CUMHURİYETÇİ YAZILAR

“Bu Cumhuriyet yaralıdır, örselenmiştir! Çin işkencesinden geçmiş, Filistin askılarına asılmıştır. Tecavüze uğramıştır. Cumhuriyet’le, Cumhuriyetçilikle, Cumhuriyetçilerle alay edilmekte, aşağılanmaktadır. Ey kadınlar, Müslüman dünyasının kadınlarına göre epeyce insan yerine alınıyorsanız, bu, yaralı Cumhuriyet sayesindedir. Bilgi ve ilginize arz olunur!”

Okuyacağınız yazılardan dördüncüsü yukarıdaki cümle ile bitmektedir! Sadece kadınlar değil, akıl, bilinç ve vicdan sahibi herkes çağdaş cumhuriyet anıtına sahip çıkmalıdır! Bu iş rozet takmakla, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye bağırmakla olmaz.

İlk basımı TELOS YAYINCILIK tarafından 1999 yılında yapılan YAŞASIN CUMHURİYET’in arka kapağını okuyalım.

 [Cumhuriyet, çağının çağdaşı olmayı seçmiş bir toplum için yalnızca bir siyasal rejim değildir, aynı zamanda bir aşk ve yaşama biçimidir; demokrasidir, lâikliktir, toplumsal hukuk devletidir. Batı’da demokrasiyi toplumsal ve sınıfsal bir mücadele yaratmıştır. Türkiye’de ise demokrasiyi Cumhuriyet düşünmüş ve onun oluşturucularını yoktan var etmiştir. Bir kurtuluş savaşından soma, bir monarşinin kalıntıları üzerinde bir aydınlanmacı, bir “öğretmen” cumhuriyet kurulmuş ve bu devrimci cumhuriyet “kul”dan çağdaş vatandaşı yaratmayı amaç edinmiştir. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyet’i bir “demiurgos”tur, “evren düzenleyicisi”dir. Onun bu mimar ve yaratıcı özelliğini jakobenlik ile karıştırmak cumhuriyet tarihini anlamamak anlamına gelir.

Uygarlığı seçmiş olan bu çok özel cumhuriyetin devindirici gücü Kemalizm ruhudur. Ne yazık ki Kemalist Cumhuriyet 14 Mayıs 1950 günü sona ermiştir. O tarihten bu yana kaba çizgileriyle karşı-devrim iktidardadır ve Kemalist Cumhuriyet muhalefettedir. O gün iktidara gelen “toprak ağalığı, taşra mütegallibeliği ve aşiret reisliği” koalisyonu ile eski (köktendinci) ve yeni (ikinci cumhuriyetçi) ortaklarının bu cumhuriyetin yarattığı çağdaş yapıya düşman olması çok doğal. Bütün iddiaların tersine, demokrasimizin gelişmesini engelleyenler 1950’nin üçlü koalisyonu ile onun günümüzdeki uzantılarıdır. Cumhuriyet düşüncesi uygarlaşma hareketinin ruhu ve önderidir. Lâik devlet okulları da cumhuriyetin tapınaklarıdır.]

Son 30 yılda (basında) neredeyse tek başıma savunduğum yüce Cumhuriyet’e pervasıca saldıranlar, ihanet ve yanılgılarını  şimdi utanmadan “Aldatıldık” diye itiraf edip günah çıkartıyorlar . Ama  ben eski yazılarımı göğsümü gere gere bir kez daha yayınlıyorum.

Yaşasın  Cumhuriyet!

Özdemir İnce

30 Ekim 2015

***

CUMHURİYETÇİ  DEMOKRASİ

Evet, liberal demokrasiden başka bir de demokrasinin cumhuriyetçi olanı da var. Neo-liberaller şimdi cumhuriyetçi demokrasiyi benim uydurduğumu sanacaklar ama kendilerine Jürgen Habermas’ın “Öteki Olmak, Ötekiyle Yaşamak” (YKY, S.151) adlı kitabının “Demokrasinin Üç Normatif Modeli” bölümünü okumalarını tavsiye edeceğim. Neo-liberalliğin şanındandır, kuşkusuz ve elbette Jürgen Habermas’ın kim olduğunu biliyorlardır.

Jürgen Habermas olmadan yemek sofrasına oturmayanların “Liberal Demokrasi” diye höykürürken “Cumhuriyetçi Demokrasi”yi ağızlarına almamaları çok tuhaf.  Akademik yayın ve muhitlerde bu iki kavramı ele aldılarsa ve bunu bilmiyorsam, benim otodidaktlığıma, şairliğime versinler.

Cumhuriyetçi Demokrasi’nin neyin nesi olduğunu kavradığımız zaman, 1923’ten bu yana olan-biteni, günümüzü ve yarınımızı çok daha iyi anlayıp tartabileceğiz.

Cumhuriyetçi Demokrasi’nin kaynağı Anayasamızda var: 2.maddedeki “Sosyal bir hukuk devleti” kavramı. Her nedense ve  özellikle gündem dışı tutulan bir kavram.

