yazarlar Sendikası, Türk PEN, Edebiyatçılar Derneği üyesidir. 2005’te arkadaşlarıyla Şiirden Yayıncılık’ı kurdu. 2010’da (Eylül) Şiir’den dergisini yayımlamaya başladı.

Şiirleri Fransızca, İngilizce, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Boşnakça, Rusça,  Romence, Makedonca, Bulgarca, Arapça, İbranice,  Sırpça, Yunanca, Hintçe, Azerice ve Kürtçe gibi birçok dile çevrildi. Şiirlerinden seçmeler, Apres le tempête et autres poèmes adıyla Fransızca bir kitabı yayınlandı (2006, Harmattan/Paris). Yine şiirlerinden seçmeler Poemas Escogidos/ Seçme Şiirler adıyla yayımlandı (2013, Liber Flactory/Madrid). Levant dergisinde sekiz şiiri Türkçeleriyle birlikte yayımlandı (2009, Montpellier). Editörlüğünü yaptığı Çağdaş 17 Türk Şairi adlı antoloji Harmattan Yayınları arasında çıktı (2009, Paris), Jaime B. Rosa ile hazırladığı Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi ise İspanya’da yayımlandı (2013); ülkemizi tanıtmak için birçok ülkeyle karşılıklı şiir antolojileri düzenlemektedir (Romanya, Sırbistan, Makedonya, İtalya, İsrail, Filistin). Sekiz şiiri Convorbiri Literare’da (Romanya, Temmuz 2011) ve sekiz şiiri de Poesia’da (Romanya, 2011) yayımlandı. Seçme şiirleri Sırbistan ve Arnavutluk’da yayımlanmak üzeredir. Europe dergisinde “İstanbullu Yazarlar” adıyla hazırlanan dosyada şiirleri yayımlandı (no:1019, Mart 2014)

Türkiye’yi “Konuk Ülke” olduğu Frankfurt (2010) ve Paris’te Türk Mevsimi (2011) Kitap Fuarlarında temsil eden yazar ve şairler arasında yer aldı.

ESERLERİ:

phpThumb_generated_thumbnail

Şiir: Bir Tufan Sonrası (1988), Büyük Sevişme (1989), Zehirinde Açan Zambak (1991), İpek’A (1993), Şarkılar Kitabı (1995), Gençlik Çağı (1998), Aşk İlahileri&Günümüze Hüzzamlar (2006), Özgürlük Şiirleri (2008), Sonsuzluk Çiseler Büyük Sularda (Toplu Şiirler 1, 2008), Dünyaya Katkımız Ebru Vurgusu (Toplu Şiirler 2, 2010, Hayat ve Şiir ile Hayat ve Rastlantılar İlk defa), İmgeler Benim Yurdum (2011), Yeryüzü Halleri (2013)

METİN CENGİZ -02

Deneme-Eleştiri-İnceleme: Şiirin Gücü (2. Basım, 2006), 1923-1953 Toplumcu Gerçekçi Şiir (2000), Modernleşme ve Modern Türk Şiiri (2. Basım, 2011), Şiir, Din ve Cinsellik (2005), Nâzım’dan 70’li Yıllara Türk Şiirine Eleştirel Bir Bakış (2005),  Şiir, İmge, Biçim, Biçem-Şi-irin Teorik Sorunları (2005), Şiir, Dil, Şiir Dili, Şiirsel Anlam (2005), Küreselleşme, Post-modernizm ve Edebiyat (2007). İmge Nedir (2009), Kültür ve Şiir (2010), Felsefe ve Şiir (2010), La Paix (Şiir ve Hayata Dair Denemeler, 2011), Platon ve Aristoteles’te Şiir Düşüncesi (2012), Cemal Süreya, İkinci yeni Bilincinin Kurucu Gücü (2012), Şiir Nasıl Yazılır (2013).

Röportaj: Hayat, Edebiyat, Siyaset-Ahmet Oktay ile Dünden Bugünden (2004).

Çeviri: Max Jacob / Sahici Mucizeler (derleyen: Ülkü Tamer; 1991), Aimé Cesaire/ Seçme Şiirler  (Eray Canberk ile, 1999, ikinci baskı 2001), Pablo Neruda /Aşk Soneleri (1991), Pablo Neruda (Ateşten Kılıç, 1991), Eugene Guillevic /Seçme Şiirler (1993), Jacques Prevert /Seçme Şiirler (Eray Canberk ile 1994), Jules Laforgue /Sevdalılar (1991), Venus Khoury Ghata/Gölgeler ve Çığlıklar (1996), Baudelaire’den Günümüze Modern Fransız Şiiri (Çev. ve haz., 2000), Batmış Güneşler Üstünde Günümüz Fransız Şiirinden Seçmeler  (2005), Naim Araidi/Acıklı Şeyler İçin Bayram (2010), Gerard Augustin/Seçme Şiirler (Eray Canberk, Başak Aydınalp, Müesser Yeniay ile, 2011), Michel Cassir/Kişisel Antoloji (Eray Canberk, Müesser Yeniay ile, 2011), Tahar Bekri/Sabırsız Düşler (Medine Sivri ile, 2012), Çağdaş İspanyol Şiiri Antolojisi (Müesser Yeniay ile, 2013), Deniz Şiirleri (Jaime B. Rosa, 2014).

 

 

ÖZDEMİR İNCE’NİN “BELİRTİLER ÜZERİNE” ŞİİRİ

 

METİN CENGİZ
METİN CENGİZ

 

BELİRTİLER ÜZERİNE

 

Günler geçmek bilmedi bu yıl, uzadıkça uzadı;

gece ile gündüz karıştı birbirine,

günler sadece gün mü, geceler yalnız gece mi?

Anlayamadık.

 

Güneş hiç doğmadı bazan, ay hiç batmadı,

bir tencere kapağının altına girdi bazan ikisi de,

bazan çatılara kadar yükseldi kar dağ köylerinde,

elimizde kürek gece gündüz kar küredik,

baktık ki kuma dönüşmüş kürediğimiz karlar;

günlerce rüzgâr esti karışık yönlerden

verimli topraklarımızı örttü cam tozu kumlar.

 

Tuhaf bir yıldı, kadınların sırtlarını dönüp yattıkları bir yıl,

yağ bitmiş de meğer fitil yanmaya başlamış,

kimsenin aklına gelmedi lambaya üflemek.

 

Kahvelerde sabırla oturuyordu emekliler, yaşlılar,

nargile çekip gazete okuyorlardı, -bir bildikleri mi vardı? –

kendi kendine mırıldanıyordu bir gün aralarından biri,

bir emekli defterdar:

hep böyle olur, dedi, her yirmi, yirmi beş yılda bir,

belirtileri var bunun, kokuları var, sesleri var.

Bu nedenle

öğrenebilir, kıssadan hisse çıkartabilir, neden olmasın,

beyaz ipliği iğne deliğinden geçiren insan.

 

Agias Stefanos, 31, 8, 1981

 

BELİRTİLER ÜZERİNE

METİN CENGİZ

Şiirin altındaki tarih olmasa, biz bu şiirde anlatılmak isteneni, yani asıl mesajı büyük olasılıkla anlamayacaktık, ya da anlamakta zorlanacaktık. Özdemir İnce şiirinin anlamının derin arka plana yayılması  anlamın anlaşılmasını zorlaştırıyor. Ancak dikkatli bir okuma, gösterenin yankısını anlamlandırabilme ile anlama ulaşabiliyoruz. Zira şiirin geneli açık uçlu bir zeminde hareket ediyor. Şiirin ritmi anlatının tedirgin işleyişinde bir yavaşlık ediniyor. Şiirin uyak, müzik, ölçü gibi öğeleri bu yavaşlıktan, tedirgin ilerleyişten oldukça etkilenmiş bir halde neredeyse görünmez durumdalar. Her gün düzenli bir biçimde tekrar eden doğa olaylarının bozulması (bazan güneşin hiç doğmaması, ayın batmaması), verimli toprakların kumla örtülüp kıraçlaşması… bizi toplumsal bazı olaylara hazırlıyor elbette. Ancak bu toplumsal olayın ne olduğunu anlamak güç.

Şiirin üçüncü birimine kadar dizeler, bizi bir aşk hikayesinin hazin bir sonla insanları derinden sarsmış olduğu düşüncesine de götürebiliyor. Yaşanan trajik bir aşk olayının toplumsal bir sarsıntı yarattığı, diğer bütün toplumsal olayları unutturduğu çokça görülmüştür. Andre Gide’in Dar Kapı adlı kitabının gençleri intihara sürüklediğini, toplumsal bir çalkantı yarattığını biliyoruz. Bizde de bu türden olmasa da değişik örnekler verebiliriz. Şiirin üçüncü birimine kadar bir bilinmezlik söz konusu. Ters giden bir şeylerin olduğu, alışılmış yaşamın alt üst olduğu bir dünya gösteriyor bize Özdemir İnce. Oysa bu bilinmezliğe karşın şiir, benzetme sanatlarından oldukça yalıtılmış, sade bir konuşma diliyle yazılmış. Yine de bizi şaşırtan şiirin kullandığı dil, ne olup bittiğini öğrenmek için hızlanıyoruz.

Üçüncü şiir birimindeki “Tuhaf bir yıldı,” sözünü gördüğümüzde duraklıyoruz;  buraya kadar anladığımız tuhaflığı doğrulayan bir söz. Şair yukarıda anlattığı tuhaflığı, altını çizerek  adlandırıyor. Devam eden dizelerde de yine belirtilerden söz ediliyor: “kadınların erkeklerinden uzaklaşmaları, lamba fitilinin yanması”. Toplumsal olayın bütün toplumun üstüne çökmüş bir tehlikeyle ilgili olduğunu buradan anlıyoruz. Aşk krizi, felaketi genellikle kadın ve erkeği daha da bir yakınlaştırır birbirine. Gazın kalmaması ve fitilin yanması olayı da bireyselden çok bizi toplumsal bir olguya yönlendiriyor. Bireysel olaylar için daha çok “alev, ateş” benzetmelerinin kullanıldığını hatırlayalım. Oysa burada fitilin yanmasıyla ateşin daha köklü bir olaya yol açtığını anlıyoruz. Formun içerikle birlikteki hareketi bizi yönlendiriyor. Form içerikle birlikte belli bir doğrultuya yönlendiriyor bizi.

“kimsenin aklına gelmedi lambaya üflemek.” dizesi belirsizliği beslese de yukarıdaki iki dizeyle okunduğunda toplumsal krizin engellenebileceği düşüncesini uyandırıyor bizde. Ama halen bu krizin ne olduğu konusunda kesin bir bilgiye sahip değiliz. Temsili modern dünyanın kriz içine girdiğini ima ettiğini görüyoruz Özdemir İnce’nin.

Devam eden alttaki dizelerde olayın yol açtığı davranışlar iyice toplumsal mekana sokulur. Üstteki “kadınlar”ın yerini artık toplumsal işlevi etkin olan kahveler, bu kahvelerde oturan çokluk emekli insanlar almıştır. Bunlar olay karşısında “tevekkül ” değil, daha etkin bir eylem olan sabır içindedirler. Gazete okuyup nargile çekmektedirler. Olayı yakından takip etmekte ve olayın sona ermesi için sabretmektedirler. İçlerinden birinin kendi kendine mırıldandığı “hep böyle olur, dedi, her yirmi yıl, sesleri var./-Bu nedenle/öğrenebilir, kıssadan hisse çıkartabilir, neden olmasın/-beyaz ipliği iğne deliğinden geçiren insan.” dizeleri, şiirin çekül doğrultusunu gösteren dizeler. Toplumsal bir olayın belirli aralıklarla ülkemizde tekrarlandığını (20-25 yıl arayla) gösteren sözlerle, zihnimizde olup bitenin 1980 askeri cunta tarafından yapılan darbeyle ilgili olduğunu anlıyoruz. Bu darbelerin nasıl geleceği de bellidir: “belirtileri var bunun, kokuları var, sesleri var” imgesi tam yerinde kullanılmıştır: geleceğim diyerek gelmektedir darbe. (İmgenin nasıl yerinde kullanıldığını göstermesi bakımından da öğretici) Ancak kaçınılmaz da değildir. İnsan hatalarından ders çıkarmasını bilen akıllı bir varlıktır. Yaşlı adam bunu da söylemektedir son iki dizede. İnsan becerisiyle bilinir zira. Becerir.

