CUMHURİYET İÇİN SON ŞANS : CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

Şu günler Mahmut Esat Bozkurt’un Kaynak Yayınları tarafından yayımlanan TOPLU ESERLER’inin birinci cildini okumaktayım. 21 Mart 1924 tarihli Vatan gazetesinde yayımlanan “Fesih Yetkisi” adlı makalesinin ilk cümlesine gelince durdum. İlk cümle şöyle:

“Cumhuriyet Teşkilatı Esasiye tasarısı, anayasa hukuku tarihlerinin hükümdarlara bile kayıt ve şartlar altında bıraktığı bu yetkiyi mutlak surette Türkiye Halk Cumhuriyeti riyasetine vermek istiyor. Tasarının gerekçe mazbatasında bunlar sanki pek tabii hak imiş gibi müdafaa edilmektedir. Daha ileri gidiliyor ve yeni teşkilatı esasiyenin inkilabın ruhundan ilham aldığı iddia ediliyor, millet hâkimiyetine dayandığı söyleniyor!… Tacidar meşrutiyetlerinde bile eşine tesadüf edilmeyen böyle mutlak bir fesih yetkisini halk inkilabımızın ruhuyla uzlaştırmaya kalkışmak, henüz silahı elinde titreyen, henüz kanı bile kurumayan inkılabın içini kan ağlatır ve incitir.” (Toplu Eserler, 1.Cilt. s.450)

M.E.Bozkurt’un kaleminden çıkmış bu satırlar, çok keskin, bilgili ve bilinçli bir muhalefeti temsil etmekte: 1924 anayasasını hazırlayanlar, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na TBMM’ni fesih etmek (dağıtmak) yetkisini vermek istemektedir. Bu, Mustafa Kemal Paşa’ya güvenen, ona sevgi ve saygı duyan M.E.Bozkurt’u isyan ettiriyor ve düşüncesini TBMM’nde ve bir gazetede dile getiriyor.
Peki ne oluyor?
Ne olduğunu Aydınlık gazetesinin 8 Mart 2013 tarihli sayısında yayımlanan yazımdan aktarıyorum:
***
VETO VE FESİH YETKİSİ
1924 Anayasası’nın yapılmasında kendisi de bir anayasa hukukçusu olan Mahmut Esat Bey’in büyük emekleri vardır. Anayasanın hazırlandığı dönemde gazetelerde yazdığı yazılarla, TBMM’de yaptığı konuşmalarla bu konudaki düşüncelerini açıklamıştı. En önemli konu, günümüzde R.T.Erdoğan’ın (Başkan olduğunda) mutlaka sahip olmak istediği, yasaları veto etme ve Meclis’i feshetme yetkisiydi. Mahmut Esat Bey, TBMM’de yaptığı konuşmalarda bu yetkilerin Cumhurbaşkanı’na verilmesine karşı çıktı.
Tek parti diktatoryasında (!) Mustafa Kemal’in huzurunda yapılan bu konuşmaları günümüzün demokratik (!) ortamında yapabilecek bir tek AKP milletvekili var mıdır acaba?
Uzatmayalım: Olanları, Turgut Özakman’dan aktaracağım. Turgut Özakman’a güvenmeyenler konuyu meclis tutanaklarından araştırabilirler. Ben Turgut Özakman’a güveniyor ve inanıyorum:

ÖĞRETEN TARİH
“Yeni bir anayasa konusu uzun zaman sohbet olarak başlamış, sonra Anayasa Komisyonunca ele alınmıştı. Türkiye’nin geleceğini düzenleyecek yeni bir anayasa tasarısı oluşturulmaya çalışılıyordu.
Gazi, Cumhurbaşkanı olmadan önce bu görüşmelere zaman zaman katılır, düşüncelerini açıklardı. Devlet Başkanına kanunları veto ve gerektiğinde yeni bir seçim için Meclis’i feshetme yetkisinin verilmesinin yararlı olacağını söylemişti. Bunları çağdaşlaşma hamlesinin yavaşlatılması, milli egemenliğin örselenmesine karşı önlem olarak değerlendiriyordu. Anayasa Komisyonu Başkanı Yunus Nadi Bey, Gazi’yi ziyarete geldi.
“Mahmut Esat Bey ile Şükrü Saracoğlu, Cumhurbaşkanına veto ve gerektiğinde Meclis’i fesih yetkisi verilmesini kabul etmiyorlar.”
“Neden?”
“Milli Egemenliğe aykırı buluyorlar.”
“Partiler çoğalınca hükümetsizlik tehlikesi baş gösterebilir, gerici eğilimler belirebilir, devletin kuruluş amacına aykırı kanunlar kabul edilebilir. Bu yetkileri böyle durumlar için düşünmüştük. Bir anayasada bütün olumsuzlukları çözecek çözümler, imkânlar bulunması gerekmez mi?”
“Birçok milletvekili de iki arkadaşımızın düşüncelerini paylaşmaya başladı. Bu maddelerin Meclis’te kabul edilmesi zor görünüyor.”
Bir sessizlik oldu. Paşa ikna edeceği ümidiyle bu milletvekilleriyle bir de kendisi görüşmeye karar verdi.
Mahmut Esat Bey bu ara bakan değildi. Saracoğlu Şükrü Bey Meclis’e ikinci dönemde katılmıştı. İkisini birlikte kabul etti. Milletvekilleri Cumhurbaşkanını saygıyla dinlediler ve düşüncelerini değiştirmediler.
Gazi sonucu öğrenmek isteyen Yunus Nadi Bey’i ertesi gün direksiyon binasında kabul etti.
“İki saat karşılıklı görüşlerimizi açıklayıp tartıştık. Biraz sıkıştırdım da. Ama çocukları ikna edemedim. Dilerim bu yetkilere ihtiyaç duyulmaz. Fakat bu görüşmeden çok memnun kaldım. Türkiyemizin milli egemenliğe, özgürlüğe böyle sahip çıkan, hukuka saygılı, sağlam, dürüst, dirençli, bağımsız ruhlu siyasetçilere çok ihtiyacı var. Mahmut Esat’ı zaten beğenirdim. Şükrü Bey’i de çok beğendim.” (Cumhuriyet, Türk Mucizesi, İkinci Kitap. Bilgi Yayınevi.S.39-40).
***
Mustafa Kemal Paşa’ya verilmeyen bu yetkiye sahip olmak isteyen R.T.Erdoğan, arkasına zihniyet olarak IŞİD’e (Irak-Şam İslam Devleti) benzeyen AKP’yi ve besleme bir oy kitlesini almış, cumhurbaşkanı olmak istemektedir. Bu amacına erişmesi durumunda ne yapıp-edip 2015 genel seçimlerini de kazanıp bir Halife rejimi kuracaktır.
Ama ne var ki AKP milletvekilleri ve mensupları arasında Mahmut Esat Bozkurt gibi bir babayiğit çıkıp, onun 90 yıl önce yaptığını yapacak cesareti gösterememektedir.

Sözünü ettiğimiz cesareti gösterebilmek için ilkin özgür olmak gerekir. Batılı eğitim-öğretim insanı özgür kılmak için düzenlenip “okul”da örgütlenmiştir. Doğulu eğitim-öğretim ise insanı özgür kılmamak üzere düzenlenip “medrese”de örgütlenmiştir.
“Okul”da, bilimsel düşünce, düşünceyi ifade yeteneği ve özgürlüğü öğretilir.
“Medrese”de biat ve itaat, düşünsel irdelemeyi red öğretilir.
Türkiye’de medreseler Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı ama İmam-hatip okulları, Kuran kursları, özellikle doğu bölgesinde ve İstanbul’da tarikatların gizli, yarı gizli “mektep”lerinde devam etti.
Mühendislik, doktorluk, avukatlık, eczacılık, kimyagerlik gibi mesleklerin öğretildiği fakültelerin diplomalarına sahip siyasetçiler aslına bakarsanız bu türden İslamcı mektep ve medreselerden mezun olmuştur. Tarikat ve Cemaat yurtlarında yetiştirilmiştir.
Günümüz AKP’sinin en azındanh %90’ı bu torna tezgahından geçmiştir. Bu nedenle aralarından Mahmut Esat Bozkurt gibi dünya ölçüsünde bir bağımsız ve özgür insanın çıkması mümkün değil.