Şimdi Habermas’ın yukarda adını verdiğim kitabının “Demokrasinin Üç Normatif Modeli” bölümünden (S.151-166) işaretlediğim yerleri İlknur Aka’nın çevirisinden birlikte okuyalım:

 [“Liberal” yaklaşıma göre demokratik sürecin işlevi, devleti toplumun çıkarları doğrultusunda programlamaktır. Burada devlet, kamu yönetimi mekanizmasına göre, toplum ise Pazar ekonomisine göre yapılandırılmış ilişkiler sistemi olarak, özel kişilere ve onların toplum içi çalışmalarına sunulmaktadır. Siyasetin görevi  de, toplumsal özel çıkarların, kolektif hedefler için siyasi egemenlik konusunda uzman bir devlet mekanizması karşısında, bir arada toplanması ve kabul ettirilmesidir.

“Cumhuriyetçi” yaklaşımda siyaset böyle bir işlevle ortaya çıkmaz, topyekun toplumsallaşma sürecine temel oluşturmaktadır. Siyaset, doğal dayanışmacı toplum üyelerinin birbirine bağlılıklarını benimseyecekleri ve devlet vatandaşı olarak, var olan karşılıklı kabullenme ilişkilerini iradeli ve bilinçli biçimde özgür ve eşit hak sahipleri  ortaklığına götürecekleri ve geliştirecekleri ortamı oluşturur. Böylece devlet ve toplumun liberal mimari  yapısı önemli bir değişikliğe uğrar. Devletin hükümranlık gücünün hiyerarşik, pazarın ise yerinden yönetimle düzenlenmesi, başka deyişle idari güç ve özel çıkarların yanı sıra dayanışma, toplumsal entegrasyonun üçüncü bir kaynağı olarak yer almaktadır.”]

Bu böyle uzar gider. Liberal demokrasi “hukuk devleti”ni ağzından düşürmez ama “sosyal” sıfatını da ağzına almaz. Oysa “Sosyal hukuk devleti” Cumhuriyetçi Demokrasi’nin temel ilkesidir. Sağ siyaset ile sol siyasetin ayrım çizgisi de burada. Liberal Demokrasi yolun sağ şeridinde, Cumhuriyetçi Demokrasi ise sol şeridinde ilerler. Bundan böyle Cumhuriyetçi Demokrasi kavramını sürekli olarak kullanacağım.

(HÜRRİYET, 28 MART 2007)

***

CUMHURİYET LİMİTED ŞİRKETİ

17 haziran Çarşamba günkü yazımı “Ağam gel bir devlet kurak !” cümlesi ile bitirmiştim. Bugünkü yazıya bu görkemli cümle ile başladıktan sonra izini sürmemek çok yazık olur.

Demokratik Toplum Partisi (DTP) Çanakkale il kongresinde Muş Milletvekili  Sırrı Sakık “Ağam gel bir devlet kurak!” cümlesine uygun bir kanuşma yapmış. Birlikte dinleyelim:

“Burası emperyalizme karşı Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle herkesin omuz omuza mücadele edip toprağa gömüldüğü yerdir. 1921’lerde cumhuriyet kurulurken cumhuriyetin temel hedefi, Kürtler ve Türkler bu cumhuriyetin asıl sahipleriydi. Çünkü, Çanakkale’de ölenler ortak vatan için mücadele ettiler. Ama ne yazık ki, 1921’de Anayasa’da, ‘Bu vatan Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanıdır’ dedi  Mustafa Kemal ve arkadaşları. 1924’te ret ve inkar politikalarıyla, Cumhuriyeti yönetenler Çanakkale’de toprağa gömülenlere ihanet ettiler. 1924’te tek ırk, tek dil yarattılar.” (Çanakkale DHA)

Artık kibar davranmayı bir yana bırakmak zorundayız.  Sakık’ın söyledikleri tarihsel açıdan tamamen yalandır. Özellikle 1921 Anayasası üzerine söylediklerinin yalan olduğu 2008 yılının kasım ayında yayınladığım yazılarla kanıtlandı. (Yakında Cumhuriyet Kitap tarafından yayınlanacak “Demokrasisiz Demokrasi” adlı kitabımın ‘Kürtçülüklere Dair’ bölümünde bu konu enine boyuna ele alınmaktadır.)

Sırrı Sakık ve Kürtçülerin can simidi olarak sarıldıkları “Ortak vatan”, “Cumhuriyeti birlikte kurduk” deyişlerinin günahı 1960-70’lerin soluna ait. Türkiye İşçi Partisi döneminde Kürtleri onurlandırmak için kullanılmış bir yağcılık örneği. Türkiye İşçi Partisi tarihini inceleyin Kürt temsilcilerinin bugünkü gibi milliyetçi davrandıklarını görürsünüz. TİP programı içinde doğu feodalizminin ortadan kaldırılması, sol enternasyonalizm onların umurlarında bile olmamıştır. TİP’in kapatılmasının nedenlerinden biri de açgözlü Kürt milliyetçileri tatmin politikası olmuştur. Bunları kimse konuşmuyor.

