CİHAD AHLAKI, CİHAD ETİĞİ

1.

İŞGAL EDİLMİŞ TOPRAKLAR

(Varlık Dergisi, Ağustos 1997)

Refah Partisi’nin Cumhuriyet Türkiyesi’ni “işgal edilmiş (edilecek, edilmesi gereken) toprak” statüsünde gördüğü, gün geçtikçe daha çok anlaşılıyor. Büyükküçük Refah yöneticileri, bir sınır ötesi akından ya da sonu belli olmayan bir ayaklanmadan sonra, ele geçirdikleri bir kasabada zengin evlerini talan eden yağmacılara da benziyorlar. Kendi aralarında, yandaşlarıyla birlikte kutladıkları “fetih” törenleri de simgesel bir anlam taşıyor: örneğin, İstanbul bu parti için Bizans’tan 1453 yılında alınan bir kent değil yalnızca. Bundan da öte zapt edilmesi, işgal ve talan edilmesi gereken bir Cumhuriyet toprağı. Bu nedenle, iktidarda kaldıkları süre içinde devleti talan ettiler. Cumhuriyet’in dokunulmaz olmadığını kanıtlamaya yönelik bu talanın bilinen yüzlerce örneği var, ama Mesut Yılmaz hükûmeti güvenoyu aldıktan sonra binlerce örneği çıkacak ortaya.

5 temmuz 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesi manşetten veriyor: “Sabotaj gibi kadrolaşma: Refahyol, Kırıkkale MKE’deki uzmanların yerine tüpçü, turizmci, öğretmen ve teknisyen atadı.” Gazete “Refahyol” diyor ama sanırım atamaları yapan koalisyonun Refah kanadı. Çünkü atamaları yapan Doğru Yol olsaydı, boşalttığı kadrolara atayacak uzman nitelikli kendi yandaşlarını bulabilirdi. Bu atamalardan en çarpıcı olanlardan biri şu: Makine Kimya Endüstrisi’nde genel müdür yardımcısı görevini yürüten patlayıcı madde uzmanı Mehmet Çelik’in yerine mesleği öğretmenlik olan biri atanmış. Tanım ve sorumlulukları gereği, bir uzman tarafından yürütülmesi gereken bir göreve “sokaktan geçen biri”nin diyebileceğimiz türden bir yandaşın atanması iki gerçeği ortaya çıkartıyor: ya bu atamayı yapanlar zengin evini basan talancının anlayışına sahip insanlar ya da o göreve atanmaya uygun insanlar yok yandaşları arasında. Birinci olasılık da geçerli ama ikincisi akla çok daha yakın. Demek ki bürokrasiyi ele geçirmek için İmam Hatip mezunlarını Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne yönlendiren Refah’ın teknik alanlarda yeterince yetişmiş yandaşı yok. Demek ki önce yönetimi ele geçirmeye karar vermişler, bunun eğitimle ilgili önlemlerini almışlar.

Bir an kendinizi Refah’ın yerine koyup düşünürseniz, bir partinin İmam Hatip okullarına bunca önem verişinin ve ilköğretimin sekiz yıllık sürekli, zorunlu ve kesintisiz eğitim anlayışı içinde yapılmasına karşı çıkmasının nedenlerini kolayca anlarsınız: ilköğretim, laik eğitim anlayışına göre ve Cumhuriyet’in eğitim ilkelerine uygun olarak tekrar programlanınca, Refah’ın “meslekleri dinselleştirme” tasarısı (komplosu) suya düşecek. Çünkü on beş yaşına kadar laik bir eğitim ve öğretim evresi yaşayan bir gencin Refah militanı olarak yetiştirilmesi epeyce güç. İşte bu nedenle direniyor Refah, bu nedenle ilköğretim çağındaki nüfusun en azından yüzde yirmi beşini (şimdilik) kendi denetimi altında tutmak istiyor. Koşullar el verirse, (sözde) vakıflar ve çocuklarına dinsel eğitim vermek, çocuklarını İslam ahlakına uygun olarak yetiştirmek isteyen halk (!) sayesinde İmam Hatip okullarının sayısını çoğaltarak etki alanını genişletecek. Bu nedenle, artık bir sır olmaktan çıktı, İmam Hatip okulları Refah’ın siyasal ve toplumsal politikasının neredeyse omurgasını, akciğerini, kalbini oluşturuyor. Osmanlı döneminde medreseler nasıl karanlıkçılığın (obscurantisme) limonlukları ve lokomotifleri idiyseler, kuruldukları günden bu yana İmam Hatip okulları da aynı görevi yüklenmişlerdir. Kuruluş amaçları kuşkusuz bu değildi; amaç bu okullar sayesinde, topluma ilerleme ve gelişme yolunda önderlik edecek, bilime ve çağdaş düşünceye açık, Cumhuriyet’e ve onun laiklik ilkesine inanmış “bilgin” imamlar yetiştirmekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı ve özellikle 1960’tan sonra bu okullar karşıdevrimci (yani Cumhuriyet ideolojisine karşıt) bir hareketin entelektüel ve meslek (avukat, doktor, yönetici, kaymakam, vali vb.) kadrolarının hazırlandığı, genel eğitim sisteminin dışında kalan (özellikle dışına çıkartılmış) bir eksene oturtuldu. Bu konuda çok boyutlu bir inceleme yapmak gerektiğini düşünüyorum. (Başbakanlık yaptığı dönemlerde çok sayıda İmam Hatip okulu açmış olan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de artık, bir rejimin kendisine kökten muhalif kadroları yetiştirme olasılığı bulunan okullara göz yumamayacağını söylüyor.) İmam Hatip okulları, tersine değil de Cumhuriyet ideolojisinin amaçladığı çağdaşlık yönünde gelişseydi belki de İslam’ın yüzyıllardır gereksinim duyduğu reform gerçekleşmiş olacaktı; düşünsel düzey bakımından çağının çağdaşı, felsefe ve bilime açık din görevlisi, toplumun çağa uyumunu hızlandıracaktı. Ne yazık ki olmadı, olamadı. Niçin? Böyle bir düşünce bir ütopya mıydı, yanılsama mıydı? Ben öyle olmadığını düşünüyorum, düşünmek istiyorum. İmam Hatip okullarının kuruluş amaçları doğrultusunda gelişmesini merkez sağ partilerin içinde yer alan Cumhuriyet karşıtı kadrolar engellemiştir.

