DEDİĞİ DEDİK ÇALDIĞI DÜDÜK

Kaynaklara göre Osmanlı’nın son yıllarında okur-yazarlık toplam nüfusun  % 10’u dolaylarında idi. Bu %10’un yüzde kaçı müslüman, yüzde kaçı gayrı müslim idi? Kuşkusuz müslümanların okur-yazar sayısı ötekilerden epeyce azdı. Böylesine cahil bir toplum 1923 yılında nasıl oldu da böylesine çağdaş ve mükemmel bir cumhuriyet kurdu, yaptığı devrimlerle 20.yüzyılın en büyük mucizesini nasıl yarattı?

Çünkü cumhuriyeti kuran kadronun büyük bir bölümü zeka, kültür, bilgi açısından dünya yüksek standartlarının altında değildi; hepsi en azından bir yabancı dil biliyordu. Dar kadronun ise tamamı dünya standartlarının üzerindeydi. Aralarında birkaç dahi vardı.

Kurucu kadronun İslâmî bilgisi ise Müslüman âleminin en iyilerindendi. Cumhuriyeti, dönemin yıldızları kurdu. Bu cumhuriyeti yıkmak isteyen AKP kadrosunun ise dünya standartlarının herhangi bir yerinde herhangi bir yeri yok. Ancak nal toplayabilirler. Anakronik, zamanın dışına düşmüş, zihinsel olarak geri kalmış, ülkenin gerçekleri ve çıkarlarıyla çelişen  bir siyasi kadro. İşte bu kadro ülkeyi getirdi getirdi, İkinci Sevr’in kucağına attı. Ülkeyi çağlarının üstün zekâlı dâhileri Birinci Sevr’den kurtarmıştı. Sınıflarının sonuncuları ise ülkenin anahtarını İkinci Sevr’in temsilcilerine teslim ediyor. Bu da yetmezmiş gibi yas evinde Başkanlık düğünü yapmak istiyor. Bu da  şu 28 Şubat hareketinin ne kadar ileri görüşlü, haklı ve doğru olduğunu kanıtlamaktadır.

Sözlük bilgisi: “Efsane = Yüzde 99’u üfürük, yüzde biri muhtemelen gerçek olan sözlü anlatı.”

Özdemir İnce

28 Şubat 2016

***

10-ANAYASA  TACİRLİĞİ

TUSİAD’ın yeni anayasa taslağını yapan kadroda yer alan Prof.Dr.Engun Özbudun, Anayasa’da, devlet şekli olarak cumhuriyetin değişmezliği dışında bir değişmez madde olmasına karşı olduklarını söylemiş. (Milliyet, 23.03.11) Ve eklemiş:

“Temelinde şu tesbit yatıyor. Hiçbir kuşak, hiçbir neslin gelecek kuşakları ebediyen bağlama konusunda ne ahlaki bir hakkı vardır, ne hukuki, ne siyasi hakkı vardır”

Lâfın şehvetine kapılıp söylenmiş boş sözler bunlar: Hem anayasa yapımı, hem de ahlaki, hukuki ve siyasal bağlamda boş sözler. İnsanların birey olarak, toplum olarak edimleri, yapıp ettikleri, eyledikleri her şey hem kendilerini, hem çağdaşlarını, hem de gelecek kuşakları bağlar. En basiti: İnsanların üremeye hakları vardır. Yeni bir kuşağın temsilcisi olarak bir evlat, baba ve annesine beni neden dünyaya getirdiniz sorusunu soramaz. Böyle bir hakkı yoktur. Ancak anne ve babasına kendisine karşı sorumluluklarını hatırlatmaya hakkı vardır.

Ergun Özbudun mantığıyla, gelecek kuşakların (yani geçmişteki gelecek kuşak olan bizlerin) Osmanoğullarına “Neden Osmanlı devletini kurup başımızı yedi düvelle belâya soktunuz?!” deyu çemkirmeye hakkımız olma(ma)k gerekir. İki zamanı eşzamanlı yaşamak mümkün olsaydı, bu soruyu Osmanlı’ya soranın kellesi giderdi: “Tiz alın kellesini!” derlerdi.

