Kategori arşivi: Siyaset Yazıları

EKÜMENİK Mİ ÖKÜMENİK Mİ?

Prof.Dr.Ahmet Mumcu!nun Türkler; Devlet ve Hukuk (Turhan Yayınevi) adlı kitabından iki alıntı yapacağım:

“Dünyada örgütlü bir cehaletten daha feci ve tehlikeli bir şey yoktur” (Johan W.Von Goethe)

“Cahillik kuvvettir” (George Orwel)

Benim de Cehaletin Rönesansı ve Egemenlik Cehaletindir adlı iki kitabım olduğunu belki biliyorsunuzdur.

Eski Ulaştırma Bakanı, Eski Başbakan, Eski TBMM Başkanı, R.T.Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı Binali Yıldırım her konuşmasında bir gaf yapıyor, fincancı dükkanını dağıtıyor. Suçun büyüğü elbette aday Yıldırım’ın danışmancılarında. Bay Binali Yıldırım, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un yaş gününü kutlarken “Ekümenik Patrik” diye hitap etmiş. Binali Bey’in “Ökümenik Patrik”in ne anlama geldiğini bildiğini sanmıyorum. Danışmanları da bilmiyor. Ancak Binali Bey’i eleştiren medya erlerinin de konuyu bilmedikleri “ekümenik” demelerinden belli.

Hürriyet’te yazarken bu konuyu bizzat Patrik Bartholomeos’la konuştum ve tartıştım. Elbette uzlaşamadık ama o bana ABD Kongresi tarafından bastırılan “Ökümenik Patrik Madalyası” armağan etti. Patrik Bartholomeos hazretleri Bozcaada doğumludur, çok kültürlü, çok zarif, hümanist bir insandır. Kendisini sever ve sayarım ama ökümenik değildir.

Eski yazılardan üçünü bilgi ve ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

13 Haziran 2019

***

Siyah / Beyaz Yayınları

FENER RUM PATRİKHANESİ NEDEN ÖKÜMENİK DEĞİL

( Hürriyet4.12.2004)

Başbakanlık, kamu personeli için bir genelge yayınlayarak, Fener Rum Patrikhanesi ve Patrik hakkında “Ökümenik” sıfatının kullanıldığı hiçbir toplantıya katılmamalarını istedi. Bunun çok açık anlamı şudur: Türkiye Cumhuriyeti devleti Fener Rum Patrikanesi’nin Ökümenik olduğunu  kabul etmiyor.

Peki nedir bu kabul edilmeyen ökümeniklik? Grekçe “Oikoumene” sözcüğünden gelen ökümenik (oecuménique) sözcüğünün üç anlamı vardır: 1.Evrensel; 2.Bütün kiliseleri içine alan; 3.Evrensel yargılama yetkisi.

Daha kolay anlaşılması için bir örnek vereceğim: Roma’da bulunan Papalık ökümenik bir makamdır ve Katolik Papa’nın ökümenik olduğu Türkiye tarafından da kabul edilmiştir.

Bir kilisenin ökümenik olmasının ilk koşulu, öteki kiliseler tarafından ve aynı mezhebin kiliseleri tarafından öyle kabul edilmesidir. Roma’daki Papa’nın bu sıfatı kabul ediliyor, ama İstanbul Patriği’nin bu sıfatı kullanması  kabul edilmiyor. Ancak, Fener Rum Patrikhanesi’nin  “Primus Inter Pares” (“Eşitler Arasında Birinci”) birinci sıfatı Ortodoks kiliseleri arasında tartışılmamaktadır, ama bunun ökümeniklik ile hiçbir ilişkisi yoktur.

Hıristiyanlık tarihinde yedi Genel Konsil (Din Bilginleri Kurulu) toplantısı ve kararları çok önemlidir.   

-Birinci İznik Konsili:  325yılında toplanan bu Konsil, Kilise’yi yapılandırmıştır. Buna göre üç ökümenik kilise kabul  edilmiştir: Roma, İskenderiye ve Antakya… Bu üç kilise dışında hiçbir kilise ökümenik sıfatına sahip değildir.

-İkinci  Konsil (Konstantinopolis, 381): Kilise hiyerarşisi içindeRoma’nın önceliği kabul edildi. İkinci sıra İskenderiye’nin elinden alınıp başkent olduğu için Konstantinopolis’e verildi.

MS.395 yılında Roma’nın ikiye bölünmesi ve Konstantinopolis’in Doğu Roma’nın başkenti olması dolayısıyla Konstantinopolis Piskoposluğu öne çıkartıldı. Örneğin,  451 yılında Kadıköy’de toplanan Dördüncü Konsil’dePapalık delegelerinin bulunmadığı altıncı oturumda Konstantinopolis’in ikinciliği onaylandı.

1054 yılında Ortodoks Kilisesi, Roma’dan tamamen ayrıldı. Ama Bizans döneminde Patrikhane’nin ökümenik sıfatı öteki kiliseler tarafından onaylanmadı..

-Osmanlı Devleti, Ortodoks uyruklarını Fener Rum Kilisesi’nin çatısı altında toplayıp “Millet” olarak kabul etti; Fatih Sultan Mehmet, Patrik’e vezir statüsü  ve “Millet Başı” unvanı verdi. Osmanlı, temel politikası gereği, Roma’ya karşı Patrikhane’yi desteklemiştir.

24. Piskopos zamanında İznik’te toplanan Konsil’in Konstantinopolis Piskoposluğu’nu Patriklik’e dönüştürüldüğü biliniyor. Ancak, bunun Ökümenlik’i kapsayıp kapsamadığını Katolik Roma’ya,  Atina ve Kudüs kiliselerinden başka Ökümenik Antakya Süryanî ve Ökümenik İskenderiye kiliselerine,  Habeş, Bulgar, Sırp, Rus, Ermeni ve Nasturî kiliselerine sormak gerekiyor. Büyük bir olasılıkla yanıtları dinsel açıdan olumsuz olacaktır.

Başka bir deyişle, aralarında ABD de olmak üzere herhangi bir dünyevî iktidarın İstanbul Patrikhanesi’ne “Ökümenik” sıfatı verme hakkı yoktur. İsteyen öteki kiliselere sorsun!…

***

Kaynak Yayınları

PATRİKHANE’NİN ÖKÜMENİK OLAMAYIŞININ KANLI TARIHÇESİ (Hürriyet, 2.12.2004)

Düne kadar Fener Patrikhanesi’ne lânet okuyan,  “Türk Ajanı” olarak suçladığı Patrik Bartolomeos’un Ortodoks dünyasının lideri olamayacağını ileri süren  Yunan Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Hristodulos, Patrikhanenin ökümenikliğiyle ilgili olarak, “Kendi kendime soruyorum komşularımızın aklı başında mı?” diye soruyor. Eleftrotopia gazetesine göre  Patrikhane’nin ökümenik unvanını  4. Konsil’in 28.maddesine dayanıyor.

Ancak, çok yalan olmasa bile, 28. kanon yürürlükte değil. Biz işin doğru tarihçesini yazalım:

1) Bilindiği gibi MS.325 yılında yapılan 1.İznik Ökümenik Konsili’nde üç apostolik (havariler tarafından kurulmuş) kilisenin (Roma, İskenderiye, Antakya) ökümenik olduğu kabul edilmişti. Konstantinopolis kilisesi böyle bir nitelikten yoksun olduğu için Iraklia (Hereclea, Ereğli)  Metropolitliği’ne bağlı sıradan bir Episkoposluk olarak kaldı.

2)  Bunu göz önünde tutan İmparator, II.Konstantinopolis Konsili’ni (381) topladı. İmparator’un önergesi üzerine Konstantinopolis Piskoposluğu’na Patriklik statüsü verildi. Antakya ve İskenderiye patrikleri, bu kumpasa karşı çıkmadıkları için, kendi kiliseleri ve halk tarafından  hain ilan edildiler. Roma da bu bölgesel konsilin verdiği kararı kabul edip onaylamadı.

3) 431’de toplanan Efes Ökümenik Konsili’nde üç ökümenik patrikliğin (Roma, İskenderiye, Antakya) hak ve yetkileri bir kez daha onaylandı; Konstantinopolis patriği afaroz edildi.

4) Kadıköy (Halkidona) Ökümenik Konsili (451):  İmparatorlukta dinsel güce mutlaka sahip olmak isteyen İmparator Marcian konsile başkanlık etti.  Yeni Roma (Konstantinopolis)’ya Eski Roma’nın ayrıcalıklarını vermek ve ikisini aynı hizaya getirmek için ünlü 28.kanonu Konsil’e sundu.  Kanonun üslubu son derece kapalıdır ve “Ökümenik” sözcüğüne yer verilmemiştir. Bu kanon Konsil’e zorla kabul ettirildi. Böylece Konstantinopolis Patrikliği, metinde açıkca belirtilmese de dolaylı yollardan ökümenik sıfatını almış oluyordu. Ancak Roma delegeleri bütün tehditlere karşın kararı onaylamadılar.

Kararı kuşkusuz Papa Leo da kabul etmedi ve İmparator Marcian’a 22 Mayıs 452 tarihli bir mektup yazarak, “Konsil’de kabul edilen 28.maddenin başta İznik Konsili’nin 6.maddesi  ve Konstatinopolis Konsili’nin 3.maddesi ile ters düştüğünü; binaenaleyh atalarının kanunlarının, Ruhü’l Kudüs’ün statüsünün ve eski zaman geleneklerinin çiğnendiğini ve Kitab-ı Mukaddes ile ters düşürüldüğünü, bu maddeyi kesinlikle kabul etmeyeceği”ni bildirdi. (Doç.Dr.Mehmet Çelik, “Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi, Akademi Kitabevi, İzmir, S.66)

5) Patrikhane’nin Aziz Andreas tarafından kurulduğu  iddiası düzmece bir rüyaya dayandırılan yalandır. Zira Konstantinapolis kilisesi Aziz Andreas’ın ölümünden çok sonra kurulmuştur.

6) İmparatorun kilisenin statüsüne müdahaleleri,  Fener Patrikhanesi’nin ökümenik statü elde etme hırsı  imparatorluğun bütünlüğünü tehlikeye attı. Fener Patrikhanesi’nin dünyevî iktidar tutkusu Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’da 100 binlerce Hıristiyanın ölümüne yol açtı.

7) 475 yılında tahta geçen İmparator Basilikos İmparatorluğun parçalanmasına ve daha fazla kan dökülmesine engel olmak için 476 yılında Konstantinapolis Konsili’ni topladı. Bu Konsil, aralarında ünlü 28.kanon da olmak üzere Kadıköy Konsili’nin aldığı bütün kararları gayrı meşru ilan etti. Ve bu kararları lânetledi. Fener Patrikhanesi’nin sözde ökümenikliğini iptal eden kararı perçinlemek  için Patrik aforoz edilerek kiliseden uzaklaştırıldı.