Bu okulların mezunlarının sol düşüncenin gelişimini dengelemek amacıyla antilaik bir dünya görüşüne koşullandırılarak eğitilmeleri amaçtan sapmayı iyice hızlandırmıştır. İmam Hatip okullarının Cumhuriyet rejimi açısından başarısızlığa uğramalarının nedenlerini sekiz yıllık zorunlu ve sürekli eğitime geçmeden ya da geçerken mutlaka bulmalıyız. Bulmalıyız çünkü bizzat İslam’ın çağının çağdaşı din adamına katlanamadığı varsayımlarını ortadan kaldırmak, her türlü kuşkuyu dağıtmak zorundayız.

Refah temsilcileri eski muhalefet dönemlerinde, Meclis’te bütçe görüşmeleri yapılırken, özellikle Kültür Bakanlığı’yla ilgili komisyon çalışmalarında opera ve baleye karşı takındıkları çağdışı tavırlarıyla dikkati çekerlerdi; bale sanatı ile “ince sanat”ı eş tuttuklarını saklamazlardı. Özellikle yurtdışında yaptıkları toplantılarda dile getirip daha sonra videokasetlerle Anadolu’ya dağıttıkları düşüncelerini, Meclis çatısı altında, milletvekili dokunulmazlıklarına karşın, tekrarlamayı göze alamadıkları için Cumhuriyet rejiminin ürünü ve simgesi saydıkları opera ve balenin, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın ödeneklerini kısma yoluna giderlerdi.

Refah Partisi belediyelerde iktidara gelince “böyle sanatın içine tüküren” Ankara Belediyesi başkanının davranışlarında gördüğümüz hafiflik ve saldırganlığın ruhsal ve patolojik verilerini derinlemesine incelemek gerekir. Dünyanın bütün kentlerinde kaldırımlara taşan lokanta ve kahve masaları, Paris’in simgesi haline gelmiş olan “kahve terasları” neden İstanbul Belediyesi tarafından yasaklanmıştır? İnsanın aklına geliyor: yüzde doksan oranında oy alsalar bile demokratik yollarla Cumhuriyet’in temel ilkelerini ve gündelik yaşam düzenini değiştirme hakları olmadığını bile bile ve yüzde yirmi dolaylarında oy alıp yönetime gelmelerine karşın Cumhuriyet’in temel ilkelerine her fırsatta saldıran ve onun yerleştirdiği gündelik yaşam biçimine bunca müdahaleci ve yasakçı bir anlayışla karşı çıkan bir parti, oylarının biraz daha yükselmesi durumunda, Suudî Arabistan’da olduğu gibi, namaz saatlerinde eli sopalı bekçilerini sokağa salmaz mı? Refah militanlarının kasabalardan büyük şehirlere kadar mahalle ve çarşı pazarda, esnaf ve meslek topluluklarında, özellikle cuma namazları için yaptıkları manevî baskı eli sopalı Suudî bekçiliğinin bir başka türlüsü değil midir?