***

Özdemir İnce şiirini tamamlamayı okura bırakır, bu genel tavrın bu şiirde de egemen olduğunu görüyoruz. Okura bırakılan şiirin bütününde ulaştığı imgedir. Biraz daha açıklarsak… Modern şiirde şiiri örgütleyen egemen öğe imgedir. Ancak bu demek, her dizede bir imgenin olması gerektiği demek değildir. Her şiir kendi aurasını oluşturur, bu şiirin asıl yapısıdır. İmge bu yapıya biçim verir.

Konuşma diliyle yazılmış şiirlerde imgeye ulaşmak zordur, ustalık gerektirir, şiirin bütününde yaratılmak istenen imgeyi ne denli gizlerseniz, örgünün o denli güçlü olmasını da sağlamak zorundasınız. Yani şiir amacı doğrultusunda ilerlerken kendi etrafında da dönermiş gibi görünür. İşte Özdemir İnce’nin bu şiirinde bu inşa biçimi egemendir. Şiirin bütününde ulaşılmak istenen imge şiiri baştan sona örgütlemiştir.

Bu yazış biçimi de modern şiire geçmişinden kalma bir miras olup günümüz söyleyiş ve kurgu zenginliğiyle görünür.

Modern şiirin imge örgütleyiciliğindeki inşası doğrultusunda yapılacak eleştirilerde bu ve benzeri inşalar es geçilmemesi gereken önemli noktalardır. Bir kalıbı alıp bütün şiirleri bu kalıbın şemasına zorlamak, modern şiiri bu kalıpta dondurmak, şiir çözümlemesi için kaçınılması gereken bir şablonculuk olduğu kadar, modern şiiri bir kalıptan ibaret gören bir dar görüşlülüktür de.

***

Meşum bir olayın anlatısı ardında gelişir bu şiir, her yere sinmiş, herkesi etkilemiş meşum bir olay. Yarattığı sonuçlar anlatılarak okuyucu düşünmeye davet edilir; farklı çıkarsamalara açıktır dizeler, ancak ipuçlarıyla gidilecek yol nişanlanmıştır. Gizemli, kapalı olan, bu inşa tarzının yarattığı auradır.               Doğrusu şiirin florası bu aurayı yaratmaktadır, insana ait olan zorlukların, baskıların karşısında direnme, bunların üstesinden gelme, yani meşum olayın bir daha yaşanmaması için gerekli olan gönderme şiirin sonunda verilir. Ancak hiç de yumuşak bir geçiş yapılmaz bu sonuca varılırken, aynı mesafeli anlatım şiirin başından sonuna kadar korunur. Abartma, retorik yoktur, derinlik sağlama gibi yapay oyunlara da başvurmaz şair. Sade olanın derinliğini her sözcükte hissettirir.

***

Süssüz bir şiirdir “Belirtiler Üzerine”, şiir sanatlarından tamamen soyunmuştur. Konuşma havası okumayı kolaylaştırsa da şairin maksadına okuma derinleştikçe varamamanın tedirginliği dizelerde de kendisini hissettirir. Metafizik bir titreyiş görürüz bu bağlamda. ” Kahvelerde sabırla oturuyordu emekliler, yaşlılar,/ nargile çekip gazete okuyorlardı, -bir bildikleri mi vardı? -” dizeleri bu titreyişi iyice görünür kılan dizeler. Hayat hakkındaki bir deneyim de bu titreyişle girer okumaya: “bir bildikleri mi vardı?” sorusuyla. Bu cümlecik bizi sona merakla götürse de aslında bu cümleciğin orada şiire bir daha dönüş yapmak ve sonu daha iyi kavramak için yabancılaştırma efekti olarak işlev yaptığını görüyoruz. Basit bir hile, şiirde birden bütün yükü üzerine alan ama aslında yük taşımakla ilgisi olmayan ek bir kolon gibi bu cümlecik (binayı taşıyan kolonların yanına konmuş süs kolonlar düşünülsün; ama bu kolon süs değil, diğer kolonların işlevine daha dikkat çekmekle görevli bir kolon.)

***

Şimdi diğer yazılara dikkat kesilelim.

(VARLIK DERGİSİ, AĞUSTOS 2014)

Metin Cengiz

Şair, yazar. Göle (Ardahan, 3 Mayıs 1953,) doğumlu. İlk ve Ortaokul öğrenimini  Göle’de, Lise öğrenimini Kars’ta tamamladı (1970) Erzurum Atatürk Üniversitesi Temel Bilimler ve Yabancı Diller Yüksek Okulu Fransızca Bölümü (1977) ile Marmara Üniversitesi Fransızca Bölümünü bitirdi (1987). Türkiye’de çıkan hemen her dergide şiir ve yazı yayımladı. Şarkılar Kitabı ile 1996 yılı Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü; Sonsuzluk Çiseler Durgun Sularda (Toplu Şiirler 1) ve Dünyaya Katkımız Bir Ebru Vurgusu (Toplu şiirler 2) ile 2010 Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü’nü ve bütün yapıtlarıyla Romanya’da Yazarlar Birliği ile Targu Jiu Kent Konseyi ve Kültür Merkezi tarafından verilen Uluslararası Tudor Arghezi  şiir ödülünü aldı. Türkiye Yazarlar Sendikası, Türk PEN, Edebiyatçılar Derneği üyesidir. 2005’te arkadaşlarıyla Şiirden Yayıncılık’ı kurdu. 2010’da (Eylül) Şiir’den dergisini yayımlamaya başladı.

Şiirleri Fransızca, İngilizce, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Boşnakça, Rusça,  Romence, Makedonca, Bulgarca, Arapça, İbranice,  Sırpça, Yunanca, Hintçe, Azerice ve Kürtçe gibi birçok dile çevrildi. Şiirlerinden seçmeler, Apres le tempête et autres poèmes adıyla Fransızca bir kitabı yayınlandı (2006, Harmattan/Paris). Yine şiirlerinden seçmeler Poemas Escogidos/ Seçme Şiirler adıyla yayımlandı (2013, Liber Flactory/Madrid). Levant dergisinde sekiz şiiri Türkçeleriyle birlikte yayımlandı (2009, Montpellier). Editörlüğünü yaptığı Çağdaş 17 Türk Şairi adlı antoloji Harmattan Yayınları arasında çıktı (2009, Paris), Jaime B. Rosa ile hazırladığı Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi ise İspanya’da yayımlandı (2013); ülkemizi tanıtmak için birçok ülkeyle karşılıklı şiir antolojileri düzenlemektedir (Romanya, Sırbistan, Makedonya, İtalya, İsrail, Filistin). Sekiz şiiri Convorbiri Literare’da (Romanya, Temmuz 2011) ve sekiz şiiri de Poesia’da (Romanya, 2011) yayımlandı. Seçme şiirleri Sırbistan ve Arnavutluk’da yayımlanmak üzeredir. Europe dergisinde “İstanbullu Yazarlar” adıyla hazırlanan dosyada şiirleri yayımlandı (no:1019, Mart 2014)

Türkiye’yi “Konuk Ülke” olduğu Frankfurt (2010) ve Paris’te Türk Mevsimi (2011) Kitap Fuarlarında temsil eden yazar ve şairler arasında yer aldı.

ESERLERİ:

METİN CENGİZ 1

Şiir: Bir Tufan Sonrası (1988), Büyük Sevişme (1989), Zehirinde Açan Zambak (1991), İpek’A (1993), Şarkılar Kitabı (1995), Gençlik Çağı (1998), Aşk İlahileri&Günümüze Hüzzamlar (2006), Özgürlük Şiirleri (2008), Sonsuzluk Çiseler Büyük Sularda (Toplu Şiirler 1, 2008), Dünyaya Katkımız Ebru Vurgusu (Toplu Şiirler 2, 2010, Hayat ve Şiir ile Hayat ve Rastlantılar İlk defa), İmgeler Benim Yurdum (2011), Yeryüzü Halleri (2013)

Deneme-Eleştiri-İnceleme: Şiirin Gücü (2. Basım, 2006), 1923-1953 Toplumcu Gerçekçi Şiir (2000), Modernleşme ve Modern Türk Şiiri (2. Basım, 2011), Şiir, Din ve Cinsellik (2005), Nâzım’dan 70’li Yıllara Türk Şiirine Eleştirel Bir Bakış (2005),  Şiir, İmge, Biçim, Biçem-Şi-irin Teorik Sorunları (2005), Şiir, Dil, Şiir Dili, Şiirsel Anlam (2005), Küreselleşme, Post-modernizm ve Edebiyat (2007). İmge Nedir (2009), Kültür ve Şiir (2010), Felsefe ve Şiir (2010), La Paix (Şiir ve Hayata Dair Denemeler, 2011), Platon ve Aristoteles’te Şiir Düşüncesi (2012), Cemal Süreya, İkinci yeni Bilincinin Kurucu Gücü (2012), Şiir Nasıl Yazılır (2013).

Röportaj: Hayat, Edebiyat, Siyaset-Ahmet Oktay ile Dünden Bugünden (2004).

Çeviri: Max Jacob / Sahici Mucizeler (derleyen: Ülkü Tamer; 1991), Aimé Cesaire/ Seçme Şiirler  (Eray Canberk ile, 1999, ikinci baskı 2001), Pablo Neruda /Aşk Soneleri (1991), Pablo Neruda (Ateşten Kılıç, 1991), Eugene Guillevic /Seçme Şiirler (1993), Jacques Prevert /Seçme Şiirler (Eray Canberk ile 1994), Jules Laforgue /Sevdalılar (1991), Venus Khoury Ghata/Gölgeler ve Çığlıklar (1996), Baudelaire’den Günümüze Modern Fransız Şiiri (Çev. ve haz., 2000), Batmış Güneşler Üstünde Günümüz Fransız Şiirinden Seçmeler  (2005), Naim Araidi/Acıklı Şeyler İçin Bayram (2010), Gerard Augustin/Seçme Şiirler (Eray Canberk, Başak Aydınalp, Müesser Yeniay ile, 2011), Michel Cassir/Kişisel Antoloji (Eray Canberk, Müesser Yeniay ile, 2011), Tahar Bekri/Sabırsız Düşler (Medine Sivri ile, 2012), Çağdaş İspanyol Şiiri Antolojisi (Müesser Yeniay ile, 2013), Deniz Şiirleri (Jaime B. Rosa, 2014).

 

 

ÖZDEMİR İNCE’NİN İNCELİKLİ ŞİİRİ

OGÜN KAYMAK

Ogün Kaymak

“Kargı‘’ Özdemir İnce’nin ilk şiir kitabı. 1957-62 aralığında çalışılmış şiirlerden mürekkep. Dönemsel olarak bakıldığında İkinci Yeni’nin bir şiir hareketi olarak Garip’ten kopmaya çabaladığı yıllar. İkinci Yeni şiire yeni bir imge ölçütü getirirken, ontolojik anlamda modern dünya sanatının meselelerini Türkçe yazına taşıma girişimi olarak mutlaka altı çizilerek okunması gereken bir başlangıç itkisi elbette. Yeri de, işlevi de yadsınamaz. Dönemsel olarak eş yaşta şiire giriş yapan Özdemir İnce ise üst-gerçekçi tutumuyla İkinci Yeni’den kendi sınırlarıyla ayırmış şiirini. Bu bir tutum,  bilinçli bir duruş elbette.