Bu kararın Fener Patrikhanesi ile ilgili olarak Hıristiyan âlemine mesajı şu idi: “Sen bırak ökümenik statüye sahip olmayı, biz seni patrikhane olarak dahi kabul etmiyoruz. Sen olsa olsa, Kutsal Kilise Kanunları gereğince, Efes’e bağlı sıradan bir Episkoposluksun!” (Doç.Dr.Mehmet Çelik, S.77)

8. 508 yılında Konstantinapolis’te toplanan Konsil, Patrikhane’nin ökümeniklik iddialarına bahane olan Kadıköy Konsili’ni  (451) bir kez daha lânetledi. İmparator bu sorunu  kesin bir çözüme kavuşturmak için, Kadıköy Konsili’nin özgün tutanaklarını getirtti. Üç yıl süren inceleme ve tartışmalardan sonra  Kadıköy Konsili’nde alınan kararlar yaktırıldı. Böylece, Patrikhane’nin  ökümenikliğinin sözde kanıtı olan  28.Kanon da yok oldu!…

Fener Rum Patrikhanesi’nin ökümenik olamamasının kanlı öyküsü burada sona ermektedir. Bu konuyu daha iyi kavramak isteyenlere Doç.Dr.Mehmet Çelik’in “Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi” adlı kitabını tavsiye ederim. Bu kitaptan ben çok yararlandım. Dr.Çelik’e teşekkür ederim.

Ayrıca, çok merak ediyorum, Patrikhane’nin, aktardığım öyküye karşı bir öyküsü var mı acaba? Bu kanlı öykü “N’olur canım, olursa oluversin!” diyenlere ithaf olunur!

Kaynak Yayınları

***

ÖKÜMENİK(LİK) NEDİR. NE DEĞİLDİR ? (Hürriyet, 3 Ocak 2009)

Cengiz Çandar geçen ay gene  öfkelenmiş, birilerine acımasızca ağzının payını veriyordu :

“Dışişleri Bakanlığı’nın basına yansıdığı kadarıyla ‘Azınlıklar Raporu”nun bazı gülünç değerlendirmeleri dikkatimi çekti. “Türkiye’de 270’in üzerinde gayrımüslim ibadethanesinin bulunduğu, bunlardan 108’inin Rum Ortodoks azınlığa ait olduğu’ kaydedilmiş ve ‘Patrikhane’ye Ekumeniklik verilmesinin söz konusu olamayacağı’ vurgulanarak Patrik Bartholomeos’un yabancı ülkelere yaptığı ziyaretlerde ‘ekumenik’ sıfatının kullanılmasına müdahale edilmediği” belirtilmiş.

Gülünç. Çünkü: Ekumenik sıfatı, Ortodoks Hristiyanlık ile ilgili. Ta 451 yılında Halkedon Konsülü adıyla bugünkü Kadıköy’de toplanan “Hristiyan Din Adamları Zirvesi”nin kararı uyarınca Konstantinopolis (yani bugünkü İstanbul) Kilisesi’nin konumu “Ekumenik” olarak belirlenmiş. Patrikhane’ye Ekumenik sıfatı verip vermemek, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın yetkisinde olmadığı gibi, işi de değil. Fener Patrikhanesi’nin bu sıfatının yaklaşık 1500 yıllık mazisi var. Dolayısıyla, Patrik Bartholomeus’un yurt dışı ziyaretlerinde “Ekumenik” sıfatının kullanılmamasına müdahale edilmemesi de, Dışişleri’nin gösterdiği bir lütuf olamaz.” (Radikal, 14.12.2008)

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Cengiz Çandar’a cevap verir mi vermez mi, verirse nasıl bir cevap verir, bunu ben bilemem. Ancak, İstanbul Rum Patrikhanesi’nin ökümenik (“ekümenik” demek yanlıştır) olmadığını savunan ben, politik olmayan “Kilise” görüşünü yazacağım. Ancak bu görüşe Fener Rum Patrikhanesi’nin katılmaması çok doğal.

Bu konuda şimdiye kadar epeyce yazı yazdım. Yeterli olacaklarını düşündüğüm için sadece ikisinin adını vereceğim : “Fener Rum Patrikhanesi Neden Ökümenik Değil” (04.12.04); “Patrikhanenin Ökümenik Olamayışının Kanlı Tarihçesi” (12.12.04). Bu iki yazı ve öteki yazılar birçok site tarafından yayınlandığı için internette de bulabilirsiniz.

Grekçe (Helence) “oikoumene” sözcüğünden gelen ökümenik’in üç anlamı vardır : Evrensel; Bütün kiliseleri içine alan; Evrensel yargılama yetkisi.

Cengiz Çandar’ın da dediği gibi bazı kiliselere ökümeniklik sıfatı MS.451 yılında  Kadıköy Konsili’nde verilmiştir, ancak bu kiliseler arasında  İstanbul Patrikhanesi’nin adı bulunmamaktadır. Kadıköy Konsulü’nde üç kilisenin ökümenik olduğu kabul edildi : Roma, İskenderiye, Antakya. Bu üç kilise İsa’nın üç havarisi tarafından kurulduğu için ökümeniktir. Demek ki ökümenik olmak için ilk koşul bir havari (apostol) tarafından kurulmuş olmak. Havariler tarafından kurulan kiliseye “Apostolik Kilise” de denir.

Fener Patrikhanesi, Aziz Andreas’ın isim günü olan 30 Kasım’ı kuruluş günü olarak kutlamaktadır ama bu sonradan icat edilmiş bir şey.

Daha sonra Batı Roma’nın zayıflaması, Doğu Roma’nın (Bizans’ın) güçlenmesi nedeniyle İstanbul Patrikhanesi ökümenik sıfatına el koyup kullanmaya başlamış ise de bu durum Roma (Papalık) tarafından hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Bu red Roma’yla sınırlı değil. Kudüs gibi geleneksel, Atina ve Moskova gibi bölgesel kiliseler tarafından da kabul edilmemektedir. İstanbul’un ökümenikliği Kilise tarafından kabul edilmezken, ABD Senatosu bir madalyon bastırıp üzerine ökümenik  sıfatını yazmıştır.  Evrensel kiliselerin kabul etmediği ökümenik sıfatını Türkiye Cumhuriyeti neden kabul etsin ?

BİR ÜST KİMLİK OLARAK İSLAM

Yanlış  ki ne yanlış! Kim ki İslam’ı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, Türk ulusunun üst kimliği yapar, İslam’ı tartışma konusu yapmıştır. İşte o zaman İslam da tartışılır. Çünkü yeryüzüne inen, dünya işlerine karışan kutsal, kutsallığını yitirir. Türk’ün üst kimliği haline getirilen İslam da din olmaktan çıkar. Bu böyle biline!

Ama Başbakan R.T. Erdoğan bilmiyor bunu! Zamanında Turgut Özal da bilmiyordu: “Ulus devlet olmayı başaramadık. Kabul edelim ki hakikat bu. O zaman Türkiye’yi bütün halinde tutmak için Müslümanlık elimizdeki tek referans” (Güneri Civaoğlu, Milliyet, 8.12.05) diyordu. Güneri Civaoğlu, bu sözlerin üzerinden bir süre geçtikten sonra, Özal’ın “Federalizmi de konuşmalıyız” diyerek nabız yokladığını anımsatıyor.

Atatürk’ün Söylevi’ni ancak cumhurbaşkanı olunca okuyan Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde somut ulusal devletin farkında olamaması, ulusal birliği değerlendirememesi ancak onun Cumhuriyeti kavrayamamış bir ehl-i tarikat olmasına bağlanabilir.

Şimdi sıra R.T. Erdoğan’da. Yeni Zellanda’dan Türkiye’ye sesleniyor: “Bizdeki etnik unsurları birbirine din bağı bağlar!” diyor.

Bir İslamcı gazete fırsat bu fırsat deyip atmış manşeti: “Üst kimlik İslam.” (8.12.05)

Hemen hatırlatalım: Alt/üst kimlik formüllerinin Türkiye için geçerli olmadığını bir yana bırakalım, Anayasa’ya ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine aykırı bir üst kimlik olmaz.

Geçmişte ve günümüzde dinin hiçbir ülkede yapıştırıcı çimento (!) olmadığını kısaca anımsayalım: Müslüman Arnavutlar Osmanlı’ya neden isyan etti, Necip Arap kavmi neden Osmanlı’ya ihanet etti, günümüz Arapları neden bir millet olamıyor? Irak ile İran neden savaştılar, günümüz Irak’ında Müslüman Kürtler Müslüman Araplara neden ihanet ediyorlar? Sünniler ile Şiiler neden ayrı duruyor? İki dünya savaşında, daha sonra İspanya’da, Yugoslavya’da, İrlanda’da Hıristiyanlar neden birbirlerini boğazladılar?

Başbakan İslam’ı çaresizlikten üst kimlik olarak önermiyor, kafasındaki gizli program gereği tek çare olarak öne sürüyor.

Din nasıl demokrasi için referans olamazsa, demokrasi de din için referans olamaz. Bu yasak ilişki yürürlüğe konulduğu zaman bu dünyanın ve öteki dünyanın işlerine fitne virüsü bulaşır.

Çağdaş devletin temellerini atan demokrasinin ne Tanrısı ne de dini vardır. Demokrasi, Tanrı ve din karşısında günahkârdır, çünkü sürünün çobanlığını Tanrı’nın ve Kilise’nin elinden almıştır. Demokrasi, Tanrı ile bağlarını koparmış bir devlet ve toplumsal örgütlenme biçimidir. Öyle olmasaydı, insanoğlu bizzat kendisi ya da temsilcileri ile yasa koyucu yetkisini kullanmazdı, kullanamazdı. Bu nedenle bile olsa demokrasilerde Tanrı ve din toplumsal kimliğin belirleyicisi olamaz. Bu tavır ne Tanrı’nın ne de dinin reddi anlamına gelir. Ama demokrasi tarihi Avrupa’da bu ‘çobanlık’ hakkı mücadelesinin tarihidir.

İslam dininin egemen olduğu ülkelerde de ‘demokratik irade’nin kazandığı mücadelenin sonuçları geçerlidir. Bu sonuçlan kabul etmezseniz demokrasinin kapısından geçemezsiniz. Arap ülkeleri işte bu nedenle çağının çağdaşı olamıyor. Irak direniş hareketi genel seçimi İslam’a aykırı buluyor. Ama bizim ehl-i tarikat Başbakanımız aksini düşünüyor.

(Hürriyet, 14.12.2005)

5 MAYIS 1984 AYDINLAR DİLEKÇESİ

Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlıklı 5 Mayıs 1984’te Cumhurbaşkanlığı ve Meclis Başkanlığı’na sunulan “Aydınlar Dilekçesi”nde, aydınlar insan hakları için demokratik taleplerini sıraladı.

