Kategori arşivi: Siyaset Yazıları

İSLAMCI SİLAHŞÖR YUSUF KAPLAN

İslamcılığın sıkı atıcılarından komik silahşör, Yeni Şafak yazıcısı Yusuf Kaplan’ı Türkiye’nin pek yüksek basın dünyası yeni keşfettiği için pek neşeli. Muhterem düşünürcü hakkında önce Cumhuriyet gazetesi yazıcısı Aydın Engin (28.09.2014) ile aynı gazetenin genç yazıcısı Özgür Mumcu (29.09.2014) keşif keyiflerini okur dünyasına müjdelediler. İkisi de pek mağrur.

Mağrurlar ama insan internette kısa bir araştırma yapsa keşif patentinin bendeniz fakire ait olduğunu görürler. Adı geçen düşünürcü, bendeniz tarafından 2007 yılında az biraz hırpalanmış idi.

Özdemir İnce

29 Eylül 2014

(12 EKİM 2007, CUMA)

****

İSLAMCI ATMASYONU

 Adnan Menderes taa 1950’de bakın neler söylüyordu, Şevket Çizmeli’nin “Menderes, Demokrasi Yıldızı ?” (Arkadaş Yayınları) aktaracağım: “Gene seçim beyannamemizde yazıldığı üzere millete mal olmuş inkilaplarımızı mahfuz tutacağız (koruyacağız)” (“Adnan Menderes’in Söylev ve Demeçleri” Cilt 2. S.26; 29 Mayıs 1950)

Adnan Menderes’in sözünü ettiği “millete mal olmamış devrim”, “millet vicdanına bir değirmen taşı ağırlığıyla çökmüş olan tedbir”  laiklik devrimidir.

1950 öncesinin, CHP içindeki gizli İslamcı muhalefeti ve yer altına inmiş tarikat örgütlenmelerini bir yana bırakalım, AKP’yi iktidara getiren Cumhuriyet karşıtı İslamcı hareket 29 Mayıs 1950 tarihinde resmen başlamıştır.

Adnan Menderes’den ilham alan Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan 21 eylül tarihli yazısının başında şöyle diyor:

“Türkiye’de adına laiklik hassasiyeti denen şey, bazen zıvanadan çıkıyor ve insanı resmen çıldırtacak boyutlar kazanıyor. Amerika’nın kurucu babalarından Thomas Jefferson, Amerikan anayasasının ruhunu İncil’in oluşturduğunu söyler. Peki, aynı şeyi, biz söyleyebilir miyiz? Meselâ Türkiye’nin anayasasının ruhunu Kur’ân oluşturur, İslâm oluşturur, diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Böyle bir şey söyleyen adama Türkiye’de hayatı zindan ederler.”  

Murat Yıldırımoğlu adlı  okurum Yusuf Kaplan’ın doğruyu söylemediğini hatırlatıyor bana: “Thomas Jefferson Aydınlanma çağının seçkin bir üyesidir. Hayatı boyunca dinin devlet yapısı üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak için çalışmıştır. Onun da aralarında yer aldığı Kurucu Babalar tarafından hazırlanan Amerikan Anayasasının hiçbir yerinde Tanrı, Hristiyanlık, İsa ya da İncil’den söz edilmez. Hatta Anayasa’nın 6. maddesinde devlet görevleri için yapılan sınavlarda dine ilişkin soruların yer alması yasaklanmıştır. Jefferson din ile devlet arasına bir duvar örülmesi gerektiğini söylemesiyle ünlüdür.”

“Jefferson bir deistti, yani bir Tanrı’ya inanıyor ama herhangi bir dine inanmıyordu. İsa’nın kişiliğine saygı duyuyor ama onun Tanrı’nın oğlu olduğuna, mucizeler gösterdiğine inanmıyordu. Daha da ileri gidip içinde İsa’nın bir bakireden doğduğuna ilişkin bilginin, mucizelere ilişkin iddiaların, İsa’nın ölümünden sonra yeniden canlandığına ilişkin iddiaların olmadığı bir İncil bile yazmıştı.”        

