DEĞERLİ ARKADAŞLAR 2

 

Değerli Arkadaşlar,

Sitede bir sorun var. Dün yüklediğim iki yazı açılmıyor. Daha önce “Yazılar” bölümü de açılmıyordu. Nereden kaynaklandığını bilemiyorum. Aranızda bu isten anlayan varsa yardım elini uzatsın.

Şimdi bu yazıya, siteki kandırmak için SEYİR DEFTERİ’ni ekleyip bir deneme daha yapacağım. Bu da olmazsa, canı cehenneme. Beni bıktırmaya başladı. Çünkü gazeteden daha fazla vaktimi alır oldu. Gazeteye yazımı yazıp gönderirdim. Sitede onlarca ıvır zıvır iş var.

Bana sakın, “Bir adam bul, parasını öde, bu işleri yapsın!” demeyin ve bu tavsiyede bulunan birinin çıkacağından eminim!

Selamlar,

Ozdemir Ince

3 Ekim 2014

*****

 

 

SEYİR DEFTERİ

 

 

“Seyir Defteri”, 1 Ağustos 1971 günü, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından gözaltına alınmamdan itibaren Ankara Yıldırım Beyazıt damında yattığım sürece aldığım notları içine yazdığım “Lise Defteri”nin biraz daha gelişmişi.

Çok sakınımla yazıldığı için kuru çalı gibi bir sözcük yığını sanki. Bir ara notlarımı yorumlayarak bir kitap yapmayı düşündüm. Düşündüm de kitap bütün hayatımı kapsamak gibi bir tehlikenin işaretlerini vermeye başlayınca bıraktım.

 

Bugün, hayatımın dönüm noktalarından birini başlatan günü anlattığım bölümü birlikte okuyacağız. “Seyir Defteri” ne olacak, şu anda bilmiyorum. Yazılanların tamamını okuyunca karar vereceğim.

 

***

 

3 Mart 2011, Perşembe:-

 

Saat dokuza doğru telefon sesi.Gazetenin genel yayın yönetmeni Enis Berberoğlu’nun sekreteri. Enis bu hafta içinde İstanbul’da olup-olmadığımı soruyormuş. Cevabımı duyar duymaz soru sormama fırsat vermeden telefonu kapattı. İki dakika sonra tekrar telefon etti. Bugün görüşmeye müsait miymişim? Müsaitim. Saat 11’de olur mu? Olur ama yetişemem. Ben sizi yetiştiririm.

 

Sabahın köründe Enis neden çağırmış olabilirdi beni? İşten atıldığımı tebliğ etmek için mi? Bu olasılığı aklıma hiç getirmedim. Hükümetten yeni bir şikayet gelmiş olabilirdi hakkımda. Ama bunun için uygun bir saat değildi. Acil bir şey. Düşündüm: Gönderdiğim 4 mart cuma yazısı tedirgin etmiş olabilirdi. Durumu bana telefonla bildirebilirlerdi. Bir çıktı alıp yazıyı cebime koydum:

 

[“22 Şubat 2011 günü yayınlanan yazımın (‘Anayasa Madde 58, 59’) ilk paragrafı şöyle idi:

Bir lider durup dururken ‘entelektüel’e çatmaya, onu küçümsemeye başlamışsa, ayağının altından toprak kaymaya başlamış demektir. Bizim aydın dediğimiz entelektüel tekin bir varlık değildir. Başkalarının derdini kendi derdi sayan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan adem nasıl tekin biri olsun?

Bizim başbakan da (Allah selamet versin!) ‘Sandığı entelektüelin değil milletin dili belirler!’ diyor. (Akşam, 27.01.11) Ancak, sandıktan her zaman demokrasi değil, her türlü ‘krasi’ çıkar. Sandığı belirleyen ‘halk’, demokrasiyi unutup bir cumhurbaşkanını ömür boyu da seçer. Entelektüelin dilinin ve oyunun belirlediği sandıktan asla diktatör ve diktatorya çıkmaz, sadece demokrasi çıkar.

 

Vakti zamanında Mao da aydın (entelektüel) düşmanıydı. Régis Debray Kâtip (Le Scribe,Ed.Bernard Grasset, 1980; Livre de Poche, S.193) adlı kitabında aydın düşmanlığının faşizme giden yolu kestirmeden kısalttığını yazar. Bu düşmanlık soldan gelir sağa gider. Solcuyu sağa yaklaştırır, sağcıyı faşistleştirir. Aydın (entelektüel) düşmanlığı despostizmin en belirgin özelliğidir.

