CUMHURİYET SÜREKLİ DEVRİMDİR

Müslüman dünyası nerdeyse 800 yıldır çağına ayak uyduramıyor. Suç kimde: Kendisinde mi yoksa onu beklemeyip durmadan ileri giden Müslüman olmayan dünyada mı? Hıristiyan dünyayı saymıyorum, Japonya ve Çin’i de saymıyorum, Hindistan bile Müslüman dünyasına birkaç tur bindirmiş durumda. Hıristiyan Latin Amerika gerçek demokrasiyi bulduğu gün tazı gibi ileri fırlayacak. Bu dediğim nasıl olacak? Bunu ekonomistler çok iyi biliyor. Benim bildiğim şu: Gerçek demokrasiyi buldukları gün her türlü emperyalizme karşı aşılanacaklar.

Güney Amerika örneğinde görüldüğü gibi sorunun kaynağı demokrasi. Demokrasiye engel ise teokrasi ve çağ dışı monarşik düzenler.Çağdaş demokratik monarşiler elbette var: İngiltere, İspanya, Hollanda, Danimarka, İsveç, Norveç… Geriye atipik olarak Rusya kalıyor: Otoriter ama laik bir rejimi var. Laik olduğu için gelecekte demokrasiyi bulabilir.

Müslüman dünya ise, laik değil ve monarşik ve otoriter rejimlerle yönetiliyor. Müslüman mahallede monarşik (saltanatlı) düzenler yakın ya da uzak gelecekte iç ve dış itkilerle yıkılabilir ama yerlerine demokratik değil otoriter teokratik düzenler kurulur. Geriye teokrasilerin yıkılıp yerlerine demokratik düzenlerin kurulması kalıyor. Bu mümkün mü? Teokratik düzenin yerine laik düzen gelmeden demokrasi mümkün değil. Bu gerçekleşmedikçe Müslüman dünya ile olmayan dünya arasındaki mevcut makas açısı giderek büyüyecek ve bu dünya giderek daha da geri kalacak ama paraya çevirilen doğal kaynaklar var oldukça bu toplumlar teknolojik ürünleri satın almayı sürdürecekler ama her gün çağcıl ve çağdaş dünya karşısında akıl ve ruh sağlıklarını yitirecekler. Çünkü bilim, özgür düşünce, sanatlar, özgür ve bağımsız birey kaynakları dumura uğramış, iğdiş edilmiş durumda. Bir de kadın ve çocukların içinde bulunduğu bataklık var ve olmayan insan hakları!

Müslüman dünyada, bir zamanlar, tek  bir istisna vardı: Türkiye Cumhuriyeti!  Bu istisnalık durum AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana her gün toprak kaybetmekte. AKP iktidarda kaldığı sürede bu ayrıcalığını tamamen yitirecek. Bunun son örneği: Çapkın AKP ve zampara İmam-Hatip trajik  gerçeğinde. Dinsel gücü yerinde olanın (!) cinsel gücü de bomba (!) gibi oluyor. Böyle olduğu için de ele geçirdikleri her şeyin, maddi ve manevi bakımdan, ırzına geçiyorlar. Akılları başlarında, değil cinsel organlarında.Tıpkı öteki Müslüman ülkelerde olduğu gibi. Bizimkilerin hiç olmazsa nefsleri ölülere karşı uyanmıyor. Belki de şimdilik!

Öğretmenlerin öğrencilere cinsel tacizleri AKP iktidarında % birkaç yüz artmış. Tacizci öğretmenlerde başı İmam-Hatip mezunu Din ve Ahlak öğretmenleri çekiyor. Türkçe, edebiyat, matematik, tarih, coğrafya, beden eğitimi, müzik ve resim öğretmenleri arasında tacizci pek ender bulunuyor. Neden? Hiristiyan dünyasında da Kilise’de, Vatikan’ın üstünü örtme çabaklarına karşın, pedofili suçlusu din adamları eksik değil. Cumhuriyet’ten ve Cumhuriyet tarafından kapatılmadan önce medreselerde, tekke ve zaviyelerde oğlancılık pek revaçtaydı. Hele Divan Şiiri tarafında.