Yusuf Kaplan’ın öğrenmesi ve hiç unutmaması gereken iki şey var:

1.ABD sekülarizmi, Kilise ve halkın devlet otoritesini sınırlandırma çabasından doğmuştur. Laikliğin kaynağı ise devlet ve halkın Kilise’nin otoritesini yıkmak için yaptığı işbirliğinde bulunmaktadır. Türk laikliği gelince dinin baskılarına karşı toplum ve bireyleri korur, korumak zorundadır.

2.İsa, İncil’de “Benim krallığım bu dünyadan değildir” (Juhanna, 18:36) der. İslam ise 2007 yılında bile yeryüzü krallığından vazgeçmemektedir. Thomas Jefferson İncil’i sorgulamış. Bir İslamcı olarak Yusuf Kaplan Kuran’ı sorgulayabilir mi ?

(HÜRRİYET, 12 EKİM 2007, CUMA)

****

CAHİL ÖZDEMİR İNCE !

 Yazdıklarım karşısında bocalayan İslamcıların, İkinci Cumhuriyetçilerin ve hariçten gazel atan zevzeklerin bir cankurtaran simidi var : Cahil Özdemir İnce ! Özdemir İnce cahilin tekidir, bu işten anlamaz !

Belki cahilim, belki değilim, çünkü bu başıbozuk postmodern çağda cehalet de görecedir. Ama budala olmadığım kesin ! Her konuda danıştığım, bilgi alıp tavsiyesine uyduğum dostlarım, arkadaşlarım var : Hukuk, ekonomi, İslam, vb., konularında. Anayasa konusunda yazıyorsam, mutlaka bir anayasa uzmanına danışmışımdır. Ayrıca, hiç olmadı ya, yazılarımı işin uzmanına da yazdırmış olabilirim ! Altında imzam olan her yazı bana aittir !

Bu nedenle, benim cahil olup olmadığım önemli değil; yazdıklarım doğru mu değil mi ? Sorduğum sorulara cevap veremeyenler, yalan ve yanlışlarını yüzlerine çarptığım palavra esnafı, “Cahil Özdemir İnce !” diyerek kurtulacaklarını sanıyorlar.

Madrabazların köy gençlerini bastırmak için “Sen önce askerliğini yap !” demeleri gibi.

Adam İslamcı atmasyonculuğuyla bir şeyler yazıyor (ki bu atmasyonculuk İslamcı yazıcıların çoğunda vardır). Büyük laflar. Thomas Jefferson’u da yanlış tanıtıyor. Meğer o büyük laflar kendisinin değil bir büyük yazarın imiş. Sıkışınca yazarın ve kitabın adını veriyor. Sıkışmasa laflara sahip çıkıp hava basacak. Aslına bakarsanız, üslubundan da anlayacağınız gibi adı anılmaya değmez biri. Ama teşhir etmek için adını veriyorum.

Bakın “adam” ne diyor : 

“Batılı oryantalistlere rahmet okutacak kadar bu topluma, bu toplumun asil kültür ve medeniyet birikimine şaşı bakan; üçüncü sınıf bir gönüllü acentası gibi çalıştığı için de Batı kültürünü, düşüncesini, uygarlığını bir bütün olarak kavramaktan âciz birilerini ciddiye almam hiç şık değil. İyi de, Özdemir İnce, hangi cesaretle beni kalemine dolama cüreti gösterdi acaba? Olsa olsa câhil cesaretidir bu. Ama Özdemir İnce’nin yaptığı şey düpedüz terbiyesizlik. O yüzden bu cevabı hak ediyor. Benim, hiçbir zaman kafadan atmayacak, uydurmayacak kadar kişilik ve birikim sahibi biri olduğumu düşünmek bile istemiyor anlaşılan.” (Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 16.10.2007)

Alıntı yaptığım bölüm “adam”ın kişiliği hakkında bilgi veriyor. Kendisini pek önemsiyor ve zorunlu olarak tanımam gerektiğine inanıyor. Oysa  yazılarına arada bir göz attığım köşe yazıcılarından biri. Bundan sonra da öyle kalacak. İnternetten adını aradım, böbürlenmesine denk bir özgeçmişi, yapıtı var mı diye. Yurt dışında doktora yapmış. Ama diploma ve doktora alanının dışında tipik bir otodidakt ! Gerisi, İslamcı mürit böbürlenmesi !

