Kategori arşivi: Siyaset Yazıları

POLİTİKA VE BİÇEM

POLİTİKA VE BİÇEM 1

[Okuyacağınız yazı daha önce Belçika’da Fransızca yayınlandı. Özel olarak yazılmıştı. Daha sonra, Türkiye’de Adam Sanat dergisinde ve Mevsimsiz Yazılar adlı kitabımda yayınlandı. Aradan 12 yıl geçti. Kimse anımsamıyor. Bu durumda bir kez daha yayınlanıp okunmasında etik bir sakınca bulunmadığını sanıyorum. Benim ve okur için bir sorun yok. Karar Aydınlık Kitap’a ait.]

Şair kırklı yaşlarına girdiği günlerden birinde, deli ve bilge bir şamana dönüştüğünü fark edince ne yapacağını şaşırdı. Bu dönüşüm kendiliğinden, bir doğal süreçten geçerek olmuştu. Civcivin yumurtadan çıkması, kelebeğe dönüşen larvanın kanatlanıp uçması gibi.
Sadece bu kadar değil: hem yol hem de yolcu olduğunu da fark etti. Av da, avcı da kendisiydi. Namaz kılmazdı ama kılacak olsa yüzünü Mekke’ye dönmesi gerekmeyecekti; çarmıha gerilmek için Golgotha tepesine tırmanması, murakabaya (kendi iç evrenine) dalmak için kendine bir çöl araması söz konusu değildi. Kıblesini, Golgotha’sını ve çölünü yanında taşıyordu. Şiir onu yeniden dölyatağına almış, dokuz ay on gün karnında taşıdıktan sonra bir kez daha doğurmuştu. Şiir, deliliğini ödüllendirmek için, bu yeni hayatında onu kabilesinden ayırıyor, ama aynı zamanda, bilgeliğini onurlandırmak için de onu kabilenin hizmetine veriyordu. Şair, bu ikilem içinde eskisine göre daha özgür olduğunu hissediyordu. Bu özgürlükte, özgürlük ile savgüdüm (engage­ment) birbirlerine karşıt değillerdi. Kabileye kendi dilini öğreterek onu da delilikte buluşturabilirdi, ama kabileyle iletişim kurmuş olduğu bütün dilleri unutmuştu. Şair düşündü: kabile, onun davranışlarına bakıp, bir deli olduğunu kolayca anlayabilirdi, ama Şaman bilgeliğini görmesi için de, kendisinin, “Işık olsun!” der gibi zar­sözünü atabilmeliydi. Ona inanmaları için bir etken dile gereksinimi vardı, ama ağzı konuşmayı unutmuştu. Aslında buna “unutmak” denilemezdi, gösterdikleri (imledikleri) nesneler yok olduğu için, bildiği dillerin sözcükleri ölmüş, kuralları kural olmaktan çıkmıştı. İşte o zaman fark etti ki, bazı nesnelerin adını değiştirmiş, yeni nesnelere yeni adlar vermiş olan kabile artık eski ortak dilden başka bir dil konuşuyordu. Anlaşılabileceği gibi “unutma” iki taraflıydı; şair de, kabile de anadillerini unutmuşlardı. Şairin işi zordu, üstlendiği iki işlev-görevi yerine getirmek için onun da bu yeni dili öğrenmesi ve unuttuğu dilden, dillerden arda kalanları bu dilin toprağına ekmesi, eklemesi gerekiyordu.