Kitabın ilk şiirinin sürrealist şiirin kurucu ve sürükleyici şairlerinden Comte De Lautreamont’a adanışı tesadüf değil. Bu tepkisel çıkış İkinci Yeni’cilere de genç tepkisel bir nitelik taşıyor. Genellikle, ilk kitabını yayımlayanlar hakkında ‘’şiir kumaşı‘’ metaforunu kullanarak görüş bildirmeye alışmışızdır. Oysa  “Kargı‘’ bir kumaştan ziyade parlak kostüm niteliğinde dikiliyor karşımıza. Ender rastlanan doğuştan ustalıklı bir söyleyiş biçimini sunuyor. Salt bu nedenle dahi yeniden basımı değerlidir.

Türk şiirini kitabın bütününde üst-gerçekçi akımına yanaştırdığını iddia edişimiz ilk şiirdeki ithaf değil sadece. Şiirlerin genelinde yarı uykuda hatta rüyada konuşma (sayıklama) tavrı belirleyici bir özellik. İmge kuruluşunu da, şiirin dikey bütünlüğünü de bu tavır etkisi altına almış görülüyor. Andre Breton’un  cümlesiyle konuşursak: Sürrealizmin bütün istediği, dilin ‘’ham maddesinin‘’ (simyacıların düşündükleri biçimde) ele geçirilmişliğinden emin olmaktı. Özdemir İnce şiirinin başlangıcı da bunu mesele yapmaktadır.

Alcyone, kitapta iki kez karşımıza çıkar: Önce şiir başlığıdır, daha sonra bölüm başlığı. Tarihsel olarak sürrealizme baktığımızda da kadın kavramına daha önemli bir yer vermek isteyen bir akımın son aşaması olarak görürüz. Hatta 18. yüzyıldan sonra sürrealizm katkısıyla yepyeni bir kadın kavramı belirir. Buradaki sanatsal kaygı da bunun yansıması olarak izlenebilir.

Lirizm anlayışı bakımından da sürrealizm, insanı içinde bulunduğu koşullardan sıyırarak gerçek tutkular doğuran durumların önceki akımlara ait çizginin üzerinde yer aldığı açıkça görülür.

Biz yine kitabın ilk şiirine dönelim. ‘’Öyküsüz‘’ düzyazı biçimine ustaca iliştirilmiş bir yapıt. Sarsıcı da… Zira bir ilk kitabın ilk şiiri olarak değil, neredeyse başyapıt olarak alımlatıyor kendisini: ‘’O, kuşlu denilen gülmeleriyle yitmelerde ölmelerde vardı.‘’ Ölmeler ve yitmeler kuşkusuz alman katmanlarını çoğaltmak için peş peşe sıralanıyor bu şiir cümlesinde. Her yitim ölüm değildir. Sürrealizm imgenin, birbirinden çok uzak gerçekleri birbirine yaklaştıran bir araç olduğunu düşünür ve uygular kabaca tanımlanırsa. (Pierre Reverdy). Bu yaklaştırma, zihnin kendi haline bırakılmasını önceler. ‘’Biz yoktuk, bu düzende biri olmamıştık.” cümlesi de ilk şiir cümlesini takiben boşuna sarf edilmez. Bilinçaltının düz zihne bilinçli bir egemenliği söz konusudur.

 

Şiirin sonraki bölümlerinde de bu kaygılar süredursun, dilin yapı sökümü de usulca kavrıyor. ‘’Birdensiz taşralı beyin kanaması…‘’ “… pulsu kadınları toplamamıştık bitpazarından…’’, ‘’… balık mı avlardı deniz ölü kum olunca…‘’. Sonrası alımlı bir dil festivalidir: ‘’sayalı katıksız uyku‘’, ‘’ceplerinde serin çiviyazıları‘’.

Şiir mitolojik öğelere de boşuna yaslanmaz. Zira değil midir ki; sinema da şiir de bin yıllar halklarının destanlarını kazımazsa alanına, neye yarar? ‘’Öyküsüz‘’ şiirinde şiir okuru kendi öykülerini derler toplar, götürür kuytusuna.

Özdemir İnce şiirinde ta başından itibaren retoriği reddeden söylem kendini bir öznellik olarak sunacaktır. Aslında bu öğe bile İkinci Yeni şiiriyle bir düello, bir hesaplaşma çağrısıdır. Özdemir İnce şiirinde zihin doğayı daha saydam görmeye başlar. Bu bize dışardakiyle içerdeki, yukarıdakiyle aşağıdakinin aslında aynı olduklarını haber verir. Dilsel genetiğini irdelediğimizde, biraz Metin Eloğlu şiirine kardeşçe yanaşır diyebiliriz. Ama bu ‘’biraz‘’ kendi biçemini kurma tasasıyla eriyip yiter. Ritsos ile kurduğu izlek bağı da benzer biçimdedir, ‘’biz böyle su görmedik böyle tebeşir ‘’ derken.

‘’sur ikindilerinin yosunlanmış duvarında‘’ dizesinden ve benzerlerinde; kendimizi anlamak için doğadan değil, doğayı anlamak için kendimizden eyleme geçmemiz gerektiğini vurgulamaktadır Özdemir İnce. İnsan kendi ontolojisine ait bilgiyi ötekini tanımak ve anlamak için alçakgönüllülük ederse kullanabilir. Şiir sezgisi bunu yapabilecek en güçlü araçtır. Sürrealizm ile bu sezgi özgürlüğüne kavuşur. Böylece şiir bilinen biçimleri alıp sindirmekle kalmaz, yepyeni biçimlerin peşine takılır: “ … kırçıl sakalında kutsal kandil ıslanmış dinsel…’’ örneğindeki gibi beşli altılı sözcük öbekleri büyük imge balığına atılmış çapariden farksızdır.

Şiirsel öykü olanağı, Özdemir İnce şiirinde öyküyü içine atıp yeterince çiğnedikten sonra tükürüşüyle belirir. Berisine kattığı lirizm düpedüz durum’a bağlı kalmaz. Durum’u şiirin zeminine seren tavır, ona epistemik düğümler atmakta zorlanmaz. Bu farklılık ve farkındalık şaire ucu bucağı olmayan bir anlam atlası sağlar. ‘’Sirk‘’ başlıklı şiir, bir sirk deneyiminden kotardığı çerçeve içinde,  ontolojik ve sürrealist fırça darbelerini kullanarak elde edilen ‘’plastik bir şiir’’dir. Bütünsel imgelemi, dize’li imge parçalarına galip gelir. Özellikle iletken bir atmosfer kurar Özdemir İnce. Hatta alımlayıcı, imgelerin bu baş döndüren süreçte sadece zihnin işaret tabelaları olarak kalabileceklerini söyleyebilir. Giderek zihin arzuların açığa çıktığı, muğlaklığın kendine dost olduğu sınırsız düzlemlerin farkına varır. Özdemir İnce bu yeni gerçekliği sözde şöyle inşa eder: ‘’yeni bir hayvan yaşıyor havada‘’.

’Rondel’’ başlıklı şiirde ise Özdemir İnce sesin yeni olanaklarını kullanmayı başarır. Ses ve ritim yerlerini korurken, kırık dizeler anlamı kökünden sarsar, taşlar şiirin dikey ekseninde yerli yerine oturdukça şiir kendi noktasını kendisi koyar yine: “gümüş renkli kalyonları götüren‘’. 1-3-5 ve 2-4 den oluşan bilinçli dizgi ritmi yüceltir.

20’li yaşlarında yaşlı bilgeler kostümünü giyen şair ‘’ Seni Kendimden Anlıyorum ‘’ da mevcudiyetinin naif örgüsüne düşer birden. ‘’sürüklenen iki yaralı kuş memelerin. / aydın uzayım benim. ‘’

Kitabın son bölümünde yer alan ‘’ Aşk için On Şiir ‘’ klasik tragedyaların serin havasına modern lirik şiirin imge döngüsünü katar: ‘’çalıyor kuşdilinden kilisenin bronz çanları ününe soylu bir söyleşinin.‘’ Bu on şiirdeki ortak yapı, aşk’ın her dönemeçte farklı bir mask ardında sergilenişidir.

‘’Karadelikte Bir Yolculuk‘’ ve ‘’Tersine Ya Da Sapkın Ayetler’’ başlıklarındaki iki dosyayı kapsayan Özdemir İnce’nin kitaplaştırdığı son şiirleriyle, ilk şiir kitabı  “Kargı‘’yı eş zamanlı okuduğumuzda; zaman akıp gitse de şiirsel sezginin kalıcılığı ve biçemdeki genetik kodları fark edebiliriz. Elbette son kitapta son derece duru, sakin bir şiir dili kurulmuştur: ‘’Nereden bilsin ki bilge olduğunu bilmez bilge kişi.’’. Son kitabında gündelik hayata daha geniş göndermelerde bulunur Özdemir İnce. Bunu yaparken geniş ve zengin okuma birikimini bir üst-ağ gibi şiire destek olarak kullanmaktan geri kalmaz. Böylece Özdemir İnce ”cins şair’’ olduğunu kanıtlar. Taklidi ve tekrarı mümkün olmayan bir şiir şölenidir onu okumak: ‘’Toprak nadasa bırakılır da nadasa kalmaz zaman: / Geri gelmez geçmiş, bir kez olmuştu, bir daha olmayacak.

***

OGÜN KAYMAK 2

Ogün Kaymak

1964 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Tıp Fakültesini bitirdi. Tıbbi görüntüleme uzmanı olarak çalışıyor. İnci ile Nur’un babası. 1984 yılından beri şiir çalışıyor. İlk şiirini 2000’li yılların başında SonKişot’da yayınladı.

ÖZDEMİR İNCE’NİN YOĞUNEMEK ŞİİRİ

HAYATİ BAKİ 

Hayati Baki 

1.Son vargımı, başa alarak söylemeliyim: Özdemir İnce’nin şiiri, bir düşünce şiiridir: En soyut denilebilecek şiiri ile en kavramsal nitemlerle adlandırılabilecek şiiri arasında sıkı sıkıya bir bağlantı; bir koşutluk; bir yapı; bir biçem; bir örüntü; bir içerik birlikteliği hüküm sürer, sürüyor! Ha, bugün, daha bir siyasallaşmış şiire selâm duruyoruz: Şair, has şair, yaşadığı zamanın ahvâlinden uzak duramaz, durmamalıdır: Özdemir İnce gibi, yoğunemek harcayan bir fikir insanı da bunsuz yapamaz, edemez. Hele, yaşadığı ülkenin hâlleriyle hemhâl olan bir şairden söz ediyorsak, bu: yapıp ettiklerinin, etik bağlantılı olmasını içselleştirmesi, Özdemir İnce’ye çokça yakışan, onu anlatan, onu tanımlayan, onun kimliğini ve kişiliğini oluşturan kıstasların olmazsa olmazlarıdır!

2.Özdemir İnce, dil ve bilgi ile akrabalığını unutamaz: Varoluşunu olumlayan ve yapıp eden atmosferin öznesi olmak durumundadır! Bu özne, tevarüs ettiği “cumhuriyet” kazanımlarının farkındadır; bu farkındalık, onun için, derinlemesine bir bakış, bir ödev, bir sorumluluk, bir borçluluk olarak kendine yükümlülükler verir: Bu da, âdeta bir yalvaç gibi olmağa yöneltir.

