CEMAATLER FESADI

 

 

[Haydi, basitleştirdiğimiz kadar basitleştirerek soralım : Yasal laik baskı ile anti-laik mahalle baskısı aynı şey mi ? “Laik birey” demek, Anayasa’nın ilk dört maddesine ve Cumhuriyet’in kurucu felsefesine inanan insan demek. Peki “Anti-laik birey” ne demek ? Anayasa’nın ilk dört maddesine ve Cumhuriyet’in kurucu felsefesine karşı olan insan demek !

Tanrı’ya inanan ile inanmayanın bir olamayacağı gibi laik ile anti-laik de bir değildir. Yasalar laikin yanındadır ama  anti-laikin yanında değildir. Bu nedenle laik ile anti-laiki bir terazinin iki kefesine koymak son derece yanlıştır. Ve bu araştırma raporu denklemin tersine döndüğünü, iktidarın anti-laiklik ve karşı devrimden yana ağırlık koyduğunu gösteriyor !

Peki Sünni Müslümanların herhangi bir dönemde laik mahalle baskısı yaşadıklarını savunmak mümkün mü ? Mümkün olması için, Sünni Müslümanların, İslam’ın beş şartından bazılarını özgürce yerine getirmelerinin laik mahalle tarafından engellenmesi gerekir. Cumhuriyet döneminde (siyasal, sağlık ve ekonomik nedenlerle bir süre engellenen) hacca gitmek dışında öteki dört şart ne zaman baskıyla engellenmiştir ? Yalan söylenmesin, iftira atılmasın, ayıptır.]

Yedi yıl önce yayımlanmış bir dizi yazının bir bölümünü okudunuz. Bu günleri haber veren bir yazı. Yeniliği güncelle sınırlanmamış olmasından  geliyor. Bir gazetede yayınlanmış(lar) ama bir gazete yazısı değil(ler).

“Tanrı’ya inanan ile inanmayanın bir olamayacağı gibi laik ile anti-laik de bir değildir. Yasalar laikin yanındadır ama  anti-laikin yanında değildir. Bu nedenle laik ile anti-laiki bir terazinin iki kefesine koymak son derece yanlıştır. Ve bu araştırma raporu denklemin tersine döndüğünü, iktidarın anti-laiklik ve karşı devrimden yana ağırlık koyduğunu gösteriyor !”

 Dediğim gibi: Çoktandır işler 180 derece tersine döndü!

ÖZDEMİR İNCE

1 Kasım 2016

***

BİNNAZ TOPRAK RAPORU NEYİ İFŞA EDİYOR ?

Binnaz Toprak raporu neyi ifşa ediyor da İslamcıların, naylon demokratların ve turfanda liberallerin hışmına uğradı ? Neyi açığa çıkardı ? Hangi ayıbı ?

AKP’nin devr-i saadetinde, ülkenin “Türk-İslam Mahallelerinde” gençlerin, laiklerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, dinsel ve etnik azınlıkların, içki içenlerin her türlü mahalle baskısının hedefi olduklarını adres ve tanıklarıyla ortaya çıkardı.

Baskıcı mahallelerin kabadayıları kim ? Bu sorunun yanıtı da var araştırma raporunda : Dinsel cemaatler, tarikatlar ve en önde örgütlü, en planlı, hedefi en belirgin Fethullah cemaati !… Vee Ülkücüler !… Dikkatler ve projetörler tam bu gerçeğin üzerine çevirilmişken, Ergenekon vodvilinin yeni perdeleriyle ortalık iyice karıştı.

Ben olan-biten hakkında kanımı söyleyeyim : Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın “Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler” araştırması  raporu  Ergenekon davasından çok daha önemlidir. Bu bugün anlaşılmasa bile yakın gelecekte mutlaka anlaşılacak.