Neden, milyon kez neden? Bu bu tecavüz türü sapkınlıklar ancak kapalı ve muhafazakâr muhitlerde olurdu da ondan!

Ben Cumhuriyet’in has ve turfanda ürünüyüm: 1943’te ilkokula başladım, liseyi 1956’da, yüksek öğrenimi 1960 yılında bitirdim. Yüksek öğrenimi kız erkek karışık yatılı okudum. Şerefim üzerine yemin ederim ki öğretmenlerin ilkokulda, ortaokulda, lisede kız ya da erkek öğrencilerin birine sarkıntılık ettiğini, bu nedenle hapse mahkum edildiğini duymadım, mahkum edildiğine tanık olmadım. Köy Enstitülerinin helalarında cenin bulunduğu kanıtlanmamış iftiralardır. Bu iftiralari atanlar günümüz tacizlerinin, ırz düşmanlarının atalarıdır. Bizim dönemimizde böyle rezillikler olmuyordu çünkü  Cumhuriyet toplumu açık toplumdu, günümüzde olan sapkınlıkların gözünü oyardı.

Sapkın İslamcı iddialara göre 10-12 yaşındaki kız çocukların evlendirilmesi din ve kitaba  uygunmuş. Bu iddia yalan ya, yalan olmadığını farz edelim, bilim ve yasalar 18 yaş öncesini uygun bulmadığına göre din ve kitaba değil yasa ve bilime uyacaksın. Artık senin dinsel inançların (!) sapkınlık ürettiği için, maslahat elde gezemezsin. Sokacak delik arıyorsan, git budak deliklerine sok! Sapkın töre ve geleneklerine saygı bekleme. AKP idam cezası peşinde koşacağına sapıklara karşı iğdiş yasası çıkarsın.

AKP erkek milletvekillerinin sapkınları af yasasını desteklemeleri hiç de şaşırtıcı değil, ama kadın milletvekillerine ne demeli? Suskunlukları utanç verici!

Müslüman toplumlar önümüzdeki yüzyıl içinde, din kaynaklı çağa uyumsuzlukları yüzünden, toptan çıldıracaklar ve Hiroşima’da olduğu gibi toptan yok olacaklar. Üzerlerine çağımızın bilim bombaları düşecek.

Biliyor musunuz bilmem: Müslüman töresi ve ahlakı sayesinde, başta Fransa olmak üzere Avrupa’da bekâret zarı tamirat sanayisi çok gelişti. Bu gidişle AKP sayesinde de, çocuklarımızı tecavüzcülerden korumak için, bekâret kemeri sanayisi kısa zamanda gelişecek.

Çaresine gelince: Türkiye, ancak AKP’den kurtulmak suretiyle, Cumhuriyet’te sahip çıkarak bu kaçınılmaz sonuçtan kurtulabilir.

Özdemir İnce

21 Kasım 2016

***

CUMHURİYET

(Varlık dergisinin [Ekim 1998] soruşturmasına cevap:)

SORU:

2000’li yılların eşiğinde duran dünyamız etnik, ulusal, dinsel, dilsel, cinsel grupların kendilerini ifade etme, farklılıklarının altını çizme gayretlerine tanık oluyor ve bu gruplardan gelen taleplerle başa çıkmaya çalışıyor. Sorunlar yalnızca yoksul ülkelerin değil, refah toplumlarının da karşısına dikiliyor.

Bu sorunlara çözüm yolları önerilip tartışılırken bazı kavramların her yerde dile getirildiğini görüyoruz: “demokrasi”, “çoğulculuk”, “insan hakları”, “özgürlük ve eşitlik”. Üstelik bu kavramlar hem iktidar hem de muhalefet güçlerinin ortak söylemi durumunda. Ülkemizde bir kavram daha var ki herkes paylaşıyor ama üzerinde yeterince düşünüldüğü söylenemez: cumhuriyetçilik.