ELLİ_YIL_SONRA_KARGI

3.İlk kitap “Kargı”, yazıldığı dönem itibarıyla bakıldıkta: slogan şiirle hiç mi hiç irtibatı olmayan bir şiir zeminini işaret eder. Zaten, Özdemir İnce’nin şiiriyle “slogan” bağdaşması mümkün olmayan bir düzeysizliktir. İkinci Yeni şiirin hemen ertesinde (1960’lı yılların ilk yıllarında), “Kargı” şiirleri, eski Yunan kültürüne yakın bir vokabülere göz kırpar: Melih Cevdet Anday, Edip Cansever, Oktay Rifat ile kimi izleklere göndermede bulunmasını çok doğal karşılıyorum: Akdeniz havzası, Tevrat ve İncil “telmih”li vurgular, seçimler, zihnin arka planında ileriye doğruyu imlerler.

4.Comte de Lautréamont, Arthur Rimbaud şiiriyle biçimsel benzerlikleri bir akrabalık olarak görmek istiyorum! Özdemir İnce’nin “ince” ve poetik dünyasına çeşniler katıyorlar: “mensur” şiirin alt yapısını, bizde, Halid Ziyâ Uşaklıgil, Mehmed Rauf, Yakub Kadri Karaosmanoğlu tatlandırır, taçlandırırlar. Sahici şiirin has örnekleri olarak da pek az şairimizin benimsemesine, örnek almasına zemin hazırladılar denebilir: “Ben Bir Başkasıdır” ile “Maldoror’un Şarkıları” bu bağlamda İnce’nin şiirine baka: ön alıcıdır, kapsayıcıdır; nitelikli kılavuzlardır.

5.Özdemir İnce’nin, dinsel metinlere, mezmurlara, kitaplara, üslûplara başlangıçtan bu yana ilgisi vardır: Özellikle İncil ve Tevrat’la başlarda; bugün de Kur’ân-ı Kerîm’le yol arkadaşlığını gerekli bir başvuru olarak görüyorum; çünkü, sistem öylesine ters yüz olmuştur ki, dinsel söz varlığını alımlamak şart olmuştur: Bu doğaldır da: o “muhteva”yı, bugünkü “içerik”le veremezsiniz; bu, sahiciliği, sahtekârlıkla devşirmek demektir.

6.“bir okka bulgur, bir çuval kömür alıp düşlerinizi, / özgürlüğün kök hücresine sattınız. Gölgeniz / bedensiz ve kılıfsız kaldı.” Saptamasını hangi sözcüklerle, hangi anlambilimle eşdeğer verebilirsiniz? “Sefil”; “sefih”; “müflis” ile: “zındık”; “zebanî”; “sapkın”; “gazab”; örümcek ağı”, “horasan ayaktakımı” içün bire birdir.

7.“din iman verip külçe altın alıyorlar.” Neyi imliyor? “Bedevî”nin, coğrafyasından hicreti; “Bir çadır yeri arkamda, üç ocak taşı, ıslak kül, / bir yayık tulumu, ipi Demirkazık’ta , / istersen ser üzerine Yörük donunu, şalvarını.” “Göçebe” atmosferini dönüştürmeyi mi?

Türkiye’yi, dönüştürmeyi; gericiliğe teslimiyeti esas alan bedevî kafayı; bedevî zihniyeti, “cumhuriyet saati”yle yok edebileceğimize “Karadelikte Bir Yolculuk ve Tersine ya da Sapkın Âyetler” ile önlenebileceğini öğrenebiliyoruz.

8.Amorf ve anomali bir feodal topluluğun, despot ya da müstebit bir “yürüyenle” iyice mankurtlaştırıldığını görmek, dehşetengiz yakın coğrafyanın bushhitleriyle kucak kucağa oluşlarına, Özdemir İnce, yazılarıyla ve yazılarının beslediği şiirleriyle dikkat çekiyor. Rikkatle ve anıştırmalarla yanıt veriyor: “Elmanın Tarihi”; “Siyasetnâme”; “Mani-Hayy”; “Zorba ve Ozan”; “Canyelekleri Tavandadır”… ile kan bağı tamamen örtüşen bir eleştirellik hükmündedir şiir, “Kargı”dan “Karadelikte bir yolculuk ve Tersine ya da sapkın âyetler”e ulanınca…

9.“Ben işte böyle dedim!” ile,“böyle buyurdu zerdüşt” ya da “böyle dedi zerdüşt” anıştırmasıyla, Özdemir İnce’nin, Nietzsche’ye göndermede bulunması bir ironidir: Türkiye’nin ironisi! Elbette, şairin, Özdemir İnce’nin, ironisidir! Şair, barıştan; kardeşlikten; eşitlikten yanadır! Özdemir İnce’nin “kardeşleme”si budur; “Gezi”deki “kıyâm”la da kendini göstermiş, kanıtlamıştır: Tomalar, kırmızılı kadın, asitli sular, biber gazı,… sistemin çürümüşlüğüne, diktalaştığına işaret eder, ediyor : “Kızılay’daki ölü sen değil misin?” / ”Antakya’daki ölü sen değil miydin?”. Özdemir İnce’ydi, bendim, bizdik!

(Aydınlık Kitap Eki, 15 Ağustos 2014)

HAYATİ BAKİ KİTAP 3

****

HAYATİ BAKİ KİTAP

Hayati Baki
Doğumu: 1949, Tonya / TrabzonİÜ Hukuk Fakültesine bir süre devam etti. Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. AÜ Ziraat Fakültesinde Türk Dili dersleri verdi. Gazete ve dergilerde düzelticilik, sayfa sekreterliği ve redaktörlük yaptı. AÜ Eczacılık Fakültesinde Türk Dili okutmanı olarak görev yaptı. Şiirleri 1980’den itibaren Oluşum, Edebiyat, Pro-mete, Edebiyat ve Eleştiri, Yeni Biçem, İzlek, Kavram, Karmaşa gibi dergilerde yayımlandı.Eserleri

Şiir: Sonrasız Dönüş Yalnızlığı (1992), Usulca ve Yeğnik (1996)

İnceleme :Tanzimat Edebiyatında Roman ve İnsan (1993)

Deneme: Şair ve Otorite-Şiir ve Yanılsama (1996), Şiirin Kesik Damarları: 1. Ki-tap: İntihar Eden Şairler Kitabı (1994), 2. Kitap: Öldürülen Şairler Kitabı (1994)

 

 

Kargı ve Karadelikte Bir Yolculuk & Tersine ya da Sapkın Ayetler

ASLIHAN TÜYLÜOĞLU

ASLIHAN TÜYLÜOĞLU 

Özdemir İnce Türk şiirinin en verimli şairlerinden biri. Yazdığı onca şiir, şiir düşüncesinin mayalanmasını da beraberinde getirmiş; şiir sanatı konusunda açılımlar öneren birçok araştırma ve inceleme yazısı kaleme almıştır. Onun Türk şairinin şiir bilgisi adına yararlanabileceği bu önemli çalışmaları yabana atılamaz. Özdemir İnce bu verimleri ortaya koyarken gerek Türk şiirinin gerekse Batı şiirinin önemli deneyimlerini özümsemiş ve özümsetmiştir. Onun bu aranışının bir ürünü olarak 1963’te yayımladığı “ Kargı” kitabı gösterilebilir. Özdemir İnce “Kargı” adlı kitabına aldığı şiirlerden önce yazdığı, çocukluğunu ve ilk gençliğini, o günlerde yaşadığı coğrafyayı flu bir izlek olarak yansıttığı şiirlerini 1990 yılında “Gürlevik” adı altında kitaplaştırdı. Bu kitaptaki Öyküsüz/Comte De Lautreamont İçin, Alcyone, Sirk, Seni Kendimden Anlıyorum I. II. III. isimli şiirleri “Kargı” adlı kitabının 2014 baskısına alarak söz konusu bu kitabı yeniden düzenlediğini belirtmekte yarar var.

ELLİ_YIL_SONRA_KARGI
VE Yayınları, 2014

“Kargı”nın bütünündeki şiirlerin aynı duyarlık ve aynı şiir anlayışı ile yazılmış olması Özdemir İnce’nin o günlerdeki şiir anlayışını net bir şekilde yansıtıyor. Bazı eleştirmenler Özdemir İnce’nin bu kitabından yola çıkarak onun İkinci Yeni’nin verimlerinden yararlanarak bir şiir kurduğunu söylese de; bu, yeterli bir saptama olmaz. Çünkü o İkinci Yeni’ye rağmen bir şiirin peşindedir. Özellikle Fransız şiirinden yola çıkarak kültürel bir şiirin izini sürmüş; bu şiirin olanaklarını sonuna kadar kullanmış; düzanlatım şiirin verimlerinden yararlanmış biçimsel olana bir genişlik kazandırmıştır. İkinci kitabı olan “Tutanaklar”ı (1967) bu doğrultuda değerlendirmek de yanlış olmaz. Özdemir İnce üçüncü kitabı “ Kiraz Zamanı” (1969) ile bulduğu şiiri verimli bir zemine oturtmuştur. Artık yazdığı şiirler yerel- ulusal ve evrenseldir. Günceli hiçbir zaman boşlamaz, politik olan özenle gözetilir, coğrafya yaşamla örtüştürülerek şiirlerde yerini alır. Hayatın tarihsel derinliği de bir izlek olarak şiirlerde keşfedilmeyi bekler, bunun yanında kendi bireysel tarihini de yazmaktan geri kalmaz.

KARADELİKTE_BİR_YOLCULUK
KAYNAK YAYINLARI, 2014

Özdemir İnce “Kargı” da  biçimsel olarak o zamanlar bizde pek fazla örneği bulunmayan Batıda Aloysius Bertrant, René Char, Lautreamont’un zirveye taşıdığı düzanlatım şiiri kullanırken, anlamca birbirinden uzak kelimeleri bir araya getirmeyi, sıradanlıktan kaçınmayı seçmiş, bilincini ve bilinçaltını özgür bırakarak, çağrışımsal değeri yüksek, sezgiye seslenen gerçeküstü öğeler de saptayabileceğimiz bir şiir kurmuştur.

Özdemir İnce’nin son kitabı iki şiir kitabından oluşuyor; “Karadelikte Bir Yolculuk” ve “Tersine ya da Sapkın Ayetler.” “ Karadelikte Bir Yolculuk” ise dize anlayışından çok düzyazıya yakın, sert sözcüklerden oluşan cümle yapısı kullanılarak bazen bilimsel bilgiler aktararak kurulmuş. İzlek olarak günümüz ve ülkemiz insan ve olaylarına çevrilmiş durum şiirlerinde, eleştiriler, en çok; din, fütüvvet, icazet, ümmet anlayışı, kadercilik ve mevcut siyasi sistem üstüne yöneliyor. Günümüz insanının belleksizliğini, bireyciliğini, sorumsuzluğunu, kendi yazgısını başka ellere vermesini alabildiğine eleştiriyor Özdemir İnce. Alfabenin harfleri ve bu harfle başlayan bir sözcük üzerine kurulan şiirler, bu sözcüklerin getirdiği düşünce ve çağrışım izlerini taşıyor. Bilimsel düşüncenin, özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin kutsal kitabını oluşturmaya çalışıyor. Kutsal kitaplardan yapılan alıntılarla, bunlara karşı tezler üretiliyor. İnsanı sindirmekte, kullaştırmakta, köleleştirmekte kullanılan tanrı inancına karşı geliniyor. “Karadelikte Bir Yolculuk” aynı zamanda bir zaman yolculuğu; bugün yani şimdi, içinde barındırdığı geçmişle beraber yorumlanırken aynı zamanda geleceğin nasıl olması gerektiği sorgulanıyor.

“Tersine ya da Sapkın Ayetler”de Gezi Direnişi üstüne kuruluyor şiirler, bir kozalağın başlattığı orman yangını olarak adlandırılan olaylar “Karadelikte Bir Yolculuk”ta dile getirilen boğucu ortama yapılan eleştirilerin toplumsal düzlemde yaygınlaşmış olduğunu da gösteriyor. Özdemir İnce her zaman savunduğu gibi yalın bir dille, coşku ve umuda evrilen dizelerle tanıklığını ortaya koyuyor, gördüklerini yorumlayarak toplum hafızasını sağlamlaşmasına, ortaya çıkan özgürlük ruhunun derinleşmesine katkıda bulunuyor.