Günümüzün  İkinci Cumhuriyetçi tayfası da Kuvvayı Milliyecilerin, Millicilerin Anadolu toprakları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olmalarına sadece kızabilirler.

Devlet kurmak zaman ve mekana bağlı ansal bir gereklilik ve zorunluluktur. Devleti kuran irade sadece sonsuzluğu düşünür. Devre mülkünü değil! Bu düşünce karşısında Ergun Özbudun’un lâf şehvetine tutulmasının hiçbir değeri yoktur. Kalptır!

“Gelecek kuşakları ipotek altına almak istemiyorsan, devletin şekli olarak seçtiğin cumhuriyetin niteliklerini belirleme!” fantezisi felsefî açıdan son derece gülünçtür!

Anayasaların bazılarında değişmez madde vardır, bazılarında yoktur. Neden vardır, neden yoktur? Bu sorunun yanıtı anayasanın yapıldığı ülkenin tarih ve coğrafyasıyla, yurt bilgisiyle ilgilidir. Saygın anayasa yüksek  öğretmeni  Erdoğan Teziç’e telefon edip sordum. Almanya anayasasında 20 kadar maddenin, Yunan anayasasında 10-15 maddenin, Portekiz ile İspanya’dakinde 7-8 maddenin değişmez olduğunu söyledi. İsteyen bu maddelerin hangileri olduğunu bulabilir. Bu maddeler, bu ülkelerin özel tarihinden çıkartılmıştır, çıkmıştır!

Masamın üzerinde Fransız anayasası var. 89. maddesinde ülkenin toprak bütünlüğünün tartışılamayacağını ve hükümet (yönetim) şeklinin (cumhuriyetin) değiştirilemeyeceği yazıyor.

Ne olacak şimdi? Fransız anayasası, bu madde ile, gelecek kuşakları ülkenin toprak bütünlüğünü ve cumhuriyeti savunmaya mahkûm etmiyor mu? Bayanlar ve baylar, halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede laiklik anayasaya elbette girecek. Anayasanın ilk  3 + 1 maddesi sizleri (yani bunları) neden rahatsız ediyor?

Anayasanın ikinci maddesinde yer alan şu dört sözcük (demokratik, laik, sosyal, hukuk) cumhuriyetin niteliğini belirliyor. Aslında Cumhuriyet treni AKP yönetiminde İslamî istasyona doğru hızla yol alıyor. Bunu fark etmeyenin   aklından şüphe edilir!

***

11-ANAYASADAN ÖNCE

Rönesans dönemi yazarlarından François Rabelais’in “Pantagruel” adlı ölümsüz bir yapıtı vardır. Kitap birçok bakımdan ünlü ve ölümsüzdür. Bunlardan biri de “Panurge’ün koyunları” adlı kıssalı öyküdür. Milan Kundera, çevirisi bendeniz tarafından yapılan “Saptırılmış Vasiyetler”de (Can Yayınları) bir mizahî durumu açıklarken bu ibretlik öyküyü ele alır:

“Pantagruel’in gemisi açık denizde koyun yüklü bir şileple karşılaşır; gözlüğü başlığına takılı Panurge’ü gören bir celep zıpırlık edip ona boynuzlu muamelesi yapabileceğini sanır. Panurge hemen öcünü alır: Heriften bir koyun satın alıp denize atar; bunu gören öteki koyunlar koyunluk edip hepsi birden denize atlarlar. Tüccarlar şaşırırlar, kimini postundan kimini boynuzlarından yakalayayım derken kendileri de cumburlop denizi boylarlar.”

Farkında mısınız, AKP ve Başbakan uzun yıllardır, Türkiye’de kamuoyuna ve siyasete, “Panurge’ün Koyunu” muamelesi yapıyorlar. Sıkışınca, sürüden bir koyup alıp denize atıyorlar. Ardından bütün koyunlar cumburlop denize. Bu oyunu oynamak için Rabelais’in kitabını bilmeye gerek yok. Her yıl, ortada bir neden yokken uçurumdan aşağı atlayıp telef olan koyun sürüsü öyküleri okuruz, duyarız. Bunlar da Panurge’ün koyunlarıdır.