Sırrı Sakık’a gelelim: Çanakkale savaşı yanlış bir örnek. Osmanlı vatanını savunmak her Osmanlı vatandaşının görevidir. Bunun hesabı sorulamaz, parsası da olmaz. Osmanlı’nın askerden kaçamayan Kürtlerden bulabildiğini Çanakkale savaşına soktuğunu kimse inkâr etmiyor. Bu böyle iken ikide bir Çanakkale’yi öne sürmek insanlara hakaret etmektir. Öfkelendiriyor. Ya biri de çıkıp “Herkes 1000 yıl içinde verdiği şehit kadar konuşsun!” derse ne olacak ?  Kürt ayan ailelerinin ihanetlerini anımsatırsa ne olacak ?

Şemdin Sakık “Kürtler ve Türkler bu cumhuriyetin asıl sahipleridir” derken Arapların, Boşnakların, Pomakların, Çerkezlerin, Lazların, Romanların, Gürcülerin, Azerilerin, Farsların, Kırım Tatarları’nın, vb., hakkını yemiş olmuyor  mu ? Bu ne biçim adalet ?

Sırrı Sakık “Bu vatan Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanıdır” derken gene milliyetçilik yapıyor ve yukarda adlarını verdiğim unsurların hakkını yiyor. Vatan savunmasının şartı-şurtu olmaz, vatan savunmasında “Bana şunu verirsen seni desteklerim” denmez. Ayıptır, utanç vericidir! Türkiye Cumhuriyeti devleti bir sanayi ve ticaret limited şirketi olarak kurulmadığı için; sınırlı sorumlu bir konut kooperatifi olmadığı için ortakları yoktur, olamaz. Hiçbir görgüsüz ve saygısız, Cumhuriyet için yaptığı hayali katkıları başa kakamaz !

(HÜRRİYET, 20 HAZİRAN 2009)

***

TENEKE CUMHURİYET

AKP’nin TBMM grup toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, CHP’yi ve yeni genel başkanını eleştirirken şöyle konuşmuştu:

“Bol keseden vaatler Kayseri’ye deniz getirmek gibi. Bu vaatlerden benim milletim çok gördü. Unutmayın manşetle gelen manşetle gider. Tenekeyi istediğiniz kadar altın rengine boyayın teneke kalacaktır.” (Radikal, 27.5.2010)

Teneke kimdir? Yeni genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu mu? Hayır! Öyle olsaydı, Başbakan o ünlü belagatiyle, tadını çıkarta çıkara bunu açıkça söylerdi.

CHP mi? Evet. Ama sadece CHP değil teneke olan.

Aslına bakarsanız, başbakan CHP üzerinden, bu partinin kurduğu 1923-1950 cumhuriyetini kastetmektedir. Teneke olan 1923-1950 cumhuriyeti  ile birlikte 1950-2010 yılları arasında cumhuriyet ve demokrasiyi inatla savunan CHP’dir!

Ben böyle anlıyorum!

Bu teneke cumhuriyetin başında 1923-1938 arasında Atatürk, 1938-1950 arasında İnönü vardır.

Zamanın Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a “Hop dedik!” demesi gibi, Mersinli çiftçiye “Ananı al git!” demesi gibi, “Kudüs’ün kaderi İstanbul’un kaderinden, Gazze’nin kaderi Ankara’dan ayrı değildir!” demesi gibi, Başbakan söylediklerini kulağı duymadan konuşuyor.

Öylesine duymamaktadır ki terör örgütü saymadığı Hamas, Türkiye’nin de altını imzaladığı uluslar arası belgelere göre bir terör örgütüdür.

Başbakan, Mavi Marmara gemisinin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku sözleşmesine göre hukuki durum ve konumunu umursamadan İsrail’e meydan okuyup ültimatom çekmekte; İsrail’e karşı kabadayılık yaparken  gözden düşürülmesine her gün katkıda bulunduğu TSK’nın donanmasına, hava kuvvetlerine güvenmektedir.

Türkiye bugün eğer uluslararası planda biraz ciddiye alınıyorsa, bunun hikmeti AKP hükümetinden değil, fakat Cumhuriyet’in uygar devlet kurum ve kuruluşlarından, Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi Anayasal kurumlarından, TSK’sından, teneke cumhuriyetin temellerini attığı sinai ve ekonomik gücünden kaynaklanmaktadır.

Günümüz CHP’sini ve onun genel başkanlarını, milletvekillerini, belediye başkanlarını, politikacılarını eleştiren herkes çok dikkatli davranmak, onun geçmişine küfretmemek zorundadır. Özellikle de 1923-1950 dönemini hedef alanlar çok daha dikkatli olmak zorundadırlar. 1923-1950 dönemi Türkiye Cumhuriyeti’nin sadece geçmişi ve  bugünü değil, aynı zamanda geleceğidir. Bu dönem hiç kuşkusuz dokunulmaz değildir. Değildir ama o dönemi hiç kimse hor kullanamaz, hiç kimse o döneme saygıda kusur edemez.

Günümüzde kimse yazamasa da ben yazarım bunları. Yazmak zorundayım: Cumhuriyet hedef alınarak CHP’yi teneke olarak tanımlamak kimsenin haddi olmamak gerekir.

Evet, buna rağmen, bir başka dünya mümkündür!

(HÜRRİYET, 12 HAZİRAN 2010)

***

CUMHURİYETİ RESTORE ETMEK!