Refahlı Kültür bakanının on bir aylık uygulamaları işgal ordusu generaline özgü davranışlar değil midir? Resmî açılış ve toplantılarda, kokteyllerde içkinin yasaklanması, azınlığın çoğunluğa yasa ve görenek dışı baskısı değil midir? Demokrasi çoğunluğun azınlığa yaptığı baskıya izin vermezken bunun tersine nasıl izin verir? Kamusal protokol kuralları ve teşrifat devletin seçtiği düzenin göstergeleridir, düzen değişmedikçe bunlar da değişmez. Ama Refahlı başbakan, bakanlar ve belediye başkanları resmî yemeklerde içki içmeyi yasaklayarak, hiç olmazsa bu alanda devletin düzenini değiştirmişlerdir. İçki içmek ya da içmemek ister sağlık bakımından, ister dinsel inanç bağlamında olsun “bireysel” alanın dışına çıkmamak zorunda olan bir tercihtir. Türkiye Cumhuriyeti’nde bir başbakan, bir bakan, bir belediye başkanı resmî toplantı ve yemeklerde kendisi içki içmeyebilir ama içki servisini yasaklayamaz. Cümlem komik karşılanabilir, zorlama bulunabilir ama Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir görevlisi, kutsal alanlar dışında, resmî toplantılarda içki içilmesini kesinlikle yasaklayamaz. Evinde yapabileceği bir şeyi kamusal alana taşıdığı zaman devlet düzenine başkaldırmıştır. Ne başkaldırısı, zorla müdahalede bulunmuştur! Bunun bir adım ötesi, tıpkı İran’da olduğu gibi, insanların gündelik yaşamına “kendi” evinde müdahaleye varır ve insanın aile ocağında her türlü eğlencesi yasaklanır. Refah’ın gündelik yaşama yaptığı ve yüzlerce örneği olan bu zorba müdahaleye, “işgal ordusu tavrı” diyorum ben.

İşgal ordusu tavrını daha geniş boyutta İstanbul Belediyesi’nde görüyoruz: Belediye meclisinde çıkarttığı bir kararla, İstanbul Belediyesi başkanı tek imzayla belediyeye ait taşınmaz malları canının istediğine satma yetkisine sahip olmuştur. 7 temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinden öğrendiğimize göre İstanbul Belediyesi Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, aslına uygun inşası onaylanan Laleli’deki Çobançavuş Camii arazisini tek imzayla satışa çıkarmış. Cami arazisinin bulunduğu Eminönü’nün belediye başkanı, bu uygulamaya bir anlam veremediğini söyleyerek caminin yeniden yapılmasını istemiş. Gazetelerde yayımlanan haberlere göre, tek imzayla satış yapma yetkisini ele geçiren İstanbul Belediyesi başkanının belediyeye ait yüzlerce taşınmaz malı Refah yanlısı kişi, kuruluş ve vakıflara yok pahasına peşkeş çekeceğinden kuşkulanılıyormuş. Bu satışlara karşı herhangi bir yasal önlem alınmazsa, birkaç ay içinde bu kuşkuların hiç de boşuna olmadığını görmek zorunda kalabiliriz.

İktidara gelen bir siyasal partinin kendi programlarını uygulamasından daha doğal ne var? Doğaldır, çünkü bir programla seçimlere girmiş, iktidara gelmiş ve iktidarda da o programını uygulayacaktır. Yüzde yirmileri bir yana bırakalım; bir siyasal parti yüzde seksenlerle, doksanlarla iktidara gelmiş olsa bile bütün eylemleri Anayasa’yla sınırlıdır ve yasaların denetimi altındadır. On bir aylık iktidar döneminde Refah’ta Anayasa ve yasalara saygı duygu ve düşüncesinin bulunmadığına tanık olduk. Özellikle de devlet örgütünde kadrolaşma çabalarında. Demokrat Parti’den itibaren bütün merkez sağ parti iktidarlarında devlet aygıtında kadrolaşma çabalarına tanık olduk ama Refah Partisi’nin on bir ayda yaptıklarını hiçbir merkez sağ parti yapmaya cesaret etmedi, edemedi.