Beni güldüren, kendisini eleştirmeme şaşırması, “Hangi cesaretle ?” diye sorması. “Cesaret” ile yazmadığım için, türünü belirtemeyeceğim. Ama gene de bir cevap vereyim ortaya :

Ben bir yalanbozucu dikkatiyle yazarım.

Tuhaftır bu İslamcı yazıcılar: İpe sapa gelmez iddialar ileri sürerler. İddialarını çürütürüm. Bunun üzerine ünlü bir ecnebi yazarın adını verirler ! Böylece  başkalarının düşüncelerini yürüttükleri ortaya çıkar. Tuhaftır bu İslamcı yazıcılar ! Bazıları kâbuslu rüyalarında beni görürler ve ertesi sabah “İkinci Cumhuriyetçilerin korkulu rüyası Özdemir İnce !” diye yazarlar.

(HÜRRİYET, (18 KASIM 2007, PAZAR)

 

KÜRTÇE ANADİLDE ÖĞRETİM

 

Aydınlık gazetesi “Kürtçe anadilde öğretim” konusunda bir tartışma açmaya karar vermiş. Gazetenin eski yazarı olmamın yanısıra bu konuda birkaç yüz sayfa yazı yayınlayan, “Anadilde öğretim” ile “Anadilin öğrenilmesi” arasındaki farkı anlatabilmek için 2000 yılından bu yana dil döken bir Donkişot olduğum için bana da müracaat ettiler. Ben de bu bir son fırsattır diyerek, durumun tehlikesini göz önünde tutarak ve yüzde yüz bilimsel yansızlığımı koruyarak bir cevap verdim

Yazı önümüzdeki günlerde (“Pandoranın Kutusu” hariç) yayınlanacak.

Yazımın planı şöyle:

1.Aydınlık’ın soruları;

2.”Anadil’de Öğretim” konusunda yazdığım “PANDORANIN KUTUSU” adlı 3 Eylül 2000 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan ilk yazım (aynı zamanda Türkiye’de bu konuda yayınlanan ilk yazı);

3.Soruşturmaya cevabım;

4.13 Kasım 2013 tarihli Aydınlık gazatesinde yayınlanan “ÜNİTER  DEVLET  VE  ANADİLDE  ÖĞRETİM” başlıklı son yazılarımdan biri.

AYDINLIK GAZETESİNİN SORULARI:

 Tartışma açtığımız önemli bir konuda sizin görüşlerinize başvurmak istiyoruz 

Biliyorsunuz BDP’li belediyeler Güneydoğu’da “Kürtçe Eğitim Okulları açıyor. Bunu açarken de ilerde daha da yaygınlaşacak bu okulları bir deneme-yanılma-öğrenme açısından kullanacaklarını da belirtiyorlar.

Aşağıdaki sorulara yanıt arıyoruz, Gerek bu sorular gerekse de sizin de ekleyeceğiniz diğer sorulara da yanıtlarınızı içeren bir makalenizi bizimle paylaşır mısınız?

  1. Kürtçe bilim yapılabilir mi?
  2. Kürtçe ders kitabı yazılabilir mi?
  3. Kürtçe Alfabe dışında ders kitabı yazacak uzmanlar var mı?
  4. Bildiğiniz Kürtçe yazılmış bilim kitapları var mı?
  5. Kürtçe eğitim yapacak öğretmen var mı, o öğretmenler ne kadar öğretmen?
  6. Kürtçe eğitim yapan üniversite kurmak mümkün mü? Bilim adamı, uzman, profesör, doçent var mı?
  7. Kürtçe eğitim yapıldığını varsayacağımız hukuk fakültesine, tıp fakültesine gidecek öğrenci var mı? Öğrenci bulunsa ve hatta Kürtçe bilim dili olduğunu da varsaysak bile, o üniversitelerden mezun olanlar nerede yargıçlık, nerede hekimlik, nerede bankacılık yapacaklar?

PANDORA’NIN KUTUSU

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural, temsil ettiği devletin 34 yıldır muhalif kaldığı Si­yasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’At Ekonomik, Sosyal ve Kül­türelHaklar Sözleşmes’’ni New York’ta imzaladı.