Televizyonlarda iğrendiğim, nefret ettiğim bir görüntü vardır: Televizyoncu hatun, katılımcı Dârülfünûn müderrisine “Cumhuriyet İlkeleri” ya da “Cumhuriyet’in değerleri” hakkında bir soru sorar. Üniversite öğretim üyesi olarak tanımlayamayacağım “müderris” şehvetle sırıtır ve ötmeye başlar:

“Hangi Cumhuriyet? Türlü türlü cumhuriyet var; İran İslam Cumhuriyeti var, Libya cemâhîriyesi var, despotik Latin cumhuriyetleri var. Hiç biri demokratik değil. CHP’nin tek parti cumhuriyeti de demokratik değildi. Hangi Cumhuriyet?”

Müderris, sahtekârlık yaptığını bal gibi bilmektedir. Amaç “1923 Cumhuriyet’ini ve devrimleri”ni karalamak, “O” cumhuriyetin demokrasiyi dışladığını işaret etmektir.

Büyük bir olasılıkla yakından tanıdığım müderrise midem bulanarak bakarım.

Bre adam sana 2010 yılında Cumhuriyet’in ilke ve değerleri sorulmaktadır. Bu ilkelerin, değerlerin yazılı olduğu yer belli değil mi? Anayasa’ın ilk dört maddesinde yazmıyor mu? Özetlersek: Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti değil mi? Bence değil! Bunun sorumlusu da 1950’den bu yana ülkeyi 60 yıldır yöneten sağcı hükümetler. Bu hükümetler arasında en sorumlusu da AKP hükümeti.

Hayır, müderrise göre sorumlu 1923 Cumhuriyeti’nin bizzat kendisi, ülkeyi 1950’ye kadar tek başına yönetmiş olan CHP!

Adama bakarım ve midem bulanır!

Gelelim Cumhuriyet’in değerlerine: Müderris, bu değerlerin (8 Devrim Yasası) Anayasa’nın 174.maddesi tarafından korunduğunu ve bu  Devrim Yasaları’nın (İnkılâp Kanunları’nın) tıpkı Anayasa’nın ilk üç maddesi gibi değiştirilemeyeceğini domuzuna bilmektedir ama bilmezden gelmektedir.

Adama bakarım ve midem bulanır! Televizyoncu hatun da tiksinti verir!

Bir cumhuriyetçi mevcut rejimin demokratik olmadığını içi kan ağlayarak bilir. Bunun nedeninin, Anayasa’nın 2.maddesinin hayata geçirilmemiş olmasından kaynaklandığını da çok iyi bilir. Ülkenin iyi-kötü ulaştığı uygarlık ve ekonomik düzeyin devindirici gücünün Devrim Yasaları olduğunu da çok iyi bilir.

Bir İslamcı, (sanki demokrasi umurundaymış gibi) ülkenin demokratikleşmesi (!) için Anayasa’nın ikinci maddesinde yazan laiklik ilkesi ile bütün devrim yasalarının  kaldırılması için savaşır, savaşmaktadır. Türban hele bir üniversiteye demir atsın, kamusal alana bir yanından  girsin, sen o zaman demokrasinin tadına bak. Sıra sonra Devrim Yasaları’na gelecek! Kökleri kazınacak!

Bu Cumhuriyet yaralıdır, örselenmiştir! Çin işkencesinden geçmiş, Filistin askılarına asılmıştır. Tecavüze uğramıştır. Cumhuriyet’le, Cumhuriyetçilikle, Cumhuriyetçilerle alay edilmekte, aşağılanmaktadır. Ey kadınlar, Müslüman dünyasının kadınlarına göre epeyce insan yerine alınıyorsanız, bu, yaralı Cumhuriyet sayesindedir. Bilgi ve ilginize arz olunur!

(HÜRRİYET, 29 EKİM 2010)

***

CUMHURİYETE LAYIK OLMAK!

Bu ülkede kim ki Cumhuriyet’i kendine layık görmemektedir, kendisi cumhuriyete layık değildir. En başka Üç Tarz-ı Siyaset’in Panislamcı ve İslamcı kesimi, kesinlikle cumhuriyete layık değildir. Kim ki aşağılamak için cumhuriyetin önüne Kemalist sıfatını koymaktadır, cumhuriyete kesinlikle layık değildir. Kim ki ısrarlı bir şekilde ve utanmadan  “Kemalist Cumhuriyet,  Müslüman dindarları, gayrimüslimleri, Kürtleri, Alevileri, köylüleri ezmiş ve ötekileştirmiştir” demektedir, cumhuriyete hiç mi hiç layık değildir.

Ancak,  2013 yılında 90 yaşına girecek olan Cumhuriyet’in İslamcılardan, Panislamistlerden başka  samimi, inançlı, yeminli ve sürekli beğenmeyeni ve düşmanı yoktur. Neo-muhafazakarlarlar, neo-liberaller, müflis ve miadı dolmuş solcular gibilerin hepsi dönemsel  düşmanlardır. Bunlar arasında bazı müflis ve miadı dolmuş solculara içtenlikle acırım: Aileleri, yaşamları yani biyografileri yüzünden cumhuriyet karşıtı ve düşmanı olmuşlardır. Dedeleri, babaları ve kendi  kusurlu geçmişleri yüzünden cumhuriyetle hesaplaşmak, ona hesap sormak, ondan intikam almak isterler. Öykülerini ve gerekçelerini çok iyi bilirim, ama terbiye gereği açıklamam.