Yine kutsal kitaplardan alınan alıntılar bulunuyor “Tersine ya da Sapkın Ayetler”de; “Dünyayı çalmak istiyorum / bütün tanrıların elinden” diyen Özdemir İnce, insanların tanrılara kul olmasını, tanrı anlayışının kapitalist düzene ettiği hizmet ile işçilerin, köylülerin sömürülmesine insanın bireysel yaşantısının korku ile sindirilmesine karşı ve işçilerin, köylülerin, dul ve yetimlerin kısacası tüm ezilenlerin tanrılar olmadan yaşamayı öğrenmesi gerektiğine vurgu yapıyor.

“Karadelikte Bir Yolculuk”ta dil, içinde bulunduğumuz çağın yüzeyselliğini, hızını ve boş vermişliğini durdurmak, aksatmak için şiirsellik açısından zorlanıp düzyazı sınırlarına çekilirken; “Tersine ya da Sapkın Ayetler”de daha akıcı ve yumuşak, umudu temsil eden daha okşayıcı ve kapsayıcı bir söyleme varılıyor.

Özdemir İnce’nin “Kargı” ile başlattığı şiir zincirinin son iki halkası olan “Karadelikte Bir Yolculuk” ve “Tersine ya da Sapkın Ayetler” kitaplarındaki şiirler bir şiir aranışının diyalektik ilişkisini hem içerik hem de biçimsel ve yapısal olarak net bir şekilde ortaya koyuyor. Özdemir İnce başlangıçta “Kargı” adlı şiir kitabıyla biçimsel olanın olanaklarını zorlamış, her denemesinde biçimin anlama dönüştüğünü görmüş, ondan sonra yazdığı her şiirde “biçim anlamdır”; “anlam biçimdir” kavrayışı ile poetikasını ortaya koymuştur. Bu son iki kitap poetikasını doğrular niteliktedir.

Bir şairin, Özdemir İnce gibi ilk kitabını yadsımayıp sevgi ile yeniden gün ışığına çıkartması önemlidir. Bu, şiire tutarlı bir noktadan başlamanın; değişip gelişerek bir şiir ormanı oluşturmanın uyarıcı, eğitici bir göstergesidir. Şiire hazırlanmak konusunda söylediklerini anımsatmakta yarar var; şöyle diyor “Genç Şaire Mektup” yazısında; “Türk şiiri antolojisini çok iyi okudum ve okuduğum şairleri önce kalburla, sonra elekle durmadan eledim. Taa ki birkaç şair kalana kadar. Bu birkaç şairin haritasını ve yolunu öğrendim. Öğrenir öğrenmez de o yoldan ve yollardan saptım. Kendime yeni yollar yeni tarlalar açtım. // Başka dillerin şiirlerini öğrendim. Bizim şairlere yaptığım muameleyi onların şiirine de yaptım” (Şiirsaati, Sayı: 12)

Özdemir İnce’nin bu yöntemle her zaman mevcut şiir ortamının, şiir eğilimlerinin, şair gruplaşmalarının dışında kurduğu ve süreç içinde değiştirerek geliştirdiği şiirinin ve şiir sanatı üzerine getirdiği düşüncelerin özümsenmesi, gerek okuyucu gerekse şiire yeni başlayanlar için pedagojik bir önem taşır. Bu açıdan Özdemir İnce’nin diğer tüm eserlerinin de değerlendirilmesi gerekir.

(AYDINLIK KİTAP EKİ, 15 AĞUSTOS 2014)

***

ASLIHAN TÜYLÜOĞLU

Aslıhan Tüylüoğlu

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Aslıhan Tüylüoğlu (d. 2 Nisan 1972, Aydın) Türk şair.

Aydın’da yaşayan Aslıhan Tüylüoğlu, Erciyes Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektronik bölümü ve A. Ü. A.Ö Faktültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunudur.

Yazı ve şiirleri; Lodos, Dize, Papirüs, Mühür, Hâyâl, Patika, Koridor, Şiiristan, Silgi, Şiiri Özlüyorum,Denizsuyukasesi, Andız, Yazılıkaya, Eliz, Alaz, Kurşunkalem, Temren, Zalifre Yazıları, Akköy, Deliler Teknesi gibi dergilerde yayımlanmış ve yayımlanmaya devam etmektedir.

Yokuş Çıkan Su adlı kitabıyla, Homeros Edebiyat Ödülleri / Metin Eloğlu Şiir Ödülünde birincilik almıştır. Ayrıca Homeros Edebiyat Ödülleri / Bir Şiiri İnceleme yarışmasında Behçet Necatigil’in Manifestosu Bir Şiir:’Panik’ adlı çalışmasıyla ikincilik ödülünü ve Behzat Ay Yazın Ödülleri 2013 / Şiir İnceleme yarışmasında iki çalışmasıyla birincilik ödülünü almıştır.

YAPITLARI:

  • Balkon Yalnızları, (Şiir), 2008, İzmir, Etki/Dize yayınları.
  • Yokuş Çıkan Su (Şiir), 2011, İzmir, Etki/Dize yayınları.
  • Bir Kadın Masalı, (Şiir), 2013, İzmir, Eki/Dize yayınları.
  • Bir Şiirin İçi (İnceleme, Gökben Derviş, Nilüfer Altunkaya, Nuran Kekeç ile ortak kitap.)
  • Bir Şiirin Söylediği-3, (İnceleme, Şerif Mehmet Uğurlu, Gamze Akbaş, Seçil Özcan,Onur Akyıl, Melih Elhan ile birlikte ortak kitap

 

 

 

 

ÖZDEMİR İNCE ŞİİRİNDE METAFİZİK DOLAYIMLAR

 

CELAL SOYCAN

CELAL SOYCAN

BELİRTİLER ÜZERİNE

Günler geçmek bilmedi bu yıl, uzadıkça uzadı;

gece ile gündüz karıştı birbirine,

günler sadece gün mü, geceler yalnız gece mi?

Anlayamadık.

 

Güneş hiç doğmadı bazan, ay hiç batmadı,

bir tencere kapağının altına girdi bazan ikisi de,

bazan çatılara kadar yükseldi kar dağ köylerinde,

elimizde kürek gece gündüz kar küredik,

baktık ki kuma dönüşmüş kürediğimiz karlar;

günlerce rüzgâr esti karışık yönlerden

verimli topraklarımızı örttü cam tozu kumlar.

 

Tuhaf bir yıldı, kadınların sırtlarını dönüp yattıkları bir yıl,

yağ bitmiş de meğer fitil yanmaya başlamış,

kimsenin aklına gelmedi lambaya üflemek.

 

Kahvelerde sabırla oturuyordu emekliler, yaşlılar,

nargile çekip gazete okuyorlardı, -bir bildikleri mi vardı? –

kendi kendine mırıldanıyordu bir gün aralarından biri,

bir emekli defterdar:

hep böyle olur, dedi, her yirmi, yirmi beş yılda bir,

belirtileri var bunun, kokuları var, sesleri var.

Bu nedenle

öğrenebilir, kıssadan hisse çıkartabilir, neden olmasın,

beyaz ipliği iğne deliğinden geçiren insan.

 

Agias Stefanos, 31, 8, 1981

****

Şiirin yazarı: Özdemir İnce

Şiirin adı: Belirtiler Üzerine

Kitabın adı: Yedi Deryalar Geçsen

Birinci Basım: Yazko, 1983

Üçüncü Basım: Kırmızı Yayınları, 2002 (Toplu Şiirler 2 – “Susan Denizin Sesiyle” içinde, s.146)

yedi deryalar geçsen

***

Celal Soycan – Özdemir İnce  Şiirinde Metafizik Dolayımlar

 “Belirtiler Üzerine “ şiiri, şairin “ Yedi Deryalar Geçsen “ kitabına ait ve bu kitaptaki şiirler Nisan-Aralık 1981 arasında yazılmış ; 1980 Askerî Darbesi’nin en koyu ayları…

Bu süreçte, özellikle Marksist gelenekten gelen aydınlar yalnızca düz anlamda baskının ((hapislik, işkence, sürgün ya da kaçak yaşama vb.) ötesinde ve asıl olarak,  inanç/bağlanma odaklı bir iç sorgulamaya maruz kaldılar; meseleyi yazınsal düzeyde, elbette epistemik olanı  öne almak üzere, temelde ontolojik bir hesaplaşmaya açtılar.

imagesLNUXCVWS

“ Yedi Deryalar Geçsen “ bütünüyle bu bir yıla çökelen yakın zamanları anlama, anlamlandırma ve aşma sancılarıyla yüklüdür; dil acı içinde ilerler ve Özdemir İnce şiirinde zaten hep diplerde balkıyan varoluşsal endişeyi poetik olarak kodlar: İnsan tekinin  yalnızlığı, bilgi bilimsel tutamakların kopuşu, dramatik kararsızlık anları, doğru/yanlış, ışık/karanlık, iyi/kötü, gece/gündüz ikiliklerinde iç acıtıcı odak kaymaları…

“Belirtiler Üzerine “  şiirinde maddileşen bungunluk ve  karamsarlık ( kötümserlik değil), somut deneyim üzerinden evrensel bir dolayım kazanır.

Anlayamadık/../ Güneş hiç doğmadı bazan, ay hiç batmadı /../ bazan çatılara kadar yükseldi kar dağ köylerinde,/ elimizde kürek gece gündüz kar küredik,/../ Tuhaf bir yıldı, kadınların sırtlarını dönüp yattıkları / bir yıl

Şiirin semantik çözümü, İnce şiirindeki bir  kırılmanın da ilk  işaretlerini belirler. Ben, sonrasında bu şiirselin gövdesine tümüyle yerleşen ve özellikle de 2000 sonrasında şairin zihin haritasını kuran “Maddeci- Metafizik “ örüntüyü konuşmaya çalışacağım.     

1/ Şiirsel söylemde dilin gidimsiz olduğunu biliyoruz. Bu her şeyden önce gündelik ( gidimli ) dilin aşıldığı anlamına gelir. Peki gündelik dille derdimiz nedir ? Şiirsel söylem Dil’de(n) nasıl bir gedik açar ve niçin? Bu soruların cevabı, ortalama şiir okuru nezdinde alfabe bilgisidir; ama konumuza eşik döşemek açısından hatırlamakta fayda var.

Gerçek ( real,reel) ile Hakikat ( true, wirklich, verite ) arasında salınan Dil, aslında olgu/ anlam; dünyasal / göksel; algı/ sezgi; fizik/ fizik-ötesi  vb. dikotomiler arasında gerilidir ve şiirsel söylem bu gerilimi diyalektik bir salınım üzerinden çözündürmeye taliptir.

Heidegger, “ Hölderlin ve Şiirin Özü” adlı ünlü makalesinde (çev. A. Turan Oflazoğlu,Kültür Bak.Çeviri Dergisi,1979) şiirin dille ilişkisi konusunda ufuk açıcı bir kavram olan “ Ereignis ”i kullanır. Dil’deki özsel olanın yeridir Ereignis; Dil’in kökendeki birliğini kendinde bir yer olarak gerçekleştiren Olay’dır.

Şiirde Dil’in özsel yanı olarak gerçekleşen bu  “ bir ve aynı olan “ nedir ? “ Şeyler Dil’de varlık alanına çıkarken ( Heidegger ) , ötede gerçekleşen nasıl bir özsel birliktir ?

