CEMİLE’DEKİ HAYATIM

OI_YeniYaziBannerSquareBrown

 

Orhan Kemal Cemile’de Adana’da bir iplik fabrikasının banko bölümünü betimliyor: “Kapıdan girince sağda RIETER markalı banko makineleri…Fitil makinelerinden gelen pamuk kolonları bankolarda istenen numaraya göre incelir ve masuralara sarılırdı. Her bankoda ‘Öncü’ ve ‘Arkacı’ denilen işçiler çalışır. Islak betonun üzerinde yalınayak veya takunyalarla çalışan kızlar, oğlan, genç, ihtiyar, kadın, erkek işçiler… Bilhassa çocuklar… Dokuz, on yaşlarında, gözleri uyku dolu, renksiz şeylerdir ki, iş kanununa uysun diye annelerinden, teyze, hala, dayı yahut da tamamıyla yabancı bir büyük insandan parayla satın alınmış nüfus kâğıtlarıyla işe girmişlerdir. Bankoların yeşil çuha kaplı ince silindirleri üzerinde su gibi dağılıp, sonra birleşerek pırıl pırıl çengellerden geçen iplikler, masuralara baş döndürücü bir hız ve yumuşak vınıltıyla sarılıyorlardı”. (Orhan Kemal, Cemile, Everest Yayınları, 21.basım, Ekim 2011, S.13) Orhan Kemal sanki beni tarif ediyor.On üç yaşımda Çukurova Sanayi İşletmeleri Mersin İplik Fabrikası’nda Sinek Turhan’ın abisi Mehmet Tunçkıran’ın nüfus kağıdıyla yaz tatillerinde çalışmaya başladım. Haziran, temmuz, ağustos, eylül. İlkin bankolarda yapıştırıcı olarak. Bu işi çoğunlukla kadınlar ve kızlar yapıyordu. Orhan Kemal’in anlattığı gerçek fabrikada muhacir Boşnaklar, benim çalıştığım fabrikada fellahlar… Babam İkinci Ekip’te kantar katibi idi. Aynı zamanda işçi temsilcisiydi. Daha sonra tekstil sendikasını kurdu ve başkanlık etti. Ben de ikinci ekipte idim. Günlük çalışma 12 saat idi. Gece ikinden gündüz ikiye; gündüz ikiden gece ikiye. Onbeş günde bir vardiya değişirdi. Daha sonra masuracılığa geçtim. Dolan masuraları iğlerinden çıkartan, yerlerine boş masura takan çocuklara masuracı denirdi. Yaptıkları iş “banko indirmek” idi. Ardından banko arabacısı oldum: Çıkartılan masuraları iki tekerli bir kasanın üzerine koydurup, döktürüp, önce tartıya, sonra ilaçlama istasyonuna götürüyordum. Orada, dev gibi bir ilaçlamacı bir ucunda, öteki ucunda sıska ben, kasayı kaldırıp içindeki masuraları ilaçlama tezgahına döküyorduk. Bazılarının, bazen de doktorların gençliğimde vücut çalışıp çalışmadığımı sormalarının nedeni bu “kasa kaldırma” olmalı. Masura arabacılığı tam anlamıyla zamanla yarışmaydı. İndirilen bankonun önünde arabayı hazır etmezsem masuraları yere dökerlerdi. Bundan zevk alırlardı. Arabayla geldiğimi görseler bile masuraları yere dökerlerdi. Benim için bir onur sorunuydu. Arabayı rüzgâr gibi sürerdim.

