CESUR DAHİLER

Ülker İnce, moleküler biyoloji ve genetik profesörü, Ulusal Bilimler Akademisi üyesi Sean B.Carroll’ün yazdığı Cesur Dahiler (Brave Genius) adlı bir kitap çeviriyor. Kitap, Albert Camus ve  Jacques Monod üzerine.

Albert Camus’nün kim olduğunu kuşkusuz biliyorsunuz. Jacques (Lucien) Monod (9 Şubat 1910, Paris – 31 Mayıs 1976, Cannes), Fransız  biyokimyager. Genlerin enzim bireşimini yönlendirerek hücre metabolizmasını düzenleyişini aydınlatan çalışmalarıyla 1965 Nobel  Tıp Ödülü‘nü François Jacob ve André Lwoff ile paylaştı. Ayrıca Le Hasard et la nécessité (1970Rastlantı ve Zorunluluk) adlı uzun denemesinde yaşamın kökeni ve evrim sürecinin olasılıklara dayanan çeşitli olanaklarla oluştuğunu ileri sürdü. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı Albert Camus ile birlikte direniş örgütledi. Kitap bu dönemle ilgili. Kitapta beni ilgilendiren önemli bir damar var: “Zor zamanlarda, bunalım zamanlarında ne yapmalı?” Bu sorunun yanıtlarını Cumhuriyet gazetesindeki yazılarımda aramaktayım ve aramayı sürdüreceğim. Sözünü ettiği kitaptan bir bölümü okumanıza sunuyorum.

Özdemir İnce

17 Aralık 2018

***

BİRAZ CAMUS

Hem Sartre hem de Camus, görüşleri için hep rağbet gören kişilerdi, hem de yalnızca Fransa’da rağbet görmüyorlardı. 1946 başlarında Fransız Dışişleri Bakanlığı Camus’ye uzunca bir New York ziyaretinde bulunmayı önerdi. Önde gelen Fransız vatandaşlarının yurtdışında Fransız imgesine destek vermeye çağrılması onur verici bir şeydi, ayrıca davet tarihi, İngilizcesi çok yakında yayınlanacak olan Yabancı’nın piyasaya çıkacağı tarihe denk geliyordu. Camus Veba’nın üzerinde çalıştığı elyazmasını yanına aldı.

Gerek New York basını gerek Doğu kıyısında yaşayan Fransız hayranları bu ünlü genç yazarı ve Direniş gazetecisini daha çok dinlemek istiyorlardı, New York Herald Tribune onu “Bugün Fransa’da yaşayan en cesur yazar” olarak tanıtıyor,  New York Times “Kurtuluş Sonrası Fransa Havarisi” olarak kutsuyor, The Times şöyle diyordu:

İki dünya savaşının ardından, kıtanın uygarlığı yerle bir olduktan sonra, içinde yaşadıkları dünyanın anlamına ya da sağlamlığına inancı olan pek az Avrupalı kalmıştı. On beşinci yüzyıldan beri … hiçbir zaman korku o toprakların üzerinden böyle çırılçıplak, fırtınalar estirerek geçmemişti. Bu, yalnızca gündelik hayatın acımasızlık ve güçlüğünün yarattığı bir korku değildir … Bu ayrıca fizikötesi bir korkudur, giderek daha saçma ve anlaşılmaz görünen bir evrende insanın korkunç derecede yalnız olduğunu anlamasının korkusudur.

Bu sorunlara karşı 32 yaşındaki Albert Camus’den daha duyarlı olan bir Fransız yazarı çıkmamıştır. Hiç kimse bunları onun kadar çarpıcı biçimde dile getirmemiş, bu işi –felsefi deneme, roman, tiyatro oyunu gibi- çeşitli biçimlerde yansıtmamıştır. Camus’nün düşünce hayatının yanında üstelik eylemli bir hayatı da olmuştur …

Şu anda Paris’te öğrenciler için bir peygamber varsa … o peygamber büyük bir olasılıkla Camus’dür …Camus yalnızca bir yazar olarak dikkatlerimizi çekmekle kalmaz  … özellikle İşgal sırasında entelektüel olgunluğa ulaşan koca bir kuşağın sözcüsü olarak da çeker.

Basında çıkan haberler Camus’nün gittiği her yerde büyük ilgi görmesine yol açtı. Kentteki dördüncü akşamında, Columbia Üniversitesi’ne, onun Fransızca olarak yapacağı konuşmayı dinlemek üzere 1200 kişi geldi. Gelen dinleyicilere, kendisinden beklenebileceği gibi Fransız edebiyatını ya da tiyatrosunu konuşmayacağını, konuşma başlığı olarak “İnsanlık Bunalımı” konusunu seçtiğini söyledi. Geçen yedi ay içinde Camus yalnızca bir tek başyazı yazmış, bu arada not defterlerini gözlemlerle, düşüncelerle doldurmuştu. Hazırdaki sermayesini oluşturan konular üzerinde dururken, bazı düşüncelerin geliştirdiği, Combat’dan uzak kaldığı aylar sırasında bazı konularla ilgili görüşlerinin daha bir saydamlık kazandığı da gözlendi. Gazete yazılarıyla felsefeyi birleştiren bir konuşmaydı bu, gelecekte yazacaklarının ve gelecek tasarılarılarının nerelere yönleneceğine işaret etmekteydi.