Yargı, Ergenekon davasında suçluları yasa maddelerine göre cezalandıracak !  Birini, bir topluluğu, bir sınıfı, bir dinsel ve etnik azınlığı, devrimi ve devrimcileri  ötekileştirmenin yani bir tür “sefiller kastı” yaratmanın yasal karşılığı yok; bu, yasal  bir suç değil. Ama toplumsal ve etik açısından büyük bir suç ! Çok daha büyük bir insanî suç !

Raporu okurken bir kenara “Vurun Kahpeye Halleri !” diye not düşmüşüm. Ötekileştirme eyleminin sonu “Vurun Kahpeye Halleri”ne, linç ve recm cezasına varıyor. Varır ! Ve bu  noktadan itibaren de iç barış sona erer, içsavaş başlar. Bu nedenle Binnaz Toprak’ın raporu toplumsal göstergeleri bakımından  Ergenekon davasından çok daha önemli !

Rapor, laiklerin (bireyler de tercihleriyle laik olurlar) tarikatların baskısı altında olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyuyor, koydu.

O zaman şöyle bir mantık yürütmeyle karşı karşıya kaldık : Eee, etme bulma dünyası. Bir zamanlar laikler dindarların üzerinde laik baskı kurmuşlardı. Sıra şimdi dindarlarda, haksızlık bunun neresinde ?

Haydi, basitleştirdiğimiz kadar basitleştirerek soralım : Yasal laik baskı ile anti-laik mahalle baskısı aynı şey mi ? “Laik birey” demek, Anayasa’nın ilk dört maddesine ve Cumhuriyet’in kurucu felsefesine inanan insan demek. Peki “Anti-laik birey” ne demek ? Anayasa’nın ilk dört maddesine ve Cumhuriyet’in kurucu felsefesine karşı olan insan demek !

Tanrı’ya inanan ile inanmayanın bir olamayacağı gibi laik ile anti-laik de bir değildir. Yasalar laikin yanındadır ama  anti-laikin yanında değildir. Bu nedenle laik ile anti-laiki bir terazinin iki kefesine koymak son derece yanlıştır. Ve bu araştırma raporu denklemin tersine döndüğünü, iktidarın anti-laiklik ve karşı devrimden yana ağırlık koyduğunu gösteriyor !

Peki Sünni Müslümanların herhangi bir dönemde laik mahalle baskısı yaşadıklarını savunmak mümkün mü ? Mümkün olması için, Sünni Müslümanların, İslam’ın beş şartından bazılarını özgürce yerine getirmelerinin laik mahalle tarafından engellenmesi gerekir. Cumhuriyet döneminde (siyasal, sağlık ve ekonomik nedenlerle bir süre engellenen) hacca gitmek dışında öteki dört şart ne zaman baskıyla engellenmiştir ? Yalan söylenmesin, iftira atılmasın, ayıptır !

(HÜRRİYET, 24 OCAK 2009)

***

CEMAATLER BATAKLIĞI

“Cemaatçi yapı, örgütlü toplum demek. Örgütlü toplumlar kendi mensupları için güçlü denetim mekanizmaları geliştirirler; ama aynı zamanda dışarıda kalanlara ve farklı olanlara müdaheleyi de engellerler. Belki de cemaatlere ‘farklı olana tahammül’ün sigortası olarak yeniden bakmak lâzım.”[i]

Bu satırları geçmişi karışık biri yazıyor. Ve bu geçmiş beni ilgilendirmiyor. Ancak bu yazarın adının önünde “Prof.Dr” ünvanı var. Militana dönüşmüş bir akademisyenden daha tehlikelisi yoktur; bilime de, gerçeklere de, doğrulara da ihanet ederler.

Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın raporu, “sporadique” cemaatlerin hal ve gidişinin “Prof.Dr.” yazarın sunduğu gibi olmadığını gösteriyor. Ayrıca ortaçağa özgü anakronik cemaatlerin günümüzde övgüsünü yapmak anakronik bir değerlendirme olmuyor mu ?

Ulusal devlet, cemaatlerin sonudur. Sonu olmalı. Cemaatler ve cemaatler federasyonu ulusal  devletin en büyük düşmanıdır, fetret halidir.