Bunun üzerine düşündü şair: Kafka’nın, hamamböceğine dönüşen Gregor Samsa’sı gibi cezalandırılmasının -yoksa ödüllendirilme miydi?- nedenlerini düşündü: çevresinde değişen yaşam gözlerini kamaştırmıştı, zafer arabalarına binmek hoşuna gitmişti, kral-kalabalığı eğlendiren ortaçağ saray soytarısına benzer olmuştu. Kendisiyle aynı kaderi paylaşan bazı meslektaşlarının aralarında iletişim kurmak için ölü dillerden birini öğrendikleri söyleniyordu. Bazıları da daha başarılı olacaklarını düşünüp gösteri (show) dünyasında yeni bir mesleğe yamanmıştı.
Düşündü: uğradığı cezayı bir ödüle dönüştüremez miydi? Bir kez değişebildiğine göre, gene değişebilirdi. Kendine yeni bir model seçmeliydi. Hayal gücünü de zorlayarak eski hayatını, eski bilgilerini anımsamaya çalıştı, ama gönlüne hoş gelecek, modeline göre kendini yontacağı hem deli hem bilge bir âdem imgesi bulamadı. Bunun üzerine, eski çağlarda başı sıkışanların yaptığı gibi istihareye yattı.

II

Şairi izlerken içine daldığımız labirentten, şansımız varsa çıkabilmemiz için, şairin (yazarın, sanatçının) konu­munu bir kez daha yeniden saptamamız gerekiyor. Dışarıdan bakınca, şairin artık zihinsel ve duygusal olarak hiçbir toplumsal sınıfa ait olmaması gerektiği düşünülüyor. “Tarih boyunca bu denli yalnız olmadı” deniliyor. Eskiden yaşadığı “site”de bir yerleşik yabancı (me­tek) konumunda olduğunun onlarca belirtisi var (vardı). Bu tanım, bir önceki hayatını tanımladığı için artık geçerliğini yitirdi. Bir zamanlar şairin evrensel vatandaş olduğu söylenirdi, ama aslında değildi, onun evrensel vatandaşlığı yeni doğumuyla birlikte başladı. Yalnızlaştıkça, eski sıfatlarından arındıkça, üzerindeki boyalar kazındıkça, varoluşunun özü ortaya çıkmaya başladı ve kendisinin bir metek değil bir demiurgos (epitken, evren düzenleyici) olduğunu fark etmeye başladı.

 

“Politika” denince genellikle insanın aklına kaşarlanmış madrabazların mesleği gelir. Şair, bir ara, bu politikanın muhatabı olduğu yanılsamasına kapılmıştı. Bu yüzden bir ara sokak politikacılığı bile yaptı. Bu politikaya özgü bir jargonla konuştu. Bu dönemde, sokakta yaşayıp orada ve orayı yazmayan şairlerin fildişi kuleye kapandıkları ileri sürüldü. Sokağın fildişi kuleye taşınamayacağı sanıldığı için bazı şairler suçlandı, utandırıldı. Oysa şimdi, henüz herkes tam olarak kavramasa da, şairin bir tek politikanın nesnesi olmadığı gibi öznesi de olmadığı anlaşılıyor. Şair, hayatın ürettiği politikaların edilgen nesnesi değil, onların muhatabı artık. Ayrıca, ilk kez, kendi ürettiği politikanın hem öznesi hem de nesnesi.
Çağdaş toplumları eleştirmek için, şairin geçmişte, söz ve iktidar sahibi olduğu bir sanal Altın Çağ’a gönderme yapılır, her dönemin eskisinden kötü olduğu düşünülür. “Nerede o eski günler!” denir. Oysa, dönemin iktidarlarıyla karşılaştırıldığı zaman, “o günler”in gerçekleri yansıtmadığı görülür, çünkü bütün dönemler öz ve biçim olarak birbirine benzerler. İzlekler de aşağı yukarı aynıdır. Ne var ki şair başka iktidarlar peşinde koşarken, “söz”ün iktidarını tehlikeye attığını fark edeme­mişti. Şimdi bunu fark ediyor ve ne yapacağını bilemiyor.
Oysa iki bin yıllık bir kılavuz önünde duruyor: Aziz Yuhanna’nın (Saint Jean) sözlerini anımsaması için ille de sofu bir dindar olması gerekmiyor:
“Kelam başlangıçta var idi, ve Kelam Allah nezdinde idi, ve Kelam Allah idi. Her şey onun ile oldu, ve olmuş olanlardan hiçbir şey onsuz olmadı. Hayat onda idi, ve hayat insanların nuru idi.”
İnançlı şairin bu cümleye bir itirazı olamaz. İnançsız şair isterse bu cümledeki “Allah” sözcüğünün yerine “evren” sözcüğünü koyarak işini kolaylaştırabilir. Çünkü bir uzlaşmaya varamazsa, Aziz Yuhanna’nın “ebedi” şiiri tanımlayan sözlerinin anlamını elinden kaçırabilir.
“Ve Kelam beden olup inayet ve hakikatle dolu olarak aramızda sakin oldu.”
Yani:
“Ve Söz beden olup kayra (iyilik) ve gerçekle dolu olarak aramızda yaşıyor.”
Şiirin ulaşacağı en yüce nokta, elbette sözün bedene bürünüp aramızda yaşar olması.