Sunuş kısmıyla birlikte 6 sayfa olan dilekçe şöyle:

Türkiye, henüz atlatamadığı en ağır bunalımlarından birini yaşamaktadır. Kuşkusuz, bu büyük bunalımdan toplumumuzun bütün kesimleri, katmanları ve görevlileri ortaklaşa sorumludur. Biz Türk aydınları, eksiklerimizin ve sorumluluğumuzun öneminin ve önceliğinin bilincindeyiz. Bu bilinç, bize toplumumuzun sağlıklı ve güvenli bir düzene geçişiyle ilgili görüşlerimizi açıklama görev ve hakkını vermektedir.

Varolan düzenlemeler ve 2969 sayılı yasanın suç saymadığı çerçeve içinde görüşlerimizi açıklamayı gerekli görüyoruz. Bizler bu sınırlamaları benimsememekle birlikte, bu çerçeve içinde hareket etme durumundayız.

Bizler toplumumuzun akılcı yöntemler kullanarak aydınlık bir geleceğe ulaşacağına coşkuyla inanıyoruz. Bu inançla ve ortaklaşa sorumluluğumuzu üstlenip, kaynağını Anayasa’da bulan dilekçe hakkımızı kullanarak, kamu ile ilgili gözlem, düşünce ve istemlerimizi devletin en yüksek katlarına saygıyla sunuyoruz.

Aşağıda İmzası Bulunanların Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemleri

Demokrasi, kurumları ve ilkeleriyle yaşar. Bir ülkede demokrasinin temel harcını oluşturan kurum, kavram ve ilkeler yıkılırsa bunun zararlarını gidermek güçleşir.

Demokrasiyi kendi öz değer ve kurumlarına yabancılaştırmak, biçimsel olarak koruyup içeriğini boşaltmak, onu yıkmak kadar tehlikelidir. Bu nedenlerle tarihsel birikime dayalı devlet yapımızı ayakta tutan kurum, kavram ve ilkelerinin korunmasını ve demokratik ortam içinde güçlenmesini savunmaktayız. Halkımız, çağdaş toplumlarda geçerli insan haklarının tümüne layıktır ve bunlara eksiksiz olarak sahip olmalıdır. Ülkemizin, insan haklarının güvenceleri yurt dışında tartışılır bir ülke durumuna düşürülmüş olmasını onur kırıcı buluyoruz. Yaşam hakkı ve insanca yaşama, örgütlü ve toplumsal varolmanın çağımızda hiçbir gerekçe ile ortadan kaldırılamayacak baş amacıdır; doğal ve kutsal bir haktır. Bu hakkın anlam kazanması, düşünceyi özgürce açıklamaya, geliştirmeye ve etrafında örgütlenmeye bağlıdır. Bireylerimizin yeni ve değişik düşünce üretmelerini, gösterilmeye çalışıldığı gibi, bunalımların nedeni değil, toplumsal canlılığın gereği sayıyoruz.

İnsanların son sığınağı olan adalet, insanca yaşamın da başlıca dayanağıdır. Bunun gerçekleşmesinin çağdaş hukuk devletinde geçerli yolları, adalet arayışının hiçbir şekilde engellenmemesini ve adalete ulaşmada olağanüstü yargı yollarına ve olağandışı yöntemlere başvurulmamasını gerektirmektedir. Olağanüstü yönetim biçimlerinin olağan sayılan dönemlerde süreklilik kazanmasının çağdaş demokrasi anlayışıyla bağdaşmayacağı görüşündeyiz.

Yargı kararı olmaksızın yurttaşların haklarının kısılması, tartışılması mümkün olmayan tek yanlı idari işlemlerle suç oluşturulması, siyasal hakların ellerden alınması, ve genel suçlamalar yapılması, toplumsal yıkımlara yol açmaktadır. Dernek, kooperatif, vakıf, meslek odaları, sendika ve siyasal partilere girmenin ve açıklandığı zaman suç sayılmayan düşüncelerin sonradan egemen olan anlayışa göre, suç sayılması hukuk devleti kavramıyla bağdaşmaz.

Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör eylemlerinden demokratik sistemin kendisi sorumlu tutulamaz.

Her örgütlü toplumun şiddet eylemleriyle mücadele etmesi kaçınılmaz görevidir. Ancak, devlet olmanın temel niteliği, terörle mücadelede hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır. Terörün varlığı, hiçbir zaman, devletin de aynı yöntemlere başvurmasının gerekçesi olamaz.

Varlığı yasal kararlarla da kanıtlanan işkence insanlığa karşı suçtur. İşkencenin yargısız, peşin ve ilkel bir cezalandırma alışkanlığına dönüştürülmüş olmasından endişe ediyoruz. Ayrıca, özgürlüğü sınırlama amacını aşan cezaevi koşullarını da eziyet ve işkence sayıyoruz.

İşkencenin büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Savunma, soruşturma ve suçlama ile birlikte başlamalıdır. Her türlü soruşturma ve kovuşturmada, hukuk devleti kuralları dışına çıkılır ve yargısal yöntemlerde en başta sanık mahkûm oluncaya kadar masumdur ilkesiyle vurgulanan evrensel güvenceler yok sayılırsa, keyfilik, özellikle siyasal davalarda yargılamanın temel unsurlarından biri olur.

Terör eylemlerinin oluşmasında toplumun bütün kesimlerinin sorumluluk payının olduğu göz önüne alınarak, ölüme dayalı çözüm düşüncesinin ortadan kaldırılması için, kesinleşmiş idam kararlarının infazlarının durdurulması ve ölüm cezalarının kaldırılması gereğine inanıyoruz.

Gecikmiş adaletin adaletsizlik olduğu evrensel gerçeğine dayanarak, görülmekte olan davaların bir an önce sonuçlandırılması gerektiği görüşündeyiz.

Suçları oluşturan, toplumsal ve siyasal koşullardır. Türkiye’nin içinde yaşadığı çalkantılı dönemin topluma yüklediği sorumluluk unutulmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü ve sosyal barışa katkıda bulunmak için kapsamlı bir affı kaçınılmaz görüyoruz.

Kamu yaşamında iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmanın yolu olan siyaset, toplumun tümünün yönetime katılmasıdır. Güncel siyasetin her ülkede görülen ve kaçınılmaz olan aksaklıkları, herkese açık olması gereken siyaset yoluyla topluma hizmetin engellenmesinin ve belirli zümrelerin, kişinin ve kişilerin tekeline bırakılmasının nedeni olamaz. Siyaset yalnızca idari kararlara indirgenemez.

Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder. Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür. Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.

Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır. Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.

Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir. Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken Anayasa, demokrasinin engeli olur.

Başta siyasal partiler olmak üzere, sendikalar, mesleki kuruluşlar ve dernekler, demokratik yaşamın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Mesleki örgütlenmeler, üyelerinin dayanışma ve ekonomik çıkarlarını savunmakla görevli oldukları kadar, siyasal partilerle birlikte, birey ve grupların demokratik özgürlüklerini korumanın ve yönetime katılmalarının aracı ve etkeni de olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenme ve katılım haklarının anayasal düzenlemeler içinde en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz.

Bir toplumun yaşayışında, özgürlük, çeşitlilik ve yenilik öğelerinin bulunması, toplumun geleceği ve gelişmeye açık tutulması için zorunludur. Bu bakımdan her türlü düşünce üretimi korunmalı, yeni öneriler kamuya özgürce sunulabilmelidir. Özgür basın, demokratik düzeni bütünleyen temel öğelerden biridir. Bunun sağlanması için, bağımsız, denetimsiz ve çok yanlı olarak toplumun kendinden haberli olması, değişik düşüncelerin özgürce yansıtılması ve her türlü eleştirinin basında yer bulması zorunludur. Çok yönlü kamuoyu oluşması ve yönetimin demokratik denetimi ancak böyle bir basınla gerçekleştirilebilir. Yine bu nedenlerle ve yansızlığın en koşulu olarak TRT’nin de özerkliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz.

Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerili ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar. Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkâr etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar da doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.

Fikir ve sanat ürünlerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme, her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiçbir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmasını gerektirir.

Bütün bunların ışığında, topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olan bizler, çağdaş demokrasinin, ayrı ayrı ülkelerin özel koşullarına göre uygulamadaki değişikliklere karşın, değişmeyen bir özü olduğuna bu özü oluşturan kurum ve ilkelerin bizim ulusumuzca da benimsenmiş bulunduğuna, bunlara aykırı düşen yasal düzenleme ve uygulamaların demokratik yöntemlerle ortadan kaldırılması gerektiğine, yaşadığımız bunalımdan, böylelikle, sağlıklı ve güvenli olarak çıkılacağına olanca içtenliğimizle inanmaktayız.

Bu dilekçe, ilgili makama, Avrupa Konseyi’nin Türkiye’deki demokrasi ve insana haklarına ilişkin kararından sonra sunulacaktır. Bunun nedeni, bu dilekçenin verilmesinin çeşitli çevrelerce bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumlanmasını veya kötüye kullanılmasını önlemektir.

Bu dilekçe 1300 aydın tarafından imzalanmış olup imzalı kopyalar Ankara, Altındağ 1. Noteri’ne emanet olarak teslim edilmiştir. (ÖG/BB)

Aydınlar Dilekçesi Tam Metni

1300 imzalı Aydınlar Dilekçesinde demokratik düzen için talepler sıralanıyor, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne vurgu yapılıyor.

Ankara – BİA Haber Merkezi

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Bu yazıyı Sartre’ın ölüm günü olan 15 Nisan’da siteye koymayı düşünüyordum. Erteletmeyi beceremezsem, bugün, 13 Nisan’da girecek. Sartre’ın öldüğü 15 Nisan 1980 günü Doğu Berlin’den Paris’e gelmiştim. Birkaç gün kalıp Televizyon Filmleri Pazarı için Cannes’a gidecektim. Bunlar oldu. Daha nice şeyler oldu hayatımızda. Aradan 40 yıl geçmiş. O günlerden Cannes’da yağan müthiş yağmurları ve yazdığım birkaç şiiri hatırlıyorum.

Birkaç gün sonra Demir Özlü, karısı Ulla ile gelecek Stockholm’dan. Auberge de Venice’de yemek yiyeceğiz. 1920’lerde 30’larda Yitik Kuşağın yuvası Dingo Bar’ı idi bu yer.

İktidarı bırakmama talimleri yapan AKP ve Başyüce’yi tiksintiyle ve acıyla izliyorum buradan. Elbette izlemekle kalmayıp hesaplaşacağım.

Özdemir İnce

**************************

JEAN-PAUL SARTRE VE BİZİM KUŞAK

Cumhuriyet gazetesinde “Sartre ve Biz”[i] başlıklı yazıyı yayımladıktan sonra, bu yazıyı yazmam bir zorunluluk oldu. Şu yaşadığımız günlerde neden Jean-Paul Sartre’a bir yazın ve düşünce pusulası olarak gereksinim duydum? Aslına bakarsanız, Sartre’a her zaman gereksinim duydum. İzinden gittim. Yalnızca şiirlerimi, denemelerimi değil gazete yazılarımı da kendime sorduğum  şu “Sartre olsa nasıl yazardı?” sorusunu omuzlarımda taşıyarak yazdım. Çevirilerimi bile aynı kaygıyı duyumsayarak yaptım. Varoluşculuk, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada, kimilerini sandığı gibi bir berduşluk, serserilik, bohem yaşam yöntemi ve tarzı değildir, aksine tam anlamıyla bir sorumluluk felsefesidir: İnsan herkesten, her şeyden sorumludur.[ii] Özgür iradesiyle belli bir sava, düşünceye, ideale bağlanan yazar da “güdülen yazar” değildir. “Savgüden” (angaje; engagé) bir yazarı hiçbir kimse,(içinde yer alsa da)  hiçbir siyasal örgüt güdemez.