ORHAN KEMAL
ORHAN KEMAL

Yazları çalışmasam ne yapacaktım? Boş gezen adama harçlık gerek. Annem-babam bana harçlık veremezdi. Parasız zaman geçer mi? Geçmez. Boyum ve ayağım büyüdüğü için, her yıl ayakkabı ve takım elbise ısmarlamak gerekiyordu. Yazları çalışıp, okulda temiz ve güzel giyiniyordum. Zengin çocukları gibi. Annem-babam kazandığım paraya karışmazdı. Orhan Kemal eğer, yapıştırmacı, masuracı, arabacı, kelepçi ve banko bakım ve tamircisi beni tanısaydı, kitaplarından birine mutlaka alırdı. Beni de anlatırdı. Yanında kitap taşıyan, boş kaldıkça bunları okuyan, yalnayak bir velet. Benim yanımda Orhan Kemal’in kitapları, Ernest Hemingway, Panait İstrati, John Steinbeck, Orhan Veli, Metin Eloğlu… Cemile’deki bütün kişileri değilse bile çoğunu yakından tanıyorum. Kitabı 1952 yılında yayınlanan ilk baskısından okudum. 15-16 yaşımdaydım. Lise 1 (4/A) öğrencisiydim. Üstüm başım pamuk beyazı ve gres yağı karası… Cebimde yukarıda adını andığım yazarlar… Yemek arasında iplik balyalarının üzerine oturur kitap okur ve kitapta anlatılanlarla kendi hayatım arasında ilişki ve örtüşmeler kurardım. Birkaç Fellah kızı, köpek dişlerinden biri altın kaplamalı, gözümün içine bakardı. Ne de olsa sendika başkanının oğluydum, okulda okuyordum. Okuldaki kızlardan olduğu kadar fabrikadaki kızlardan da uzak dururdum. Kızlar gelecekle ilgili tasarılarıma engel olabilirdi. Kızlardan birini gebe bırak, o zaman ne Paris kalırdı ne de Maris… Boşnak kızı Cemile’ye vurgun Katip, okulu bırakmıştı, fabrikada çalışıyordu, daha doğrusu çalışma hayatına atılmıştı, okula dönmeyecekti, evlenip, Cemile ile evlenip kendisine bir yuva kurmak istiyordu. Bir kere Katip’in yaşı benden büyüktü, evlenecek yaştaydı, o sigara ve şarap içiyordu, ben henüz ikisini de içmiyordum. Moulin Rouge adlı bir film görmüştüm, Paris’te Pigalle’de Moulin Rouge kabaresi, ressam Toulouse-Lautrec’in hayatı… Paris beni çekiyordu. Daha İstanbul’u, Ankara’yı görmeden Paris’e gitmek istiyordum. Mersin’de perhiz yapacaktım, kendimi tutacaktım, kadınların ve kızların bana erişmelerine izin vermeyecektim, Paris’te beni dünyanın en güzel kadınları ve kızları bekliyordu. Cemile’ye Deveci Halil de vurgundu, Sabri’yi babamın dayı oğlu Sabri’ye benzetiyordum. Çavuşlu’da babamın dayı oğulları, Çakır’ın Kızı Fatma’nın ağasının oğulları yaşıyordu, onların da develeri vardı. Deveci Halil, Cemile’yi tavlamak için araya aracılar koyuyordu ama Cemile onun yüzüne bile bakmıyordu. Meyhanede, fabrikanın önünde, sabaha karşı ovanın düzünde rastladığı İzzet Usta’yla konuşuyordu. Şimdi, “Yan yatmış, diz çökmüş, bağdaş kurmuş, kapaklanmış, yahut tam yuvarlanacakken tutunuvermiş”[1] ev yığışımından oluşan işçi mahallesinin işçilerle veresiye alışveriş yapılan “Fabrika Memur ve İşçileri Mahdut Mesuliyetli İstihlak Kooperatifi”nin  bakkal dükkanında “Fabrika baş makinistinin babası olan kıpkırmızı ablak yüzlü, ihtiyar bakkal, tezgâhına dayanmış, gümüş