 

Günümüzün dünyası tanımlanırken şair uyarılıyor. “Gü­nümüzün, çoğu zaman siyasal ve dinsel diktatörlüklerin sultası altında yaşayan, ticaret ve tekniğe özgü değerlerin egemen olduğu toplumlarında olsun ya da bu iki diktatörlükten başka yoksulluk düzeyinin altında ezilen toplumlarda olsun durum değişmiyor. Bir yazar ya da sa­natçı düşünme ve kendi bildiğince üretme özgürlüğünü korumak zorundadır” deniliyor. Tanımlanan bu dünya karşısında şairin durumu ilk sanayileşme döneminin şairinden hiç de farklı değil. O halde, şaire ve kendimize şu soruyu soralım: bizi saran bu gerçekler karşısında ne düşünüyoruz? Onaylıyor muyuz, onaylamıyor muyuz? Yabancılaşıyor muyuz, bu gerçekler bizi ezen bir düşmanın ürettiği gerçekler mi, bizi ezen güçlerin elinde bir oyuncak mıyız? Bu sorular bizi bir bilince götürecektir eninde sonunda. Üslubu da bu bilinç belirleyecek. Şair ister sokakta yaşasın, ister fildişi kulede, önemli olan sözün bedene bürünmesi.

 

“Şair”in giderek Vaftizci Yahya’ya (Jean-Baptiste) benzediğini düşünüyorum. Tanrısız ve dinsiz bir Vaftizci Yahya, ama o da deve tüyünden esvap giyinmiş, belinde deriden kuşak, yediği çekirge ve yaban balı. Kendi kendinin ve evrenin vaftizcisi. Yeni bir Vaftizci Yahya. Adaletin yolu açılsın diye, söz bedene bürünsün diye bizi çöle çağırıyor ve kutsarken, “Çölde haykırmayı başaramayanın sesiyim ben!” diyor.
Söz Şaman-şairin ağzında duruyor, ağzı varsa. Şaman-şairin ağzından çıkan söz kendi bedenini bulur, kendine bir beden yapar.
Şiir ve anlamı bu bedendedir!

Adam Sanat, Eylül 2001, sayı: 188
Aydınlık Kitap

Notes:

  1. Brüksel’de yayınlanan Balises adlı derginin “Politique et style” sayısı için yazılmıştır. s. 43. Türkiye’de Adam Sanat dergisinin  Eylül 2001 (sayı: 188) sayısında yayınlandı. Mevsimsiz Yazılar  (Doğan Kitap, 2002; s.11) adlı kitabımda yer aldı.