Başbakan halkı ve değerlerini kutsallaştıran bir popülist. Bütün popülistler gibi, (daha iyi yönetmek için değil) daha iyi gütmek için, halkı ve değerlerini durmadan pohpohluyor. Onu kutsallaştırıyor, tabulaştırıyor. Benim için ne halk ne de değerleri kutsaldır!

Oyunu açık arttırmayla satan bir halk nasıl kutsal olur; safsata ve hurafeye dayalı değerler nasıl kutsal olur?! Halkın değerleri denince akla hemen din getiriliyor. Bu kutsal (!) halkın yüzde 99 virgül 9’u Müslümanlık sınavında sıfır (0) alır. Sıfır! Bilmez!

 

Bir vatandaş beni eleştirmek için şunları yazıyor:

“Sizin bence farkedemediğiniz şey Türk halkının temel karakteridir.Türk halkı tarihin hiçbir döneminde entellektüel eğilimler taşımamıştır. Kültür kodlarında yoktur.

Türkler daha çok dinamizmi ve gücü temsil ederler.Güçlü devletler kurarlar.Batının kana buladığı coğrafyaları entellektüel veya derin taraflarıyla değil güç ve organizasyonlarıyla

yönetmişlerdir.Sizin özlediğiniz düzeydeki bir sekülerizm dahi Türk halkını kitapla haşir neşir olmaya değil Batılılar gibi daha zorba bir topluluk haline getirmeye sebep olacaktır.

 

Beni eleştiren vatandaşa göre: Türk halkı, tarihin hiçbir döneminde entelektüel eğilim taşımayan ve bu nedenle entelektüellerle iletişim kuramayan ve onların dostluk ve öncülüğünü kabul etmeyen bir halk.

Üstelik inatçı! Onunla ilişki kurmak için bütün çağdaş ve bilimsel değerleri reddetmek, onun hurafelerini pohpohlamak gerek. Ne için? Onu ele geçirmek, yönetmek için! Bu durumda kim kimi ele geçirmiş olacak? Elbette halk entelektüeli ele geçirmiş olacak.

AKP ve Başbakan halkla ilişki mi kuruyor? Hayır! Halkı güden tarikatlarla ilişki kuruyor. Tarikat şeyhleri çoban, çoban köpekleri (hakaret anlamında değil işlev anlamında söylenmiştir) ise tarikat şeyhlerine biat etmiş İslamcı sûhtegân (softalar, medrese talebeleri) ile sûhtevân (softalar, kaba sofular)! Böyledir!”]

 

Yazı cebimde!

 

 

Saat 9:50’de araba beni almaya geldi. 10:55’te Enis’in kapısının önündeydim. Sekreter gülerek karşıladı. “Bravo size!” dedim.

İçeri alındım.

 

Girer girmez, “Vedalaşıyor muyuz?” diye sordum. Sormam gerekirdi.

 

Sekreterin telefonu üzerine Ülker’le konuştuk. Enis’in beni sabahın köründe çağırmasının nedeni ne olabilirdi? İktidar cenahının, hükümetin hakkımda yeni bir şikayeti olabilir miydi? İşime son verecek iseler bunun başka yolları da vardı: Önce yazılarımı kaldırıp sonra haber verebilirlerdi. Telefon edebilirlerdi, ettirebilirlerdi. Birkaç kez sıkıntı ve baskılardan söz eden Vuslat hanıma “Sizi ve ailenizi rahatlatmak için yazmayı bırakabilirim” demiştim. Vuslat hanım “Özdemir bey öyle şey olur mu, biraz daha dikkatli olun” demişti kasım ayında. Bu görüşmeden birkaç gün önce başyazar Oktay Ekşi gazeteden ayrılmak zorunda kalmıştı. Basında sıranın bana geldiği söylentileri dolaşıyordu. Ben de 12 kasım 2010 günü  “Sıra Bende mi?” başlıklı bir yazı yayınlamıştım:

 

[“Geçen hafta yayımlandığım Arapların Büyük Travması’nın Türkiye’deki türevlerini de yazacağım. Bugün ve yarın yayınlayacağım iki yazının konusu ‘Ben; Kendim’ olacak,’Ben hiç rahat edemeyecek miyim?’ sorusuna bir cevap aramayacağım:

Beni şairlikten, edebiyatçılıktan kimse atamaz! İstifa da edemem! Ama gazete yazıcısı olarak yazdığım gazeteden istifa edebilirim, (ağzımdan yel alsın) atılabilirim. Edebiyat dünyasında tahmin edemeyeceğiniz kadar düşmanım vardır. Neden? Çünkü 20 yaşımdan bu yana “Barış içinde birlikte yaşama” uzlaşmasını (dalaveresini) kabul etmedim. “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer”in değersizliğini kanıtladım. Usta-çırak, şeyh-mürid ilişkisinin temellerini dinamitledim; sıradanlığın son sığınağı gelenekle mücadele ettim. Bu kimlik ve niteliğimin küçük bir bölümünü kaçınılmaz olarak gazete yazılarıma da taşıdım.

 

Edebiyat okurları gazete okurlarına benzemez: Sevdiği, beğendiği yazarı okur, beğenmediğiyle ilgilenmez. Oysa gazete okuru beğenmediği, sevmediği gazete yazıcısını hem okur hem de ona küfreder. Kendi kendine küfretse neyse, bir de ettiği küfrü tebliğ eder.

Başyazarımız, çok değerli Oktay Ekşi gazeteden ayrıldı ya, kimi yazıcı ve okur taburları göbek atıp ‘zılgıt’ ya da ‘zort’ çekiyor. Oktay Ekşi’yi kınadıktan sonra hem ona hem de bana küfrediyorlar: ‘Şimdi sıra sende moruk! Sıra sende bunak!’ diye tepiniyorlar.

Sıra gerçekten bende olabilir mi? Köyden iki gün önce İstanbul’a dönünce, Genel Yayın Yönetmenimiz Enis Berberoğlu ve Vuslat (Doğan Sabancı) hanıma nezaket ziyareti yaptım. İkisi de beni gördüklerine pek sevindiler. Ben de sohbetimizden memnun ve mutlu oldum!

Hürriyet gazetesi ve Doğan Holding, dünya basın tarihinin tanık olduğu en gaddar bir salma uygulamasının hedefi. Bundan dolayı herkes elbette kaygılı!

 

Oktay Ekşi, sözcüklerin sözlük anlamından başka anlamlarından habersiz, benzeştirim sanatına aşina olmayan bir kara kitle tarafından linç edildi, ediliyor. Kullandığı deyimin küfür ya da hakaret içermediğini, dilsel açıdan, kolayca kanıtlayabilirim ama yeri burası değil. Ayrıca kanıtlamam da hiçbir şeyi değiştirmez. Suyu ister bulandırsın, ister bulandırmasın kurt sürüsü küheylanı mutlaka parçalayacak, kararlı!

Ancak, ‘benzeştirim’le uzaktan-yakından ilgisi bulunmayan küfür ve hakaretleri için ‘Maksadını aşmış’ formülünü durmadan kullananların aklında dilsel inceliğin hiçbir değer ve önemi yoktur. ‘O kadar septik olma!’ dersin, ‘Fosseptik!’ ile karıştırırlar ve hakarete uğradıklarını iddia ederler.

 

Ben hiç merak etmiyorum ama meraklı okurların merakını gidereyim bari: Sıra bana da gelsin isteniyor ama gelmeyecek! Cumhuriyet, Demokrasi, Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik erdemlerine hizmet edenlere sıra hiçbir zaman gelmez. Oktay Ekşi bir ‘sıra dışı’ idi! Sıra dışı olduğunu da vakar ve onur ile kanıtladı.

Beni sevdiğini, beğendiğini iddia eden okur, sadece gazetedeki yazılarımı değil, kitaplarımı da okur. Okursa, sıranın bana asla gel(e)meyeceğini görür ve içi rahatlar.”]

 

Enis soruma “Neden vedalaşalım abi?” diye sorulu bir cevap verdi.

Demek ki vedalaşmıyorduk, gazeteden postalanmıyordum. Ama peki ne?

“Madem ki sen açtın abi, dedi Enis, öyleyse hemen konuya geleyim.”

…….

“Biliyorsun gazetenin başında kara bulutlar dolaşıyor. Patronlar Hürriyet de dahil olmak üzere her şeyi satıyorlar. Ama satmadan önce gazetenin havasını biraz değiştirmek istiyorlar. Daha az fikir gazetesi, halka daha yakın bir gazete. Bu nedenle…

……..