Son yıllarda az da olsa demokrasi tartışmalarına tanık oluyoruz. Demokrasiyi tartışırken cumhuriyeti mi tartışmış oluyoruz? Halbuki göz ardı edilemeyecek “cumhuriyetçilik” adlı yüzlerce yıllık bir gelenek de var. Ve bu gelenek kendisini, liberalizmin bireyi ve tüketimi esas alan görüşüne karşı, toplumu bir bütün olarak esas alan bir yönetim felsefesi biçiminde ifade etmektedir. Yine liberalizmin bireyin önündeki engellerin aşılması, pazara müdahalenin en aza indirilmesi anlamına gelen negatif özgürlük anlayışına karşı, cumhuriyetçi gelenek kendi özgürlük anlayışını, toplumun rızası olmaksızın yapılan her tür fiilî ve potansiyel müdahale imkânının ortadan kaldırılmasıyla ilgili tahakkümsüzlük olarak öne çıkmaktadır. Yine cumhuriyetçilik liberalizmden farklı olarak, itiraz temelli bir demokrasi savunusuna girişmiştir.

Siyaset felsefesindeki “çokkültürcülük”, “cumhuriyetçilik”, “liberalizm”, “sosyalist demokrasi”, “konfederasyonculuk” gibi belli başlı akımlar, bu akımların güçlü ve zayıf yanları, kültürel ortamımıza uyup uymamaları ülkemizde beyin jimnastiği olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Yönetim tarzımızın göstereceği gelişmeler, insanlığın ortak mirasından alınan fikirler ve örnekler yardımıyla sorunlarını çözen çağdaş bir ülke mi, yoksa güçlünün yasalarının hüküm sürdüğü dünyanın geri kalanından kopuk, olmaması gerekenler için örnek teşkil eden bir ülke mi olacağımızı belirleyecektir.

CEVAP:

Önce bir giriş yapalım: “cumhuriyet” sözcüğü iki dilde birbirine benzer  tınıyla çınlar: Türkçe’de ve Fransızca’da. Bu iki cumhuriyet birbirine benzer zaten. Ancak iki ülkede “Yaşasın cumhuriyet!” ve “Vive la république!” haykırışlarını aynı bağlamda ele alabilirsiniz. cumhuriyetin bu iki ülkede de dayanak noktaları birbirine benzer: monarşi, istibdat ve teokrasiye karşıdırlar; devrimcidirler.

Türkiye’de rejim sorunlarını doğru tartışabilmek için (bence) Demokrat Parti’nin iktidara geçtiği ve karşıdevrimi başlattığı 14 mayıs 1950 tarihini bir “milat” kabul etmemiz gerekmektedir. Bu miladı 1938’e ve çok partili demokrasinin başlangıç tarihi olan 1945-1946 yıllarına çekenler de vardır. Çok partili rejimin nimetlerinden yararlanarak iktidara geçen merkez sağ partisi, Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi’nden neden daha az demokrat, neden daha çok zalim olmuştur; Demokrat Parti neden demokrasiyi geciktirmiştir; Demokrat Parti’nin mirasçıları olan Adalet Partisi, DYP, ANAP gibi partiler neden karşıdevrimci olmuşlardır, Cumhuriyet’in temel ilkelerini neden benimseyip savunmamışlardır? Bunların doğru yanıtları bulunmadan, sizin dört sorunuza doğru ve inandırıcı yanıt bulmak çok zordur. Bu çok zor soruya Yeni Osmanlılar, II. Cumhuriyetçiler, köktenmilliyetçiler ve köktendinciler kendi açılarından çok kolay yanıtlar bulabilirler.

1) “Cumhuriyet”i bir kavram olarak nasıl değerlendiriyor; cumhuriyet, demokrasi ve liberalizm ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

CEVAP: Bir kavramın kapsamını iyi kavramak için, varsa o kavramın karşı anlamlılarının ne olduğunu bilmekte yarar vardır. Cumhuriyetin karşıtı olan kavramlar: mutlakıyet (despotisme) ve hükümdarlık yönetimidir (monarchie). Yani cumhuriyet önce bir devlet biçimidir. Kuşkusuz cumhuriyet, demokrasiyle eşanlamlı değildir. Demokrasi en basit anlamda hâkimiyetin millette olduğu bir rejimdir; egemenlik halktan kaynaklanmıştır. Yasaları ya halk yapar (çok eskilerde olduğu gibi) ya da halkın seçtiği vekiller yapar. Cumhuriyet demek demokrasi demek değildir ama her gerçek cumhuriyet önünde sonunda demokrasiyle buluşur.