Bizim kuşak Sartre ile 1950’lerin ortasında tanıştı. Bu tanışıklığı belgelemek için İstanbul’daki kitaplığımda bulunan Sartre ve varoluşculukla ilgili kitapları bulup indirdim. Altı çizilmiş satırlar, sayfa kenarlarına yazılmış notlar, yıllar sonra buluşan iki sevgilinin gençliğini, geçmişini hatırlatıyordu. Sartre’ın Türkçe yayınlanan ilk kitabı Gizli Oturum’dan [iii] iki adet vardı kitaplıkta: Birini Nihat Ziyalan Eylül 1955’te bana armağan etmiş. Nihat 17-18 yaşında, ben 18-19 yaşımda. İkinci kitabı ben 3 Mayıs 1958 günü, Sartre’ı İngilizceden okuması dileğiyle Ülker Müdüroğlu’na armağan etmişim.Ülker o sırada 19-20 yaşında. Ülker yoldaşla üç yıl sonra evlendik.

Gizli Oturum’da Oktay Akbal’ın önsözü ile Oğuz Peltek’in Varoluşculuk Hümanizmadır [iv] adlı küçük kitaptan yaptığı özet çeviri çok önemlidir. Nihat Ziyalan, Yılmaz Pütün (Güney) ve ben taa 1955’te, Başyüce Hazretlerinin buyurduğu gibi “Tek Parti Diktatoryası”nın (!) kurduğu devlet yayınevi (MEB Yayınları) sayesinde, Mersin ve Adana’da Sartre ve Varoluşculuk konuşuyoruz. Şu feleğin işine bak!  1920’lerde canlanarak kök salan Türkiye aydınlanması,  karşı devrimci Demokrat Parti’nin iktidarına (1950) karşın devam etmekte. Edebiyat, şiir, resim, sinema, müzik, tiyatro alanlarında aydınlanma patlamaları… Yaşayan bilir. Kitaplığımdaki, konuyla ilgili  en eski kitaplardan biri Jochaim Ritter’in Varoluş Felsefesi .[v]

Bizde İkinci Dünya Savaşı sonrası demokratik muhalefet hareketleri kımıldamaya başlarken,  Fransa ve dünyada 1945 güzünden itibaren Jean-Paul Sartre moda olmaya başlar. Varoluşçuluk artık heryerdedir. Sartre Çağı başlamıştır. Saint-Germain-des-Prés’nin, kahvelerin, “Cave”ların [vi]  ve cazın şanlı dönemi başlamıştır.Varoluşculuk üzerine konferanslar birbirini izler. Bunlardan en ünlüsü  de Maintenant (Şimdi) adlı “Club”te verilen ve L’existantialisme est un humanisme  (Varoluşculuk Bir Hümanizmadır) adlıyla kitap olarak yayınlanacak olanıdır. Bu sırada Sartre giderek siyasetle ilgilenmeye başlar ve Marksizm’e yönelir. Bir süre sonra Komünistlerle arasına kara kedi girer. Artık hayatının sonuna kadar “siyaset”ten kurtulamayacaktır (siyasete angaje olacaktır)..

Bu sırada Türkiye’de de tuhaf şeyler olmaktadır.İkinci Dünya Savaşı sona  erer ermez, daha 1946 yılında, Varoluşculuk ülkemizi de onurlandırır. Olan-biteni Asım Bezırci’den okuyalım: [vii]

«Varoluşçuluğun yankıları, savaş ertesinde, yurdumuzda da kendini gösterir. Dergilerde bu konuda çeşitli çeviriler, tanıtma yazıları çıkar. 19.5.1946’da Tercüme dergisinde, “Yeni Görüşler” başlığı altında, varoluşçuluğu tanıtmak istiyen bazı çeviriler yayımlanır. Sabahattin Eyuboğlu,  Sartre’m “Les Temps Modernes”de çıkmış bir yazısını çevirir. (Aynı yazının bir başka çevirisi de 1.2.1946 günlü İstanbul dergisinde basılır.) Oğuz Peltek ile Erol Güney Merleau Ponty’den, Simone de Beauvoir’dan, D. Aury’den çeviriler yaparlar. Ayrıca, Sartre’dan «Existentialisme Bir Hümanizmadır» adlı konuşmayı kısaltıp özetliyerek Türkçeye aktarırlar. 1.5.1959 da A dergisi [viii] «Varoluş Filozofları ve Varoluşçuluk Özel Sayısı» nı çıkarır. Behçet Necatigil Rilke’den, Selâhattin Hilâv Heinemann’dan, Turan Oflazoğlu Nietzche ve Heidegger’den, Asım Bezirci Sartre’dan, Demir Özlü (Karl) Jaspers’den, Onat Kutlar (Gabriel) Marcel’den, Önay Sözer’le Sina Akşin Kierkegaard’dan, Refik Cabi Berdiaeff’ten bazı parçalar çevirirler. Bu ortaklaşa çalışmaların dışında, dergi ve gazetelerde, zaman zaman tekil çeviriler, inceleme ve eleştiriler yer alır. Demir Özlü’nün, kısa yazıları yayımlanır.»[ix]

Mümkün olsaydı, Asım Bezirci’nin [x] Sartre kitaplarını ve  hakkında yayınlanan yazıları kapsayan  listesini buraya aktarmak isterdim. Sartre aralarında Gizli Oturum olmak üzere birçok oyununu, öykü ve romanlarını 1950’den önce yazmış. İlk kez 1944 yılında sahnelenen Gizli Oturum (Huis Clos) 1950 yılında dilimizde yayımlanmış. 1946 yılında yayımlanan L’exitantialisme est un humanisme, Gizli Oturum’unTürkçe baskısınıniçinde yer almış… Birçok yapıtı 1955-1964 yılları arasında Türkçe yayınlanmış. Bu şunu gösteriyor ve kanıtlıyor:  1950 kuşağının gençleri bilgisayarın, internetin, faksın, cep telefonun bulunmadığı bir “basılı kağıt” dönem ve ortamında dünya edebiyatını çok yakından izlemekte ve “çok satar” tuzağına düşmeden gerçek edebiyatın başyapıtlarını tanımaktadır. Küçücük yayınevleri de dünya edebiyatını yakından izlemekte ve kitaplar veresiye basılıp   1 ve 3 lira dolaylarında satılmaktadır.

Yazgıdır: Sartre ve Varoluşculuk tartışmasına katılan fedailerin çoğu bugün unutulmuştur. O dönemde Oktay Akbal, S.Eyuboğlu, Behçet Necatigil tanınmış yazarlardır, Prof.Dr.Hilmi Ziya Ülken tanunmış bir bilim adamıdır ama  günümüzün büyük yazarları olan Onat Kutlar, Demir Özlü, Ferit Edgü, Orhan Duru, Leyla Erbil  daha (belki) ilk kitaplarını yayımlamamış çaylak takımı içinde yer almaktadırlar. Ama tamamı 1945 yılında başlayan Sartre Çağı’nın rüzgarıyla kanatlanmış ve Cumhuriyet dönemi yazınının mimarları olmuşlardır.

Daha sonraki yıllarda Sartre, Camus ile birlikte ülkemizde yayımlanmayı sürdürdü. Can Yayınları J.-P. Sartre’ın  çok önemli romanlar, öyküler ve denemelerini yayınladı [xi]. Ama 1960’larda yapılan tartışmalar giderek tavsadı. Bu arada  Ithaki  Yayınları, Sartre’ın felsefi başyapıtı  Varlık ve Hiçlik’(L’être et le néant, 1943) 2009 yılında yayınladı. Bildiğim kadarıyla geleneksel “sükut” ile  alkışlandı. Ama ben fakir Hürriyet gazetesinde «Jean-Paul Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik”i»[xii]  başlıklı bir yazı yayımladım. Bu arada Denis Bertholet’nin  İthaki yayınevi tarafından 2009 yılında  yayımlanan Sartre biyografisi son derece önemlidir. Varoluşculuk’un yazınsal ve felsefi boyutları üzerine yapılan tavsayıp neredeyse sona erdi ama Sartre’ın kitapları dilimize çevirilerek yayınlanmayı sürdürdü.

***

 Varoluşculuk düşüncesinin (“felsefesi” demek istemiyorum), “ Varlık özden önce gelir” (“L’Existence précède l’essence”)  düşüncesine dayanır. Bu, Sartre’cı varoluşculuğun temel cümlesidir. Daha sonra Sartre “İnsan kendini nasıl yaparsa öyledir” der. Dinsel inanca göre insan Tanrı’nın bir tasarımıdır (projesidir). Yani insanın  varlık  (iskeleti, eti,kanı, kemiği, organları…)  ile özü (ruh, doğa, yaratılış, yapı, maya, hamur) birlikte dünyaya gelir. İnsan kendi özüne müdahale edemez. Tanrı, insanın özünü (essence) önceden tasarlamıiş ve onu bu modele göre bir varlık (l’être) olarak yaratmıştır.

Varoluşculuk bu görüşü, daha doğrusu dinsel inancı kabul etmez. “İnsan önce bir varlık (l’être) olarak doğar ve daha sonra yaşadığı çağ ve ortam içinde kendi özünü (‘essence), bilinçlendikçe  kendi elleriyle inşa eder (kurar, yaratır)” der. Benim deyişimle “İnsan, kendini insan yapar!”  Varoluşculuğun “Varlık, özden önce gelir! (l’existence précède l’essence) formülü bu ilişkiden kaynaklanır. Sartre, Egziztansiyalim bir Hümanizma’da insanın yaptığı seçimlerle hayatının anlamını kendisinin belirlediğini söyler.[xiii]  “Varlık özden önce gelir” tersi ile (Öz varlıktan sonra gelir) formülü, dinsel kaderciliği reddeden tam anlamıyla dünyevî ve laik bir dünya görüşüdür.

Son olarak varoluşculuğun temel direği olduğu kadar en büyük anlaşılma sorunu içeren  “Engagement” ve “litterature engagée” kavramlarına değineceğim. Sartre, kurduğu ve günümüzde de Gallimard Yayınevi’nın kanatları altında yayımlanan Les Temps Modernes adlı derginin ilk sayısında (Ekim 1945) bir sunu yazısı yayımlamıştı. Bu yazı Situations, II’nin başında bie manifesto gibi yer alır. Önemi gereği 5 Mart 2019 günü siteme [xiv] (İsmet Birkan çevirisiyle) koyduğum bu metin varoluşcu savgüden (savgüder) edebiyatın amentüsü gibidir. 23 kitap sayfası tutan bu metin ancak bir Sartre kitabı içinde yer alabilir. 1994 yılının aralık sayısında Varlık dergisnde  yayımlanan bu metin, 1961 yılında yayınlanan bir kitapta[xv] yer alan sünnetli ve traşlı  bir çeviriyi onarmayı amaçlıyordu. Bu konuda çıkan tartişmada yazdığım yazıları Mevsimsiz Yazılar [xvi] adlı kitabımda okuyabilirsiniz.

