CEPHEDEN HABERLER

“Cephe” dediğim şey benim çalışma masası. Mezbaha değil üretim kombinası. 2003 temmuzunda Irak cephesine gittim, onda da Amerikalı denen karmaya esir düştüm.

Sizi pek ilgilendireceğini sanmam ama (kendi muhasebe defterim için) haberler şöyle:

1- “Cumhuriyet’in Üç Fedaisi”nin (Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu, Dr.Reşit Galip)  yazımını bitirdim ve Tekin Yayınevi’ne gönderdim.

2- Kasım’a kadar “Opera Kahkahası” adlı şiir kitabıma çalışacağım. Kitap 1 Ocak 2017 günü “Ve” Yayınevi tarafınden yayınlanacak.

3- “Agios Ritsos” adlı şiir kitabım “Ve” yayınevi tarafından birkaç gün önce yayınlandı.

4- “Din İman Masa Kasa”yı Tekin Yayınevi bugün (24 Haziran 2016) piyasaya çıkartacak.

(özdemirince.com)’un abonelerinin ve izleyenlerin bir bölümü satın alsa, bugün bu iki kitap şırp diye biter. Bitmeyeceğini elbette biliyorum. Hürrriyet gazetesinin en çok okunan iki yazarından biri, en çok referans verilen yazarı olduğum zaman da, Aydınlık okurunu birkaç bin kadar çoğalttığım dönemde de böyleydi. Halim CHP’nin hali gibi, okur sayım bir türlü artmıyor. Doğrusunu isterseniz: Okurlar, izleyiciler, seyirciler, dinleyiciler benim umurumda bile değil. Ben yazmam  gerektiği için, yazdıklarımı bir başkasının yazamayacağını bildiğim için yazıyorum. Her türlü tür için geçerli bu.

Bazan bana “Ne olacak bu memleketin hali?” diye soruyorlar. Bunun cevabını şimdi veriyorum: “Kurtuluş, benim kitaplarımın ilk baskıları 100 bin sattığı zaman!” O zaman balığın kavağa çıktığı görülecektir!

Özdemir İnce

24 Ocak 2016

***
AGİOS RİTSOS KAPAK

 SUNU

Agios Ritsos… Agios Yunancada ‘aziz’ anlamında geliyor. Özdemir İnce, tanıdığı, güçlü bir dostluk geliştirdiği, ustam dediği büyük Yunan şairi Yannis Ritsos’u “aziz” olarak nitelemesini şu sözlerle açıklıyor: “On iki yıl boyunca her yıl birkaç kez görmeye gittim Ritsos’u: Atina’ya, Karlovassi’ye (Sisam Adası). Karısı Doktor Falitsa’yla, kızı Elefteria’yla tanıştık. Ritsos’u insanlarla, eski çetecilerle, işçilerle, aydınlarla konuşurken gördüm; 9 Mayıs 1979 günü birlikte gittiğimiz konserde, Aliki tiyatrosundaki dinleyicilerin ona nasıl davrandıklarım gördüm; denizde, lokantalarda halkın ona nasıl baktığını gördüm; lokanta garsonlarının ona nasıl hizmet ettiklerine tanık oldum… 1989 yılı Mayıs ayında, 80. doğum yılı kutlama törenleri sırasında hemen hemen her gün birlikte olduk. Yazarlar Birliği’nin düzenlediği gecede yazarların ve hepsi pırıl pırıl giyinmiş, yaşları 70-80 arasında eski direnme arkadaşlarının ona nasıl sevgiyle baktıklarınıgördüm; 29 Mayıs gecesi İtalyan Kültür Enstitüsü’nün düzenlediği kutlamada yabancıların ona gösterdikleri saygıyı gördüm. Sokakta yürürken, salonlarda şiir okurken, lokantada yemek yerken, evinde çakşırken; mayolu ya da usta işi çok şık takımlar içinde, her zaman başında bir  azizlik aylası vardı. Ve yalnızca ben görmüyordum bunu, herkes görüyordu. O bir Agios’tu.”

Ritsos’u ‘azizlik konumuna taşıyan neydi? Şiiriyle ve politik duruşuyla Yunan halkının yanında oluşu, her türden baskıya, zulme, işkenceye, hapisliğe, sürgünlüğe rağmen bu duruşundan ödün vermemesi, boyun eğmemesi, en baskıcı dönemlerde bile -olanakları olduğu halde- yurdunu terk etmemesi, halkıyla kader birliğini sürdürmesi Ritsos’un “aziz” olarak anılmasının, kendisine duyulan derin saygının, sevginin temel nedenleri olarak sıralanabilir.