“Cemaat”in ne türlüsü olursa olsun, tutucudur ve dışarıya karşı saldırgandır.

Çeteden, mafya ailesinden geçerek meslek loncalarına, dinsel sapınç topluluklarına varıncaya kadar “cemiyet-toplum” olamamış  çıkar topluluklarının tamamı “cemaat” niteleme sıfatıyla adlandırılır.

İnsan topluluklarının “toplum”, “ulus” düzeyine erişemediği feodal süreçlerde hep cemaatler ve loncalar vardır; uluslaşma evresinin başlamasıyla cemaatlerin çöküşü başlar. Ulusal toplumlar (ulusal devletler) sanayi devrimlerinin ürünleridir. Türkiye’nin doğusunda cemaatlerin, kabile ve aşiretlerin egemenlik sürdürmelerinin nedeni kuşkusuz yörenin sanayileşmemesidir: ama yörenin sanayileşememesi de yörede cemaatlerin, kabile ve aşiretlerin egemenliklerine bağlanabilir. Biri ötekinin hem nedeni, hem sonucu !

Bazen süreç tersine işler,  bunalımların sonunda ulusal toplum tekrar cemaatlere, kabile ve aşiretlere bölünür. Bu fetret dönemidir ! Ve böylesine durumlar, dış güçlerin yararına ve çıkarınadır. Bu nedenle dış ve düşman güçler ulusların cemaatlere dağılması sürecini başlatırlar ve kışkırtırlar.

Bu nedenle “cemaatleri” ve cemaat yapılarını örnek olarak öne çıkartıp övgülerini yapmak ulusal çıkarlarla bağdaşmaz.

Cemaat evrensel tanımlama ile bir “fraksiyon”dur; bizim siyasal dilimizde bir “hizip”tir.

Türkiye’nin son 50 yıllık siyasal deneyimi siyasal partileri destekleyen cemaatlerin giderek bizzat siyasal partiye dönüştüklerini göstermektedir. Henüz bir siyasal parti adını almamış olmalarına karşın, parti örgütü gibi çalışmaktadırlar. Fethullah cemaati tabelasız bir siyasal parti kimliği taşımaktadır artık. Ve bu “Prof.Dr.” bu partinin militanı ve partizanı !…

Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın araştırması bu gerçeği ortaya çıkardığı için cemaat mensuplarının ve sempatizanlarının saldırısına hedef olmuş durumda. Yapılaşma olarak Müslüman Kardeşler hareketinden ilham alan Fethullah hareketinin, şimdilik, resmen partileşeceğini sanmıyorum. Toplum içinde toplum, parelel bir toplum, “İslami” bir toplum yaratma operasyonu başarıyla devam ettiği sürece partileşmelerinin bir faydası yoktur. Onlar için (şimdilik) önemli olan toplumsal yapıları ve kamu kurumlarını ele geçirmek ve yönlendirmek.

(HÜRRİYET, 1 ŞUBAT 2009)

***

BİNNAZ TOPRAK RAPORUNA NEDRET GÜRCAN KATKISI

Arkadaşım Nedret Gürcan, “Hoşca Kal Dinar” (Heyamola Yayınları) adlı bir anı kitabı yayınladı. Bu kitaba ilerde ayrıca değineceğim, ama bugün, Prof.Dr.Binnaz Toprak araştırma raporuna katkıda bulunacak bir alıntı yapacağım:

“Konya’ya bir kez daha 1993’de Dinarlı arkadaşım Fethi Acar ve eşlerimizle birlikte gittik. Mevlâna Hazretleri’ni ziyaret ettik. Askerken kaldığım Selçuk Palas’ta kaldık. Otel turistlere de hizmet verecek biçimde yeniden düzenlenmişti. Konya akşamında bir lokantada yemek yiyelim, bir duble içki içelim diye Alâeddin Tepesi’ndeki  lokantaya gittik. Masamıza oturup sipariş vereceğimiz sırada elektrikler kesildi. Lüks ışığında yanımıza gelen garsona  yemeklerimizi ve rakımızı söyledik. Garson güldü. “Burası belediyeye aittir, içkisizdir!” dedi. Oysa lokantaya girerken bazı masalarda rakı bardağı gözümüze çarpmıştı. “Bize niye yok?” dedik. Öğrendik ki, o bardaklarda ayran varmış ! Kırk yıl önce ben askerken Konya’da hiçbir yerde içki yasağı yoktu. ” (S.188)

Ne oldu da böyle oldu ?