çerçeveli oval gözlüğünün üzerinden bakarak, Deveci Çopur Halil’le çene çalıyor. Deveci Çopur Halil aracı koyduğu İzzet Usta’yı çekiştiriyor. Bakkal “Ne dedi?” diye soruyor. “Kâtibi seviyor diyor… Otuz  kâğıt maaşnan avrat mı sevilir? Kollarını altın burmayla doldururum, gözümün yağını yesin dedim… Sonra dedim ki, şehirde konak bile tutarım kendine, dedim, develerimi satar, uğruna harcarım dedim… Hemi de satarım emmi! Kızın babası aksiymiş. Doğru mu?” “Hangi kızın?” Boşnak kızının…” “Cemile’nin mi?” “Heye…” “Aksi olup da canım. Anayı kızından ayıran para… Lakin kız bildiğin gibi değil. Kabadayı. Ardında fırlananlar çok ya, dönüp bakmıyor.” “Kâtip nasıl?” “Kâtip de eyi oğlan. Saygılı. Zorlu da içki içer hani. Benim mahzene iner, pencerenin önüne oturur, saçları maçları da tarar mı sana…” “Otuz  kâğıtnan avrat mı sevilir?” ……………………………………………. “Sevse ki ne yahu. Otuz kâğıtnan avrat mı sevilir bre Mamıd Emmi? Yarın evlenseler mesela, avrat tuz dedi mi, ciğeri cız der! Hele bir iki de çocukları oldu mu, bırak…Halbuki beni sevse…”[2]

ORHAN KEMAL VE CEMİLE
CEMİLE VE ORHAN KEMAL

Bazen, gece vardiyasında çalıştığım günlerde uyurken, uyku arasında, gene hamile olan annemin babama şikayet ettiğini duyardım: “N’olacak bizim halimiz?” “Ne varmış bizim halimizde?” “Senin başına bir şey gelirse ben dört çocukla kadın başıma ne yaparım?” “Abileri var, o bakar!” Bunu duyar duymaz yataktan fırlayıp babamı boğazlamak isterdim. Benden başka üç kız, bir oğlan doğuran annemi de… Tabii ben son kardeş durumundan söz ediyorum. Gerçekten de 1950-1955 yılları arasında babam ölseydi ben ne yapardım? Paris gözümün önüne gelirdi… Benden küçük üç kızkardeş, bir de oğlan, bir de anne… Cemile ile evlenmişim, o da yılı devrilmeden bir çocuk doğurmuş… Teneke mahallesinde, bir avluda, tek göz odaya sığınmışız… Soluğum kesilirdi. Şansım varmış, babam 1978 yılına kadar dayandı, beni babasız bırakmadı. 1956 yılında Mersin’den kaçtım ve 2000 yılına kadar bir daha geri dönmedim. Aslında birer günlüğüne iki kez döndüm. Biri babamın hastalığında, biri ölümünde. Bu benim hayatım, Kâtip’in hayatıyla benim hayatım birbirine karışmış… Milan Kundera’nın Saptırılmış Vasiyetleri’ni[3] Türkçeye çevirirken, özellikle de “Yitik Zamanın Peşinde”[4] adlı bölümünü çevirirken hep Orhan Kemal’i düşündüm. Milan Kundera kitabının bu bölümünde, Ernest Hemingway’in “Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler” (“Hills Like White Elephans”) adlı hikayesinden söz eder. Beş sayfalık öyküde sadece konuşmalar vardır. Biri kadın, öteki erkek, iki kişi konuşurlar. Anımsadığım kadarıyla hikayede hemen hemen betimleme, yorumlama falan yoktur, sadece konuşmalar. Bence Hemingway ile Orhan Kemal’in konuşma yazmada üstüne yoktur. Dahası,  bizimki Amerikalı’dan biraz daha iyidir sanki. Bir gün Fransız televizyonlarından birinde Umberto Eco, Mario Vargas Llosa ve galiba Paul Auster sohbet ediyorlardı. Bernard Pivot, “Roman nedir sizce?” diye