Ritsos hakkında bir kitap hazırlama düşüncesi, Özdemir İnce’nin köy evine ziyaretlerimden birinde gündeme gelmişti. Söz Ritsos’tan açıldığında Özdemir Ağabey de, eşi Ülker İnce de Ritsos’tan bir aziz gibi söz ediyorlardı, gözleri doluyordu anılara daldıklarında. Büyük bir saygı, sevgi, özlem dışavuruyordu kendini… Özdemir İnce’nin Ritsos’tan çevirdiği

(Herkül Millas ve İonna Kuçuradi ile birlikte) şiir kitaplarında yer alan yazıları, Ritsos’la yaptığı söyleşi, ölümünün ardından yazdığı yazılar, gazetelerde yayımlanan yazıları, Ritsos’a adadığı şiirler vardı, bunları bir kitapta toplamayı önerdiğimde sevinçle kabul etti. Çalışmanın bitiminde kitap için kendisine bir sunu yazısı yazmasını önerdiğimde bunu benim yazmamı istediğini söyledi, onur duyduğumu belirtmeliyim.

Kitabın “Karanlıkta Gören Adam” adlı ilk bölümü Özdemir Ince’nin Ritsos üzerine yazdığı yazılardan oluşuyor. Bu bölümde yer alan “Yannis Ritsos’la İki Gün Daha” başlıklı yazı Ritsos ile 1981 yılında yaptığı söyleşiyi içeriyor. Bu bölüm, adını, Ritsos’un “Karanlıkta gülümsedi bir adam, / belki çünkü karanlığı görmüştü, / belki çünkü karanlıkta görmüştü” dizelerinden alıyor. Karanlığı görmüş, karanlıkta görmüş ve gülümseyişiyle o karanlığı parçalamış bir şairi anlatan yazıların yer aldığı bölüme çok yakışan bir adlandırma. “Yannis Ritsos İçin Şiirler” adlı ikinci bölümde Özdemir İnce’nin çeşitli tarihlerde Ritsos için yazdığı, ona adadığı şiirlerden (Yannis Ritsos İçin On İki Şiir, Burçlar Kuşağı, Monemvassia’daki Mezar, Yannis Ritsos’un Mektubu) oluşuyor. Yazılar ve şiirler —yazılış tarihlerine göre- yer alıyorlar kitapta. Üçüncü bölüm Ritsos’un 15 Ekim 1962 tarihinde Prag radyosunda yaptığı konuşmayı içeriyor. Kitabın sonunda Özdemir İnce’nin arşivinde yer alan Ritsos fotoğraflarından oluşan bir albüm ile Ritsos’un biyografisi ve yaşamındaki önemli tarihleri içeren bir döküm bulunuyor.

Direncin ve umudun şairi Yannis Ritsos’u anlatan bu kitap, gerek Ritsos’un gerek Özdemir İnce’nin şiir üzerine düşüncelerini de içeriyor oluşuyla bir poetika kitabı olarak da okunabilir, okunmalıdır.

Şairin duruşu, politikayla ilişkisi bağlamında Yannis Ritsos, yaşamı, şiirleri, yazdıkları ve söyledikleriyle önemli bir rol modeldir. Albaylar Cuntası döneminin içişleri bakam ve başbakan yardımcısı Pattakos’un “Siz bir ozansınız, niçin politikayla uğraşıyorsunuz?” sorusuna verdiği tarihi yanıtı burada bir kez daha anımsatmakta fayda var: “Bir ozan halkının en has evladıdır, bu nedenle politikayla uğraşmak zorundadır.”

Ülke olarak karanlık bir dönemden geçiyoruz. Karanlığı görmek, karanlıkta görmek ve umudu diri tutarak gülümsemekten, mücadele etmekten başka seçeneğimiz yok.