Deniz Feneri Türkiye davasının başına gelenler, türlü nedenlerle medya tarafından yeterince ele alınmadı. Ama bu kadarından bile rahatsız olan Başbakan, sürüden bir koyun alıp denize attı ve ortaya Alman Vakıfları’nın CHP’li belediyelerle yaptığı hayali dans çıktı.

Bu türden örnekleri AKP iktidarı döneminde sık sık yaşadık. Yaşayacağız!

AKP, Anayasa konusunda da millete, halka ve öteki siyasi partilere Panurge’ün Koyunu muamelesi yapıyor. Öteki koyunlar Panurge’ün koyununu izliyor ama farkında bile değiller.

AKP şu anayasayı kaşla göz arasında hazırlayıp, kestirmeden, şıpın işi çıkartmak istiyor. Halka ve muhalefet partilerine, sanki 1924 türü bir anayasa çıkarsa, her şeyin (ekonomi, siyaset, sanayi, insan hakları, vesaire) düzeleceği efsunu yapılıyor.

Ne ilgisi var? 1982 anayasası aynen kalır ve antidemokratik yasalar değişirse, Türkiye demokratikleşir. 1982 anayasası değişir ama antidemokratik yasalar olduğu gibi kalırsa, ülke bugünkünden daha beter olur. Ama antidemokratik yasalar ve 1982 anayasası birlikte değişirse, o zaman tadından yenmez!

Ama öncelik hangisinde, anayasada mı yoksa antidemokratik yasalarda mı?

Bu başlangıç ve uzlaşma anlayışıyla, AKP, CHP, MHP ve BDP’nin anlaşıp yeni bir anayasa yapabileceğine asla ihtimal vermiyorum. Öteki partilerin istek ve hayalleri AKP’nin umurunda bile değil. Bir yolunu bulup kendi anayasasını çıkarmak istiyor. Bu yöntemle önümüzdeki seçime kadar hiçbir şey değişmez ve yeni seçime de 2011 koşulları ile gidilir ve girilir. Siyasal tablo ve temsil değişmez. AKP’nin istediği de zaten budur.

Bu durumda yapılması gereken Panurge’ün koyununu denizden alıp gemiye çıkarmak. Yani siyasal partiler ve seçim yasalarını; sendikaları ve grev hakkını ilgilendiren yasaları demokratikleştirmek, özel yetkili mahkemeleri ve seçim barajını kaldırmak için girişimde bulunmak. Ve daha başka ne gerekiyorsa!..  CHP, MHP ve BDP’nin yapması gereken budur: İlkin anti demokratik yasalar sonra anayasa! Yoksa AKP’nin işbirlikçisi olurlar. Zaten AKP kendi anayasasına kavuştuktan sonra  antidemokratik yasalar defterini, denize bir koyun daha atarak kapatır.

(Hürriyet, 9 Ekim 2011)

***

12-ÖNCELİK ANAYASA DEĞİL

AKP’nin başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ, “Partilerin tartışacağı esasında fazla madde yok, komisyonda ihtilaf konuları çok az olur” (Hürriyet, 09.10.11) demiş. Yeni anayasada, güya, partilerin tartışacağı fazla madde yokmuş. “Bana göre 5 madde vardır, hadi birileri bunu 10’a çıkarsın”mış.

Uzlaşma komisyonun 13 ekim Perşembe günü toplanması gerekiyordu, yapılamadı. Anayasacılar, bu türden bir uzlaşma komisyonunun meşruiyetini tartışıyorlar. Bunu bir yana bırakalım, AKP yüzünden, becerip ilk toplantısını bile yapamadı.