On bir aylık iktidar dönemi içinde Refah Partisi’nin ciddi ve çağdaş bir devleti yönetebilecek yetkinlikte olmadığını, devlet yönetecek ağırlıktan yoksun bulunduğunu gördük. Birkaç safsatacının dışında, çağının çağdaşı düşünürleri, bilimadamları, yazarları, ekonomistleri, gazetecileri yani sırtını dayayabileceği yetişmiş ve yeterli bir entelektüel ve uzman kadrosu yok. Kuran’dan ezbere ayetler tekrarlayarak devlet yönetilemeyeceğini kendileri de artık anlamış olmalı. Bu yüzden Cumhuriyet karşısında, Cumhuriyet’in yerleştirdiği gündelik yaşam karşısında büyük bir eziklik hissediyor, sürekli bir travma yaşıyor. On bir ay sonra Refah Partisi iktidardan kendi isteğiyle uzaklaşmak zorunda kalmışsa, vermek zorunda olduğu kararda ordu kadar, sivil kitle örgütleri kadar, siyasal partiler kadar ve belki de onlardan daha fazla “gündelik yaşam” etkili olmuştur. Cumhuriyet’in yerleştirdiği ve nüfusun yüzde doksandan fazlasının benimsediği gündelik yaşam biçimi! Çünkü keşişler, rahibeler ve dinsel fanatikler dışında, çağdaş toplumlarda gündelik yaşam tarzının hiçbir ideolojinin alt edemeyeceği görünmez bir ideolojisi vardır. Çağın her türlü olanaklarından en üst düzeyde yararlanmayı kendine amaç yapmış olan gündelik yaşamın dirimsel gücü bütün siyasal partilerin programlarından, ideolojilerinden çok daha güçlüdür. Öylesine güçlüdür ki, eski Sovyet Bloku ülkelerinin yıkılmasına yol açan ne CıA’nın komploları, ne ekonomik sıkıntılar, ne şu ne de budur: gerçek yıkıcı, gündelik yaşamın ideolojisidir. Gündelik yaşamın ideolojisi Sovyet Bloku ülkelerinde bir rejimi yıkmış ve henüz yerine arzu ettiği bir düzen kuramamıştır, ama yıkılmaz sanılan bir düzenin yıkılmasına önayak olmuş ve buna katkıda bulunmuştur. Aynı şey Türkiye’de de olmuştur: insan hakları, demokrasi, ekonomik düzenin ilişkileri düzeyinde merkez sağ bireyi, benimsediği gündelik yaşam tarzının tehlikeye girdiğini görünce, laiklik simgesi altında merkez solla işbirliği yapmaktan kaçınmamıştır. Merkez sağdaki kadın gündelik yaşamını korumak için bilinçlendikçe bu işbirliği daha da güçlenecektir.

Köktendinciliğin kendi tasarılarını hayata geçirmek istediği zaman karşısında bulduğu engellerin en büyüğü ne anayasalar ne de yasalardır. Çünkü ister silah zoruyla, ister parmak kaldırarak, yasaları birkaç dakika içinde değiştirmek mümkündür. Ama benimsenmiş gündelik yaşam tarzını baskıyla değiştirmek olanaksız gibidir; özellikle de bu gündelik yaşam tarzını her ülkenin görece modern çizgisinin gerisine çekmek. Taliban, iktidarın ucundan tutar tutmaz neden kadınları meslek alanlarından uzaklaştırıp evlerine kapattı? Cezayir’de köktendinciler neden kahve teraslarını yasaklıyor, meyhane camlarını boyatmaya kalkıyor; neden opera ve baleye düşmanlar; Erbakan neden İstiklal Marşı’nı kadın sesinden dinlemek istemiyor? Çünkü bunlar, gündelik yaşamın, Cumhuriyet düzeninin getirdiği gündelik yaşamın gücünden korkuyor, korkuyorlar.

Refah Partisi iktidarda bulunduğu süre içinde, çağdaş gündelik yaşamı geriletmek için bir işgal ordusu gibi davrandı ve Türkiye’ye işgal edilmiş toprak muamelesi yaptı. Şevki Yılmaz ve benzerleri gündelik yaşamla baş edemedikleri için sürekli bir sabuklama (delirium) içinde konuşuyorlar. Gündelik yaşamı yasalarla, siyasal baskılarla değiştirmeyi başaramayacaklarını biliyorlar. Ellerinde bir tek silahları var: merkez sağın basiretsiz politikalarının yaygınlaştırdığı İ  İmam Hatip okulları. Köktendincilik bu okullar sayesinde, Cumhuriyet’in yerleştirdiği gündelik yaşamın direncini kırmak, daha sonra alternatif bir gündelik yaşam yerleştirmek, nihayet kendi gündelik yaşam tarzını tek egemen haline getirmek istiyor. Şimdilik yenilgiye uğramıştır, ama işgal ordusunun başarısı gündelik yaşamı ele geçirmesine bağlı. Çünkü yerli halkla uzlaşmadan işgal ordusunun işgal edilmiş topraklara yerleşmesi olanaksız. Bu nedenle İmam Hatip okulları köktendinci Refah Partisi için çok önemli; aynı nedenlerle bu okullar, değiştirilmez nitelikleri Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyet için de önemli.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde İmam Hatip okullarının yeni statüsü büyük çekişmelere yol açacak. Coşkun Kırca, 7 temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımlanan makalesinde, Anayasa’nın 42. maddesine göre (“Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yeri açılamaz. Eğitim ve öğretim hürriyeti Anayasa’ya sadakat borcunu ortadan kaldıramaz.”) bu sorunun nasıl çözümlenmesi gerektiğini anımsatıyor:

“Tabiatıyla, İmam Hatip liselerinde giderilmesi gereken Tevhidi Tedrisat Kanunu’na aykırı bazı durumlar vardır. Bunlardan birincisi, bu liselerdeki kız öğrencilerin durumudur. İslam’ın bilinen hiçbir uygulamasında kadınlar din hizmetlerinde bulundurulmaz. Bu kanuna göre bu liseler meslek liseleridir. Böyle olunca personelini yetiştirdikleri mesleğin gereklerine uymak zorundadırlar. Demek oluyor ki İmam Hatip liselerindeki kız öğrencilerin normal liselere tam muadelet esasına uygun olarak nakledilmesi gerekir. Daha da önemlisi, halen mevcut İmam Hatip liseleri yılda 52 bin küsur mezun vermektedir. Oysa imam-hatiplik mesleğinin yıllık ihtiyacı 2 ile 3 bin arasındadır. Demek oluyor ki bu liselerden ihtiyaç fazlası olanların, erkek ve kız öğrencileri için halen –parasız yatılılık gibi– hangi şartlara tâbiyseler o şartlarla normal liselere çevrilmesi ve normal liselerin programını aynen uygulaması gerekmektedir.”

Anayasa’nın 42. maddesinin zorunlu kıldığı operasyondan ben ne anlıyorsam Refah Partisi de onu anlayacaktır mutlaka: Refah Partisi’nin gündelik yaşamı ele geçirme komplosunun engellenmesi; geçici işgal ordusunun sürekli işgal ordusuna dönüşmesi olanak ve olasılığının ortadan kaldırılması.

Anayasa ve Cumhuriyet’in koruyucusu olan laikler ile karşı cephedeki köktendinciler birbirlerini çok iyi anlıyorlar: birisi din bezirgânlarının cami ve ev dışında egemen olarak gündelik yaşamı ve devlet aygıtını bin yıl öncesinin kurallarına göre düzenlemesini istemiyor, öteki ise istiyor. Birincisi meşru, ikincisi gayri meşru durumda, Anayasa ve yasalar karşısında. Bu gerçeği iki taraf da çok iyi biliyor. Cumhuriyet, vatandaşların laik düzen içinde ve Anayasa’nın güvencesi altında, din ve vicdan özgürlüklerini kullanmalarını düzenliyor. Köktendinci ise devletin düzeninin dinselleşmesini istiyor. Cumhuriyet düzeni Türkiye’ye özgü ölçüler içinde de olsa demokrasiyi savunuyor; öteki ise amaç olarak demokrasiyi seçmiş değil. Bu durumda devlet kendini, Cumhuriyet’i ve demokrasiyi savunacaktır. Önümüzdeki yıllarda, on yıllarda bu savunmasının nasıl geliştiğine tanık olacağız.

Ancak, bunlar olup biterken bazı gönüllü hakemler de var: Özalizmin yarattığı, her durumda ve “ebediyen haklı”, âlim ve muallim “gazeteciyazar”lar! Her gün gazete sütunlarında ve televizyonlarda laiklere “laikçiler” tanımlamasıyla hakaret ediyorlar ve engin malumatlarıyla (!) insan haklarını savunuyorlar ve demokrasi tanımı yapıyorlar. Bunlardan birine göre gerçek demokrasi ordunun sivillerin denetiminde olduğu düzenmiş. Yani bu pek akıllı “gazeteciyazar”a  göre ordunun sivillerin denetiminde, buyruğunda olduğu Nazi Almanyası ile Faşist İtalya demokrasinin temsilcisi olmuş oluyor. Ama Türk ordusu Anayasa’ya ve İç Hizmet Yasası’na dayanarak Cumhuriyet düzenini koruduğu, ona sahip çıktığı için Türkiye’de demokrasi yok. Türkiye’de belki tam anlamıyla gerçek ve çağdaş demokrasi yok, ancak bunun sorumlusu, Anayasa ve yasalar karşısında suçlu duruma düşmemek için Cumhuriyet’i korumak zorunda olduğunu ima eden ordu değil, 14 mayıs 1950’den bu yana demokrasi düzeninin kurulmasına katkıda bulunmayan çağdışı merkez sağ partileridir. Yeni kurulan Mesut Yılmaz hükûmetindeki merkez sağ parti (ANAP) ile muhalefetteki Doğru Yol Partisi’nin eline geçen fırsat, Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesi için ele geçen son fırsatlardan biri olabilir. Şeriatçı işgal ordusunun teokratik zulmü altında yaşamamak için.

[(Varlik Dergisi, Ağustos 1997; Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayınları, 1999; Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005; Yüzleşme ve Hesaplaşma (Yayınlanacak)]

***

2.