sordu. Üçü de sanki önceden sözleşmiş gibi “Öykü anlatmaktır!” demişlerdi. Aralarında ben olsaydım, “Konuşma kurgulama”yı bu tanıma eklerdim. Öykü  anlatmak ve konuşma kurgulamak. Tiyatro oyunu konuşmalar üzerine kurulu bir romandır. Bu konuşmalara dayanarak, kağıda yazılmamış romanı biz kafamızdan yazarız. Oyunun yazarının yazmadığı romanın öyküsünü seyirciler yazar. Orhan Kemal ile Hemingway’in yapıtlarında (öykü, roman) roman ve tiyatro iç içedir. Roman ve öykü biter, ama okur yazılmamışları okur, yazılmamışları yazar. Kitap sayfalarında, tiyatro sahnesinde bitmez öykü, kendiliğinden üreyip gider. Cemile görkemli bir film olabilir. Heminway de Orhan Kemal de görseldirler. Konuşma (replik) söyleyenin kimliğini betimler. Baş belası Deveci Çopur Halil, fabrikada fosur fosur sigara içmektedir. Selanikli kâtibin uyarılarına karşın (ama Cemile’nin kâtibi değil)  sigara içmeyi sürdürür. Bu sırada fabrika sahibi (ağa) uzaktan geçmektedir, Deveci Çopur Halil’in sigara içtiğini görür, kâtip ağanın arkasından koşar ve yetişir. “Birlikte merdivenleri çıkarken ağa birdenbire durdu, peşi sıra gelmekte olan kâtibe, ‘Gozlerine barnaklarımı daktığım gibi ikiciğini birden alırım, kösnük!’ dedi, ‘palikemi mi yakdıracan? Ne dimeye söylemiyon palike içinde cuvara içmenin yassah olduğunu’ Altmışlık bir Selanikli olan kâtip sarsıldı. “Söyledim,” dedi, “vallaha, billaha söyledim!” “Söyledin de ne diyeme söndürmedi?” “?…” “…Ağasının hatırı kalır mı diye korhtun? Kalsın… Beni alakedar itmez… Get, söyle usulüylen, söndürsün cuvarasını!” Odasına öfkeyle dönen katip sertçe söylendi: “Arkadaş söndür cigaranı!” Deveci Çopur Halil, “Tadını kaçırdın be!” dedi. “Deminden beri söndür, söndür… İki fırrık kaldı şurada zati…” “İki fırrık miki fırrık bilmem, söndür… Ağa demediğini komadı bana… Ne mecburiyetim var el için laf işitmeye?” “Ağa bana bir şey dimez, ben ayrıyım!”[5] Aldı  Özdemir İnce : “Ulan gavvat, bir pambık-iplik pavlikesinde cüvere içilir mi? Daha pavlikenin kapısına varıncanan süyendireceksin mereti! Ama süyendirmez zina dölü pezevenk!” Ama memleket memleket deel, deyyus memleketi! Bakın sonra ne olur: “Deveci Çopur Halil’i odasında, maroken koltuklardan birinde, bacak bacak üstüne atmış bulan ağa: “O ne? Hayrola?” Derhal ayağa kalkan Deveci Çopur Halil: “Ben sana küstüm!” “Niye?” “Ben bu palikede ayrıcalı mıyım, değil miyim?” “Bu da laf mı bre Halil? Çal kibriti yak!” “Madem öyle… Ne dimeye yanındaki itleri bağlamıyon?”[6] Sonra, Deveci Çopur Halil’i başından savdıktan sonra, Deveci Çopur Halil çıkıp gittikten sonra, ağa odacısını çağırdı, Deveci Çopur Halil’i odasına bıraktığı için sövdü saydı. Odacı, “Dinlemedi ağa. Ağa beni kendi öz evladından ziyade sever,” dedi.. “Desin bırakma!”