Agios Ritsos yolumuzu aydınlatıyor…

KENAN YÜCEL

YAYINCI, “VE” YAYINEVİ

***

DİN İMAN MASA KASA KAPAK

“DİN, İMAN, MASA VE KASA” İÇİN ÖNSÖZ

Önsözünü meğer kitabı oluşturmadan yazmışım [i]. Aslında, ideal düzeyde bakacak olursak, din ve imanın masa ve kasa ile bir araya gelmemesi gerekir  ama din adamları ile siyasetçiler  işe karışınca, bir araya gelmemenin ötesinde, din ve iman, masa ve kasanının hizmetine giriyor. Şimdi sözünü ettiğim yazıyı okuyalım:

[7 ağustos günü yayınlanan “Sünni Din Bezirganları Artık Özgür”[ii] başlıklı yazımı okuyan bir okur “Sünni madrabazlar”ın CHP’nin tek parti döneminde uğradığı zulmün (!) ne menem bir zulüm olduğuna açıklık getirdi:

Bir toplantıda din madrabazlardan biri CHP’nin tek parti döneminde uğradıkları zulmü konuşmacıya laf atarak hatırlatmış. Bunun üzerine konuşmacı laf atana sormuş:
“Hangi ibadeti yapmak istedin de yapamadın? Namaz mı kılamıyordun, hacca mı gidemiyordun? …”
Madrabaz, konuşmacıyı yanıtlamış: “İbadeti yasaklamaya gücünüz yetmez. Siz bizi masadan ve kasadan uzak tutuyorsunuz.”

Müthiş  bir yanıt. Hiç duymamıştım.  Aydınlık okuru devam ediyor:
Yani tüm dertleri masaya ve -özelikle de- kasaya yanaşmakmış. Bunu yapamadıkları için gerçekten de “zulüm” gördüklerine, acı çektiklerine inanıyorum. Düşünsenize, kasa orada, başkaları yanaşmış (Örneğin:  ANAP, DYP) ama bunlar yanaşamıyor. Bu ‘zulüm’ değil mi, onlar açısından? İlk işleri burada (Isparta) aç kurtlar gibi saldırmak oldu. Şevket Demirel’in bir benzetmesi var: “Malı kışın aylarca ahıra kapatırsın. Sonra bahar gelince çayıra saldığında yeşil otlara nasıl saldırırsa bunlar da deliler gibi paraya saldırdılar. Nasıl mı? Örneğin; benim üzerinden her gün geçtiğim kaldırımı tam 4 defa söküp, buranın taşını oraya, oranın taşını buraya yeniden döşeyerek. Tabii utanma vs beklemek boşunadır.”

Arkalarına İslam’ı aldılar, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar, çatlayıncaya kadar yiyecekler. Mafya yasası gereği sonra amip gibi bölünüp birbirlerini yiyecekler ve birlikte çürüyecekler.

Benim bu tür mafyalardan korkum yok. Çünkü, kural gereği, İslamcı Al Capone’u, gene İslamcı Alkapon temizleyecek.

Beni ürküten mafya programını ( ÖNDER) İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği’nin hazırladığı broşürde okuyoruz (6 Ağustos 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesinden aktarıyorum):

“İmam hatip liselerinin önündeki engeller kalkmıştır. İHY’den mezun olunca; hem dininizi üst düzeyde öğrenecek hem de tıp, hukuk, siyasal, mühendislik gibi her çeşit üniversiteye girebileceksiniz. Hem halkın önüne geçip imam hatip olabilecek hem de öğretmen, doktor, avukat, hakim, kaymakam, müfettiş, mimar olabileceksiniz.”

Yeryüzünde bunun benzeri bir öğretim sistemi yoktur. İlkel ve bayağı bir köle yetiştirme sistemi. İlkin ilk ve orta öğretimde beyinleri yıkayıp ütüleyecekler; bilim karşıtı dogmalarla tıka basa dolduracaklar ve düşünen insan yerine uzaktan yönetilen kalas robotlar yetiştirecekler ve ülke yüzeyini bu türden prinhalarla işgal edecekler.

Bu düşmanca bir programıdır. Başbakan’ın “İmam hatipler milletin gözbebeği olacaktır” yobaz  talimatına  gönderme yapılan broşürde “Yeni dönemde Türkiye’nin gözbebeği olacak olan imam-hatip liselerine kayıtta geç kalmayın” uyarısı yapılıyor.

Sonra sıra velilere geliyor: “Çocuklarımız  imam hatip ortaokullarını bitirdiğinde; hem yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’i öğrenecek hem de Anadolu veya öğretmen lisesine gidebilecek, hem Hz.Peygamber’in hayatını öğrenebilecek hem de fen lisesi veya imam hatip lisesine gidebilecek.”