Bunu da bir yana bırakıp Bekir Bozdağ’ın pek ciddiye almadığı, “partilerin tartışacağı fazla madde yok” dediği talepleri görelim (Akşam, 03.10.11):

AKP: Değiştirilmez maddeler tartışılsın; başkanlık sistemi ve vatandaşlık tanımı masaya getirilsin; laiklik tanımı ve yorumu değişsin, dini özgürlükleri arttıracak ve türban serbestisini sağlayacak bir yorum bulunsun. TBMM Anasaya Komisyonu Başkanı Prof.Dr.Burhan Kuzu: “Başkanlık sistemi Uzlaşma Komisyonu’nda masaya gelmeli. Elbette dayatmalıyız!” demiş.

CHP: Anayasa’nın  1, 2, 3 ve 4. maddelerine dokunulmamalı; tutuklu 8 milletvekilinin durumu aydınlığa kavuşturulmalı; anayasanın başlangıç bölümünde cumhuriyetin nitelikleri yer almalı; cumhuriyetçi vatandaşlık tanımı yapılmalı,

MHP: Anayasanın ilk dört maddesine kesinlikle dokunulamaz; üniter yapı korunmalı; özerklik ve federatif yapının önünü açabilecek herhangi bir düzenleme kabul edilemez; “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” veya “Türkiyelilik” gibi tanımlar kabul edilemez.

BDP: Anayasanın 66. maddesindeki “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” hükmü “Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır” şeklinde değişmeli; tek etnisiteye dayalı ulus tanımı yerine çoğul kimliklerin oluşturduğu yeni bir ulus tanımı yapılmalı; demokratik özerklik anayasada yer almalı; anadilde eğitim anayasal güvenceye kavuşturulmalı; tarihsel ve coğrafi isimleri de kapsayan ortak vatan anlayışı yeni demokratik anayasanın esasları arasında yer almalı.

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın sözünü ettiği, komisyonda ihtilaf konusu olabilecek maddeleri okudunuz. Bunlardan en sivri ve gerçekleşmesi hemen hemen olanaksız olanı, BDP’nin “Anadilde eğitimin anayasal güvenceye kavuşturulması” koşulu. Aradan bunca yıl geçti, “Anadilde eğitim”in ne anlama geldiğini neredeyse  kimse öğrenemedi. Bu konuda fikir beyan eden şarkıcıları, dizi oyuncularını bir yana bırakalım, Kürtlerin çoğunluğu bile bilmiyor. “Anadilde eğitim” demek, eğitim ve öğretimin Kürt dilinde yapılması anlamına gelir. Anadilin özgürce öğrenilmesi başka, Diyarbakır dışında İstanbul, Mersin, Adana, Antalya’da devlet okullarında eğitim-öğretimin Kürt dilinde yapılması başka. BDP yönetimi, bu koşulun, federasyon ve bölünme anlamına geldiğini bilmiyor mu? Ben sadece durum değerlendirmesi yapıyorum: Bu konuda kesinlikle uzlaşma olmaz.

Öte yandan, AKP’nin isteklerinin bir bölümünü BDP desteklese bile CHP ve MHP tamamına karşı çıkar. CHP, AKP’nin isteklerini kabul etmez. BDP’nin isteklerini tartışır ama kabul etmez. MHP: AKP ve BDP ile kesinlikle anlaşmaz.

Bu durumda yapılması gereken: Geçen Pazar günü de yazdığım gibi, anayasanın değişmesinin ya da yeni bir anayasa hazırlanmasının Türkiye açısından bir önceliği ve acil zorunluluğu yok. AKP’nin 2010 yılında kotardığı son anayasa  değişikliklerinin ülkeyi demokrasiden uzaklaştırdığı, faşist uygulamalı, tek adam rejimi eksenine oturttuğu görüldü, görülüyor ve görülecek. Unutulmasın ki: Dinin iktidarını laiklik, anayasa da siyasal iktidarın iktidarını sınırlar. AKP, neden anayasa ve laiklikliği kendi meşrebine uydurmak istiyor, anlaşılmıyor mu?

CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Demokrasi paketi ile Anayasa’yı birlikte” kotarmayı düşündüklerini açıklamış (Vatan, 08.10.11). Yanlış! Birlikte yürümesi ve gerçekleşmesi olanaksız bir girişim olur.  Önce yüzde 10 seçim barajının ve özel yetkili mahkemelerin kaldırılması; yeni seçim ve siyasal partiler yasası; sendikalaşmanın önündeki bütün engellerin kaldırılması; eğitim ve öğretimin İslamileştirilmesi projesinin engellenmesi; başta emniyet, mülkiye ve adliye olmak üzere devlet kadrolarının cemaatlileştirilmesinin önüne geçilmesi. Bunlar tamam olunca, Anayasa ancak o zaman gündeme gelir!

(Hürriyet, 16 Ekim 2011)

***

13-ANAYASAYI  AKP  ENGELLİYOR

Kimi “munkabız” niyetli yazar, yeni anayasa çalışmalarını hangi partinin, kimin, hangi görünmez gücün, güçlerin engellediğini soruyor. Gözünün önündeki gerçeği göremeyen, görüp de tevil yoluna sapanlara “munkabız kafalı” derim ben.

Aklı kıt liberaller ile müflis ve ezik solcular, şimdilerde, “Hani bu AKP askerî vesayeti yıkıp demokrasiyi ilerleteceklerdi?” diye şapşallıklarını itiraf ediyorlar. AKP, Laik Cumhuriyet’in bir ölçüde son verdiği din vesayetini tekrar kurmak istiyordu, a benim şapşalım! Sizi limon gibi sıkıp çöp tenekesine attı. Voltaire’den bıkan Alman İmparatoru, konuk ettiği Fransız filozofa gümüş tepsi içinde sıkılmış limon göndermişti.  Dinin vesayetini kurarken AKP’nin artık size gereksinimi yok. Bu nedenle kıçınıza tekmeyi vurdu.  Hata etti! Yoksa kalıp hizmete devam ederdiniz!

19.yüzyıl düşünürleri, toplumların toplumsal ve siyasal açıdan özgürleşmesini yeterli görmezler. Eksiksiz özgürlük için dinin vesayetinden kurtulmak gerektiğini söylerler. Bu görüş 19.yüzyıl Avrupasında adım adım uygulandı. Din vesayetinden kurtulan toplumlara demokrasi geldi.

Dönemin Osmanlı devletinin yazgısıyla ilgilenen Avrupalı düşünürler, aynı yöntem ve süreci onun için de gerekli ve kaçınılmaz görüyorlardı. Osmanlı devleti Şeriat yerine bir “Code Civil” (“Medeni Kanun”, “Vatandaşlık Yasası”) kabul ederse çağdaşlaşması mümkün olabilirdi.

Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839), Müslüman, Hıristiyan, Musevi tebayı vatandaş haline getirdi, ama toplumun üzerindeki din vesayetini kaldırmadı. Böyle bir amacı yoktu. Böyle bir amacı olamazdı. Ama çok önemli bir adımdır.

Birinci Meşrutiyet’i getiren 1876 Kanunu Esasi’si, bütün tebayı “kanun önünde eşit vatandaş” haline getiriyordu. Din ve mezhep tanımadan bütün bireylere vatandaş statüsü veriyordu.

Kimi kıt görüşlüler, Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarını Tanzimat yüzünden yitirdiğini ileri sürer. Osmanlı, Avrupa’daki topraklarını çoktan yitirmişti. Yönetici sınıf sayılan Müslümanlar artık ekonomik iktidara sahip değillerdi.

Kimi ham görüşlülerin ileri sürdüğü gibi donanımlı Tanzimat Aydını, bilinçsiz züppe (dandy) değildi. O zaman da elbette “enteller” vardı.

İslamcı mürteciler ve AKP, Hırıstiyan ve Musevileri, Müslümanlarla eşit vatandaş haline getirdiği için Tanzimat ve I.Mesrutiyet’ten nefret ederler!

