ÇOCUK SENİN KIÇINI YERİM

29 kasım, Pazar günü Paris’in pek ünlü La Closerie des Lilas’sında öğle yemeğine oturmuştuk: Claudine Baude, Ülker ve ben. Claudine, 12 Eylül dönemi Fransız Büyükelçiliği’nin pek ünlü müsteşarı Philippe Baude’un eski eşi. Philippe sonra Fransa’nın Avustralya Büyükelçi iken emekli oldu. Şimdi Güney Fransa’nın bir köyünde oturuyor.
Claudine ve Philippe bizim (yani Figen Batur, Tansu+Ertuğrul Özkök, Canan+Aydın Uğur, Ülker+Özdemir İnce) neredeyse 30 yıllık dostumuz, arkadaşımız.
Onlarla bekar ve evli çocuklarımızı konuşuruz (Tansu ve Ertuğrul ile torunlarını konuşurlar), geçmişi anıp gelecek projeleri yaparız, edebiyat ve sanattan mutlaka söz ederiz.
Claudine, Philippe’e 10 kilometre uzaklıkta bir güney evi satın almış. Yazları bizi bekliyor. Biz de onları bekliyoruz, ama mecburen ayrı ayrı.
2009 yılının son yazısında hayatta en yakın dostlarımdan söz etmek, başımızda dolaşan kara bulutlara rağmen içime ferahlık veriyor.
Onlar ile birlikte bütün okurlarıma, okurum olmayanlara, beni sevenlere ve benden nefret edenlere mutlu bir 2010 yılı dilerim.
***
Evet, yemek yerken, Claudine’e “Yahu Claudine, dedim, Air France’ın dergisinde bir küçük çocuk fotoğrafı var. Hani, bir ayağını ağzına sokmaya çalışıyor. Onun kıçını öpmek, her bir yerini yalamak istiyorum!” dedim.
Fotoğrafı biliyormuş. O da benim yapmak istediğimi yapmak istermiş. Demek ki Clément’ın evlenip çocuk yapmasını istiyor. Tıpkı benim Tanbey’in evlenmesini ve bana o çocuk benzeri bir torun armağan etmesini beklemem gibi.
Ben insan milletinin en çok en hayvanî, en ilkel erdemlerini severim. Evlenmek, aile kurmak, ama büyük bir aile. Her Pazar günü upuzun, kocaman bir masanın (ki mutlaka ya mavi beyaz, ya da kırmızı beyaz karelidir) çevresine oturup, Ülker’in pişirdiği kapuskayı yemek ve ucuz kırmızı şarap içmek. Tıpkı Ankara’da 1980’lerde olduğu gibi.
Üzerine, dövme cevizli kapak tatlısı. Ardından İtalya’da köylü ve işçilerin içtiği, dünyanın en ucuz purolarını (Pedroni, Toscanelli, Toscanello. 6 kalın sigarlık paketi 4 euro’ya) tüttürmek!
Eskiden, çok eskiden Yunan ve Fransız eski müziklerini, klasik Türk müziği dinler idim. Şimdi hiçbir müziği dinlemek istiyorum. Dünyanın mırıltılarını dinlemek yetiyor bana. Dünyanın bütün mırıltılarını ve fısıltılarını.
***
Bir başka çocuk fotoğrafı. Çalışma masamın camının altında duruyor yıllardır. Ulker birkaç gün önce tesadüfen gördü. Bizim Tanbey’in çocukluğuna benziyormuş. Belki de o nedenle oraya koymuşumdur. Bilgisayarımın hemen alt yanında : Gözleri bilye gibi, cıncık gibi parlıyor. Ağzı tıpkı şöyle : “û”. Şaşkın, şaşkın dünyaya bakıyor. Dilinin altında dişleri yok.
Nereden bulduysa bir bez bulmuş ve edep yerini kapatmış. Yavrum ne bilecek edep yerinin ne olduğunu. O beze sahip çıkmış bırakmak istemiyor. Ayak parmakları birbirinden uzak ve gergin. Biraz sonra sırt üstü devrilecek ve ayaklarından birini ağzına götürecek.
Şimdilerde dağa çıkan ve oradan inmek istemeyen PKK’lıların çocuklukları da böyleydi. İkinci Cumhuriyetçilerin, eski ve yeni mürtecilerin, naylon demokratların çocuklukları da böyleydi. Onların kendi çocukları da böyle. Ancak Bülent Arınç çocuk olmamıştır ! Bülent Arınçlar çocuk olmazlar, çünkü olamazlar !
2010’dan 48 saat önce, kendimi, aklımı ve ruhumu bir çocuk bahçesine salıyorum! Yayılsınlar !