Birleşmiş Milletler’in İkiz Sözleşmeler adı verilen bu iki met­ni Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından görüşülecek ve bü­yük bir olasılıkla bazı çekinceler konularak yürürlüğe girecek.

İkiz Sözleşmeler’in imzalanması Avrupa Birliği’ne uyum ve giriş süreciyle ilgili. Yoksa, 34 yıl muhalefet edildikten sonra böyle apar topar imzalanmazdı.

Türkiye, böylece, İkiz Sözleşmeler’in içeriği bağlamında Av­rupa Birliği’nin yanı sıra Birleşmiş Milletler’e karşı da sorumlu olacak. Bu sözleşmelerin verdiği hakların uygulanmadığı iddi­asında bulunan bireyler ve topluluklar Türkiye’yi uluslararası mahkemelerde dava edebilecekler. Ayrıca Birleşmiş Milletler özel bir denetim organıyla Türkiye’yi denetleyebilecek: Türkiye Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi hükümlerine uyuyor mu, uymuyor mu diye.

Pandora’nın Kutusu ‘nun içinde ne var?

Öğrendiğime göre, daha çok Afrika ve Asya’nın sömürge statüsü yaşamış halklarının hakları hedeflenerek hazırlanmış bu metinlerde Türkiye’nin başını ağrıtacak deyimler var:

Bağımsızlık ya da özerklik anlamını içeren self-determinasyon ilkesi. Uzmanlar bu ilkenin artık anlam değiştirdiği ve “uluslararası hukukta halkların kendi kültürel kimliklerini belir­leme hakkı” anlamını kazandığı görüşündeler. Aynı uzmanlar, Türkiye’nin bu sözleşmeleri imzalayarak “Kürtlerin kültürel haklarını” otomatikman tanımış olacağını vurguluyorlar.

Sanırım, Türkiye Büyük Millet Meclisi self-determinasyon deyimine bir çekince koyarak bir sınırlama getirecek.

Birleşmiş Milletler Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşme­si’nin 27. maddesi de Pandora’mn Kutusu’ndan çıkacak:

“Et­nik, dinsel ve dilsel azınlıkların bulunduğu ülkelerde, bu azınlık­lara mensup bireylerin, kendi gruplarındaki diğer üyeler ile bir­likte kendi kültürlerini yaşama, kendi dillerini konuşma ve ken­tli dinsel ibadetlerini gerçekleştirme hakları engellenemez.”

Türkiye bu maddeye karşı Lozan Andtlaşması’nda yer alan i azınlıklar deyişini kullanabilir. Ancak Avrupa Birliği bu azın­lıklar deyişinin sadece gayrimüslim Türk Vatandaşlarını kapsa­madığı görüşünde.

Cumhuriyet gazetesinde (11-12 Ağustos) Lozan Antlaşması konusunda bir inceleme yayınlayan Baskın Oran da bu antlaş­manın sadece gayrimüslimlere değil Müslüman yurttaşlara da haklar getirdiği görüşünde.

Pandora’mn Kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüsleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil.

Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçe’nin I İkinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tam bağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.

İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi ana­dilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Bu nedenle, ister okullarda, ister kurslarda olsun, Kürtçe öğ­renimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.

Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki en­gel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.

İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demok­rasiyi kurmasına bağlı.

O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli ola­lım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç umma­dığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.

(Hürriyet ,3 Eylül 2000)

 SORUŞTURMANIZA CEVABIMDIR:

 BDP’li belediyeler Güneydoğu’da Kürtçe ile öğretim yapmayı istediklerine göre; gene aynı çevreler anadilleri Kürtçeyi kullanarak ana okulundan üniversiteye kadar (üniversite dahil) eğitim-öğretim yapmak istediklerine göre, demek ki:

  1. Kürtçe bilim yapılabiliyormuş;
  2. Kürtçe ders kitabı yazılabiliyormuş;
  3. Kürtçe Alfabe dışında ders kitabı yazacak uzmanlar varmış;
  4. Kürtçe yazılmış bilim kitapları varmış;
  5. Kürtçe eğitim yapacak öğretmen varmış;
  6. Kürtçe eğitim yapan üniversite kurmak mümkünmüş; bilim adamı, uzman, profesör, doçent varmış;
  7. Kürtçe eğitim yapıldığını varsaydıkları hukuk fakültesine, tıp fakültesine gidecek öğrenci varmış; öğrenci bulunurmuş ve Kürtçe bilim dili niteliğine sahipmiş.