“ENGAGEMENT” (Savgütme, savgüdüm): Varoluşcu anlamda, kesinlikle “Güdülme”, “Güdümlü olma”, “Bir şeye söz verme” anlamı yok. Belki “Bağlanma” olabilir ama “Kendi özgür seçimi (iradesi) ile bir “şey”e bağlanma anlamında.

“LITTÉRATURE  ENGAGÉ (Savgüden, savgüder, sav güdücü edebiyat): Buradaki anlam etkin; gönüllülük fikri gündeme geliyor: Bir yola, bir çığıra girmiş edebiyat… Peki böyle bir edebiyat ne yapar? Bir şeyleri izler, peşini bırakmaz, kendini ona adar; bu da olsa olsa “manevi” bir şeydir; fikir, ideal, ilke… gibi… İnsanın, örneğin, “kin güttüğü” gibi, o da “sav güder”… Burada etimolojiyi bırakıp, serbest olarak anlamı vermiş oluyoruz. Gütmek eyleminin bütün ikincil biçimlerini düşünürsek, hayli zengin bir sözcük ailesi de kurulabiliyor bu deyimin çevresinde; bu da olumlu yönü.

Bu arada Sartre kitaplığımda ilginç bir kitap buldum :  Ego’nun aşkınlığı. [xvii] İlginçliğin ilk nedeni: Çevirmen Serdar Rifat Kırkoğlu’nun bir felsefeci olarak 30 sayfalık bir giriş metni yazmış olması. Sartre konusunda mükemmel bir yazı. İkincisi: Benim okurken sayfa boşluklarına yazdıklarım: “Tanrı’nın ve dinin tartışılmadığı, bunların yasa ve toplum baskısıyla korunduğu bir toplumda özgürlük yoktur.”  /  “İnsan özgürlüğün ne olduğunu bilmeden özgürleşemez.” / “Özgürlük = Felsefi+ siyasal.” /  “Tek Tanrı insanın özgürlüğünü elinden aldı.” Yazı konusu olacak başlıklar.

Ülkemizde neredeyse her eğilimden yazarın kullandığı, Marksist- varoşcu kökenli “Çağına tanık olma” deyişi var.Yüklenmeyi, eylemeyi içerir. Somut konuşalım: Kendini inşa etmiş gerçek insan yaşadığımız dünyada (dünyaya) tarafsız (nötr) kalamaz. Derginin bana ayırdığı yer tamamlandı Aşamam. Siz bu arada benim sitedeki yazıyı ve “Edebiyat Nedir?”i [xviii] okuyun. İlerde, bir yerde mutlaka buluşuruz.

ÖZDEMİR İNCE


[i] 5 Mart 2019

[ii] Dostoyeski.

[iii] Jean-Paul Sartre, Gizli Oturum, Çeviren: Oktay Akbal, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları (Modern Tiyatro Eserleri Serisi), 1950

[iv] L’Existantialisme est  un humanisme

[v] İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları, 1954.

[vi] Mahzen, yer altı gece kulübü.

[vii] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[viii] 1950 kuşağının en önemli dergisi. Google’dan araştırıız.

[ix] Asım Bezirci, J.P.Sartre, Varoluşculuk, Dönem Yayınları, 1964. S.13-17

[x] Asım Bezirci (1927-2 Temmuz 1993), İnceleme yazarı, eleştirmen. 1927 yılında Erzincan’da doğdu. 2 Temmuz 1993  günü Sivas’ta Madımak Oteli’nde İslamcılar tarafından yakılarak öldürüldü.1950 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Gerçek gazetesinde politik fıkralar yazmaya başladı. 

[xi] Aydınlar Üzerine ; Bulantı ; Duvar; Edebiyat Nedir? ;Özgürlük Yolları 1 / Akıl Çağı ;Özgürlük Yolları 2 / Yaşanmayan Zaman;  Özgürlük Yolları 3 / Yıkılış ;Öznellik Nedir? ; Sözcükler . 

[xii] Hürriyet gazetesi, 19 Temmuz 2009

[xiii] Dans L’existentialisme est un humanisme, Sartre explique que l’être humain, par ses choix, définit lui-même le sens de sa vie (l’existence précède l’essence).

[xiv] (www.ozdemirince.com)

[xv] Sabahattin Eyuboğlu – Vedat Günyol, Çağımızın Gerçekleri. Çan Yayınları 1961, s.71

[xvi] Doğan Kitap, 2002. S.199-214

[xvii] Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, Çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, Hil Yayın, 2016 (Birinci Basım)

[xviii] Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir? , De Yayınları, 1967; Can Yayınları, 2017 (8.basım).

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

Bugün okuyacağınız yazı 25 Nisan 2010 günü Hürriyet gazetesinde yayımlandı. Aradan 9 yıl geçmiş. Yazıda öngördüğüm belaların neredeyse yüzde sekseni gerçekleşmiş. Gerçekleşti. Yerel seçim öncesi Başyücelik yönetiminin tavrından anlıyorum ki Saraylı zat 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde başarılı olursa eksiklerini tamamlayacak ve Necip Fazıl Kısakürek’in talimatlarının tamamını yerine getirecek.

Saraylı eğer 31 Mart günü bozguna uğrarsa ne yapacağını 1 Nisan 2019 gününün ilk saatlerinde görmeye başlayacağız.  Delfi (Delphoi) Bilicisi olmak istemiyorum.

20’li yaşlarımda “Que sera, sera”  diye bir şarkı vardı, Doris Day söylerdi: “Que sera, sera / Olacak, kaderde ne varsa / Geleceği görmek elimizde değil.”

Delfi Bilicisi olmak istemiyorum ama yaşadığımız 17 yıla bakıp geleceği göremiyorsak, yuh olsun bize!

Özdemir İnce

27 Mart 2019

***

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ?

NASIL olacağını bilmeden kendi adıma başkanlık sistemine olumlu oy veremem.

1. ABD usulü tam başkanlık sistemi mi olacak?

2. Yoksa Fransa usulü yarı başkanlık sistemi mi?

Anladığım kadarıyla Başbakan Erdoğan’ın aklından ve gönlünden geçen ABD tarzı bir tam yağlı başkanlık sistemi. Olabilir, o zaman gene iki sorum var?

1. Alaturka bir “Küçük Amerika” başkanlık sistemi mi?

2. Yoksa ABD örneğine uygun bir başkanlık sistemi mi?

SEÇMEK İSTER MİSİNİZ?

1. Alaturka “Küçük Amerika” başkanlık sistemi: Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı’nı halk doğrudan doğruya seçecek, TBMM’nin yanı sıra (belki) uyduruk bir Senato da olacak. Başkan, Bakanlar Kurulu’nu bizzat seçecek; Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu seçecek; Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri’nin Başkomutanı olacak; Genelkurmay Başkanı’nı, kuvvet komutanlarını bizzat seçecek; bütün illerin valilerini, kaymakamlarını, polis müdürlerini seçecek; dilerse, Türkî cumhuriyetlerde olduğu gibi referandum yapıp kendini ebedî başkan seçtirecek; ölümünden sonra yerini, Suriye’de olduğu gibi oğluna ya da damadına bırakacak.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

2. ABD tarzı başkanlık sistemi: Türkiye’deki iller ABD eyaletleri gibi özerk olacak ya da Türkiye 8-10 eyalete bölünecek. Türkiye ister 81 ister 15 eyalet olsun, her eyalet kendi valilerini ve temsilciler meclislerini seçecek. İstanbul’da (artık Ankara başkent olarak kalamaz) senatosu ve temsilciler meclisi ile bir Kongresi olacak.

Her vilayetin kendi Anayasası, kendi yasaları, kendi vergi idareleri olacak; her vilayet kendi eğitim-öğretim sisteminde özerk olacak; kendi polis teşkilatını ve şeriflerini seçecek. Bu yerel polis teşkilatlarına paralel olarak bir de Federal Polis teşkilatı kurulacak. MİT’in adı CIA’ya çevrilecek ve başkanı doğrudan TC Başkanı’na bağlı olacak.

Başkan mebzul miktarda danışman kullanacak ve dış politikayı bizzat yönetecek.

Böyle bir başkanlığa R. T. Erdoğan ya da Abdullah Gül’ü seçmek ister misiniz?

ANADOLU BİRLEŞİK CEMAHİRİYYESİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısı bu ölçüde değiştirileceğine göre mevcut Anayasa’nın değiştirilmez ilk dört maddesi değiştirilecek ve bu vesile ile Laiklik ilkesi ya tamamen kaldırılacak ya da yerine Ilımlı İslam ilkesi ikame edilecek.

Bu da yetmez: Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları yürürlükten kaldırılacak; medrese, tekke ve zaviye açmak, kılık kıyafet serbest bırakılacak.

Türkiye başkanlık sistemini kabul ederse, bunların hepsi olacak. Ancak özerk il ya da eyaletlerin hepsi böyle bir sistemi kabul etmeyecekleri için türlü-çeşitli bir Türkiye olacak!

Bazıları laik, bazıları ılımlı İslam! Devletin adı da “Anadolu Birleşik Cemahiriyyesi” olarak değiştirilecek. Haydi, hayırlı ve uğurlu olsun! (Hürriyet, 25 Nisan 2010)

AKAN SUDA İKİ KEZ YIKANILMAZ

Efesli filozof Herakleitos  yaklaşık 2500 yıl önce “Aynı nehirlere girenlerin üzerinden, farklı sular akar” demiş. Aynı derede her gün çimebilirsiniz ama içine girdiğiniz su bir önceki günün suyu değildir. Dilimizde bu durumu karşılayacak bir başka deyiş  var: “Köprünün altından çok sular aktı (geçti)”. Herakleitos’in bu sözü, değişimin ve akışın sürekliliğini anlatmak için söylemiş. Elbette “Değişiklikten başka hiçbir şey devamlı değildir”.

Eski çamlar bardak oldu ama kimi siyasetçi çam ağacının su tasına dönüştüğünden habersiz sanki. Mezopotamya Haber Ajans’ın haberine göre (30 Ekim 2018) ; Siyasetçiler ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin çağrısı üzerine Diyarbakır’da düzenlenen “Ortadoğu Krizi ve Demokratik Ulus Çözümü” konulu konferansın açılış konuşmasını yapan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan şöyle demiş:

“Ortadoğu’da çözüm isteniyorsa Kürtlere yapılan dayatmalara bakılması ve Kürt halkı üzerindeki inkâr ve imha politikalarının nasıl şekillendiğinin görülmesi gerekiyor. Dikkat edilirse tüm rejimlerin Kürt politikası, ezme ve bastırma üzerine kuruludur” /  “Barış ve müzakerelerde yer alan insanlar olarak barış ve demokrasinin ülkemize gelebilmesi için bir kez daha ifade etmek isteriz ki o sürece geri dönülmelidir. Barış ve müzakere süreci bir kez daha başlamalı, Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılmalı ve bu sürece dahil edilmelidir.”