Heidegger’de varolan ( Seien de ) olarak  insanın Varlık’a ( Dasein ) açılmasının Dil’sel bir süreçte yer aldığını biliyoruz ; dolayısıyla doğal-olandan dilsel-olana açılan Dasein, fizik-ötesiyle teması ketlenmiş bir dil (gidimli ) içinden edip eylerken, doğal-olana ait imkânları Var-oluş dolayında içerden deneyimler. Gidimli dilin kodlarıyla indirgenmiş bir anlamlandırma kapasitesinin , içsel deneyimi Dil’e doğru sürüklemesi imkânsızdır.

sony33_Bir_zamanlar_Mersin3_20060812_164570

Henüz Dil’e temas etmemiş duyusal süreçler, bilinçdışı yığıntılar, tökezlemiş anlamlandırma kırıntıları, fenomolojik bilinç katmanına sızmak üzere olanca gerilimiyle bekler. Sanatın/ şiirin  gidimsiz dili, düşsel/çağrışımsal olanı da içererek , düşünsel/görsel imgelerin içinden bir  Karşı-dil ( İ.Mert Başat ) halinde örgütlenir.

Heidegger’in Ereignis kavramı, tam da bu tözel ( özsel ) birliği işaret eder. Doğal-olanla dilsel-olan, kendinde bir yer olarak Dil’in kökensel birliğinde gerçekleşmiş “ bir ve aynı” dır. Şiirle Varlık ( Dasein ) bilgisinin yönü değişmiş ve bir içsel deneyimi soğurarak maddileşen Dil, kendi hakikatini  (şiirsel gerçeklik ) mülk edinmiştir.

2/ Özdemir İnce şiirinin semantik aksı iki temel bileşene dayanır:

a-     Dipsiz bir “çocukluk”ta çökelen anakronik zaman

b-     Özne/nesne diyalektiğinde işleyen  ben/ öteki tözel birliği

Çocukluk, genel olarak şairlerin bilinç-dışı düzeylere  Dil’sel dalgıçlık yaptıkları bir imkânı işaret eder. Özdemir İnce şiirinde dünyayla sürtüşen şair-özne, yalnızca ontik değil, epistemik  düzeyde de köklü irtibatlar için çocukluğuna döner: Kokular, sesler, kırık dökük imgeler, dokunuşlar, sözcükler üst üste yığılırken; arı sürüsünün saldırısı sonrasında neredeyse bir yıla yakın koma hayatı, çocuk yaşta gece vardiyasına kaldığı fabrika işçiliği,

DEMİRIŞIK (4)
Mersin Toroslarında Demirışık köyü dolayları

Toroslar’da ince ince içselleştirdiği doğayla iç içe ama kesinlikle “ yalnız ve ayrıksı “ çocukluğu bir kalın halat halinde sarmal zamanı kurar. Annesi Güccük Gelin, Kevser Hala, katran ocağı işleten dede, mahallenin  delileri , “L” şeklinde sokakta kaleci durarak oyunu  ancak arkadaş sesleriyle takip edebilmesi; dramatik çizgilerle bir sınıfsal aidiyet muskası halinde boynunda asılı durmuştur. Bu çökeltiyle hesaplaşmak için  , elbette  ustalık dönemi beklenmiştir:”keskindoreke fındınfalava” ve en dipleri taradığı:  “ağustos 1936 / annemin karnında son bir ay “.

Dünyayla bakışırken tutunduğu, anlamsal bir direnç için içeriye daldığında sezgiler, çağrışımlar, imgeler, kodlar, duyuşlar, işaretler halinde dile yonttuğu her şey çocukluktadır.

sony33_Bir_zamanlar_Mersin_16_20060901_1261

Öyleyse söylemek gerek: Bu şiirselde şair-öznenin çocukluk zamanı, metafizik bir dolayımın bütün imkânlarına haizdir ve şairde toplanan bütün anakronik iç-zamanın  kuyu-rahmidir.

Peki, dış-zaman için nasıl bir metafizik hacimden söz edebiliriz? İçeriyle dışarısı arasında cinnetli bir dil içinden çalışan mekik, şairin zihin haritasında nasıl bir poetik örüntüye yol açar?

3/Bir “ Eser “, her zaman “ Gerçek “ ten daha fazlasıdır ; bu fazlalık Dil’e çökelmiştir ve gidimli dilin yaslandığı Akl’ın ötesine işaretlidir. Rasyonel olan sabitlenmiş olandır, uzlaşımsalın  güvenli sularında seyreder ve tehlikenin uzağındadır; korkuya temas etse de endişeye yer yoktur. Kaldı ki, gündelik dilin kodladığı zihin, denge ve cevap vaat eder; soruyu geriletir, bastırır, siler .Kişiye açıklık ve huzur bağışlar. Cevabına dayanamayacağı sorular sormaz. Bu kertede, anlamın değil olgunun hükmü geçerlidir. Anlamı kurcalayan dil, rasyonel dünyanın içinde kaldıkça mesele çıkarmaz; akl’ın  memnû kıldığı söz   ise önce kendi dizgesine çarpar; onu aşmak zorundadır. Verili  sosyallikler, aidiyetler, onay arayışları ve kalabalıklar dili sağaltır. Anlamsal kurgular, cemaat dayanışması, yapılanmış düşünce öbekleri döngüsel zamanı çizgiseldeki gelecek kurgusuna kilitler. Bütün bunların örtüsü altına sarkan dil, öncelikle  dilsel olanla hesaplaşmak, yani  verili dili aşmak üzere kendine döner, maddileşir. Döngüsel zaman algısı da, şimdiyi bir geniş zamanlar kesiti olarak deneyimler ve bu deneyim imkânı da şair-özneyi bütün insanlığın kolektif hafızasında soluklanan ne varsa oraya sürükler; ki bu, temelde estetize edilmiş  Dil’sel bir yaşantıdır. Verili bilgi nesneyi/nesnelliği gözetirken, anlama/anlamlandırma çabası doğaya, geçmişe, ilişkilere, duygulara, kendiliğe, bilinçdışına, yalana ve suça, kutsala ve küfre, günaha ve yakarışa, pişmanlığa ve vaade, hazza ve hüzne, ölüme ve hiçliğe dokunur. Bu kertede inanç kendini inkârda sınar ve mitler, tanrılar, trajediler, hurafeler, masallar, meseller bir dipsiz labirentte ve beriden öteye kendi metinleriyle ışırlar. Kısaca, “ Kutsal “ olanda, içrek olanda çökelmiş bir metafizik hacme hamle edemeyen bir Dil, işaretler toplamından ibarettir ve bunun aşılabilmesi için daha öteye, anlama, anlamlandırmaya, öyleyse kapalı olana, cinnet sorulara bulaşmak kaçınılmazdır.

yeni camii-gümrük

4/Kutsal kelimesinin, özellikle bizim kültürümüzde doğrudan Din’i çağrıştırdığını ve dinsel olanla kutsal olanın çakıştığı bir zihinsel yapılanma ( kut: bereket, talih) nedeniyle ve kısaca: şiirin retorik düzeyde dinsel metinlerden yararlandığını, hele modern şiirde bu metinlerin çok verimli metaforlara kaynaklık ettiğini biliyoruz. Düşünce çerçevesini “cevaplar “ toplamı olarak çizebileceğimiz dinler, kendi gerçeklik zeminlerini kurarlarken kelâmı temel alırlar; sözün daldıkça derinleşen bulutsu maddesini anlam için  bir imkâna dönüştürürler. Tek Tanrılı dinlerin coğrafyasının Mezopotamya olduğunu, Doğulu toplumların bilme biçimlerinin, eşyayla ve olguyla ilgilerinin Söz’e dayandığını hatırlayalım. Oysa Batı toplumlarında bu ilgi Görme odaklıdır. Bu nedenle, dinsel olan kendini dünyaya açarken, dilin bütün retorik, metaforik ve metonomik hacmini sonuna kadar kullanmaktan öte, mesellerle, masallarla, hurafelerle, mitlerle insana, eşyaya, hayata, evrene; kısaca varlığa ve var-oluşa dair bütün bir hakikat çevresini tarar, taramıştır.

Buradan: İnsanın varoluşuna, varlığının ve ilişkilerinin anlamına ve amacına dair sorulara dalan bir düşünme için meta-fizik çevren, modern şiir için, kesinlikle araçsalın ötesinde üretken bir imge kaynağıdır. Kutsal-olan ise bu anlamda bir biçimlemenin gösterge kalıbı halinde Dil’e aittir.

DEMİRIŞIK 2
Mersin Toroslarında, dedesi Kör İbram’ın köyü Demirışık dolayları…

5/ Dünya içinde huzursuz bir şiirdir Özdemir İnce şiiri; her anlamda sorunsallaşan var-oluş, şair-öznenin bilincinde eksik/indirgenmiş haldedir ve kendi hakikatine doğru çırpınır. Meydanlardan çarşılara, sulara, hayvanlara, kadınlara, yara bere içindeki çocukluğa , lanetlilere ve cinnetlilere döner yüzünü; her şeyin, evrenin ilk haline tutunmaya çalışır. En eski zamanlardan tek Tanrılı dinlere kadar,  insanlığın  bütün inanç haritasını kat eder. Yusuf Meseli’nden Miraç’a, Musa’nın Asâ’sından  Nasıralı’ya, Kabil’den Lazarus’a  kolektif hafızaya çökelen bütün meta-fizik  imkânlara sırtını dayanan bir keskin kalkışmadır bu şiir: Mani Hayy!

Yetmez; çocukluğun sarmaşık diline tutunur: Keskin doreke fındın fallava! Dünyaya fırlattığı söz, o günden bugüne, hâlâ ve hep iletişim sancısıyla kıvranır. Keskin doreke fındın fallava, neredeyse bütün bir poetik dolayımla içerden yüzleşir. Bilinç ve duyarlılık, felsefeyle kurduğu ölümcül ilişki içinden  özgün ve berrak bir şiirsele varır. Uykusuzluk (1996),Mani Hayy ( 1998),Evren Ağacı( 2000),Ot Hızı ( 2002 ), daha yakın zamanlara ait  Magma ve Kör Saat ( 2007),Ağustos 1936 Annemin Karnında Son Bir Ay ( 2008) ve Karadelikte Bir Yolculuk (2014) kitapları,  ilmek ilmek  bir metafizik anlam arayışı, anlamlandırma çabasıyla yüklüdür.

Vassily20_Ogulhan_dissi

Yazgının ve yargının dizgesini bozan, zamanın ve şeylerin derisini soyan dağınık  dizelerde konaklayarak hatırlayalım:

Terra Nova : Varlık yokluğun kurtuluş fidyesidir /bilinen bilinmeyenin larva evresidir (Uykusuzluk)

Koşuyor/boynu kesilmiş kurban/../ Derler ki/böyle olmak ancak bir uluya yaraşır/ dolaşmak istiyorsan yaşarken/../sonsuzun çevresini ( Uykusuzluk)

Ocağın Başında harf sırrına ermiş bir usta7 alnında bâtıl zamanların sapkın vahiy teri/ bir Hızır görmüş yıkandığı ateşin suyunda ( Ot Hızı )

Sıçrayarak uyandım bir bedevî uykumsan/ ve baktım: Sığdığım sahranın ucu bucağı yok;/ gördüm ki suretimi gizlemekte bütün taşlar ( Ot Hızı )

La rahe fi’d-dunya dedim/ kendi ağzımla, kalbime doğru, içeri /” rahat yok insana bu dünyada ( Ot Hızı)

Acelem var: Beni bekliyorlar mezarlıkta !/ Nerede benim kazmam küreğim ?/ Tabut çakıp mezar kazacağım./ Ya Hıdır ! Ya Hızır ! ( Karadelik’te Bir Yolculuk)

İnsanoğlu olsam, bilicisiz ve k3ahinsiz,/ keşif seferleri yapsam, rotasız ve pusulasız,/ inandığım zaman inandığıma inanmasam ( Ağustos 1936)

Benim hayatımdır bir başkasının hayatı, eğer uyanıksam,/ eğer uykudaysam ( Magma ve kör saat)

6/Okul çağında, zavallı, sert çocuk ellerinin  aldatılmış sırdaşlığında, çaresiz günahları denemiş olan erkekler, kendilerini tekrar o günahları işlerken yakalarlar ;yahut çocukken yendikleri bir hastalık teper yeniden, yahut kaybolmuş bir alışkanlık, yıllar önce yapmakta oldukları çekingen bir baş hareketi, yine ortaya çıkmıştır. Ve beliren şeyle birlikte, batmış bir eşya etrafındaki ıslak yosunlar gibi, ona yapışık şaşkın anılar kargaşalığı başkaldırır.    