Bu iki kavramla ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin çok özel bir durumu vardır; sizi bu soruşturmayı yapmaya zorlayan da bu “çok özel durum”dur. Türkiye’de her türlü karşıdevrimci, Cumhuriyet’e, yani Türkiye Cumhuriyeti’ne karşıdır, çünkü TC ideal bir demokratik ortamda olmasa bile üniter devleti, ulusdevleti, laikliği, sosyal hukuk devletini temsil etmektedir. Teokratik devlet yandaşlarının, köktendincilerin karşısında “Cumhuriyet”, aşmak zorunda oldukları bir engeller toplamını temsil etmektedir. Bu nedenle, aralarında akıllı olanları, cumhuriyete karşı demokrasiyi kullanmaya kalkışırlar. “Akıllı olanları” dediysem, aslında “kendilerini akıllı sananlar” demem gerekirdi. “Cumhuriyet mi yoksa demokrasi mi?” tartışmaları Türkiye’de ve Fransa’da birbirine benzer. Türkiye’de böyle tartışmalara kuşkuyla bakarım. Çünkü tartışılmak istenen Cumhuriyet’in “olmazsa olmaz” ilkeleridir. Başka ülkeler beni ilgilendirmez. Bir seçim yapmak zorunda kalırsam (dilerim böyle bir zorunluluk asla olmaz), ben önce cumhuriyetçiyim, sonra demokrasi yandaşıyım. Çünkü cumhuriyet her zaman demokrasiyi korumuş ve geri getirmiştir; ama demokrasinin cumhuriyeti ve bizzat kendisini koruduğu konusunda kuşkularım var, “Ben önce demokratım sonra cumhuriyetçiyim” yanıtı ise, ancak dünyadan habersizlerin yutacağı bir tuzaktır.

Türkiye, cumhuriyet ve demokrasi et ve tırnak gibi olmalıdır. Türkiye’de “cumhuriyetçi olmak”, demokrasiyi, sosyal adaleti, halkçılığı, devrimciliği amaçlamaktadır. Türkiye’de bir zamanlar “toprak ağalığının, taşra mütegallibeliğinin ve aşiret reisliğinin” güdümünde olan merkez sağ partilerinin hiçbir zaman anlayamadıkları erdemlerdir bunlar.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş kaynağında bu erdemleri amaçlayan bir iyi niyet, bir atılım gücü vardır.

Liberalizme gelince, onun ne cumhuriyetle ne de demokrasiyle bir akrabalığı, bir hısımlığı vardır. Liberalizm, kapitalizmin bir türevidir. Sözlüklere bakacak olursanız, liberalizm (modern anlamda) toplumda bireysel özgürlükleri garanti altına almak isteyen doktrinlerin tümüdür, ama gerçekte, özel kapitalizm, bireycilik ve rekabetçiliktir. İçinde bulunduğumuz, dünyanın içinde bulunduğu her türlü erozyon ve kaosun bir numaralı sorumlusudur.

2) Cumhuriyet Türkiyesi yöneticileri, halk adına konuşurken, “halk” gerçekliğinin farkında mı, yoksa kurgusal bir kavramdan mı yola çıkıyor?

CEVAP: “Halk” kavramını kutsallaştırmanın, tabulaştırmanın tehlikeli bir hurafe olduğunu düşünüyorum. “Halk” denince sanki bir “azizler” topluluğundan söz edermiş gibi konuşanlar var. 14 mayıs 1950’den itibaren devlet de halk da yozlaşmıştır. Devlet mi halkı, yoksa halk mı devleti yozlaştırmıştır? Tam bir tavuk-yumurta ilişkisi. Türkiye’de despotlara, hırsızlara, soygunculara, işkencecilere, mafyaya vb. “Türkiye seninle gurur duyuyor!” diye bağıranlar bu kutsal halkın bir bölümü değil mi? Türkiye’de, “Herkes emeğinin karşılığını alacak!” sloganıyla seçim meydanlarına çıkan hiçbir parti iktidar olamamıştır; 14 mayıs 1950’nin “demirkırasi”yle birlikte köşe dönmeye başlayan ve Özal’la iyice kudurganlaşan; maganda, çarıklı yuppi ve lümpen burjuva tiplerini yaratan bu kutsal (!) halk böyle bir partiyi hiçbir zaman iktidar yapmayacaktır. Bereket versin Türkiye’de halkın tümü kutsal değil. Umut onlarda. Ben kendi adıma “halk” kavramını sevmediğim gibi, halk adına kimsenin konuşma hakkı olmadığına inanıyorum. Halk adına sadece despotlar konuşur.