AKP,  31 Mart ayaklanmasını bastırdığı, Abdülhamid’i tahttan indirdiği için İttihat ve Terakki’den nefret eder. Ama asıl nefreti laikliğin, yazı devriminin, dil sadeleşmesinin, Türk ulusunun konuşulmaya başladığı kültürel ortamdır. Bu nedenle , kınamak ve saldırmak için, durmadan İttihatçı jakobenliğinden, tepeden inmecilikten söz ederler.

Aslına bakarsanız Osmanlı’nın Avrupa topraklarını yitirmesi umurlarında bile değildir. Onlar sadece din vesayetini kırmaya çalışan bilinç hareketiyle ilgilidirler. Sivil halktan önce çağdaşlaştığı, sekülerleştiği için “asker”den nefret ederler ve 31 Mart’tan bu yana korkarlar. Korkarlar çünkü hepsi hâlâ 31 Mart dünyasında yaşamaktadır. Daha önce de yazdığım gibi 31 Mart’ın intikamını almak için ayaklanmanın başladığı Taksim Kışlası’nı yeniden inşa etmek istemektedirler.

İslamcı yobaz, dinin vesayetini tartıştığı için, felsefeden nefret eder.

İslamcı yobaz, Osmanlıcılık ve İslamcılığın peşinden gitmediği ve Türklük’ü seçtiği için 2.Meşrutiyet’ten ve İttihat ve Terakki’den nefret eder.

Her çağdaş demokratın karşı olduğu asker vesayetini yıkmak isteyen liberaller ve müflis solcular, dinin vesayetini doğal karşılayacak kadar demokrasi ve özgürlük düşüncesinden uzaktırlar. Akılları sıra askerin vesayetini kaldırarak demokrasinin yerleşmesine katkıda bulunacaklardı. Elbette askerin vesayetine karşı çıkmayı eleştiriyor değilim, bu işin AKP öncülüğünde gerçekleşeceğini sananların hödüklüklerini işaret ediyorum, işaret ediyordum. AKP inanç ve inancını yaşamak özgürlüğünden söz ediyordu. Aslında 1923’ten bu yana inanç ve dinini özgürce yaşıyordu ama o bununla yetinmiyor, yitirdiği İslâm vesayatenin zorbalığını tekrar ele geçirmek istiyordu.

Şimdi ağlayıp sızlanan yanaşmalar bunu göremediler ve AKP’nin hizmetine girdiler, “Yetmez ama evetçi” oldular. Şimdi utanmadan yanıldıklarını itiraf ediyorlar. Dahası aralarında “Ne olmuş yani?!” diye çemkirenler bile var.

Çatışma yerine uzlaşmayı tavsiye edenlere gelince: Laikleşme dinin her türlü vesayetinden kurtularak özgürleşmedir.  Bu özgürleşme eylemini din karşıtlığı sayanlara söyleyecek hiçbir sözümüz yok. Dinin vesayeti ancak din devletinde olur. Bu nedenle din vesayetini tekrar getirmek isteyenlerle laik cumhuriyetin uzlaşması mümkün değil.

AKP ve onun ecdadı partiler cumhuriyet devrimlerine ve  Anayasa’nın değişmez maddelerine karşı olduklarını hep dile getirdiler. AKP, iktidara geldikten sonra devrim yasalarını delik deşik etti. İmam-hatip okullarını din vesayetinin ileri karakolu haline getirdi. Gün geçtikçe din vesayetinin zorbalıkları hissedilir oldu.

AKP, üzerinde çalışılan anayasayı din vesayetine izin verecek hale getirmek istiyor. Uygulamada  türlü yöntemlerle kullandığı dini vesayeti önce anayasallaştırmayı deniyor. Ancak, bu hayallerini belli ölçüde gerçekleştiren bir anayasayı kabul edebilir. Aslında 1982 Anayasasından hiçbir şikayeti yok. Partiler ve seçim yasalarından da şikayeti yok.

Demokrasinin ve demokratikleşmenin önündeki en büyük engel AKP ve dini vesayet özlemi çeken zihniyettir. AKP,  kimsenin demokrasi hayallerini gerçekleştirmez. Buna sadece budalalar inanır!

(Aydınlık, 21 ARALIK 2012)

*******************************************************************