YALANCININ MUMU HİÇ SÖNMÜYOR

“Ulan Cumhuriyet Nedir Senden Çektiğimiz” başlıklı yazı dizimi (26, 27, 29, 30 Ocak 2010) hatırlarsınız. Bu dizide, 1930’larda Ankara’nın Kızılay ve Ulus semtlerine köylülerin sokulmadığı tezvirat (yalan dolan)  ve tevatürünü (söylenti) ele almıştım.
Gerçekten de Cumhuriyet’i ve kurucularını kötülemek isteyenler 1923-1950 arasında geçen olayları saptırarak anlatırlar, üzerine yalanlar eklerler.
Örneğin İsmet İnönü Kurtuluş Savaşı’nda hiçbir savaş kazanmamıştır. I ve II. İnönü savaşlarını kazandığı bir yalandır. Tam tersine savaş sırasında samanlığa saklanmış, sonra ortaya çıkmıştır.
***
Bu yalanlardan birine göre : CHP’nin Anayasa’ya da girmiş olan Altı Ok’undan “Halkçılık” ilkesi de bir kandırmacadan ibarettir. Öyle ki Atatürk zamanında ortalıkta dolaşıp yabancı misyonların gözünde itibarımızı iki paralık etmemeleri için köylülerin Kızılay ve Ulus’ta dolaşmaları yasaklanmıştır. İnsanlar bu tezvirata inanmış ve daha sonraki kuşaklar genç cumhuriyeti  yermek için bunları hiç düşünmeden kullanmıştır.
Tezviratçılar, Atatürk’ü görmek için Ankara’ya gelen Aşık Veysel’in Yenişehir’e, dahası Ankara’ya sokulmadığını söyleyip yazarlar. Günümüzde Kızılay olarak anılan Yenişehir 1930’larda yeni yeni kurulmaktaydı. Aşık Veysel’in başına gelen belki birkaç kişinin başına gelmiştir. Ama, nedense, Ulus ve Yenişehir semtlerine gümrük kapısından pasaport göstererek girilirmiş gibi anlatırlar. Günümüzde de bir nişanlı çift parklarda oturamaz duruma gelmedi mi ?  Tezviratı yayanlar günümüzü unutup geçmişe iftira ediyorlar.
Köylünün Ulus’a sokulmamak iddiasını ele alalım : 6 Ocak 1961’den önce TBMM binası Ulus’ta idi. Şimdi müze olarak kullanılan bina. Güvenlik gereği, ilk zamanlar,  yayaların TBMM’nin önünden geçen kaldırımda yürümelerine izin verilmez, sadece köylülerin değil şehirlilerin de Ankara Palas’ın önünden geçen kaldırımda yürümeleri tavsiye edilirmiş. Yalana kaynaklık eden gerçek bu.
Aşık Veysel’in iki modern semte sokulmamasına gelince, işin doğrusunu kendi ağzından okuyacaksınız.
Gerçekten de kıyafeti nedeniyle polis ve bir resmi daire kapıcısı tarafından durduruluyor. Günümüzde de aynı şeyler olmaz mı, olmuyor mu ? Hırpani kılıklı biri lüks alışveriş merkezlerine ya da İstanbul Belediyesi’ne girebilir mi ? Ben sınırında “Dilenciler ve hurdacılar giremez !” tabelası dikilmiş köyler ve mahalleler biliyorum. Ne olacak şimdi ?
Okuyunca göreceksiniz, meramını anlattıktan sonra Aşık Veysel’in işleri yoluna giriyor.
Bürokrasi kendisiyle ilgileniyor, değer veriyor. Elbise diktirip iki kez telif ücreti ödüyorlar. 1930’larda 50 lira ne demek, bir bilene soralım.
***
Sonuçta bir kocaman yalan Aşık Veysel’in ağzından bozuma uğruyor. Ama “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” özlü sözü genellikle gerçekleşmiyor, yalanın mumu yatsıda sönmediği gibi hiç sönmüyor.
Benim dizi yazıyı okuduktan sonra, 1956 yılında aldığı sesin eski usul kaydını bulup 54 yıl sonra CD’ye aktarıp bana gönderen değerli dostum şair ve yazar Nedret Gürcan’a çok teşekkür ederim. Onun sayesinde tarihî bir anı bir daha yitirmemek üzere yakalamış bulunuyoruz.
Ayrıca değerini bilip bu önemli belgeyi yayımlayan Hürriyet Pazar’ı da sevgi ile selamlarım.

LETTRE OUVERTE À MONSIEUR PAUL POUDADE, AMBASSADEUR DE DE FRANCE À ANKARA

(Publié le 16 janvier 2005)

Monsieur l’Ambassadeur,

J’ai l’honneur de vous informer que, accompagné de mon épouse, j’ai eu le plaisir de participer à la réception donnée le 8 Décembre 2004 au Palais de France à l’occasion de la remise de votre lettre de créance au Président de la République de Turquie.