CİHAD AHLAKI, CİHAD ETİĞİ

İkinci bölüme başlarken çok önemli beş kavramı tanımlayalım:

TOTEM: Bir insanla ya da bir insan topluluğuyla dinsel-büyüsel ilişkisi olduğuna ve o insanı ya da topluluğu koruduğuna, kader birliği kurduğuna inanılan hayvan, bitki, cansız nesne ve doğal olay…(Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi)

TOTEMCİLİK: İnsanlığın ilk dini. Bu din, mana (doğa üstü güç) ve tabu inançlarıyla sıkıca ilişkilidir. (Age)

TABU: Dokunulmaması, söylenmemesi, yapılmaması gereken yasaklar. Kimi toplumbilimciler  din kurumunun kaynağını bu yasaklarda bulurlar. Dinsel yasaklar, kutsal olana saygı ve kutsal olandan korku temeline dayanır. (Age)

KARİZMA: Büyüleyicilik, etkileyicilik… [ (Eski Yunanca: Χάρισμα “Tanrı bağışı, vergisi”), olağanüstü çekiciliği olan liderlerin kendisine ve kişiliğine, yandaşlarınca yakıştırılan büyüleyici güç ve yetenek. Bu liderler siyasal ve dindışı çevrelerden çıkabileceği gibi dinsel kişiler de olabilir. “karizma” sözcüğü ile “karizmatik” sıfatı bazı otorite, iktidar ve meşruluk biçimlerinin nitelenmesinde kullanılır. (Wikipedi)]

KARİZMATİK: Büyüleyici, etkileyici, arkasından sürükleyici… İlkel toplumlarda büyücüler. Şamanlar karizmatiktir.

Totem ve totemcilik, tabu, karizma ve karizmatik olma ilkel toplumlara özgü niteliklerdir. Buradan şöyle bir çıkarsama yapabiliriz. Karizma ve karizmatiklik’e yüklenen varsayımsal özellik ve nitelikler  ancak ilkel toplumlarda, bilgi ve zekanın gelişmediği ilkellerde etkili olurlar.  Sadece “kerizmatikler” (Bu sözcüğü ben uydurdum: Keriz + Matik= Kerizmatik) karizmatik liderlerin peşinden giderler. Kerizmatikler için karizmatik önderler hem totem hemi de tabudur.  Bir siyasal kişiliği karizmatik olarak tanımlamak  aslına bakılırsa övgü olmamak gerekir, tam tersine aşağılamadır. Demokratik ve laik toplumlarda karizmatik liderler çıkmaz, çıkamaz. Çıkmamalı!… Çünkü hiçbir lider dokunulmaz, büyüsel ve büyüleyici değildir. Hiçbir lider ve önder, sahip olduğu varsayılan güçlerle insanları koruyamaz. Nitekim ne Hitler, ne Mussolini kerizmatik hayranlarını koruyabildiler. Toplumlarını felakete sürüklediler. İnsanları ilahi (?) yasalar değil insan yapımı yasalar korur.

Biraz önce birinci bölümünde yer alan yazının ikinci yazı ile köprü oluşturacak bölümünü bir kez daha okuyalım:

1997 yılının ağustos ayında yayınlanan yazıda Başyüce Erdugan’ın günümüze damgasını vuran marifetleri haber veriliyor: “İşgal ordusu tavrını daha geniş boyutta İstanbul Belediyesi’nde görüyoruz: Belediye meclisinde çıkarttığı bir kararla, İstanbul Belediyesi başkanı tek imzayla belediyeye ait taşınmaz malları canının istediğine satma yetkisine sahip olmuştur. 7 temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinden öğrendiğimize göre İstanbul Belediyesi Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, aslına uygun inşası onaylanan Laleli’deki Çobançavuş Camii arazisini tek imzayla satışa çıkarmış. Cami arazisinin bulunduğu Eminönü’nün belediye başkanı, bu uygulamaya bir anlam veremediğini söyleyerek caminin yeniden yapılmasını istemiş. Gazetelerde yayımlanan haberlere göre, tek imzayla satış yapma yetkisini ele geçiren İstanbul Belediyesi başkanının belediyeye ait yüzlerce taşınmaz malı Refah yanlısı kişi, kuruluş ve vakıflara yok pahasına peşkeş çekeceğinden kuşkulanılıyormuş. Bu satışlara karşı herhangi bir yasal önlem alınmazsa, birkaç ay içinde bu kuşkuların hiç de boşuna olmadığını görmek zorunda kalabiliriz.”

Bu bölümden Başyüce’nin tek adam olma tutku, hırs ve saplantısını saptıyoruz. Karizmatik tek adam, karizmatik tek karar ve karizmatik tek imza… Bunun için de Parlamenter demokrasinin cumhurbaşkanı yetkileriyile yetinmiyor, sınırsız ve denetimsiz bir Başkanlık’ın yetkilerini istiyor.

Bir siyasal lider için en büyük felaket kerizmatik yığınların iğvasına kapılıp kendisinde doğa üstü güçler (manalar) vehmine kapılmasıdır.