Çıkar ve para karşılığı olarak cumhuriyet karşıtlığı ve düşmanlığı yapan sefil toplumculara, tutmalara, yanaşmalara, kuyruklara ve ücretli askerlere gelince, bunları “adam sınıfı”ndan saymam.

Derin korku ve travmaları olan Cumhuriyet,  Müslüman dindarlara, gayrimüslimlere, Kürtlere, Alevilere, köylülere, 1923-1945 yılları arasında, topluduruma bağlı olarak (konjonktürel olarak) zaman zaman iyi davranmamıştır. Bu inkâr edilemez.

Ama topludurum (konjonktür) dediğimiz olguyu ve şeyleri genelleştirmek ve peşini hiç bırakmamak derin ve tedavisi mümkün olmayan bir ruhsal hastalığın belirtisidir. Başta Almanya, Sovyetler Birliği, ABD olmak üzere bütün dünya, kendi Kürt’üne, kendi dindarına, kendi işçisine, kendi azınlığına Türkiye’den daha iyi davranmamıştır. Bir ayıp ve günah varsa (ki vardır), bu, bütün dünyaya aittir.

İkide bir,  İstiklal mahkemelerinden, bastırılan Kürt isyanlarından, Varlık Vergisi’nden, cumhuriyet ve laikliğe karşı kalkışmaların kovuşturulmasından, komünist tevkifatlarından söz etmek zihinsel ve ruhsal hastalık belirtisidir. Bunlar unutulsun diyen yok! İnceleneceklerse bir kadavra incelenir gibi, bir cesede otopsi yapılır gibi yapılmalı.

Böyle yapılırsa, her kötülük doğrudan doğruya Kemalizme ve erken cumhuriyet dönemine bağlanmaz. Kadavra serin kanlılıkla incelenir, otopsi sapıtmadan, bilinçli bir şekilde yapılır.

Ne yazık ki böyle yapılmamıştır: Sözde tarihçiler, kötülemek ve suçlamak için, Cumhuriyet devrimlerinin halka sorulmadan yapıldığını iddia etmişlerdir. O zaman ben de “Bre hödükler, hangi halk bir öncü peşinde gitmeden devrim yapmıştır ve hangi öncü devrimci halka sorarak devrim ve reform gerçekleştirmiştir?” diye sormak zorunda kalmışımdır.

Yüzde 98’i okuma-yazma bilmeyen halk, cumhuriyetin Harf Devrimi yüzünden bir gecede cahil konumuna düşürülmüş; medreseler, tekke ve zaviyeler kapatılmış (Ki doğrudur! Ama neden?), camiler kapatılmış (yalandır), depo (kısmen doğrudur) ve ahır (yalan ve iftiradır) yapılmış… Bereket, camilerin meyhane ve kerhane yapıldığını ileri sürecek kadar vicdansız ve akılsız değiller.

Dış destek ve kışkırtı olmasaydı, bu rezilliklerin, bu ihanetlerin hiç biri günümüz boyutlarında olmazdı. Ama kuklacılık yapan, uzaktan kumanda aletini alinde tutan emperyalizme, küresel sermayeye, CIA’ya ve ABD’nin ona bağlı  Sivil Toplum Örgütlerine, Almanya’nın vakıflarına kızmaya hakkımız olduğunu düşünmüyorum. Atalarımız ne demiş? “Keçi kuyruk sallamazsa teke mekildemez!” demişler.

İktidardaki hükümeti beğenmemek, onu değiştirmek, onun yerine geçmeyi istemek başka, iktidarı  ele geçirip devletin yapısını ve rejimini değiştirmeye yeminli olmak başka. Bunlardan birincisi demokratiktir ve yasaldır; ikincisi ise anayasa ve yasa dışıdır. Erbakan Hoca’nın Milli Görüş partileri: Milli Nizam, Milli Selamet, Refah (Anayasa Mahkemesi kapattı), Fazilet (Anayasa Mahkemesi kapattı) partileri ikinci türden siyasal partilerdir. Hedefleri laik cumhuriyeti yıkmak idi.

Türkiye’ye karşı kendi hesap ve çıkarlarına uygun bir müttefik arayan emperyalizm ve küresel sermaye bu damardan bir ortak bulmak, yoksa çıkarmak, hazır değilse hazırlamak zorundaydı. Hatırlamak için, bu yılın mayıs ayında yayınlanan “Başbakan’ı Kendisiyle Yüzleştirelim mi?” başlıklı 5 yazımı okumanızı tavsiye ederim.

Emperyalizm ve küresel sermaye, “İsviçre’de öğrenim görmüş kasaba kızı”na benzeyen Türkiye’yi yüz yıldır çıkarlarının odağında  olan Ortadoğu’da istemiyordu. Çünkü Araplara kötü örnek oluyordu. Bu nedenle, en kısa zamanda eski haline dönmesi, tekrar muhafazakârlaşması, başını örtmesi, törpülenmesi, yeniden ehlileştirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle, 1990’ların ortalarında harekete geçip dönemin Refah Partisi İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı buldu. Anayasa Mahkemesi’nin elinden bir oylama hilesiyle kurtulan AKP iktidarda bulunduğu on yıl içinde cumhuriyetin içini boşalttı ve Suriye kapılarına dayandı.