(malte laurids brigge’nin notları , Rilke, çev. Behçet Necatigil, Adam,1966)

CELAL SOYCAN & METİN CENGİZ& ÖZDEMİR İNCE
CELAL SOYCAN & METİN CENGİZ& ÖZDEMİR İNCE

 

ÖZGEÇMİŞ

Celâl  SOYCAN  :

celalsoycan@gmail.com

CELAL KİTAP 2

Şair ve yazar. 1948 Gaziantep doğumlu. Gaziantep Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi mezunu.  Üniversite yıllarında başlayan yazı yaşamı, sonrasında edebiyat ve resim alanında yoğunlaştı.

Şiirlerinde insanın yeryüzü serüvenine ilişkin olguları sorunlaştırır. Dil özeni ve disiplinler arası düşünüşüyle, farklı , özgün bir şiir kurar. Yazılarıyla da bu arayışın kuramsal dayanaklarını açığa çıkarmaya çalışır. Son dönem Türk şiiri üzerine düşünen, yazan bir şairdir.

CELAL KİTAP 4

Çağdaş resim üzerine de farklı  metinleriyle ve eleştirileriyle dikkat çeker. Çeşitli katalog çalışmalarına katılmıştır. Almanya, Fransa, ABD, Japonya, Litvanya, İspanya ve İsrail’de  yazıları ve şiirleri yayımlanmıştır.

Şiir üzerine yazılarıyla ve şiirleriyle ülkenin önde gelen dergilerinde gözüken Soycan, birçok şiir dergisinin yayımında görev almıştır. ISLIK şiir dergisini yedi yıl yayımlamıştır.  Halen Şiirden Dergisi’nin çıkışına katılmaktadır. Mersin’de yaşıyor.

CELAL KİTAP 3

Yayımlanmış yapıtları: Öyle Kal (şiir),  Cemresiz Günlerde ( şiir), Saptım Burçlar Bilgisinden ( şiir), Adın Olsam( şiir), Ölüler İçin Oda Müziği( şiir ), Âzâde (şiir ) , Kün (şiir), Şiir İçin Notlar (poetik yazılar), Şiirin Zamanı/ Zamanın Şiiri( poetik yazılar), Mevsimsiz Bir Şair- Özdemir İnce ( inceleme), Anlatmaktan Anlamaya: Ahmet Yeşil  (resim katalogu ).

CELAL KİTAP 5

İletişim adresi: Denizhan-2 sitesi, B-3 blok, daire: 9   ( pk.33190 )   Mezitli / Mersin

 GSM: 0532 4074545     celalsoycan@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖZDEMİR İNCE’DEN BİR YERYÜZÜ CEHENNEMİ

 

TOPLU ŞİİRLER 2
TOPLU ŞİİİRLER 2 -SUSAN DENİZİN SESİYLE (KIRMIZI YAYINLARI)

BELİRTİLER ÜZERİNE

 

Günler geçmek bilmedi bu yıl, uzadıkça uzadı;

gece ile gündüz karıştı birbirine,

günler sadece gün mü, geceler yalnız gece mi?

Anlayamadık.

 

Güneş hiç doğmadı bazan, ay hiç batmadı,

bir tencere kapağının altına girdi bazan ikisi de,

bazan çatılara kadar yükseldi kar dağ köylerinde,

elimizde kürek gece gündüz kar küredik,

baktık ki kuma dönüşmüş kürediğimiz karlar;

günlerce rüzgâr esti karışık yönlerden

verimli topraklarımızı örttü cam tozu kumlar.

 

Tuhaf bir yıldı, kadınların sırtlarını dönüp yattıkları bir yıl,

yağ bitmiş de meğer fitil yanmaya başlamış,

kimsenin aklına gelmedi lambaya üflemek.

 

Kahvelerde sabırla oturuyordu emekliler, yaşlılar,

nargile çekip gazete okuyorlardı, -bir bildikleri mi vardı? –

kendi kendine mırıldanıyordu bir gün aralarından biri,

bir emekli defterdar:

hep böyle olur, dedi, her yirmi, yirmi beş yılda bir,

belirtileri var bunun, kokuları var, sesleri var.

Bu nedenle

öğrenebilir, kıssadan hisse çıkartabilir, neden olmasın,

beyaz ipliği iğne deliğinden geçiren insan.

 

Agias Stefanos, 31, 8, 1981

****

Şiirin yazarı: Özdemir İnce

Şiirin adı: Belirtiler Üzerine

Kitabın adı: Yedi Deryalar Geçsen

Birinci Basım: Yazko, 1983

Üçüncü Basım: Kırmızı Yayınları, 2002 (Toplu Şiirler 2 – “Susan Denizin Sesiyle” içinde, s.146)

***

Z (EHRA) BETÜL YAZICI

Zehra Betül Yazıcı
Z(EHRA). BETÜL YAZICI

ÖZDEMİR İNCE’DEN BİR YERYÜZÜ CEHENNEMİ 

(Varlık dergisi Ağustos 2014 sayısında yayımlandı)

Yapısalcı yazın eleştirisinde “Dil”, bireyden bağımsız olarak varolan soyut bir dizge ve “söz” de bireyin genel-verili dil alanından seçerek oluşturduğu somut bir olgu olarak tanımlanır. Söz dilin ya da derin yapı’nın yüzeye yansımış halidir. Yapısalcı yazın eleştirisinde bir metin yazın tarihi içindeki yerine, varsa ilgili olduğu akıma, barındırdığı evrensel gerçeklere ya da yazıldığı dönemi veya arka planı yansıtan özelliklerine göre değil, kendi iç işleyişi olan, tamamlanmış bir dizge olarak değerlendirilir. (1)

Özdemir İnce’nin sözlerinden birisi olan “BELİRTİLER ÜZERİNE” (2) şiirini dilbilimsel olarak dizisel ve dizimsel öğelerin ayrıştırılması yoluyla incelemek ve böylelikle yüzey yapıdan derin yapıya ulaşmak mümkündür. Böyle bir teknik çözümlemeyi dilbilimcilere bırakarak, şiiri öncelikle yazıldığı dönemden veya ülkenin arka planından bağımsız, kendi iç işleyişi olan bir dizge olarak, sadece anlam katmanında şiiri oluşturan parçaların birbirleriyle olan bağıntılarını ve bu parçaların şiirin bütününü oluşturmadaki işlevlerini saptayarak okumak istiyorum.

Şiir, ilki dört, ikincisi yedi, üçüncüsü üç, sonuncusu dokuz dizeden oluşan dört kıtadan oluşuyor. İlk kıtada günlerin yavaşladığı, günü oluşturan her bir parçanın; gecenin ve gündüzün birbirlerinin yerine geçtiği, günün ve gecenin anlamının değiştiği ya da bildiğimiz anlamlarının dışında başka anlamlara büründüğü bir yıldan söz edilmektedir. Anlamlarının dışına taşmış gecenin ve gündüzün oluşturduğu gün ve yine bildiğimiz anlamda olmayan bir yıl. Bu anlam değişikliğini o zaman kesiti içinde yaşayan insanlar oluşturmamıştır. Sözü edilen anlam sapmasına ya da insanların hayatlarının alt üst olmasına yol açan farklı bir etmenin olduğunu ilk kıtanın son dizesinden anlarız:

“anlayamadık”.

İkinci kıta ilk kıta ile bağlantılı olarak, ilk kıtanın anlamını pekiştirecek bir şekilde betimlenir. Alıştığımız doğa olayları her zamankinden daha farklı bir döngü ile sürmektedir. Kış kara olmasına kara, ancak bir o kadar da bildiğimiz kışlardan farklıdır. İnsanlar damları örtecek kadar yoğun yağmış bir kar kürerler, kar kürediklerini sandıkları anda ise kürediklerinin kar değil de kum olduğunu görürler. Bir başka doğa olayı olan rüzgâr da gece ile gündüz, ay ile güneşin geçirdiği anlam kaymasına uğramış ve bildiğimiz anlamının dışına çıkmıştır. Sadece kuzeyden, güneybatıdan vb. değil de bir oradan bir buradan, karışık yönlerden esmeye başlamış, taşıdığı cam tozu kumlar ya da verimsiz bir toprak-toz yığını verimli toprakları örtmüştür. Taşıdığı cam tozu dışarıdan, başka bir kırsal yerleşim yerinden veya şehirden, uzaktan buralara kadar gelmiş ve yolunda giden her şeyi olumsuza dönüştürmüş, bozmuştur. Cam tozu, tozun sıradan bir toz olmayıp kırılmış, tuzla buz olmuş cam parçalarından oluştuğunu, camların veya vitrinlerin kırılmasına yol açan toplumsal bir kargaşa ortamının ve kaotik, tekinsiz bir şehir hayatının olduğunu düşündürebilir. Aynı şekilde, farklı yönlerden esen rüzgâr da siyasi ve toplumsal yaşamda kargaşaya yol açan farklı politik tercihleri veya ideolojileri temsil eden bir simge olabilir. Üçüncü kıtada yine birinci ve ikinci kıtada söz edilen olumsuzlukları anlatım olarak pekiştiren diğer durumlardan söz edilir. Kadınlar keyifsizdir. Kocalarına sırtlarını dönüp yatmaktadırlar. Herkeste bir bocalama, kendinden geçme ya da aklı karışmışlık hali vardır, hiç kimse bir etkinlikte veya bir eylemde bulunamamakta, yaşantısal- kültürel- sosyal durumlar da tersine dönmüş, olağandan sapmış doğa olayları gibi kendi çevrimlerini insanların müdahalesi olmadan sürdürür olmuşlardır:

“Yağ bitmiş de meğer fitil yanmaya başlamış//Kimsenin aklına gelmedi lambaya üflemek.”

Olan bitene gençler ve orta yaşlılar bir anlam veremezken, yaşlılar söz konusu tuhaf durumları daha sıradan veya şaşırmadan yaşamaktadırlar. Çünkü yaşanan olaylar ilk kez olmamaktadır, aynı olaylara daha önce de tanıklık etmişlerdir. Şiirin oluşturucu parçaları olarak dört ayrı kıta bütün anlamı oluşturmada başarıyla bağıntılandırılmış, her biri kendinden önceki anlamı pekiştirmiş ve şiir bir ironi ile son bulmuştur.  Her kıta ise kendi içinde, birbirleriyle bağıntılandırılmış simge değerli dizelerden oluşmaktadır. Gece-gündüz, güneş-ay, kar-kum, yaz-kış, verimli toprak-kum tozu, kır-kent, verilememiş olmakla birlikte yaşlıların varlığı ile çağrıştırılmış genç kuşak, insan-hayvan anlam ayırıcı ikili karşıtlıklar ve metonimik olarak bir bütünü oluşturmada, kendi anlamlarının dışında kullanılmış parçalardır.