Başyüce, bunu konuda kurduğu hayalleri 29 Ocak günü TRT’de yaptığı konuşmada ifşa ediyor::

“… Çok başlılık ayaklarımıza pranga vurmuş gibi süreci zorlaştırıyor. Parlamenter sistem tamamen yok farz edilmiyor ki! Amerika’da mesela Temsilciler Meclisi ve Senato var. Türkiye illa onu yapacak değil. Parlamento ve milletvekilleri olarak bunu alır ve süreci işletir. Tabii ki denetim esaslı olacak. Parlamento denetleyecek. Meclis’in vermediği izni siz kullanamazsınız. Belirlenmiş bir yetki alanı var. Parlamentonun vereceği yetkileri kullanma hakkı olacaktır.”

ABD’deki Başkanlık sistemini örnek gösteriyorsan “illa” da verdiğin örneğe sadık kalacaksın. Temsilciler Meclisi ve Senato birlikte olmadan Başkanlık olabilemez!… Bu konuşmadan ABD Başkanlık sisteminin oluşturucusu katı kuvvetler ayrılığına karşı olduğunu da anlıyoruz:

“… Yargı engelliyor mesela… Halk sorumlu olarak siyasiyi tutuyor. Yargıyı tutuyor mu? Hayır… Yargı ile sürtüşüyorsunuz… Bunlann düzeltilmesi lazım. Başkanlık sisteminde ben bunların aşılacağına inanıyorum.”

Başyüce’nin istediği,  tepeleri düzleştirecek, çukurları dolduracak  bir greyder başkanlık sistemi! Yargı ile sürtüşmeyeceksin, yargıya gitmeyecek işler yapacaksın, yargının verdiği kararlara boyun eğeceksin. Yargının ve kurumlarının (Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay, Yargıtay) karşısında senin başkanlığın sökmez. Bunu bilip kabul edeceksin!

ABD türü Başkanlık’ta yargının başlıca görevi: Denetlemek ve Anayasa’ya aykırı ve yasa dışı karar ve eylemleri engellemek. Başyüce bunu da istemiyor. Ülkeyi kararnamelerle (fermanlarla) yönetmek istiyor. ABD Başkanı böyle bir şey söylese bir yolunu bulup hemen alaşağı ederler adamı. ABD Başkanı FED (ABD Merkez Bankası) başkanına her hangi bir telkinde bulunamaz, Başyüce “Beni çıldırtacacak bu adamlar!” diye naralar atıyor.

***

Ne AKP’nin ne de Başyüce’nin demokrasi diye bir kaygısı oldu. İktidara gelişlerini bir cihadi zafer sayıyorlar. İktidarın nimetleri ise “ganimet”!  Bu nedenle 17 ve 25 Aralık’ın yolsuzluklarını hırsızlık saymıyorlar. O paralar, o rüşvetler daima paylaşılacak ganimet!

***

Bu fasılda fazla eğleşmek istemiyorum: Başyüce, bir parlamenter sistemin cumhurbaşkanı olarak yaptığı yemine sadık değil, her gün yeminini birkaç kez çiğniyor. Halkın karşısında bir başbakan gibi davranıp AKP’nin icraatini satıyor ve muhalefete karşı saldırıya geçiyor. Bu alanda at koşturması mümkün mü, yasal mı, bunu onun görev ve yetkilerini okuyarak öğrenelim:

Cumhurbaşkanı’nın Görev ve Yetkileri:

Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri ile nitelikleri, seçimi ve diğer hususlar Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 101, 102, 103, 104, 105 ve 106’ncı maddelerinde belirtilmiştir.

  1. Nitelikleri ve Tarafsızlığı (Değişik madde 101) (*)

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.

Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir.

Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

  1. Seçimi (Değişik madde 102) (*)

Cumhurbaşkanı seçimi, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde; makamın herhangi bir sebeple boşalması halinde ise boşalmayı takip eden altmış gün içinde tamamlanır.

Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış bulunan iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi halinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. İkinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır. Aday, geçerli oyların çoğunluğunu aldığı takdirde Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder.

Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin usûl ve esaslar kanunla düzenlenir.

(*) 23/05/1987 tarihli ve 3376 sayılı Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun gereğince, halkoyuna sunulmak üzere 16/06/2007 tarihli ve 26554 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, 16/10/2007 tarihli ve 5697 sayılı Kanunla değişik 31/05/2007 tarihli ve 5678 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun 21/10/2007 tarihinde yapılan halkoylaması sonucu kabul edilmiş ve buna ilişkin Yüksek Seçim Kurulu Kararı 31/10/2007 tarihli ve 26686 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

  1. Andiçmesi (Madde 103)

Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer :

Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.