Camus bu bunalımı kendi “kuşağı[n]ın ruhsal deneyimi”den yola çıkarak inceleyeceğini söylemişti, “tam birinci dünya savaşından önce ya da savaş sırasında  doğan, dünya ekonomik krizi sırasında yeniyetmelik yaşına gelen, Hitler iktidara geldiği zaman yirmi yaşında olan” insanlardan yola çıkacaktı. Bu insanlar “İspanya’daki, Münih’teki savaş sırasında, 1939 savaşı, yenilgi, dört yıl süren işgal, gizli savaş sırasında” eğitimlerini tamamlamışlardı. “Bana sorarsanız,işte buna ilginç bir kuşak derim ben.” Camus’nün dediğine göre, “bir İnsanlık Bunalımı’nın yaşandığını düşünmeye sürüklenenler” işte bu kuşaktı, çünkü çelişkilerin en yamanını yaşamak zorunda kalmışlardı,” bir yandan savaş ve şiddetten nefret ederken öte yandan savaşa savaşla karşılık vermeye, şiddet kullanmaya zorlanmışlardı.

“İnsan vicdanındaki bunalım” olarak tanımladığı şeyi örneklemek için Camus savaştan bazı öykücükler paylaştı. Amerikalı dinleyicilerine, “Dünyanın unutmaya başladığı ama yüreklerimizi hala dağlayan bir dönem bu,” dedi. Anlattığı öykücükler insanların acımasızlık, işkence ve ölüm karşısında takındıkları anlaşılması zor tavırları yansıtıyordu. Camus,  bu öykücükler  “dünyamızda bir insanın ölümünün ya da bir insana yapılan işkencenin tam bir kayıtsızlıkla, dostça ya da deneysel bir ilgiyle ya da hiç tepkisizce incelenebildiğini”gösteriyorsa, o zaman gerçekten de bir insanlık bunalımı var demektir, diyordu.

Bütün bu belirtilerin suçunu Hitler’in üzerine atmak fazlaca kolaycılık, basitlik olur. Bunu yapmak yerine Camus, Hitler’ciliğin ortaya çıkışını olanaklı kılan daha genel nedenleri bulmaya çalışıyordu. Camus’nün ileri sürdüğüne göre, korkunun şahlanışına katkıda bulunan çeşitli etmenler arasında en önemlisi, insanın saygınlığının yerine öğretinin ve bürokrasinin vurgulanmasıdır. Camus’nün ısrarla belirttiği gibi, bunun sonucunda “insana saygı”, bir koruma kalkanından yoksun kalınca, onun kuşağı “ya kurban ya cellat olma” seçeneklerinden birine mahkum edilmiştir. Camus bu sözleri bir önceki Haziran’da Combat’da bir kez daha kullanmıştı. Gelecekte de yine kullanacaktı. Konuşmasında yine bu konu üzerinde durdu: “Bizim için tek sorun, ya bir kurban ya bir cellat olmak dışında bize bir seçenek sunmayan bir dünyayı kabul edip etmeme sorunuydu.”

Camus kendi kuşağının ne kurban ne de cellat olmak istediğini söyledi, o yüzden de korkunç bir ikilemle karşı karşıya kalmışlardı. Bu sözlerin ardından Direniş’in bu seçeneğe, “bizim için hazırlanan ölüm uygarlığına” nasıl başkaldırdığını anlattı. Böylece Camus için Direniş ruhu, hem ölümün reddine hem de hayatın olumlanmasına dayanan başkaldırı felsefesinin somut haliydi.  Dahası direnişçiler mücadeleleri sırasında bütün insanlarda var olan değerli bir şeyi, kamu yararına olan bir şeyi olumluyorlardı. “Bu korkunç yıllardan bir ders çıkarmıştık,” dedi Camus, “ortak bir saygınlığın, savunulması ve sürdürülmesi önemli olan insanlar arası paylaşımın tehlikeye girmesine yol açan ortaklaşa bir felaket yaşadığımız dersini çıkarmıştık.”

Devam etti: “Bazılaımızın sonunda umutsuzluğumuzu biraz olsun hafifletecek birkaç iç görüye ulaşması için savaş, işgal yaşaması, toplu ölümlere, binlerce hapishaneye, acılarla kıvranan bir Avrupa manzarasına tanıklık etmesi gerekti.” Bu acılı deneyimden sonra, diyordu Camus, “bunalıma girmiş bu dünyada ne yapmamız gerektiğini biliyoruz.” Çeşitli reçeteleri vardı: “ne zaman kendimize belli şeyleri düşünme izni versek milyonlarca insanı” öldürdüğümüzü fark etmeliyiz; “dünyayı yaşanmaz bir yer haline getiren korkudan” arındırmalıyız; “dünyanın hiçbir yerinde ölüm cezası” diye bir şey olmamalı; “siyaseti ait olduğu yere, ikinci sıraya” koymalıyız; “iyi niyetli bütün insanların kendilerini birbirleriyle ilişki içinde bulacakları” bir evenselcilik” yaratmalıyız.

Sean B.Carroll

Çeviren: Ülker İnce