Ama şu soru çok önemli “O üniversitelerden mezun olanlar nerede yargıçlık, nerede hekimlik, nerede bankacılık yapabilecekler?”

Tartışma konusu, benim açımdan bunlar değil. Üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu türden istekler ve uygulamalar Anayasa’ya ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın bağlı olduğu yasalara aykırıdır. 

Sorun bu, yoksa Kürtçe anadilde öğretim isteyenlerin ellerindeki her türlü malzemenin kalitesiyle ilgili değil. Kalitenin düzeyi isterse Oxford, Sorbonne, Harvard düzeyinde olsun. Hiçbir şey değil. Sorunun kültürle, dille, uygarlıkla ilgisi yok. Sorun siyasal ve hukuksal;  siyasal sorun siyasal söylemle (discours), hukuk sorunu da hukuk söylemiyle  tartışılır. Tartışmayı devletler hukukundan soyutlayamayız! Şu anda dünyada 6.000 (altı bin) dil konuşuyor. Bunun kaçıyla öğretim yapılıyor, kaçı resmi dil?

ANAYASA MADDE 42: Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.

Üniter bir devlette bir insan topluluğunun, devletin resmi dili dışında, kendi anadilinde eğitim-öğretim yapma isteğinde dayatması, siyasal bağlamda, sırasıyla özerk devlet, federal devlet ve bağımsız ayrı bir devlet istemek anlamına gelir. Bu bakımdan, Türkiye’de Türkçe dışında bir başka dilde eğitim-öğretim yapmak mümkün değildir.

Burada insan haklarının ihlali gibi bir olasılık da mevcut değildir. Bana inanmayan anayasa ve devletler hukuku uzmanlarına sorabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut mevzuatı içinde okullarda ancak anadil öğretilebilir.

AKP pek marifetlidir: Üniter Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtçe öğretim yapılmasının çaresini mutlaka bulacaktır. Hadi bakalım!

Soruşturma yaptığınız konuda 2000-2014 yılları arasında Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde onlarca yazı yayınladım. Aşağıda okuyacağınız yazı 13  Kasım 2012 günü Aydınlık gazetesinde yayınlandı. Bir kez daha okunmasında yarar var. Okuyalım:

***

ÜNİTER DEVLET  VE  ANADİLDE  ÖĞRETİM

12 Kasım 2012 günü Bakanlar Kurulu toplantısından çıkan Başbakan Yardımcıs ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Öcalan’ın tecrit durumu, mahkemede anadilde  savunma hakkı konusunda açıklama yaptı ama anadilde öğretim konusunda  nedense sustu.

Kınamıyorum, çünkü susmak zorunda. Anadilde öğretim (eğitim), kuruluşundan bu yana Cumhuriyet’in karşılaştığı en çetin sorun. Öyle ki, sadece anadilde öğretim hakkı lehinde çözümlendiği zaman ortadan kalkacak bir sorun. Ama bir sorunun sonu değil tam tersine başlangıcı. 

Üniter devleti (ulusal devlet) 25 yıldır kötülüyorlar, yok olacağını muştuladılar ama hepsi ayakta duruyor. Şahin Alpay’ın bu konuda kaleme aldığı “Üniter Devlet ama Hangi Türden” başlıklı yazısı 9 Ağustos 2009 günü Zaman gazetesinde yayınlanmış. Anadil konusuna da değindiği için yazı ilgimi çekmişti, çekti. Anadilin öğretilmesi konusunda eli-yüzü düzgün bir yazı:

“Üniter devlet kamu okullarında anadil eğitimine de engel değil. İsveç’in resmi dili İsveçce, ama okullarında 100’den fazla dilde seçmelik anadil dersi veriliyor. Dolayısıyla Türkiye’de yerel yönetimlerin yurttaşlarla Kürtçe iletişim kurması, partilerin Kürtçe propaganda yapması, yeterli talep olması halinde kamu okullarında Kürtçenin seçmelik ders olarak okutulması üniter devlet yapısıyla çelişmez.”