Buldan’ın çağrısına Twitter’dan tepki gösteren AKP parti sözcüsü Ömer Çelik de “Terörle kararlı ve tavizsiz mücadelemiz karşısında müzakereden bahsedenlerin dili, terör örgütü dilidir. Meşruiyeti yoktur” demiş.

Pervin Buldan da Ömer Çelik de “Geçmişe mazi, yenmişe kuzu” dendiğinden habersiz gibi konuşuyorlar.

Sanırım bu iki siyasetçinin de benim  “Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı” (Tekin, 2015) adlı kitabımdan haberleri yok. Kürt Sorunu’nu, Kürt Gailesi’ni öğrenmek için okumaları gereken kitaplardan biri.

Pek bilinmez ama Herakleitos, aynı bağlamda “Biz artık biz değiliz” de diyor. Dere aynı dere değil, siz aynı siz değilsiniz artık! Bu nedenle Pervin Buldan  ve arkadaşları, kendilerine,  “Ben (Biz) Türkiye’de demokrasinin kurulması için 1919’dan bu yana ne yaptım (ne yaptık) ?” sorusunu mutlaka sormalıdır. Acaba, meydan okumaktan, boş konuşmaktan, gerçeklere ihanetten başka bir şey bulabilecekler mi? Adı geçen kitabımda sık sık tekrarlamışımdır: « “Sen ne istiyorsun açıkca söyle ve pazarlığa en yukardan başla!” Yani “Ayrılma”dan başla! Ayrılmak, federasyon ya da özerklik istemiyorsan,  pazarlığa sakın “Anadilde eğitim-öğretim” hakkından başlama. Çünkü uluslararası herhangi bir dayanağı yok! »

PKK’nın amacı belli: Federasyon ya da özerklik değil, ayrı bir devlet kurmak. Peki HDP’nin “son”amacı ne, bilen var mı? Barış ve müzakere süreci bir kez daha başlarsa, Öcalan üzerindeki tecritin kaldırılmasının bu sürece dahil edilmesi”nden  başka ne görüşmek istiyorlar?  Bunu kamuoyuna açıklamak zorunda(lar).

Seçim geçidine girerken, her zaman, AKP ile HDP arasında gizli ya da açık, karşılıklı yaltaklanmalar görülür. Bu yaltaklanmalar “Barış ve Müzakere Süreci”ne bağlanırsa ülke yeni bir kaos dönemine girer. “Barış ve Müzakere Süreci”ni geçelim; daha alçakgönüllü “Müzakere Süreci”ni şarta-şurta bağlamamak gerekir. İki devlet arasında bir mütareke söz konusu değil. Bu bir! İkincisi: Müzakere, Erdoğan hükümeti ile HDP’nin özel sorunu değil.Türkiye’nin sorunu. Erdoğan hükümeti ile HDP kendi aralarında halvet halinde sadece seçim ittifakını  görüşebilirler. Söz konusu Türkiye’nin Kürtleri ise, HDP, isteklerini Türkiye nüfusuna açıklamak zorundadır.

ÖZDEMİR İNCE

18 OCAK 2019

SANAT ve SANATÇI NEDİR ?

Son zamanlarda “Sanat” ve “Sanatçı” sözcükleri bol miktarda kullanılmakta. Bu nedenle konuyu irdelemek farz oldu. Durum şöyledir:

Sanat bir insani faaliyettir. Bu faaliyetin ya da düşüncenin ürünü duyulara, heyecanlara, algılara ve akla hitap eder. Yoktan var olan ve doğada, hayatta karşılığı bulunmayan bir üründür; anlamı kendisine dönüktür, kendisindedir.

Bu işi bizim ortaokul Türkçe öğretmenimiz Göbek Emmi yöntemiyle şöyle tanımlayabiliriz: “Olmuş ya da olması mümkün olayları  belli bir yerde, belli bir zamanda ve belli bir kültür ortamında anlatmaya roman denir.”

Bu tanımı öyküye dayalı sinemaya, tiyatroya, televizyon filmine de uygulayabiliriz.

Bir sinema filminde, bir romanda, bir tiyatro yapıtında, bir öyküde bir yargıç rüşvet alıyor, bir avukat müvekkilesine sulanıyorsa, bu eylem “meslek haysiyetine saldırı” sayılıp yargı konusu yapılamaz. Yapılıyorsa, hödüklükten yapılıyordur ki çok görülmekte…

« Ars est systema præceptorum universalium, verorum, utilium, consentientium, ad unum eumdemque finem tendentium. »

«Sanat; evrensel, gerçek, yararlı, tek ve aynı amaca yönelik bir öğretim sistemidir.»

SANATÇI (L’ARTISTE): Bir yapıt yaratan, yaratıcı bir sanat, teknik, bir bilgi sahibi kimse. Yapıtları heyecen, duygu, duyu, düşünce ve aşkınlık yaratan kimse. Aşağıdaki on sanat dalında ürün veren kimse.

SANAT DALLARI

1.Mimari  (Katkıda bulunanların özel isimleri vardır).

2.Heykel (Heykeltraş, yontucu)  

3.Resim  (Ressam, “artiste” (artist) sıfatı sadece ressamlar için kullanılır)

4.Müzik (Besteci ve katkıda bulunanlar (Piyanist, kemancı, çelist, vb.)  

5.Edebiyat (Şiir, roman, öykü, deneme.”Yazar” sıfatı sadece bunları üretenler  için kullanılır.)

6. Canlı gösteri sanatları: Tiyatro, dans, kukla, sokak gösterisi, opera, canlı müzik.·

7.Sinema (Sinema sanatına katkıda bulunanların özel adları vardır: Yönetmen, senarist, oyunucu, aktör, aktrist (“Artist” değil), montajcı. vb. Sinema, tiyatro oyuncusuna, şarkıcı ve türkücüye, model ve mankene “sanatçı” denmez.

8.Televizyon

9. Çizgi Roman (bande dessiné) ·

10.Sayısal (numérique):  Bilgisayar, dijital, video

Özel ek:

“Gazeteci-yazar” diye bir meslek yoktur. Gazeteci ve yazar diye iki meslek vardır. Her gazeteci “yazar”, her  yazar “gazeteci” değildir. Hem gazetede yazan hem edebiyat alanında ürün veren kimseye “Gazeteci ve yazar” denir.

***

Bilmem arz edebildim mi?

Özdemir İnce

12 Ocak 2019

S

KAVUN ACISI KİRAZ ZAMANI

2019 yılının ilk günü, birincisi ikincisine bağlı iki şiir okuyacaksınız. Birincisi benim şiirim, Aydın’da, 1967 yılında yazıldı. İkincisini 1866 yılında  Jean- Baptiste Clément yazdı.Şiirin ve şairin öyküsünü benim şiirden sonra okuyacaksınız.

Kavun Acısını bilir misiniz, hiç acı  kavun yediniz mi?  Tuhaf, keskin bir acılığı vardır.Tıpkı AKP iktidarı gibi.

Ben 30 yaşımda idim, Ülker 28’inde. Tanbey ise 3 yaşında. Paris’ten (tahsil ve terbiye dönemi) yeni dönmüştüm. İngilizce öğretmeni Ülker, solculuktan dolayı Yalvaç Lisesine sürgün gönderilmişti. Adalet Partisi hükumetinin sürgüne gönderdiği ilk kadındı. Ben o sırada Aydın’da lise Fransızca öğretmeniydim.  O yıl Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’ni [i] çeviriyordum. Günümüzde de süren kavun acısı yeni yeni gelmekteydi.

Kavun acısının geleceğini ama geçeceğini ve 1871’de gelmeyen mutlu kiraz zamanının pek yakında geleceğini düşünürken plaktan Kiraz Zamanı’nı (Le temps des cerises)’dinliyordum, Yves Montant’ın sesinden.

Kiraz Zamanı şiir dosyası 1968 yılında May Şiir Ödülü’nü kazandı ve May Yayınevi tarafından 1969 yılında  kitap olarak yayınlandı. Üçüncü kitabımdır. Siyaset ile şiir artık nişanlanmıştır.

Eleştirmenler (falan)  benim Kavun Acısı ile Jean- Baptiste Clément’ın  Kiraz Zamanı arasındaki ilişkiyi ne fark etti ne keşfetti. Üstelik kitabın adı da Kiraz Zamanı idi. Şimdi benden öğreniyorlar.

Kiraz Zamanı ile ilişkim bitmedi: Les Temps des Cerises adlı yayınevi Zorba ve Ozan (Le Tyran et le Poéte) adlı kitabımı yayimladı (2009). Fransa’da yayımlanan dördüncü kitabım.

Kavun acısı hâlâ devam ediyor. Kiraz Zamanı henüz gelmedi. Kendi kendine gel(e)meyeceği henüz anlaşıl(a)madı. Dört mevsime onu da eklememiz gerekiyor. Kiraz Zamanı’nı beklerken insan yaşlanmıyor.

ÖZDEMİR İNCE

1 OCAK 2019

***

K

KAVUN ACISI[ii]

Bu kavun acısı gelecektir

bu kavun acısı geçecektir

demir tavını bulacaktır

ağır kuru ve gebe bir sesle

çekiç örse vuracaktır

karımın devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır

Kavun acısı

kışın ilk sesidir camlarda

yazın boş bir okul avlusunda birikmesidir,

unutulmuş bir kalemdir öğretmen masasında

gülen ayvadır ağlayan nardır

bir umut sürgünüdür Dicle boyunda

kavun acısı gelecektir

kavun acısı geçecektir

kırağı gibi dalların üzerinden

bir al turna gibi tüfeğin önünden

su gibi damlayacaktır

ve dağlayacaktır yalım gibi

kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

Çünkü

saat çalışır ve tamamlar günü

bir kan damlar kaldırımın üzerine

bir daha bir daha damlar

acı yağmur suyuna karışır

 bir adam durur direğin dibinde

boynu kıldan ince bir adam

saat vurur yürek atar kan damlar

atar sigarasını adam ezer böcek gibi

atar sigarasını adam ezer yazgı gibi

atar sigarasmı adam, çünkü

bir yerlerde beyaz mügeler açmaktadır

incir sütü biber gibi yakmaktadır

ak döşekler diken gibi batmaktadır

dağlar dağlar dağlar çağırmaktadır

Türkünün yurdu insanın yüreğidir

türkünün yüreği insanın belleğidir

onlar senin türkünü anlamazlar

türkün bütün sularda yıkanmıştır

bütün otların ince tadını bilir

bütün zindanları özgürlüğe çevirmiştir

onlar senin türkünü anlamazlar

çünkü onlar

gak deyince et

guk deyince su isteyen

Anka’dırlar

Kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

bu kütük çiçeğe duracaktır

karımm devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır.

