ÇOK KÜLTÜRCÜLÜK GERİCİLİKTİR

Daha önce de yazdım : Postmodernizm ile küreselleşmenin göklere çıkardığı dinsel ve etnik cemaatçilikler gericilikten başka bir şey değildir. Bu saptamayı Türkiye’ye uygulayacak olursak, başta Fethullah cemaatçiliği ve öteki tarikat toplaşımları ile PKK etnik milliyetçiliği gerici hareketlerdir.
Bir zamanlar Marksist-Leninist pozları atan PKK’nın sivil toplum örgütü olmak gibi saçma bir iddiası yok. Ama, kimi toplum ve siyaset bilimcilerin sandığı ve iddia ettiği gibi dinsel cemaatler bir şeyh tarafından yönetildikleri için sivil toplum örgütleri olamazlar. Birer dernek statüsünde olan sivil toplum örgütleri yöneticileri demokratik seçimlerle yönetime gelirler ve ayrılırlar. Fehtullah Gülen’i demokratik seçimlerle cemaatinin başından uzaklaştırabilir misiniz ?
***
1970’lerden söz edeceğim. Benden yaşlı bir arkadaşım “Fransız” bir Fransız kadınla evliydi.Tırnak içindeki Fransız eli maşalı anlamına gelmektedir. Çiftin bir erkek çocukları vardı 5-6 yaşlarında. Çocuk da süzme Fransızdı. Fransızcayı Türkçeden çok daha iyi konuşuyordu. Belki de Katolikleşmişti çocuk.Yakın çevre bu yüzden de kızıyordu kadına. Fransa’da otursalar neyse ne, ama Ankara’da nasıl olurdu bu. Derken, bir gün hiç ummadığım bir şey öğrendim. Çocuk çiftin öz çocukları değildi, birkaç aylıkken bir yurttan alınmıştı.
Bu örneği dilin ve anadilin önemini göstermek için verdim. Dil, insan ağızı tarafından salgılanmaz. Öğretilen, öğrenilen, öykünmeye dayanan bir şey. O çocuğu gerçek ailesi büyütseydi bir başka dil konuşacak, bambaşka jest ve mimikleri olacaktı.
Bu nedenle ve bu bakımdan anadil hem önemli, hem de önemsiz bir gerçekliktir.
Ancak, nedeni ne olursa olsun ortamın dili ile anadil denen dil asla çelişmemeli, asla çatışmamalı. 18-19 yüzyıllarda Şemdinlili bir Kürt kadının Osmanlıca konuşamaması doğaldır. Bu, 1923-1950 arasında doğaldır, ama kabul edilmez olmuştur. 1950’den sonra artık ne doğaldır ne de kabul edilir bir durumdur. Nedeni ne olursa olsun, ister devletin ilgisiz güçsüzlüğü, ister bireyin doğal direnci olsun, çağdaş devlet ve vatandaşlık bağlarına aykırı bir durumdur bu. Kimi Kürt siyasetçiler, kimi aydınlar Türkçeyi okulda öğrendiklerini övünerek söylerler ki hiç de böbürlenecek bir durum değildir.
***
Bir devletin, resmi dilini vatandaşına öğretmek istemesi kınanacak, eleştirilecek, lanetlenecek bir girişim midir ? Tam tersine resmi dili iyi öğretememesi kınanacak, eleştirilecek, lanetlenecek bir durumdur.
Yüzyıllardır ABD ve Avrupa Birliği ülkelerine tanınan bu hak, yetki ve sorumluluk, Türkiye söz konusu olunca nedense tersine dönmektedir. Özellikle de 1923-1950 yılları arasında, ulusal devletin kendi ideolojisi doğrultusunda yaptıkları yerin dibine batırılmaktadır. Daha önce de yazmıştım : Frenkler, Haçlı Seferlerinden itibaren Anadolu’ya neden Kürdiye adını vermediler de Türkiye dediler ? 1923 yılında Anadolu’da kurulan Cumhuriyetin adı Kürdiye Cumhuriyeti olmuş olsaydı, ulusal devlet o zaman Kürtçeyi resmi dil haline getirip, öğrenim dili olarak uygulamayacak mıydı ?
Her ulusal devletin belli bir kültürel çevresi de vardır. Bu kültürel ortamın içinde ikincil, üçüncül kültürel katmanlar ve adacıklar da vardır. Bunlar ulusal kültürel ortamla uyuşum içinde yaşarlar. Yazımın başında sözünü ettiğim gericilik, bu katman ve adacıkları ulusal kültürün karşısına bir mayın tarlası olarak çıkartır. Öyle bir konu ki 1001 gün sürebilir !