Konumuz Cumhurbaşkanlığı seçimi ve cumhurbaşkanı olmaya yemin etmiş olan Recep Tayyip Erdoğan.
R.T.Erdoğan bir imam-hatip mektebi ürünüdür.Liseyi fark sınavına girerek bitirmiş ve iddiaya göre dönemin bir özel ticaret yüksek okulundan diploma almıştır. Bu türden yüksek okullar 1970’li yıllarda “kayıt dışı”, “merdiven altı” sayılan imalathanelerdi. Bu türden yüksek okul mezunlarına kimse iş vermezdi. Bundan dolayı R.T.Erdoğan’ın üniversel bir eğitim-öğretim gördüğünü söylemek ve kabul etmek mümkün değil.
Gördüğü yetersiz eğitim-öğretim R.T.Erdoğan’ı zihinsel olarak yaralayıp sakatlamıştır.

Ama asıl darbeyi, mürşidi, rehberi, rol modeli Necip Fazıl Kısakürek’in tedrisatı altında yemiş olmalı. (N.F.Kısakürek konusunda düşüncelerimi Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde yayınlanmış, internette bulabileceğiniz yazılarımda okuyabilirsiniz.)

N.F.Kısakürek’in düşünce sistemini bilmeden ne R.T.Erdoğan’ı, ne Abdullah Gül’ü ne de AKP kakan ve milletvekillerini tanımak mümkün.
Özellikle de üstadın (!) İdeolocya Örgüsü’nü okumadan. Bu konuda bilgi sahibi olmak için Aydınlık gazetesinde yayımlanan “İkisi de Cumhurbaşkanı Omamaz, Olmamalı” başlıklı yazı dizimi okumalısınız.

Hitler için Kavgam ne ise Necip Fazıl için de İdeolocya Örgüsü odur. Necip Fazıl, Yunan+Roma+Hıristiyanlık düşünce ve kültürünün karşısına Doğu’yu çıkartayım, Doğu’nun üstünlüğünü kanıtlayayım derken, onu (Doğu’yu) yerden yere vurmaktadır. İşte, yüzlerce sayfa arasından iki sayfalık örnek:

[• Dalgaya düşmüş 1 milyar esrarkeş, içtimaî enerji bakımından 1 kişi bile etmeyeceğine göre, Doğunun hele İslâmiyetten sonraki Brehmen, Budist ve Mecusî kalabalığını keyfiyette nazara almaksızın, sadece bellibaşlı bir ruh yapısı olarak göz önünde bulundurmak; ve onun, içine ve dışına doğru, hayret ve tevahhuştan başka hiçbir bakış sahibi ola­mayacağını kestirmek gerekir.

• Böylece kâinat boyu bir aksiyona yataklık etmek bakımından Doğunun aslî ve galip rengi, Âdem Peygamber­den beri gelen Allah Resulleri ve nihayet bütün zaman ve mekânın sahibiyle İslâmiyette gerçekleşince, İslâmiyetin tem­sil kadrosunda zaafa uğramasını ve nefsinden şüpheye düş­mesini de son zamanlarda Doğunun kendisine en nazik bakı­şı olarak ele almak borcunda oluruz. Şöyle ki, (Rönesans)a kadar, halısından, kâğıdından, ipekli kumaşından, bütün kal­yonuna, silâhına, minyatürüne kadar yeryüzüne ve buram buram ebedî tecrit helezonlariyle ötelere hâkim nefs görüşü birdenbire tersine dönmüş ve nazarlara şu mânayı nakşetmiştir: (Rönesans)tan bu yana, şu veya bu ruhî ve içtimaî mües­sirler yüzünden Garbın akıl hârikası önünde hezimetinin sebebini bir türlü kestiremeyen, eşya ve hâdiselere yeniden hâkim olma cehdine tırmanamayan ve bazı fertlerini bu yüzden öte tarafa kaptırdığı halde, mahzun ve mütevekkil, şuur­suz ve bilgisiz bir sâdıklar topluluğunu, her ne pahasına olursa olsun, devam ettiren muztarip ve mütevahhiş nefs bakışı…

• Bu ikinci bakışın karşı tarafa kaptırdığı, tarihî bir asırlık köksüzler kadrosu da, Doğuya, yani kendisine, öz evine, annesine ve babasına; çamaşırcı Hatçe hanımın oğlu olup da derken vezirliğe yükselen bir türedinin utanç ve hakaret nazariyle bakar.