3) TC Anayasası’nda tanımlanan biçimiyle cumhuriyet çokkültürlü, çokuluslu, çokdilli ve çokdinli bir toplumsal yapıyı ne kadar kucaklıyor?

CEVAP: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 2. maddesiyle çokkültürlü, çokdilli ve çokdinli bir toplumsal yapıyı yalnızca kucaklamıyor, aynı zamanda (bu maddenin değişmezliğiyle de) bu yapıyı savunuyor, onu zorunlu sayıyor. “Çokulusluluk”a gelince, Anayasa böyle bir kavramı “kucaklamıyor” bence. Bu soruyu anayasa hocaları yanıtlamalı. Devletin ve ülkenin bölünmezliği ilkesine dayanan bir devletin anayasası “çokulusluluk”u zaten kabul etmez. Çünkü bir tek “vatandaşlık” vardır ve önemli olan bu vatandaşlıktır. Ben kendi adıma “çokulusluluk” zokasını yemem. Çünkü çokulusluluk, ne cumhuriyetin ne de demokrasinin temel öğesi ve vazgeçilmez oluşturucusudur.

4) 2000’li yılların eşiğinde Türkiye Cumhuriyeti’ne önerileriniz var mı?

CEVAP: 2000’li yılların eşiğinde Türkiye Cumhuriyeti’ne elbette önerilerim var: Türkiye Cumhuriyeti varoluş nedenlerine, yani 29 ekim 1923’te kendine öngördüğü ideallere sadık kalmalı ve onları geliştirmelidir. Daha demokratik, daha adaletli, insan haklarına gerçekten saygılı, sosyal adalete dayalı, bireylerinin gelişmesini örgütleyen, her alanda gerçekten laik, toplumun sınıflarının ve bireylerinin birbirlerini ezmesine izin vermeyen, çağının çağdaşı ve en önemlisi toplumunu bir kültür toplumu yapmayı amaçlayan bir “aydın” cumhuriyet olmalıdır. 29 ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet’in özünde bu insanî idealler vardır. Ancak Cumhuriyet’in amaçlarına ulaşmasına merkez sağ partileri 14 mayıs 1950’den bu yana engel olmaktadırlar. Peki ne olacak, Cumhuriyet’in mi yoksa köktendinci ve milliyetçilerin, merkez sağ partilerinin (yani karşıdevrimcilerin) dediği mi olacak? Bence Cumhuriyet’in dediği olacak. Bilimin dediği olacak. Her şeye karşın “süren” devrimin dediği olacak. O safsataya dayalı ve tuzaklarla dolu “Halk ne isterse o olur” sözü, demagojiden başka bir şey değildir. Demokrasilerde halkın isteği seçim sandıklarına yansır ve bu yansıma da parçalıdır, yani yekpare değildir. Bu nedenle, “Halk ne isterse o olur” demek, “Ben kendi isteğimi halka yuttururum” anlamına gelir. Halk her şeye karşın her istediğinin olamayacağını bilecek kadar ariftir. Bu da demokrasiye özgü bir erdemdir. Yukarda sözünü ettiğim demagojiyi halk düşmanları, despotlar ve köktenciler bol bol kullanırlar. Cumhuriyet, köktenciler, tarikatlar, çeteler, mafyalar, köşe dönmeciler ve lümpen burjuvaziyi temsil eden merkez sağ partileri tarafından yol geçen hanına dönüştürülmüştür. Cumhuriyet bir yol geçen hanı olmadığını artık kanıtlamalıdır. 1936 doğumlu bir cumhuriyet çocuğunun kendisini yaratan Cumhuriyet’e önerileri bunlardır.

———————————————————-

-Özdemir İnce, Varlık Dergisi, ekim 1998

-Özdemir İnce, Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayıncılık, 1999, S.102

-Özdemir İnce, Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005. S.385