Dikkat ederseniz, Şahin Alpay, Kürtçenin öğretilmesinden ya da öğrenilmesinden söz ediyor. “Anadilde öğretim hakkı”nın kapağını bile kaldırmıyor. Çünkü böyle bir hakkın üniter devlet ile çelişeceğini, sanırım, biliyor. Bu gerçeği bilen yazar ve siyasetçilerin sayısı ne yazık ki çok az. Bu nedenle işler çıkmaza giriyor. 

“Anadilin özgürce öğrenilmesi hakkı” ile “Anadilde öğretim hakkı” arasındaki farkı bilmeyen birinin; “Anadilde öğretim hakkı” ile “devletin ülkesinin bütünlüğü ilkesi” arasındaki ilişkiyi göremeyen birinin açlık grevi yapanların dil konusundaki taleplerini anlaması mümkün değil. Ama kalkmış “Çünkü insanların yeme içme hakkı kadar doğal bir hak olan anadilde eğitime karşı ‘Kürtçe eğitim böler kardeşliği’ sergiliyoruz. Tartışılması teklif dahi edilemeyecek konuların en hasını tartışıyoruz… Ama insanın doğduğu andan itibaren annesinden duyduğu dilde eğitim görmesine karşı çıkmanın insan hakları hukuku açısından da, ahlaki olarak da bir izahı yoktur… Her etnik topluluk kendi dilinde eğitim hakkına sahiptir…” (Demiray Oral, Taraf, 05.10.2012) diye yazıyor.

Hukuksal hiçbir dayanağı olmayan, duygusal yatırım cümleleri. Anadilde eğitim-öğretim hakkı devletler hukukuyla, uluslararası hukukla ilgili bir durum. Anadilde eğitim-öğretim egemen devlete ait bir haktır. Taraf gazetesi yazıcısının ileri sürdüğü “Her etnik topluluk kendi dilinde eğitim hakkına sahiptir” iddiasının geçerli olduğu hiçbir Avrupa Birliği ülkesi yoktur. Üniter bir devlet olan Fransa’da eğitim-öğretim sadece Fransızca yapılır. Belçika’da Fransızca ve Flamanca yapılır. Çünkü Belçika, özel konumlu Brüksel dışında, iki bölgeli (Valonya ve Flamanya)  bir Federal devlettir. Kürtçenin eğitim-öğretim dili olması için Türkiye’de en azından  bir “Türk & Kürt Federasyonu” kurulması gerekir. “Efendim, böyle bir federasyona ne gerek var böyle de Kürtçe anadilde eğitim-öğretim yapılabilir” diyen varsa, bunun nasıl olacağını anlatması, açıklaması gerekmektedir. İlkokul, orta okul ve liseyi Kürtçe okuyanlar, üniversiteyi Türkçe mi, Kürtçe mi okuyacaklar? Kürtçe okuyacaklarsa, resmi dili Türkçe olan üniter bir devlette nasıl iş bulup çalışacaklar? Eşit iş olanaklarına sahip olabilecekler mi? Bunlar ciddi işlerdir… Bu doğrular ve gerçekler karşısında “Ama insanın doğduğu andan itibaren annesinden duyduğu dilde eğitim görmesine karşı çıkmanın insan hakları hukuku açısından da, ahlaki olarak da bir izahı yoktur…” türünden iddiaların ciddiye alınması olasılığı ve olanağı yoktur.

Yukarıdaki duygusal cümleyi yazan kimse kadar ben de Kürtlerin anadillerinde eğitim-öğretim yapmalarını isterim. Ama kendimden kurtulup gerçek ve doğruları yazmak zorundayım.