Emperyalizm, küresel sermaye ve küçük ortakları AKP’nin amacı: 2023 yılına kadar 1923 cumhuriyetinin defterini dürmek. Bu arada,  AKP yardakçılarına serzenişte bulunmak “tenezzül” sınırlarını zorlar.

Cumhuriyet ve cumhuriyetçilerin de bir tek amacı (var diyemiyorum) bu defteri dürdürmemek olmalı.

(AYDINLIK, 29 EKİM 2012)

***

CUMHURİYET Mİ,  DEMOKRASİ  Mİ?

Halk yönetimi, halkın egemenliği  bağlamında, cumhuriyet ile demokrasinin ayrı şeyler olduğunu sananlar var. Çağdaş devlette, cumhuriyet ile demokrasi arasındaki tek fark,  devlet başkanlığı konusundadır: Cumhuriyette devlet başkanı halkın ya da parlamentodaki  vekillerinin oyuyla seçilir. Demokraside böyle bir koşul yoktur. Devlet başkanı halk ya da vekili marifetiyle seçildiği gibi bir hanedanın tekelinde de olabilir. İngiltere, İspanya, Hollanda, İsveç ve Danimarka’da olduğu gibi.

İkisinde de parlamento vardır ve parlamento halkın seçimlerde oy vermesiyle oluşur.

Cumhuriyet anlamına gelen ve Avrupa dillerinde kullanılan sözcüğün kökeni Latincedir: Fransızca  “Republique” sözcüğünün Latincesi  Res publicae”, “Kamusal  Şey” (Halk çıkarları; devlet işleri, hükümet işleri) anlamına gelir; devlet, hükümet ve siyaseti işaret eder.  Bir başka tanıma göre: “Halkın seçtiği temsilciler aracılığıyla yönetime katıldığı yönetim biçimi”dir (Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi)

Demokrasi ise eski Yunancadan gelir: Yunanca “Demokratia”, “Halkın egemenliği” anlamındadır ve “Dêmos” (Halk) + “Krátos” (egemenlik, iktidar) sözcüklerinden oluşmuştur. “Aralarında hiçbir ayrılık gözetmeksizin bütün vatandaşların katılacağı yönetim biçimi”dir. (Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi). Ancak, bütün vatandaşların yönetime katılacakları rejimi dile getiren demokrasi”nin, demokratik devletin başında bir kralın bulunması da tuhaf bir çelişkidir. Demokrasi de  Cumhuriyet de Türkçe’de halkçılık anlamına gelir.

Tarihte, demokrasisiz cumhuriyetler olduğu gibi demokrasisiz demokrasiler de olmuştur. Günümüzde de vardır. Bu bakımdan cumhuriyet mi iyidir, yoksa demokrasi mi iyidir tartışması gereksiz bir tartışmadır. Dünyada bu konuda  bir tartışma hâlâ  var mıdır bilmiyorum. Ama Türkiye’de var ve cumhuriyet düşmanı İslamcılar ve şeriatçılar ile cumhuriyet kırgını müflis solcular bu tartışmanın cazgırlığını yaparlar.

1923-1946 dönemi Türkiye Cumhuriyeti’nin “cumhursuz” (halksız) bir cumhuriyet olduğunu iddia edenler, cumhuriyet kılıklı bazı diktatörlüklerin (İran, Libya, Kuzey Kore falan) adını anarak, Cumhuriyet/Demokrasi maçında 1-0 öne geçerler. Geçsinler. Konumuz Türkiye Cumhuriyeti! Elbette cumhuriyetin 1923-1950 dönemi demokratik değil. Peki çok partili 1950-2012 dönemi Tek Partili demokrasiden ne kadar daha demokratik? Tek parti döneminde seçimlerin göstermelik olduğunu, milletvekillerini Atatürk ya da İnönü’nün seçtiğini söylerler. Peki günümüzde % 10 barajlı seçim göstermelik değil mi ve AKP milletvekillerini bizzat Recep Tayyip Erdoğan seçmiyor mu?

Tek parti dönemi ile günümüzü karşılaştıranlar, bu karşılaştırmadan galip çıkamazlar.

Bir başka soru: 1923-1945 dönemi Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya demokratiklik sıralamasında kaçıncıydı, 2012 yılında kaçıncı?

Kötü ve olumsuz örnekleri bir yana bırakalım: Laik ve demokratik olmayan Cumhuriyet gerçek cumhuriyet değildir. Laik bir cumhuriyet olmayan demokrasi de (şeklen) kusurlu bir demokrasidir.

Türkiye  Cumhuriyeti’nin 1923-1938  ile 1938-1950 dönemlerinde demokratik olmadığını, diktatörlük olduğunu ileri sürenleri fazla üzmeyeceğim: O iki dönem demokratik değildi, tek partili bir rejimdi ama diktatörlük de değildi, otoriter bir rejim söz konusu idi. Ama unutulması ki dönemin Avrupa rejimleri de aşağı yukarı böyleydi: İtalya, İspanya, Portekiz,  Almanya, Macaristan ve Polonya’daki rejimler daha iyi değildi. Belki Fransa bile.