[7] Ben bu Deveci Çopur Halil’i de pavlikatör Kadir Ağa’yı da yakından tanıyorum. Deveci Çopur Halil, annemin halasının damadı Çerkes Kamil’e, Kadir Ağa da  halamın damadı Ramazan’a benziyor. Ramazan’ın da çırçır pavlikesi vardı. Bizim mahallede, hısımlardan Kasap Hilmi vardı, “Arkadaş elini şalvarının cebine attığın zaman, elin götüne gitmeyecek!” derdi. Yani cebinde para olacak anlamında! Orhan Kemal’in Cemile’sinde fabrikayı yeniden düzenleyen İtalyan Müdendis Orlando var. Fabrikanın ortağı, Kadir Ağa’nın ortağı alafranga anlayışlı Numan Rüştü Bey getirmiş. Benim çalıştığım fabrikada da montör Hans Hilderbrand vardı. İsviçreli. Yeni banko makinelerinin montajını yapmak için gelmişti. Kendisine Fransızca “Quel est votre nom?” (“Adınız nedir?”) diye sorduğum zaman küçük dilini yutacaktı. Söylenmese de bir komünist olduğu anlaşılan İzzet Usta’ya karşılık, elektrik fabrikasında yağcılık, daha sonra grayder operatörlüğü yapan İzzet emmim vardı. Uyandığım zaman yastığımın altında onun getirdiği üzümlü kurabiyeyi bulurdum çocukken. Kitapta düşkünleşmiş “İnce Mehmet Emmim”e de yer var. Bir zamanlar yerde alıp gökte yemişti. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile kumar oynamıştı, Ankara’ya bavul dolusu parayla gitmişti. Monte Carlo’da bile bakara oynamıştı. Evlenmeye kalkışınca, kapatması erkekliğini bağlatmıştı. O da evlendiği günün sabahı karını boşamış, bir daha evlenmemişti. Bizim ailede erkekler ya bekâr kalır ya da çok geç evlenir. Bense  27 yaşımda baba oldum. Biz Çukurova’nın insanıyız, hayatımız gerçek, mavra ve mitos karışımıdır. Bu nedenle Ağa’dan biraz yüz bulan Deveci Çopur Halil, ona, “Ben kendimi bu palikenin sahibi bilir senin de beni evladın gibi sevdiğini zannederdim… Meğer…”[8] diye çıkışır. Bizim Çerkes Kamil de oğlunun sünnet düğününe  Adnan Menderes’in geleceğini söylerdi. Gene Adnan Menderes’in Boz Ahmet’in ayağına Kızılay’da çelme taktığını kulağımla duymuştum. Orhan Kemal’in bütün romanlarında mutlaka bir Don Kişot vardır. Cemile’yi yüksek sesle annemle babama okuyordum: “Cemile yorganların yüzünü söktü, pencerenin perdesini çıkardı. Bu perdeleri yeşil, pembe, mor ipliklerle geçen yıl Güllü işlemişti. Bohçasından kendi çamaşırlarını çıkartıp alt eve indi. Çamaşır değişti. Sonra, duvarın kovuğuna soktuğu âdet bezlerini tomarıyla aldı, çamaşır sepetinin altına sakladı. Bunları babası, yahut ağabeyi görecek diye ödü kopardı. Oysa, babası bir gün alt evde keser ararken bunları bulmuş, gülmüş, tekrar yerine sokmuştu.” “Âdet bezleri”ne gelince atladım utanarak. Ben de anneminkileri görürdüm. Cemile Yugoslavya göçmeni bir boşnaktı. Ben de bir muhacir kızı, Yunanistan göçmeni Pomak Ülker’le evlendim. Cemile ile evlenen Kâtip, yazar Orhan Kemal oldu, Tekdiş Özdemir de şair ve yazar Özdemir İnce oldu ve Mart ayının on dördüncü günü bu yazıyı yazdı. Orhan Kemal’in toraman oğlu Işık’ın Özdemir emmisi olarak… (Yazı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayınlanan “Orhan Kemal” adlı kitapta yayınlandı.) ÖZDEMİR İNCE   [1] Age.S.7 [2] Age. S.8,9 [3] Can Yayınları [4] Age.S.101 [5] Aeg.S.10, 11 [6] Age. S.33 [7] Age. S.36 [8] Age. S.33