•Bu son sınıfın türemesinde birinci âmil, ham yobaz ve kaba softa sınıfı da, körü körüne müdafaa ettiği kısır değerlerinin bütün hikmetinden gafil, önüne hangi yenilik çıkarsa, din adına küfür yaftası vurur ve peygamberinin “Hikmet mü’minin malıdır; nerede bulsa alır!” emrine yüzde yüz aykırı, kaybolmaya başlamış vecd ve aşkı sopa kuvvetiyle iadeye çalışmaktan başka bir şey yapamaz. Nitekim adamakıllı belirmeye yüz tutan ricat ve bozgun çığırı da, ruhları kaybedilmiş hikmet yaftalariyle önlenemez. Bunlardan, bur­nu halkalı Batı esiri yenilik maymunu, Doğuya örümcek kafalıların yatağı, geri adam tarlası diye bakarken, sözde dindar da “ben bunlardan hiç biri değilim!” gibi bir protesto tavrı içinde, fakat ne olduğundan gafil, sadece ölgün ve yıl­gın, içte hırçın ve yalçın, baskı altında gizli bir nefs şüphesi­ni ihtar etmekten kaçınamaz.

Bir tarafta ham yobaz ve kaba softa, öbür tarafta ondan daha ham inkâr yobazı ve daha kaba taklit softası; ikisi arasında boynu bükük, dilsiz ve iktidarsız halk kitleleri, maddi ve manevî Garp toslayışlarına karşı Doğunun düştüğü küçüklük ukdesini ve mahkûm nefs görüşünü temsil ederler ve bu hal birkaç asırdır derinleşe derinleşe, hemen bütün İslam Âlemini kaplayıcı bir ruh halinde günümüze kadar gelir. Bir küçüklük ve yetersizlik ukdesi ki, Batı heyulası kadşısında, öz nefsiindeki gerçeklik ve üstünlüğü bir daha tam bir madde ve ruh imtihanına tâbi tutulmaktan alıkoymakta, bir daha kendi kendisini kısır ezberciliği üstünde tefsire davran­mayı imkansız kılmaktadır. İşte, Doğunun Doğuya bakışındaki en öldürücüsü!..](İdeolocya Örgüsü, S.35-35)

Ne anladınız? Doğu’nun Batı’ya üstünlüğünü kanıtlayayım derken, Doğu’nun Batı karşısındaki aczi ve zavallığı tasvir edilmekte. Tam anlamıyla bir safsatalar çorbası. R.T.Erdoğan ve Abdullah Gül yetişme döneminde bu çorbadan içmişler ve içmeyi günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

***

Çağının çağdaşı uygar ülkelerde klasik ortaöğretim (liseler) üniversiteye hazırlayan kurumlardır. Bu kurumlarda bütün dersler bilimsel ve akli ilkelere uygun olarak eğitim-öğretim yapılır. Bu kurumlarda fikri hür vicdanı hür özgür bireyler yetişir. Bu kurumlarda tutsak beyinler ve ruhlar yetişmez. Doğmalardan arınma kurumlarıdır bunlar.
İmam-hatip okulları ve medreselerde klasik liselerde yetişen bireylerin tam karşıtı kitleler yetişir. Özgür düşünceli birey söz konusu değildir. Akıl ve bilim değil doğmalara bağımlılık önemlidir. Ölçü din kurallarıdır.
Bu nedenle imam-hatip ve medreselerde öğretim görenlerin üniversitelerde fen bilimleri, tıp, teknik ve sosyal bilgiler okumalarının hemen hemen hiçbir önemi yoktur. Üniversitede hangi disiplini okurlarsa okusunlar tamamı dogmatik ruhban sınıfındandır.

R.T.Erdoğan ve Abdullah Gül şürekası, yetenekleri ve görgüleri son derece sınırlı, imam cübbeli bir kitledir. Bir bölümünün elinde üniversite diploması olduğu için son derece tehlikeli insanlardır. Üniversitede yuvalanmış klanları sayesinde doktora yapıp öğretim üyesi olurlar. Hepsinin elinden tutan bir ya da birkaç “mürşit” vardır.

AKP’yi ve öncülü İslami partileri yöneten kadro bunlardan oluşmuştur. Bu nedenle, AKP kadrosu devlet yönetiminin her alanında, içerde ve dışarıda bozguna uğramış ve çağdaş Türkiye’yi yıkıma sürüklemişlerdir.