Toutefois, n’ayant pas eu l’honneur de vous être présenté personnellement, je n’ai pas pu vous présenter mes souhaits de succès.

Si j’avais pu avoir l’occasion de vous adresser la parole, je vous aurais dit que la partie la plus difficile de votre mission serait le “problème arménien”.

Bien que la France ait reconnu, dans son Parlement, le “génocide arménien” et voté une loi par laquelle elle interdisait de manière antidémocratique et contraire à la liberté universelle de parole – en effet, affirmer qu’un tel génocide n’a pas eu lieu est passible de sanction – ; j’attribue tout cela à une ignorance profonde où s’est enfoncée la France à propos du problème arménien.

Monsieur l’Ambassadeur,

Vous est-il jamais arrivé de vous demander sur la présence d’une communauté arménienne aussi importante dans votre pays ? D’après mes humbles connaissances, les Arméniens ne sont pas originaires de France, celle-ci n’a pas de frontières communes avec l’Arménie, la France n’a pas importé de la main-d’oeuvre d’Arménie. Comment expliquer alors la présence de tant d’Arméniens en France ?

Je ne crois pas que vous en connaissiez la réponse pas plus que votre président de la République J. Chirac, ni votre ministre des affaires étrangères, Michel Barnier, qui fait de la “reconnaissance du génocide arménien” l’une des conditions de l’adhésion de la Turquie à l’UE. La France, s’appuyant sur l’armistice de Moudros et l’accord Sykes-Picot, conclu en 1916 entre la France et la Grande-Bretagne, a occupé, à compter du 1er Novembre 1918, la Cilicie et une partie de l’Anatolie du sud-est.

Lorsque la Grande-Bretagne s’est retirée de la partie, la France, consciente de l’impossibilité de contrôler seule les régions occupées, s’est entendue avec les Arméniens, tout en les alléchant par la promesse de la création d’un Etat arménien ; ils ont commencé par la création de bataillons formés de volontaires arméniens, ensuite une légion arménienne fut attachée à la Légion Etrangère sur l’arrivée de quelque 200 000 Arméniens des Etats-Unis, d’Egypte, de Syrie et même de France.

Ces légionnaires portaient des uniformes aux couleurs françaises et étaient munis d’armes de fabrication française. Cette légion a perpétré des massacres innommables jusqu’à 1921 sous l’uniforme français et avec des armes françaises. D’autre part, les Français ont ramené quelque 50 000 Arméniens en France au moment où ils évacuaient la région occupée après la signature en date du 20 Octobre 1921 du traité “Ankara” conclu entre la France et le Gouvernement de la Grande Assemblée Nationale de Turquie. L’émigration arménienne vers la France s’est poursuivie encore au cours des années suivantes.

Monsieur l’Ambassadeur,

Je pense que si l’opinion publique française, les politiciens français, le ministre français des Affaires étrangères et le Président de la République accusent la Turquie, c’est parce qu’ils ne connaissent pas les réalités historiques. S’ils les connaissent et continuent de se comporter comme ils le font depuis des années, alors nous nous trouvons devant une tragédie éthique très grave. Si vous désirez vraiment accomplir une mission juste et performante, vous devriez absolument lire le premier volume des “Archives des Affaires Etrangères de France, Levant, Arménie 1918-1919”. Drôle de situation : c’est la France qui a (ou qui devrait avoir) la mauvaise conscience mais elle voudrait que ce soit la Turquie qui l’expie !

Özdemir INCE

Editorialiste au quotidien Hürriyet ;
Poète et écrivain ;
Officier de l’Ordre des Arts et des Lettres (France) ;
Membre de l’Académie Mallarmé (France) ;
Membre de l’Académie européenne de poésie (Luxembourg).

Note : lettre reçue par notre rédaction et publiée avec l’aimable autorisation de M. Ince.