Nedret Gürcan’ın askerlik günlerinde kaldığı otelin sahibi, birlikte Meram Bağları’nda oturak âlemi yaptıkları İbrahim’in sonradan Hacca gidip Hacı olması ve evine çekilmesinin olağan dışı bir yönü yok. Benim dedem de gençliğinde teneke teneke boğma rakı içerken haytalığı bırakıp imam olmuş; imam olmakla kalmayıp bir de muhtar olmuş… Bizde olur bunlar, tuhaf karşılanmadığı gibi övgüye de mahzar olur.

İçki baskısı Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın araştırma raporunda önemli bir yer tutmuyor. Araştırma raporu bu konuya hiç değinmese de gerçek değişmezdi. Erbakan Hoca’nın partilerinin belediye seçimlerini kazandığı yerlerde içkiye karşı cihat açtığı biliniyor. Bu konuda yüzlerce yazı yazıldı. Ben milletin Bekri Mustafa gibi sabahtan akşama, akşamdan sabaha içki içmesini mi istiyorum ? Elbette hayır ! Ama içki içenin içki içmesinin karşısına çıkartılan engellerin de düşünceyi açıklama özgürlüğünün önüne çıkartılan engeller kadar önemli olduğunu, insan hakları ihlâli olduğunu düşünüyorum. İhlâlin daniskasıdır !

Bunlar hesaplı-kitaplı mahallevî, beldevî ve beledî baskılardır : Önce içki baskısı, ardından oruç baskısı, onun ardından Cuma Namazı baskısı, onun ardından tarikatlardan birine girme baskısı, bunun ardından aidat ve yardım baskısı; bunlar olurken evdeki kadınların örtünmesi için yapılan baskı; görevin istismarı konusunda baskı : torpil ve kayırma baskıları (tarikat ve cemaatlerin üniversitelerde çevirdikleri kirli dolapları yarın yazacağım).

Prof.Dr.Binnaz Toprak “Toplumda mevcut olan farklı kimliğe uygulanan baskı ve ayrımcılık Anadolu’da AKP tarafından atanmış kadroların icraatları ve cemaatların faaliyetleriyle kaygı verici hale dönüştüğünü”  söylüyor ve ekliyor : “Hükümete yakın Memur Sen’in üye sayısı 2002’de 42 bin iken şimdi 315 bin… Sultanbeyli Belediyesi’nde bir tek alevi çalışmıyor. O ilçede Alevilerin yaşadığı bölgenin yolları asfalt bile değil. Çamur !” (Cumhuriyet, 30.12.2008)

Demek ki 6 yılda muhafazakâr cemaate 273 bin nefer katılmış. Sadece bu 273 bin neferlik birliğin Türkiye’de estirdiği, estireceği gizli terörü düşünebiliyor musunuz ?

(HÜRRİYET,3 ŞUBAT 2009)

***

BİNNAZ TOPRAK ARAŞTIRMASI VE AVRUPA BİRLİĞİ

Siyasal rejimlerin yapılarının, ekonomik, toplumsal ve zihinsel yapıların izdüşümlerini gündelik hayata apaçık görmek mümkündür. Siyasal, ekonomik, toplumsal ve zihinsel yapılar bir ideoloji bileşkesi yaratarak gündelik hayatı belirler. Öyle ki bir caddede, bir sokakta, bir lokanta ve kahvede, bunların bulunduğu ülkenin hangi siyasal ve inançsal rejimle yönetildiğini anlayabiliriz. Doğal olarak bunların Avrupa Birliği standartlarına uygun olup olmadığı da gündelik hayatın  bireyler üzerindeki yansımalarında(n) ortaya çıkar.

Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın yorumlarına katılıp katılmamam, terminolojiye yansıyan bakış açısı benim açımdan hiç önemli değil. Benim için önemli olan “Türkiye’de Farklı Olmak-Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler” araştırma raporunun tanıklık ettiği toplumsal olgular. Bu olgularda, ben, “Batı’nın teknolojisini alalım, gelenek ve göreneklerimizi (tıpkı Japonlar gibi) koruyalım” zihniyetinin (!) yansımalarını buluyorum. Bu, modernlik ve çağdaşlığı teknolojiye indirgemekten başka bir şey değil.

Prof.Dr.Toprak’ın raporunun bize yansıttığı toplum bir ortaçağ toplumu. Bu toplumun tamamının cep telefonu kullanması; bütün evlerin beyaz ve kahverengi eşya ile dopdolu olması; nüfusun yüzde bilmem kaçının araba kullanılması hiç önemli değil. Belki istatistik olarak AB için bunlar da önemlidir. Ama bu yapay AB ailesi için önemli olan bireyin bireysel özgürlüğünün kısıtsız kullanabilmesi, insan haklarının yüksek düzeyi, demokratik bir rejim ve demokratik bir eğitim ve gündelik hayat !…

Bu rapor, araştırmanın yapıldığı bölge ve kentlerin AB normlarına uygun bir gündelik yaşama sahip olmadığını gösteriyor. Demek ki AB müktesebatının içerdiği hukuk buralarda geçerli değil. Türkiye tek boyutlu bir insana ve tek boyutlu bir topluma doğru pupa yelken gitmekte. Bu toplum şu anda  Avrupa Birliğine giremez. Gelecekte  ise (bu gidişle) hiç giremez !

Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın araştırma raporunun sonuçlarını kişisel deneyimlerimle, okumalarımla ve başkalarının tanıklıklarıyla birleştirdiğimiz zaman bakın neler görüyoruz:

AKP hükümet ve iktidarının karşı devrimci politika ve baskıları + cemaat ve tarikatların (Nakşibendi, Nurcu, Fethulllahçı, vb.,) baskıları + Ülkücü Gençlik (MHP) ve Alperen Ocaklarının (BBP) şiddete yönelik baskıları + mahallenin geleneksel baskısı… Bütün bunların toplamı, Türkiye toplumunu hızla ortaçağ zihniyet ve gündelik yaşamına doğru geri çekmektedir. Bu zihniyet ve bu zihniyetin yansımalarını taşıyan gündelik hayat içine sıkışmış, dinsel ve siyasal baskıların yönlendirdiği bir toplum AB’ye giremez.

Daha somut bir ifadeyle söyler  ve örneklendirsek : Türkiye 1950 öncesinin toplumsal ve bireysel yaşamıyla AB’ye girebilirdi. Ama 1980 sonrasının Türkiyesi asla !…

Türkiye toplumunun AB’nin modern toplum standartlarına uygun olması ya da olmaması ne AB ne de ABD için sanıldığı kadar önemlidir !

AB ve ABD İslami standartlara uygun (AB dışında kalmış) bir Türkiye toplumu ile birlikte yaşayabilir. Tıpkı İslami standartların egemen olduğu gerici Arap rejimleriyle gül gibi geçindiği gibi. Ancak ve sadece AB normlarına uygun  bir gündelik yaşamı olan Türkiye’nin (bütün sakıncalarına karşın) geleceğe yönelik bir umudu olabilir. Fakat Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın araştırma raporu bu umudun giderek sönmekte olduğunu kesinlikle kanıtlıyor.

(HÜRRİYET, 7 ŞUBAT 2009)

———————————————-

[i] Prof.Dr.Mümtaz’er Türköne