  1. Görev ve Yetkileri (Madde 104)

Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’nin birliğini temsil eder; Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Bu amaçlarla Anayasa’nın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır:

  1. a) Yasama ile ilgili olanlar :

◾Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açılış konuşmasını yapmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni gerektiğinde toplantıya çağırmak,

◾Yasaları yayımlamak,

◾Yasaları yeniden görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geri göndermek,

◾Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunmak,

◾Yasaların, kanun hükmündeki kararnamelerin,Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün, tümünün ya da belirli kurallarının Anayasa’ya biçim ya da esas yönünden aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açmak,

◾Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar vermek,

  1. b) Yürütme alanına ilişkin olanlar :

◾Başbakanı atamak ve istifasını kabul etmek,

◾Başbakanın önerisi üzerine Bakanları atamak ve görevlerine son vermek,

◾Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu’na Başkanlık etmek ya da Bakanlar Kurulu’nu Başkanlığı altında toplantıya çağırmak,

◾Yabancı devletlere Türk Devleti’nin temsilcilerini göndermek, Türkiye Cumhuriyeti’ne gönderilecek yabancı devlet temsilcilerini kabul etmek,

◾Uluslararası andlaşmaları onaylamak ve yayımlamak,

◾Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek,

◾Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek,

◾Genelkurmay Başkanı’nı atamak,

◾Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak,

◾Milli Güvenlik Kurulu’na Başkanlık etmek,

◾Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim ya da olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak,

◾Kararnameleri imzalamak,

◾Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek ya da kaldırmak,

◾Devlet Denetleme Kurulu’nun üyelerini ve Başkanını atamak,

◾Devlet Denetleme Kurulu’na inceleme, araştırma ve denetleme yaptırmak,

◾Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek,

◾Üniversite rektörlerini seçmek,

  1. c) Yargı ile ilgili olanlar:

Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askerî Yargıtay üyelerini, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.

Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasada ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır.

(Anladığım kadarıyla, Başyüce, hayal ettiği Başkanlık sisteminde,  üyelerin tamamının seçimini kendisi yapmak ve AKP’nin egemen olduğu TBMM’ne yaptırmak istiyor.)

  1. Sorumluluk ve sorumsuzluk hali (Madde 105)

Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa ve diğer yasalarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır. Bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur. Cumhurbaşkanı’nın resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz.

Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin önerisi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.

***

“Vatana ihanet”in Anayasa’da tanımı yapılmamış. Yasalarda  da vatana ihanetin bir tanımı yok. Ama Anayasa’nın 105. Maddesinde Cumhurbaşkanı’ nın bu suçla suçlanabileceğini yazıyor. İnternette vatana ihanet bağlamında bir garıresmi bir liste buldum. Bilginize sunuyorum:

*Devletin egemenlik alametlerini aşağılama

*Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama

*Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak

*Düşmanla işbirliği yapmak

*Devlete karşı savaşa tahrik

*Temel millî yararlara karşı hareket

*Yabancı devlet aleyhine asker toplama

*Askerî tesisleri tahrip ve düşman askerî hareketleri yararına anlaşma

*Düşman devlete maddî ve malî yardım

*Anayasayı ihlâl

*Yasama organına karşı suç

*Hükûmete karşı suç

*Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyan

*Suç için anlaşma

*Askerî komutanlıkların gasbı

*Halkı askerlikten soğutma

*Askerleri itaatsizliğe teşvik

*Yabancı hizmetine asker yazma, yazılma

*Savaşta yalan haber yayma

*Seferberlikle ilgili görevin ihmali

*Düşmandan unvan ve benzeri payeler kabulü

*Siyasal veya askerî casusluk

*Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama

*Gizli kalması gereken bilgileri açıklama

*Uluslararası casusluk

*Devlet sırlarından yararlanma, Devlet hizmetlerinde sadakatsizlik

*Yasaklanan bilgileri temin

*Yasaklanan bilgilerin casusluk maksadıyla temini

*Yasaklanan bilgileri açıklama

*Yasaklanan bilgileri siyasal veya askerî casusluk maksadıyla açıklama

*Devlet güvenliği ile ilgili belgeleri elinde bulundurma

————–

Pratik hukuk bilgi ve algısına göre yukarıda sayılanların tamamı vatana ihanet bağlamına girebilir. Bunlar arasında, muhalefetin iddialarına ve bir kısım kamuoyu ve medyaya göre Başyüce aşağıdaki işleri ısrarla yapmaktadır:

*Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletin kurum ve organlarını aşağılama

*Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak

*Bir yabancı devlete karşı savaşa tahrik

*Temel millî yararlara karşı hareket

*Anayasayı ihlâl

*Yasama ve yargı  organına karşı suç

*Hükûmete karşı suç

Ben de Başyüce’nin söz ve eylemlerinin yukarıda sayılan 7 madde bağlamında değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

Bu kadarı bile yargıya gitmeyi denemeye değer.

Özdemir İnce

4 Şubat 2015