ÖZDEMİR İNCE

Aydın,  2.4.1967

***

KİRAZ ZAMANI

Jean- Baptiste Clément

Jean- Baptiste Clément 1836’da doğdu. Paris Komünü (1871)  partizanlarındandır. En ünlü şiiri olan ve elden ele dolaşan şiiri “Kiraz Zamanı”nı, 28 Mayıs 1871’de Fontaine-au-Roi sokağının hastabakıcı görevlisi olan “yiğit yurttaş” Louise’e adamıştır. 28 Mayıs Pazar günü Paris bütünüyle karşıdevrimcilerin eline geçmişti. Sadece Fontaine-au-Roi sokağında birkaç kişi çarpışıyordu. Bunlar bir barikatın arkasına sığınmış yirmi kadar savaşçıydı. Aralarında Jean Baptiste Clement da vardı. Öğleye doğru sokağa, elinde bir ekmek sepeti taşıyan yirmi yaşlarında bir genç kız geldi. Kim olduğunu soran savaşçılara Saint-Maur sokağının hastabakıcısı olduğunu, belki yardımı dokunur diye buraya geldiğini söyledi ve ödevine başladı. Savaşçıların bütün ısrarlarına karşın oradan uzaklaşmaya yanaşmadı. Adının Louise olduğunu söyleyen bu kızı sonraları hiç kimse göremedi.” (Dünya Halk ve Demokrasi Şiirler, C.1, Çev. A. Kadir-A. Timuçin)

LOUİSE  MİCHEL

Şair, yazar, öğretmen, devrimci ve kadın hakları savunucusu, kahraman Komünar Louise Michel… Komün’ün ilan edilmesinden (1871) sonra, “Kadın İşçilerin Çalışarak Ahlaklı Yaşaması Komitesi” ve “Kadınlar Birliği Merkez Komitesi” kurmak, “Devrim Kulübü” başkanlığı yapmak, kadınlar arasında sağlıkçı, barikatlarda dövüşecek savaşçı ve kundakçı birlikleri örgütlemekle; Issy, Clamart ve Montmarte çatışmalarına katılmakla suçlandı. Aslında o bu güzel “suç”lardan çok daha fazlasını bir ömre sığdırmayı başarmıştı.

                 KİRAZ ZAMANI [iii]

                 Gelince bize kiraz zamanı,

                 sevinçli bülbülle alaycı karatavuk

                 bayram ederler.

                 Güzellerin başında kavak yelleri,

                 sevdalıların yüreğinde güneş dolaşır.                                          

                 Gelince bize kiraz zamanı,                                                                                          

                 alaycı karatavuk ne güzel şakır.                                                       

                 Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa.                       

                 Gider çiftler düş kura kura

                 kirazları toplamaya,

                 bir örnek giysiler içinde aşk kirazları

                 düşer yapraklar altından damla damla, kan gibi.

                 Ama kiraz zamanı ne kadar da kısa,

                 toplanır düş kura kura mercan taneleri.

                 Gelince size kiraz zamanı,

                 korkunuz varsa aşkın acısından,

                  sakının güzellerden.

                 Ben ki ağır acılardan hiç korkmam,                                                                 

                 istemem bir gün bile yaşamak acısız.

                 Gelince size kiraz zamanı,

                  aşkın acılarını da tadacaksınız.

                 Hep seveceğim ben kiraz zamanını

                 Taşırım kiraz zamanından

                 yüreğimde bir yara.

                 Ve kader sunarken bana kendini

                 bilmez acımı dindirmesini.

                 Kiraz zamanını hep seveceğim ben,

                 ve içimde sakladığım anıyı. 

                 JEAN-BAPTISTE CLEMENT

                 Türkçesi:A.Kadir – Afşar Timuçin


[i] M.E. imzasıyla Sol Yayınları tarafından yayımlandı.

[ii]  Özdemir İnce, Kiraz Zamanı, May Yayınları, Birinci Basım, 1969;  Rüzgara En Yakın Yarde (Toplu Şiierler 1), Altıncı Basım:Kırmızı Yayınları 2010. s.162-163

[iii] A.Kadir, Dünya Halk Ve Demokrasi Şiirlri (I), Hilal Matbaacılık,1973. S.44

SENDEN ÖNCE

SENDEN ÖNCE

Sen doğarken bu dünya vardı, sen doğmadan da vardı bu dünya ! Adem’den, bütün peygamberlerden önce de vardı bu dünya; her türlü tanrıdan, tanrılardan ve dahası Tek Tanrı’dan da önce vardı bu dünya.

Var olanı bulmaya keşif , var olmayanı bulmaya (yapmaya) icat denir: Amerika anakaraları var oldukları için  keşfedilmiştir; atom, DNA, RNA, yerçekimi de gene var oldukları için bulunmuştur. At arabası, tren, otomobil, bisiklet,  penisilin ve benzeri ilaçlar, buzdolabı, televizyon, cep telefonu ve benzerleri yapılmış ve yaratılmıştir. Var olan bilgiler ve malzemeler kullanılarak yaratılmıştır.

İmamların, hacı ve hocaların “Kuran’da yeri var” demelerine bakmayın; Kuran’da olan bilgiler, Hz. Muhammed’in (MS 22 Nisan 571,  MS 8 Haziran 632) yaşadığı MS.7. yüzyıla ait bilgilerdir. Son ayetin indiği günden sonraki bilgileri içermez. İçerdiği bilgiler de çağının nesnel bilgilerinden ibarettir, onlarla çelişmez. Ama sadece Kuran değil, bütün yaratılış efsaneleri, Tevrat ve İncil de günümüzün bilgisi ile çelişmekte.

Konumuz başka: İnsanın gövdesinde bilgi salgılayan bir organ bulunmadığını kaç kez yazdım. İnsan beyni bir aküye benzer; boşken işe yaramaz içini dolduracaksın, tıpkı cep telefonunu şarj eder gibi. Bildiğimiz her şeyi bizden öncekilere borçluyuz. Yazdığımız, yaptığımız, yarattığımız her şeyi bizden öncekilere, sarı, siyah ve beyaz atalarımıza borçluyuz.

Yıllar önce yazmıştım: Bir çocuğu doğar doğmaz yalnız bıraksak, bir taştan farkı olmaz. İnsanlar arasında yaşasa konuşabilir ama hiç resim görmezse, hiç müzik dinlemezse, ressam ve müzisyen; hiç masal dinlemez ve hiçbir şey okumazsa şiir ve roman yazamaz.

                                                                       ***

Lâfı konuya getiriyorum: Bilim ve sanatta geriye dönük araştırma yapılmaz ise elinizde kulaktan dolma bilgiden başka hiçbir şey olmaz. Diyelim ki imge ya da gelenek üzerine yazı ya da kitap yazdınız. Yazınızı okumadan önce yazının konusundaki kaynaklara ve dipnotlarına bakarım. Kaynak ve dipnotu yoksa ya da yeterli değilse yazınızı çöp sepetine atarım. Sadece Türkçe kaynaklar da yetmez. Arabayı herkes yeniden icat etse insanlık bir adım ileriye gidemezdi. Herhangi bir konuda yazı yazmak isteyen de yazılmışları yok sayıp sıfırdan başlayamaz.

Bir gazete yazımdan esinlenerek Herakleıtos’a başvuracağım. Bilirsiniz: Efesoslu filozofun “Aynı derede (suda) iki kez yıkanılmaz” dediği ünlü bir sözü var. Ama eksik. Herakleitos Alova’nın Türkçeleştirdiği Kırık Taşlar’da [i] şöyle diyor:

                                               27.

                                               Yeni

                                                       yepyeni

                                                                   sular akar

                                               aynı  ırmağa

                                                                   girenleri üstünden

                                               (O ırmak ki)

                                               dağıtır

                                                         toplar

                                               birikir

                                                         akar

                                               yaklaşır

                                                           uzaklaşır

                                               28.

                                               Aynı ırmağa

                                                                   girdiğimizde

                                                                                      girmeyiz

                                               Biziz

                                                       değiliz

                                               29.

                                               İki kez

                                                         giremezsin

                                                                          aynı ırmağa

Kaynağa gitmezsen sadece akan suyun değiştiğini düşünürsün, oysa senin de bedenin duramadan değişmekte; aynı hızla olmasa da düşüncelerin, duyguların değişmekte. Herakleitos “Sen ve su değiştiğiniz için aynı ırmakta iki kez yıkanamazsınız!” diyor.

                                                                       ***

Bir başka örnek: Öncesi de var ama 90’ların başından itibaren diyelim, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi sürecinin başlamasından itibaren diyelim, ülkeye bir “Ulus Devlet” düşmanlığı ithal edildi. Bu ithalin ihracatçıları Avrupa Birliği, Soros teşkilatı, CIA ve ona bağlı vakıflar vardı. Ortaya atılan iddialardan biri de Atatürk’ün Kürtlere “Özerklik sözü verdiği” idi. Atatürk sözünü tutmamıştı. Argosuyla “Kürtlere kazık atmış”tı. Herkes kanıt olarak 1921 anayasasını gösteriyordu ama  bu belgeyi nedense hiç kimse okumamıştı. Günün birinde, işe  Yaşar Kemal de girince  karışmak zorunda kaldım. Şimdi okuyacağınız   yazıyı 11 yıl önce  Hürriyet gazetesinde yayınladım:

[1921 ANAYASASI [ii]   

Yaşar Kemal, konuşmasının başına aldığı İzmit Basın Toplantısı’nda Gazi Paşa  “Dolayısıyla başlı başına Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir” diyor.

Demek ki Gazi Paşa 1921 Anayasasının 11. maddesine  gönderme yapıyor. Yaşar Kemal’in benim yaptığımı yapıp bu maddelere bakması gerekmez miydi ?

Günümüz Türkçesi ile 11.madde : “Vilayet” denen idari birim, manevi şahsiyet ve muhtariyete (özerklik) sahiptir. BMM’nin koyacağı yasalar çerçevesinde, evkaf, medreseler, maarif, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım(laşma) işlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesi “vilayet şuraları”nın yetkisi içindedir. Ancak iç ve dış siyaset, şer’iye, adliye ve askeriye ile ilgili konular, uluslararası ekonomik ilişkiler ve birçok vilayeti ilgilendiren hususlar merkezi yönetimin yetki alanındadır. [iii]  

23 maddeden oluşan 1921 Anayasası ulusal devletin kuruluşunu haber veren metindir ama Osmanlı Kanuni Esasi de yürürlüktedir. Gazi Paşa’nın gönderme yaptığı 12.madde Musul’u kapsayan Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan vilayetlerin tümünü işaret etmektedir. Yani bütün illerin yerel yönetim biçimini saptamaktadır; Diyarbakır’ın özerkliği kadar Adana’nın ve Muğla’nın da özerk yerel yönetimi söz konusudur. Kısacası 1921 Anayasası özel olarak Kürtlere muhtariyet (özerklik) tanımış değil.