Çocuklar kesinlikle gerçek Kuran-ı Kerim’i öğrenemeyecekler, çünkü öğretmenleri de Kuran-ı Kerim Arapçasını bilmezler. Çocuklar laik okullarda öğrendikleri İngilizce ve Fransızca kadar Arapça öğrenemeyecekleri için Kuran’ı anlamalarına olanak yoktur. Ancak onu ezberleyecekler ve saptırılmış Türkçe mealini okuyacaklar. Ama buna karşın tamamı softa ve yobaz olacak. Said Nursî ve Fethullah Gülen türü meczupların kölesi olacaklar; kafa ve ruh sağlıklarını yitirecekler. Dahası, ana-babalarından nefret edecekler, kadını  ve erkeği anlama yeteneğinden yoksun olacakları için de  sağlıklı bir yuva kuramayacaklar.

“İmam hatip okullarının ‘Sosyal, beşeri ve fen bilimleri ile birlikte İslami ilimleri aynı müfredat altında göstermesi bakımından Türkiye’ye özgü bir tecrübe’ olarak tanıtıldığı bilgi notunda  ise, ‘Gençlerimize bu okullarda değerler eğitimi verildiği için kötü alışkanlıklar yok denecek kadar azdır’ görüşü dikkat çekiyor.

Bu cümle, laik okulların bile-isteye AKP hükümeti tarafından sabote edildiğinin itirafıdır.

Broşürün sözünü ettiği “Türkiye’ye özgü tecrübe” Said Nursî’nin  Van’da kurmayı hayal ettiği  “Medresetü’z-Zehra” ucubesini örnek almaktadır.

Sonuç olarak: AKP hükümeti pedagoji bilimine aykırı altı kaval üstü şeşhane bir öğretim sistemi içinde Türk gençliğini özgür ve bilimsel düşünceden uzak, kumanda aletiyle güdülebilir bir insan sürüsü haline getirmek istemektedir. ÖNDER’in broşüründe de itiraf edildiği gibi, uygar dünyada böylesine kaçık ve budala bir okul ve öğretim sistemi bulunmamaktadır.

Düşünsenize, gerçek beden eğitimi, müzik, resim derslerinden yoksun bırakılan çocuklarımız “din dersi” adı altında haftada sekiz saat irtica, hurafe ve üfürükçülük dersi alacaklar.  Ağustos ayında yapılacak atamalar sonunda 8 bin başlık din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni açığı kapatılmaz ise, müftülük, imamlık ve Kuran kursu öğreticiliği yapan (ama pedagoji sertifikası bulunmayan) İlahiyat Fakültesi mezunları ders verecek. Ve bu yetkisiz ve yeteneksiz  kimselerin mezun ettiği zavallı çocuklar dünya ile yarışacaklar (!).

Böyle bir uygulama karşısında bütün “Aklı başında Türkiye”nin ayağa kalkması, isyan etmesi, uygulamayı yargıya götürmesi gerekmektedir. Ama tıpkı Osmanlı gibi Türkiye de uyuyor. Bütün dikkatini 2 ve 3 sayfalara vermiş olan basın çürümeye devam etmektedir.]

Tektanrılı dinler tarihini okuyacak olursanız, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam yoksulu ve mazulumu savunmak için ortaya çıkmıştır. Başlangıçta, sırasıyla Musevilik, Hıristiyanlık ve İslama karşı olan eski düzenin siyasal  erki (aristokrasi), ekonomik gücü (aristokrasi ve burjuvazi) ve ruhban sınıfı yeni dinleri kabul ederek konumlarını koruyarak yeni statükoyu yapılandırmışlardır. Mazlum gene mazlum, yoksul gene yoksul olarak kalmıştır. Oysa Museviliği, Hıristiyanlığı, İslamı  ilk kabul edenler yoksullar ve mazlumlardır.

İslam’da ilk dört halife döneminden sonra kurulan iktidarlar  (günümüze kadar)  Arap aristokrasinin müstebit iktidarı olmuştur. Bizim ülkede de Diyanet İşleri Başkanlığı, Cami ve Ruhban sınıfı her zaman, halka karşı, masa ve kasadan yana olmuştur

Masa ve kasa iktidarın simgesi, silahları ve bizzat kendisidir.

ÖZDEMİR İNCE

1 Ocak 2016

 

DİN İMAN MASA KASA REKLAM

 

 

[i] Aydınlık, “İmam-Hatip Mafyası”, 20 Ağustos 2012

[ii] Aydınlık, 7 Ağustos 2012