Ya bugün? Pilav pişirmek için her şey var ama ortada demokrasi pilavı yok.

Devrimler yapılmasaydı (harf ve kıyafet devrimi), hukuk ve okullar laikleştirilmeseydi, hele hele halifelik kaldırılmasaydı, tekke ve zaviyeler kapatılmasaydı İslamcıların, şeriatçıların cumhuriyetle hiçbir sorunları olmazdı. Osmanlı saltanatının kaldırılmasına, ailesinin sürgüne gönderilmesine ses çıkartmazlardı. Atatürk’ün padişah olmasını bile alkışlarlardı.

İslamcı ve şeriatçıların demokrasi aşklarının gerçekle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Demokrasi onlar için Devrimci ve Laik Cumhuriyet’e düşmanlık etmek için bir fırsat. Eğer AKP toplumu İslamileştirme programlarını gerçekleştirebilirlerse cumhuriyeti de severler.

Hilafet adlı bir derginin  1417 Receb (Kasım 1996) sayısının başyazısından birkaç cümle aktaracağım:

“Cumhuriyet, toplum ve devlet hayatında Allah’ın iradesini-hükmünü değil de halkın ya da çoğunluğun iradesini-hükmünü esas almaktır. Bu ise İslâm’ın temel akidesine yani kelime-i tevhide tamamen terstir… Cumhuriyet bir küfür sistemidir ve madem ki özellikle Türkiye’de cumhuriyet bayramının özel anlamı vardır. O da Allah’ın şeriatının ve onun tatbik metodu olan Hilâfet’in hayattan uzaklaştırılıp yerine küfür sistemi olan ‘kafirlerin kelimesi’ olan cumhuriyetin ilânının bayramıdır.”

AKP’ye oy veren taban kitlenin yukarıdaki cümlelerin peşinden giderek hilafeti geri getirmek isteyeceklerini sanmıyorum. Ancak bu taban kitle, Arap harflerini öğrenmek zahmetine katlanmak istemez ama cumhuriyet devrimlerine kesinlikle karşıdır.

Bu da Türkiye’nin çok önemli bir gerçeği. Özetlemek gerekirse: 2012 yılında ve daha sonra “Cumhuriyet mi, Demokrasi mi?” tartışması yapmak budalalıktan başka bir şey değil. “Tek Parti dönemi demokratik değildi” iddiası da öyle.

Bırakın bu yararsız gevezelikleri, geçmişle yüzleşmeyi de bırakın, günümüzle yüzleşin yüreğiniz varsa! AKP  örnek bir demokratik rejim getirmediği halde hâlâ neden iktidardadır?

(AYDINLIK, 14  KASIM 2012)

***

ÇAĞDAŞLAŞMA VE CUMHURİYET  TRAVMASI

Deli Hapa, annemin halasının kızıydı. Mersin Toroslarında 1500 metre yükseklikte, Demirışık Köyü’nde yaşardı. Hapa elbette gerçek bir deli değildi. Dobraydı, “cüvere” (sigara) içerdi. Peki siz hiç Hapa diye bir ad duydunuz mu?

Büyük güneş tanrıça Arinna’nın adı Hitit yazıtlarında Hepa, Hepat ya da Hepatu olarak geçer. “Hepa” ile başlayan bu üç ad Hebe olarak Yunanlaşmıştır. Tevrat’ta Hepa, ilk insan olan Adem’in karısı Havva olmuştur. Adem de Lübnan tanrısı Adama (Adamo)’dur. Yani “Adam”.

Demek oluyor ki annemin hala kızı Hapa’nın adı Hitit’ten gelmektedir. Bu nasıl oluyor?

Grekler (Hellenler), Propontis (Marmara Denizi), Euxeinos Pontos (Karadeniz) ve Archipelago’yu (Ege Denizi) Milattan Önce VIII ve VI. yüzyıllar arasında kolonileştirdiler. Anadolu halkları ((Hitit, Frig, Truvalı, Lidyalı, vb)  Grekçe öğrendiler ve Eski Yunan tanrılarını kabul ettiler ya da kendi tanrılarını Grekleştirdiler. Böylece Anadolu kolonileri önce Hellenleşti, daha sonra Roma İmparatorluğu zamanında Rumlaştı ve Hıristiyan dinini kabul etti. Türkler geldiği zaman  Anadolu’da 10 milyon dolaylarında Anadolu’nun yerli ahalisi hıristiyan yaşamaktaydı. Bu ahalinin büyük bir bölümü 200 yıl içinde Müslüman dininin Sünni mezhebini  kabul ederek Türkleşti. Anadolu’ya gelen Türklerin büyük bir bölümü alevî idi.

Anadolu’nun yerli halkı Müslümanlaşmadan önce günümüzün kavramı ile Avrupalı idi. Bu ahali bir ölçüde Avrupalı olduğu için Türk Müslümanlığı ile Arap Müslümanlığı hiçbir zaman aynı şey olmadı. AKP iktidarı ve günümüzün mürteci İslamcıları işte bu nedenle Anadolu’yu yeniden fethetmek için cihada çıktılar.