“Devletin kurucu öğesi olması yanında, aynı zamanda onun egemenlik yetkilerinin ilke olarak sınırını da oluşturan devletin ülkesinin güvenliği ve bölünmezliği siyasal olarak devletler için çok büyük öneme sahiptir. Bu siyasal önlem 20.yüzyılda devletin ülkesinin bütünlüğü adı altında uygulanan uluslararası hukukun bir ilkesi biçimine dönüştürülmüştür. Anılan ilkeye göre, uluslararası hukuk kurallarına göre kurulmuş bir devletin ülkesi bu devletin rızası olmadan hiçbir biçimde bölünme, parçalanma eyleminin konusu olamaz ve öteki devletler bu bütünlüğe saygı göstermek zorundadır.” (Prof.Dr.Hüseyin Pazarcı, Uluslar arası Hukuk, Turhan Kitabevi, 2006, s.369)

Başbakan Erdoğan’ın da, kendisine açıkça sorulmasına karşın “Anadilde eğitim-öğretim hakkı” sorununu duymazdan gelmesinin nedeni işte budur. Sadece AKP hükümeti değil gerçekten demokrat ve özgürlükçü bir hükümet bile devletin üniter niteliğini kaldırmadan bu konuda karar veremez.

Kürtler “anadilde eğitim-öğretim hakkı” istiyorlarsa, bu, bir Kürt Federe Devleti kurmak istedikleri anlamına gelir. Nasıl kuracaklar, anlatmaları gerek. Ayrılmak istemiyorlarsa, Cumhuriyet Hükümeti bir yöntemini bulup, Kürtlere anadillerini öğrenmek, tarih ve kültürlerini (Türkçe) okumak olanağı sağlayacak.  Kürtler de bu çözümü kabul edecekler.  Fakat “Ayrılmayız ama anadilde öğretim hakkı isteriz” diyorlarsa, bunun nasıl olacağını anlatmaları gerek!

(AYDINLIK, 13  KASIM 2012)

ÖZDEMİR İNCE

17 Eylül 2014

 

 


 

 

 

.

 

 

 

 

 

.

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UTANMAZ ADAMLAR

ERDOĞAN 111

Erdoğan Aydın biraderimiz İslamiyetin Ekonomi Politiği  (Kırmızı Yayınları) adlı kitabında bu adamların prototipini nasıl da güzel anlatır. İslamiyetin ekonomi zihniyetini simgeleyen birkaç sözcük-kavramı araştıracak olursanız şunları bulursunuz: Talan, yağma ve ganimet. Savaş olmadan, savaş kazanılmadan ne talan olur, ne yağma yapılır ne de ganimet paylaşılır. Okumaya devam et

BİR SAKALLI HÜSNÜ OLARAK AKP SEÇMENİNİN PORTRESİ

madenciler-akpli-yapilmis-25295-669x321

 

АКР seçmeninin tasvirini, betimlemesini, tanımını nasıl yapacağım diye kıvranıp duruyordum. Çünkü yılan balığı gibi mübarek. Karın ağrısından kıvranır gibi internette debelenirken, haber kaynağı Saadet Partisi Bayrampaşa İlçe Başkanlığı olan “Hüsnü (Sakallı Hüsnü)… Kimdir?” diye bir yazının üzerine düştüm. Şansa bak birader! Ben arıyorum bir göz, o diyor al sana iki göz! Sakallı Hüsnü tipini meğer Erbakan Hoca icat etmiş. Bir başka yerde okudum. Müthiş bir metin. Ama siz yazıyı okuduktan sonra benim eklemelerim olacak. Okumaya devam et

AKP PEK TUHAFTIR…

ERBAKAN

İş adamı kılıklı semiz adamın biri otomobil sürmekte ve aynı zamanda arabanın radyosundan “Reeecep Tayyiip Erdugannn” diye bir türkü dinlemekte ve de “Reeecep Tayyiip Erdugaaan” diye nakarat tutturmakta. Gıcır gıcır bir adam, giyim-kuşam tırıp, moderen. Başındaki sarık da kusursuz, sakız gibi beyaz. Okumaya devam et

SİYASETNAME VE ZORBANIN İŞLERİ

TOPLU ŞİİRLER 2
TOPLU ŞİİRLER 2 – SUSAN DENİZİN SESİYLE (KIRMIZI YAYINLARI, 2010)

 

Siyasetname; siyasette, devlet yönetimiyle ilgili eser, demektir. Bu arada, siyaset kelimesini, suçluyu şeriat hükümlerine göre cezalandırmak, anlamıyla ilgili olarak, suçluya uygulanacak cezalardan bahseden eser de, Siyasetname adını taşır.

Bizde en ünlü Siyasetname’yi Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk yazmıştı. Makiyavelli’nin Prens’i de bir siyasetnamedir. Okumaya devam et