1921 Anayasasının 11, 12 ve 13 maddeleri 1924 Anayasasında yer almaz. Artık iller günümüzde olduğu gibi Valilikler ve Belediyeler tarafından yönetilmektedir. Bülent Tanör’e göre, 1921 Anayasası’nın  vilayet memurlarının bile seçimle gelmesi yolundaki düşünceleri Büyük Millet Meclisi’nde destek bulmamıştır. Komün örgütlenmesinden ve yerel özerkliklerden tedirgin olan milletvekillerinin bu türden merkezkaç eğilimlere karşı çıktıkları görülmektedir [iv] . Meclis’te Kürt milletvekilleri bulunduğu da unutulmamalı.

Özetleyecek olursak 1921 Anayasası’nın muhtariyeti Yaşar Kemal’in “özerklik”i ile eş anlamlı değildir ve bu özerkliğin 1924 Anayasasında herhangi bir dayanağı bulunmamaktadır.

Doğu Perinçek bu düşüncemi destekliyor :“Şeyh Sait isyanı ve Musul’un kaybedilmesi de, yine iç ve dış etkenler üzerinden bu yönelişi etkilemiştir. Şeyh Sait hareketi, ortaçağlı yerel otoritenin gücünü ve tehlikesini göstermiştir. Musul’un İngilizlerin elinde kalması ise Türkiye bünyesinde düşünülen Kürt ağırlığını ve bu ağırlığı hesaba katan programı zayıflatmıştır.”[v]   

Doğu Perinçek’in kitabı, bu konuda serinkanlı düşünmek isteyenlere önemli bir katkıda bulunabilir.Ülkenin dirlik ve düzenini ilgilendiren konularda, nesnel ve doğrulanmış belgelere dayanmayan kulaktan dolma saptırıcı bilgiler son derece tehlikelidir. (Devam edecek) [vi] ]

O yıllarda beni bir kaşık suda boğmak isteyen R.T.Erdoğan destekcisi sol-liberallerin, AKP aktrolü silahörlerin ve Kürtçülerin hiçbiri karşımda el kaldıramadılar ama her fırsatta Atatürk’ün verdiği sözü tutmadığını iddia ettiler. Bu yakınlarda yeni bir açılım görüşmesi başlarsa özerklik sözü (!) tekrar piyasaya sürülecektir.

                                                                       ***

Ben bu memlekette imge, gelenek, yazınsal yapıtın yapısı ve oluşumu konularında dip notsuz, referanssız çok yazı okudum. Okudunuz.

Her meslek,  her zanaat erbabı çırak → kalfa → ustanın zincirleme ilişkisi dolayısıyla kendinden öncekine borçludur. Borçlanmak zorundadır. At arabası olmasaydı otomobil yapılamazdı. Her şeyin bir esin kaynağı vardır. Esinin kaynağında gereksinim vardır. Gereksinim tasarımı doğurur. Masa yapılmadan önce adı yoktur. İnsan masayı yaptıktan sonra adını vermştir. Tam anlamıyla bir varoluşsal ilişki. Pratik ve uygulamalı bir ilişki. Şair de imgeyi bir anlatım gereksinimi için yapmış sonra da yaptığı şeye imge adını vermiştir. İmgenin Latincesi “imago” XI yüzyıldan itibaren var; Fransızcada XII yüzyılda “imagene” olarak kullanılmaya başlanmış yansıma ve suret anlamında. Daha sonra “görüntü” anlamında kullanılır olmuş.Yazınsal ve şiirsel imgemin yaşının yüzden fazla olmadığını düşünüyorum. İmge, Türkçeye ve Türk edebiyatına İkinci Yeni döneminde “görüntü” sözcüğüyle girdi.Yazınsal (şiirsel) imge üzerine ilk ciddi inceleme yazısını bu satırların yazarı Varlık dergisinde (Temmuz-Kasım 1983, sayı:910-914) İmge ve Serüvenleri [vii]   adıyla  yayınladı. Demek oluyor ki bu yazıyı ve bu yazının dipnotlarını ve referanslarını eleştirel okumadan geçirmeden imge konusunda tek satır yazamazsınız. Gelenek kunusunda da Hilmi Yavuz – Özdemir İnce tartışmalarını, T.S.Eliot’u ve bu üç yazarın referanslarını okumadan tek satır yazamazsınız. Çünkü, böyle bir işe kalkışanların vücudunda bilgi salgılayan bir organ yok. “Benim haberim yok! Okumadım!” da bir mazeret değil. Ele aldığınız her kosuda söylenmiş ve yazılmış her şeui bilmek zorundasınız.

                                                                       ***

Bu fırsattan yararlanarak Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Çevirmenin Çilesi”[viii]  başlıklı yazımı bilgi ve ilginize bir gereksinim olarak sunuyorum:

[Rahmetli arkadaşim Atilla Tokatlı 70’li yıllarda bir ara (nedense) İstanbul’u bırakıp Ankara’ya gelmişti. Galatasaray mezunuydu,  Paris’te sinema sanatı konusunda öğrenim yüksek görmüştü.  “Denize İnen Sokak” (1960) adlı filmi.yurt içinde piyasaya çıkmadan 21. Venedik Film Festivali’nde özel programda  gösterilmişti. Ama nedense sinemayı küt diye bırakmıştı.

Sinemayı neden bıraktığını neden çeviriden başka bir iş yapmadığın hiç sormadım. Adetimiz böyleydi, anlatılmadıkça sormazdık.  Çeviri yaparak geçinip yaşıyordu. Çevirdiği  kitapların sayısını yüze çıkardığı zaman emekli  olacağını söylemişti. Yüz kitabın10-12’si nasıl olsa her yıl yeni baskı yapardı; bir kitabın çeviri ücreti de insanı bir ay geçindirirdi.

Doğrudur: Ben de Régis Debray’den çevirdiğim küçük bir kitabın çeviri ücretiyle Bodrum’da 15-20  gün tatil yapmıştık Ülker’le. Belki Tan bile vardı yanımızda. Kitabın adı Zamane Delikanlısı [ix]  idi, Habora Yayınevi (1970) yayınlamış ve 700 eski Türk lirası ödemişti.

Oysa şimdi, yazar ve çevirmen Işık Özgüden, 2018 yılında çevirmenin halipürmelalini tasvir ettikten sonra  yazıyor:

[«Kısacası, kitap çevirmenliği gibi vasıflı bir emek gerektiren bu alan en vasıfsız emek için devletin öngördüğü insanlık dışı koşulları bile karşılayabilmekten yoksundur. Bu nedenle de yayın sektörünün temel ihtiyacı olan “profesyonel kitap çevirmeni” sayısı son derece azdır.

Bu örneği somutlamak istersek, Türkiye’de 2018 itibarıyla asgari ücret net 1603 TL’dir (bu parayla tek bir kişinin bile yaşayabilmesinin mümkün olmadığı gerçeğini bir yana koyalım şimdilik). Bir çevirmenin eline her ay net 1500 TL’nin (yani asgari ücretten de düşük bir rakamın) geçebilmesi için, Çevirmenler Birliği’nin (Çev-Bir) saptadığı asgari sözleşme koşulu olan brüt %7 üzerinden ve 2000 baskı sayısıyla (ki şu an birçok yayınevinin baskı sayısı azami 1500’dür) yapılmış bir anlaşma sonucunda, en az 120-150 sayfalık bir kitabı bir ay içinde çevirmesi, çeviri metnin tekrar okumalarını, düzeltmelerini, gerektiğinde başka kitaplarla yürütülecek araştırma ve incelemeleri de bu zaman süresi içinde yapmış olması; teslim ettiğinde yayınevinin hemen ödeme yapması (ki birçok yayınevi ödemeyi kitabın basılmasını takip eden aylara yaymaktadır); üstelik hemen ardından yeni bir çeviriyi, bir sonraki ay ve diğer aylar da yeniden başka çevirileri bulabilmesi gerekir. Böyle bir çalışma temposunda ne hafta sonu tatili, ne yıllık tatil, ne de olası sağlık koşulları dikkate alınmıştır. Kısacası bu imkânsız bir durumdur, hele ki bir aile yaşamını böyle sürdürmek hayal bile edilemez. Şunu da asla unutmamak gerekir ki, asgari ücretin altında bir aylık alabilmek için bu tempoda çalışması beklenen kişi en az iki dili gayet iyi bilip kullanabilen, dünya kültürüne vâkıf, yani Türkiye ortalamasının üstünde kalifiye bir emeğin satıcısıdır.»  [x]  

Çeviri işinde de, değerlendirilmesinde de çevirmenin emek hakkı yenir. Eskiden çevirmenin adı kitap kapağına yazılmazdı. Bu yobazlığın aşılmasında epeyce etkim oldu. Çeviri kitap tanıtımı, eleştirisi yapanlar, çevirmenin adını anmazlar. Yazarın üslubundan söz ederler ama o üslubun patenti yazara değil çevirmene aittir. Bu konuda da kaç kez yazdım ama suç tanıtım yazarlarından çok editörlerde. Bu eksikli yazılar asla yayınlanmaz. Önce editörler mesleklerini öğrenecek. Sonra her şey epeyce düzelir.

Çeviri; budunu, kültürü, edebiyatı ve sanatı “ensest”ten korur. Aşiret dışı  evlilikler (yani yabancı dilden çeviriler) soyun beden ve akıl sağlığını korur. Aile içi evlilikler (okumalar-yazmalar) insan soyunu (kültürünü) sakatlar.] [xi]  

Çeviri kitap tanıtımı ya da eleştirisi yapanlar, yabancı kaynaklardan aparttıkları bilgileri aktarmakla  yetinmeyecekler ve çevirmenin işini mutlaka değerlendirecekler. Çevride “akıcı bir dili” olan yazar değil çevirmendir. Çok önemli bir kitabı bulan,  iyi bir çevirmene  çevirtip yayınlayan  editörü de öveceksin.

Kitap eklerine gelince: Kesinlikle AKP hükümetine benzemeyecekler  ama ne yazık ki benziyorlar.

ÖZDEMİR İNCE

22 ARALIK 2018


[i] Bordo Siyah Yayınları, 2004. S.39-40-41

[ii] Hürriyet gazetesi, 26 Ocak 2007.

[iii] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, YKY, S.263

[iv] Age. S.265

[v] Doğu Perinçek, Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, S.28

[vi] Bu yazıyı iki yazı izledi: “Türkiye Barışını  Arıyor  Konferansı”nın Ültimatomu (27 ocak 2007); Pandora’nın  Kutusu (28 ocak 2007)

[vii]Özdemir İnce,  Şiir ve Gerçeklik, İmge Yayınları, 2011, 4.baskı

[viii] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[ix] Cumhuriyet gazetesi, 21 Aralık 2018

[x] T24, 22.10.2018

[xi] Cumhuriyet gazetesi, Çevirmenin Çilesi, 21.12.2018