Bu uzun ve ilgisiz gibi görünecek girişi toplumların birbirini etkilediğini, etkilendiğini, zaman zaman değişip dönüştüğünü anımsatmak için yazdım. ABD, kendini tanımlarken Melting Pot  (Ergime Kabı) kavramını kullanıyor. Anadolu ondan önce bir Melting Pot  idi. Bir tür türlü ve aşure kazanıdır. Türkiye toprakları, Anadolusu ve Trakyası ile, Müslüman bir topluluğun laik bir topluma, niteliksiz bir ümmetin nitelikli bir ulusa dönüşümünü görmüş ve yaşamıştır. Kul düzeyinde olan bir topluluk, kendi kaderine sahip egemen bir ulus olmuştur. Buna biz çağdaşlaşma diyoruz. Çağdaşlaşma karşıtı mürteci ise, öykünme ve taklidi işaret etmek, için batılılaşma diyor.

Taklidin bilinçsizi tehlikelidir. Bilinçli taklit üreticidir, yaratıcıdır. Osmanlı döneminde bilinçsiz olan öykünme, Cumhuriyet döneminde, Cumhuriyet’in devrimleri ile bilinç kazanmış, özümsenmiş, mülk edinilmiş ve üretici bir aşamaya gelmiştir. Yeni mürtecilerin iftira ettiği gibi Cumhuriyet ve beyin takımı aydınları Batı’yı taklit etmemiş, Batı’yı çağdaşlaştıran devindirici ve oluşturucuların kaynağına gitmeye çalışmıştır. Taklit etmişlerse de bunda utanacak, gocunacak bir şey yoktur. Osmanlı da Arapları, Farsları taklit etmişti.

Osmanlı, yüzünü Doğu’ya dönmüş ve geri kalmış; Cumhuriyet yüzünü çağının çağdaşı Batı’ya dönerek Osmanlı’nın geri kalmışlığından kurtulmaya çalışmıştır. Övülmesi gerekir!

Cumhuriyet devrimlerinin halktan kopuk olduğu, halkın değerlerine aykırı olduğu söylenir. Güya Cumhuriyet aydını halktan kopuk imiş; Cumhuriyet’in laik okul ve üniversitesi halktan kopuk imiş… Yalanın daniskası!… Bu türden bir yazıyı 1800’lerde Osmanlıca yazacak olsaydım sadece medrese okumuş ulema takımı anlardı. 1800’lerin halkı, anlamını bir yana bırakın, dilini bile anlayamazdı. Çünkü medresede öğrenilen Osmanlıca ile yazardım. Osmanlıca yazı dili idi. Bu dille yazı yazanlar bile konuşurken bu dili değil kaba halkın dilini kullanırdı, kullanmak zorundaydı. Çünkü yazdığı gibi konuşamazdı.

Osmanlıca, Türkçeyi bozmuş, halk ile devlet ve yönetici seçkin arasına Çin Seddi gibi girmiştir. Bu halktan kopuk yapay dilin oluşumunda üç kurum katkıda bulunmuştur: Medrese, Endurun (devşirmelerden saray hizmetlisi yetiştirmek için kurulan okul) ve Tasavvuf.

Medresenin dili Türkçe değil Arapça idi; Enderun’da devşirmelere Türkçe değil Osmanlıca öğretiliyordu; Tasavvuf’un dili Arapça ve Farsça idi.

Hani taklit ayıptı? Osmanlı’nın kıyafeti, Türk’ün Orta Asya’da giydiği kıyafet miydi? Türk’ün dini, anayurdundaki dini miydi? Türk’ün müziği Altaylarda dinlediği müzik miydi? Yediği yemekler, mutfağı neyin nesi idi?  Oğuzlar Horasan’da patlıcanlı incik ile dilber dudağı mı yiyordu?

Osmanlıca okuyup-yaz(a)madığı için Osmanlı olmayan Kaba Türk’ün Cumhuriyet ve devrimleriyle herhangi bir sorunu olmamıştır. Cumhuriyet dolayısıyla travma yaşayanlar “Osmanlı” (Hanedan söz konusu değil) kalıntıları ile İslâmcı mürtecilerdir. İslâm’da kurumsal bir otorite ve hiyerarşi olsa, Osmanlı döneminde reformları onaylasaydı, mürteci kesiminin yaşadığı travma yaşanmazdı. Mürteci yuvası medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Türkiye toplumunun çağdaşlaşmasının önündeki engelleri büyük ölçüde kaldırdı.

Günümüzün yeni mürtecileri, AKP’nin devr-i saadetinde (!)  “İslâm medeniyeti”nin modernite bağlamında yeniden üretilmesi hayalleri görüyorlar. Bırakın Türkiye’yi, İslâm medeniyeti Arap ülkelerinde bile kendini yeniden üretemiyor, üretemez. Kaygı ve amaçları uygarlıkla, kültürle ilgili değil, tam anlamıyla politik ve Cumhuriyet karşıtı.

Huzur dini olduğu iddia edilen İslâm, çağının dışında düşünüp yaşayan mürtecinin elinde siyasallaştıkça huzuru yok eder, ediyor. Bu nedenle, AKP’nin devr-i saadetinde (!) Türkiye toplumu giderek yozlaşıyor ve huzursuz bir topluluk oluyor.

(AYDINLIK,20 ARALIK 2012)