Şiirin yazıldığı tarih, yazılma koşulları, tarihsel arka plan dahil edilmeden bakıldığında kıssadan hisse çıkaramayan, kendilerinin dışında yaşanan olumsuzluklara sanki bir doğa olayıymışçasına engel olamadan oturan bir küçük bozkır kasabası, taşra veya Batı’ya göre Doğu’lu bir toplumsal yaşamın içinde buluruz kendimizi. Şiirde söz alan anlatıcı hem yaşanan durumun içindedir hem de o durumdan bir anlığına kurtulmuş gibidir. Yaşanan olaylara sanki bir karabasanın içindeymiş de kendini dışarıdan seyrediyormuşçasına bakabilmekte, hem kendisine hem de diğerlerine hafif bir alaysama eşliğinde, eleştirel yaklaşabilmektedir.   Kendisi de dahil, bu insanlar daha önce yaşananlardan ders çıkartabilse ve belirtileri sezebilselerdi yaşanan olumsuzluklar yaşanmayabilirdi belki de. Doğrudan verilmemiş olmakla birlikte hayvanların sezgileri ile insanlar da anlam ayırıcı olarak şiirde yer almaktadır. Hayvanlar bir depremin olacağını, çığın düşeceğini, olağan yaşamlarını tehdit edici bir unsurun yaklaştığını sezerek oradan uzaklaşır, kaçar ve yavrularını korumaya alırlar. Ama, buradaki insanlar aynı şeyi yapamamakta, müdahil olabilecekleri, engelleyebilecekleri halde hiçbir şey yapamadan oturmakta, mutsuz, çaresiz ve ezik bir yaşamı sürdürmektedirler. Aslında onları sıkıntıya sokan durum engellenemez bir doğa olayı değildir. Bunu güneş ile ayın bir tencere kapağının altına saklanmasından anlarız. Şiirde kültürel, ekonomik, sosyal ilişkileri içeren karmaşık, hatta daha ileri giderek cehennemî diyebileceğimiz, birbirleriyle ilintili durumlar anlatılmaktadır. Şiirin sonunda aslında çok basit olan beyaz ipliği iğne deliğinden geçirmek işi sanki çok zor bir işi başarmak anlamında, ironik olarak kullanılır:

“öğrenebilir, kıssadan hisse çıkartabilir, neden olmasın//beyaz ipliği iğne deliğinden geçiren insan”

Şiirdeki toplumsal ve kültürel yapı, W.J Ong’un kullandığı şekliyle söyleyecek olursak, birincil sözlü kültür (3) içindedir, “nargile çekmek” simgesi ile çağrıştırılan geleneksel değerlere bağlı yaşayan bireylerden oluşmaktadır. Birincil sözlü kültürde problemleri çözmede soyut düşünce değil, deneyimler, kıssadan çıkarılan hisseler, kalıp düşünceler, aynı olaylara verilen aynı tepkiler, yaşlıların tecrübelerini gençlerle paylaşımı söz konusudur. Ancak buradaki yaşlılar gençlerden uzak, kendi köşelerinde nargilelerini çekerek sessizce oturmakta, ikinci sözlü kültüre “audio-visüelin saltanatının bir yan ürünü olan kolektif beynin yarattığı bir kendinden geçme içinde” (4) dahil olmaktadırlar. Bunların içinden sadece birisi, kahvede oturup nargile çeken yaşlılardan -bir emekli defterdar-  ki, matematik bilgisinden ötürü soyut düşünceye/ikincil sözlü kültüre sahip, eğitimli birisi olduğu çağrıştırılmaktadır; sadece o, bu olanların belirli aralıklarla tekrarladığının görülmesinin, olaylar öncesi gelişen aynı belirtilerin olması nedeniyle, çok da güç olmadığını kendi kendine mırıldanır. Bu mırıldanmanın derinliklerinde huzursuzca kıpırdayan bir kızgınlık sezilir. Suskunluğunun içinden öfkenin ve hiçbir şey yapamamaktan doğan hayıflanmanın sesini işitiriz:

Bu zavallı ve cahil halk periodik olarak tekrarlanan bir olayın çözümü konusunda bile yaşanmışlıklardan, deneyimlerinden, hatıralarından faydalanamamakta, kıssadan hisse çıkaramamaktadır. Yaşananlar tuhaf ya da alışılmadık değildir, her yirmi veya yirmi beş yılda bir aynı durumlar görülmektedir. Aslında geçmiş yıllarda yaşanan aynı durumlardan ders alınsaydı şimdi yüz yüze gelinen sorunlarla da karşılaşılmayabilirdi, bir kâbusa benzeyen olumsuzluklar hiç yaşanmayabilirdi. Çünkü insanlar, insan olmalarının gereği olarak, tecrübelerinden yararlanabilen, geçmiş olaylardan ders çıkarabilen varlıklardır

Doğa-kültür, birey- toplum, söz-dil ikiliklerinde doğa-birey- söz üçlüsü somut olana, kültür-toplum-dil olguları da soyut olana gönderme yapar. Şiirde sözlerini işittiğimiz birey ve maruz kalınan-anlamlarından sapmış, bir kabusa dönüşmüş doğa olayları somut düzlemden ya da anlamdan soyut ya da derin düzleme/ anlama, anlatıcı şiir kişisinin sözlerinin yazıya/dile, şiirdeki bireyin topluma-diğer insanlara, doğanın kültürel olana dönüşümü şiirin derin anlamını ortaya koyar. Şiiri parçaların birbirleriyle ve bütünle olan bağıntısı ve parçaların kendi anlamlarından saparak bütün anlamı oluşturmadaki işlevsellikleri anlamında başarılı kılar.

Aynı şiire şiirin yazıldığı tarih, yazılma koşulları, tarihsel arka plan dahil edilerek bakıldığında ne görürüz?

Şiirin yazıldığı tarih1981’dir. Şiir bir Yunan adasında, bir otelde yazılmıştır. Şair bu bilgileri bize şiirinin altına düştüğü bir not ile iletmektedir. 1981, Türkiye için önemli bir tarihtir. 1980 askeri darbesinin hemen ardıdır. Bu darbe öncesi yaşanan toplumsal olayları, sonrasını, askerî anayasanın toplumun büyük bir kesimi tarafından kabul edildiği bir referandumu yaşamış olanlar için bu şiirde kullanılan evrensel simge değerli dizelerin daha özel, bireysel veya yerel bir anlama kavuşması söz konusudur. Ancak şiirde darbe sonrası siyah ipin beyaz olandan ayırt edilemediği bir alacakaranlık ülke durumuna doğrudan işaret edilmemiştir. Bu durumda 1980 askerî darbesi, bu darbenin yaşanacak oluşunun, daha evvel on yılda bir periodik olarak yaşanmış darbeler ve darbelere yol açan toplumsal şartların belirmesiyle bilinebilecek ve belki de engel olunabilecek oluşu gibi yan anlamlar yerel/ulusal düzlemde, sınırlı sayıda okur için geçerlidir.

Özdemir İnce’ye göre çağının çağdaşı olan her gerçek şairin her zaman “ulusunun ve dilinin sicil muhafızı” olması gerekir. İnce’nin 26 Eylül 1998’de Casablanca’da, uluslararası bir toplantıda yaptığı konuşmasından onun şiirde yerelden veya özelden yola çıkarak evrensel bir anlama ulaşma ile toplumsal-insanal belleğe katkı koyma yönünde bir çabası olduğu çıkarımını yapmak yanlış olmaz. O toplantıda şunları söyler İnce:

“… İkinci dünya savaşından itibaren bir yeryüzü cehenneminde yaşadığımızı söyleyebilirim. Dünyanın hangi ülkesinde olursanız olun, bu cehennemin hallerini, her türlü basından izleyebilir, dahası naklen yayınını seyredebilirsiniz… Kısacası şu dingili çıkmış kahpe dünyada “mutlu” insanın sayısı parmakla gösterilecek kadar az.. Son elli yılda kapitalist rekabet, tüketim çılgınlığı, insanın pek de lehinde çalışmayan medyatik ve enformatik devrimler, audio-visüel emperyalizm insanı şaşkın tavuğa çevirdi. İnsanın insan değerlerini yitirmesi giderek hızlanan bir ivmeyle devam ediyor. Umutsuz ve ezik insanlık, katı milliyetçilik ve köktendincilik afyonun etkisi (…) içinde, daha öncekilere hiç benzemeyecek  yeni bir faşizmin uçurumlarına doğru hızla yol alıyor” (5)

Özdemir İnce’nin “Belirtiler Üzerine” şiirinde de başarılı iç bağıntılar yoluyla dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın “varlığı tehdit” altında olan insanın yüz yüze olduğu bazı evrensel gerçeklere işaret edilir ve dünyanın her yerinde yaşanabilecek,” umutsuz ve ezik” insanlık durumuna vurgu yapılır. Yerel ve özel-ulusal olanı ya da tekilliği bünyesinde üstü örtük- gizil olarak barındırdığı söylenebilir ise de bu, ülkenin tarihsel dönüm noktasına veya o dönemde yaşananlara edilen tanıklığın altını çizme veya şerh düşme şeklinde değildir. Şair, ulusal bellek yitimine yaktığı ağıtı çağının çağdaşı dünyalı bir şair olma gayreti ile yerel söz düzleminden evrensel şiir diline taşıyarak somuttan soyuta, duygudan akla doğru bir sıçrama yapar. Böylelikle şiirde anlatılan ülkenin- kentin karanlığı ya da karabasan ortamı özgünlüğünü, şiirin anlatıcı kişisi de kendi sesini ve duygularını bütünün içinde eriterek, insanlığın küllenmeye yüz tutmuş ortak belleğinin yeniden alevlenmesini sağlayan bir kor parçasına dönüşür, bu dönüşümle de farklı yaşantı ve deneyimlerin varlığı ile zenginleşen evrensel ontolojik arenaya dahil olurlar.

(Varlık, Ağustos 2014)

KAYNAKÇA 

1. Ayşegül Yüksel, Yapısalcılık Ve Bir Uygulama;M. Cevdet Anday Tiyatrosu, Gündoğan yayınları İkinci basım, Mayıs1995; sf.13

2. Özdemir İnce, Susan Denizin Sesiyle –Toplu şiirler 2- ; “yedi deryalar geçsen” adlı kitabının “bu güneş benim ve senindir bölüştük onu” ara başlığı içinde; Kırmızı yayınları, Nisan 2010, İstanbul; sf.146

3. Walter J. Ong, Sözlü Ve Yazılı Kültür, Metis yayınları, İkinci Basım, Kasım 1999, sf.13

4. Özdemir İnce, Şiirde Devrim, Adam Yayınları, Birinci Basım, Temmuz 2000, sf. 7

5. age, sf. 8

————————————————————————————-

Zehra Betül Yazıcı

Eskişehir’de doğdu (1966 ). 1989’da U. Ü Tıp fakültesini bitirdi, 1997’de İ.Ü Çapa Tıp Fakültesinden Radyodiagnostik dalında uzman hekim olarak mezun oldu. 2003 yılından bu yana şiir ve ağırlıklı olarak şiirde “ebedi kadın miti”ni sürdürecek şekilde işlenen kadın imgesini değiştirebilmek için “kadın şair” üzerine yazılar yazıyor. Şiirleri ve yazıları Hürriyet Gösteri, Varlık, Yasakmeyve, Virgül, Akatalpa, Dize, Eliz, Çinikitap, Mor taka, Papirüs, Koridor, Mühür, Şiir Saati, Şiiri Özlüyorum, Kurşun kalem dergilerinde, Denizsuyu kasesi ve Cin Ayşe fanzinlerinde yayımlandı.

Kitapları (Şiir)  : İçimde Kirli Kuşlar (2008 )

ZEHRA BETÜL YAZICI 1

Kanatlarım Kendime Doğru (2011)

ZEHRA BETÜL YAZICI 2

Kuşyemi (2013)

2012’de “Fahriye abla’dan Çanakkaleli Melahat’a / Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi” adlı bir ortak çalışmada Hilmi Yavuz ve Özdemir Asaf’ın “Lavinia” temalı şiirlerine psikolojik-politik okuma yaparak katkı vermiştir.

TYS, Edebiyatçılar Derneği, Bursa Yazın ve Sanat Derneği, Türk Tabipler Birliği Bursa Tabip Odası, Türk Radyoloji ve MR Derneği üyesidir.