AKP’ye oy verenlere gelince: Önde İslami devlet ideolojisine göre doktrine olmuş kitle ve onun arkasında da uygulanan ekonomik program sayesinde tutsak edilmiş AKP aşiretinin memurlaşmış kadrolu seçmenleri vardır. AKP iktidarının yıkılması için aşiret memurları kitlesinin tutsaklıktan kurtarılması gerekmektedir.
***
R.T.Erdoğan’ın, anayasanın ikinci maddesinde nitelikleri belirtilmiş Cumhuriyet’e karşı olduğu, onun yerine bir başka rejim getirmek istediği artık bilinen bir şey.
Devletler 19 ve 20.yüzyılda üç türlü sistem uyguladılar:

1.Kuvvetler birliği sistemi: Bu sistem Türkiye’de Cumhuriyet’ten önceki üç yılda uygulandı. Mahmut Esat Bozkurt bu döneme Halk Cumhuriyeti adını vermektedir. Halk cumhuriyetinde egemenlik halka aittir, bu egemenliği halk adına parlamento kullanır. Devlet başkanı yoktur. Hükümet meclis hükümetidir. Yasama ve yürütme erkleri parlamentoda toplanmıştır. Böyle bir sistemde bireysel diktatorya olanaksızdır, olsa olsa meclis diktatoryası olur.
2.Kuvvetler ayrılığı sistemi. Günümüzde hemen hemen bütün demokrasilerde kullanılan sistem.
3.Parlamenter sistem.

Anayasa dersi yapmadığımıza göre bu sistemleri ayrıntılarıyla anlatmamıza gerek yok. R.T.Erdoğan’ın gerçekleştirmek istediği sistem kuvvetler birliği sistemi, ama hükümet meclis hükümeti değil. O başkan olmak ve yasama ve yürütme erklerini elinde tutmak ve yargı erkini de yakından kontrol etmek istemektedir.

Son bir yıldır bir Baş Yüce’den söz etmekteyim. Baş Yüce, N.F.Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü adlı kitabında tasvir ettiği ütopik devletin başkanıdır. Bu devlette seçilmiş bir meclis ve demokrasi söz konusu değildir. Necip Fazıl bu devlet yapısını “Devlet ve İdare Mufkuremiz” (s.285) adlı bölümde şöyle kurar:
-Yüceler Kurultayı
-Baş Yüce ve Kurultay
-Baş Yüce
-Baş Yücelik Hükümeti
-Yüce Din Dairesi
-Halk Divanı
-Baş Yücelik Akademyası

Baş Yücelik bir seçkinler rejimidir. (Eh, R.T.Erdoğan, Abdullah Gül ve şürekası ne kadar seçkinse artık.) Baş Yüce’nin sözü yasadır. Verdiği buyruklar yasa yerine geçer. Necip Fazıl, Baş Yüce’nin programını heykel, radyo, kumar, üniversite, kılık kıyafet, imamlık gibi her konuda 30 emir halinde açıklar.

R.T.Erdoğan’ın kurmak istediği rejim kendisinin Baş Yüce olacağı ütopik bir rejimdir. Ne yazık ki Necip Fazıl’ın zırva ütopyasını açıkladığı İdeolocya Örgüsü’nü bu ülkenin cumhuriyetci siyasetçileri, akademisyenleri, bilim adamları, yazarları ve yazıcıları okumamışlardır. Okumadıkları için de R.T. Erdoğan’ın Cumhuriyet karşıtlığını demokrasi ve özgürlük tutkusu sanmışlardır.

R.T.Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması durumunda, amacı, elindeki mevcut AKP kadrosu ve bulursa destekçileri sayesinde, 2015 seçimini mevcut anayasayı değiştirecek bir güçle kazanmak olacaktır. Bunu sağladığı takdirde her şey sona erecektir.
***
Demek ki bu durumda cumhuriyetçilerin tek hedefi R.T.Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek olmalı. Bunun tek çaresi bir çatı adayı ile seçime girmek.
Önerinin MHP’den gelmesine rağmen MHP’nin önermediği bir çatı adayınaTürk-İslam sentezi ile zehirlenmiş MHP’lilerin tamamının oy vereceğini sanmıyorum. Bu durumda R.T.Erdoğan cumhurbaşkanı olacaktır.
Kapıyı açacak kilit CHP’nin elinde. CHP ve seçmenleri içlerine sinecek bir MHP’linin çatı adayı olmasına razı olmalıdır. Bu durumda Kürt cenahı ne yapacak? Aday onların da kabul edebileceği biri olmalı.

Bu saptamamı ciddiye almayan CHP’liler, İdeolocya Örgüsü’nü okumadan karar vermesinler. Çünkü, İdeolocya Örgüsü R.T.Erdoğan’ın belki de baştan sona okuduğu tek kitap.

ÖZDEMİR İNCE