“Bu nedenle bazı yazarların durumunda değişiklik olacak. Yazı sayıları azaltılacak.”

“Benimki ne kadar azaltılacak?”

“Haftada bir.”

Yüreğim cız-mız etmedi. Her şeye hazırlıklıydım. Öylesine çok tehdit alıyordum ki ölüme bile hazırdım.

“Olur” dedim.

Ama aldığım tehditlerden, artan ölüm tehditlerinden söz etmedim. Gereksizdi artık.

Bu arada yazım azaltıldığı için maaşımın da azalacağını öğrendim. Ne kadar maaş alacağımı önümüzdeki hafta bildirecekler.

Enis çok üzgündü. Alınan kararı bana tebliğ ediyordu.

Kendisine, daha önce Vuslat Hanım’a söylediğim şeyleri tekrarladım:

“Gazetenin benim yüzümden zarar görmesini istemem. Hakkımda alınan kararı anlayışla karşılıyorum. Elimden geldiğince kolaylık göstereceğim. Gazetenin yayınlanması önemli. Ancak bu operasyonun nedenini bana nasıl olsa soracaklar, peki o zaman ben de söyleyeceğim?”

“Ne söylersen söyle abi!”

 

Bazı gazeteler ve televizyonlar yazılarımın azaltılmasını bana sordular, röportaj yapmak istediler. Kabul etmedim, “Gazeteye sorun!” dedim.

Ama aklıma şu geldi da gelmedi değil: Doğrudan işime son vermeyi uygunsuz görüp yazımı haftada bir güne indirerek beni ayrılmaya zorlamayı düşünmüş olabilirlerdi. Bu mümkündür! Kabul ederek tahminlerini boşa çıkarmış olabilirim. Bu durumda, kabul etmeyeceğim bir maaş da teklif edebilirlerdi. Hep gazeteyi koruyacak değildim ya!

O sırada maaş falan düşünecek durumda değildim. Bir an önce evime dönüp düşünmek, Ülker’le konuşmak istiyordum. Ülker üzülmez, duygulanmaz, düşünür.

Durumu anlattım. “İyi !” dedi. İyi olan neydi? Daha sonra anlatır, belki hiç anlatmaz.

 

1982 yılında TRT’den emekli edildiğimde 46 yaşımdaydım. Emekli edildim ve ertesi gün yazı masamın başına geçtim. Yazmayı sürdürdüm ve yapmakta olduğum çevirime devam ettim. Sanki TRT’de ve televizyonda hiç çalışmamışım gibi. Hayatım devam etti. Sadece zır zır öten telefonlar kesildi. Program ve Planlama Müdürlüğü’nden atıldığım zamandan da alışkındım bunlara. Daha da gençtim. Genel Müdürlük Müşaviri yapılmıştım. Yani kızağa çekilmiştim. Genel Müdür Müşavirliği gibi çok önemli bir göreve atandığımı öğrenen Fransız diplomat arkadaşım Alain Rouillard kaldığı otelde kaşla göz arasında bir kutlama partisi düzenlemiş ama gerçeği benden öğrendiği zaman duruma şaşırıp kalmıştı. Demek Türkiye’de böyle görevler de varmış…

 

Şimdi 74’ten 75’şe doğru yürüyor yaşım.

 

 

12 Eylül 2010 günü yayınladığım “Referandum Sayesinde” başlıklı yazımda “Hürriyet gazetesi bana 5 yıl daha katlanırsa 1 Eylül 2016 tarihinde, 80 yaşımda, yazmayı bırakmaya karar verdim, bugün” cümlesini anımsadım. Gazete galiba bana 1 Eylül 2016’ya kadar katlanamayacaktı. Katlansa katlansa 12 Haziran seçimlerine kadar katlanır. AKP ezici bir çoğunlukla tekrar seçim kazanırsa, bana yol göründü demektir.

 

[“Bugün, Anayasa referandumu hakkında şimdiye kadar yazdıklarımı özetleyip herkese zihin açıklığı temenni edecektim. Yüksek Seçim Kurulu’nun açıkladığı karara göre 12 Eylül yasak kapsamına giriyor. Unutmuşum. Birden apışıp kaldım. Yazı kafamın içinde hazırdı. Şimdi ne yapacağım diye düşünmeye başladım. Aslında yazı konusu bulmakta hiç sıkıntı çekmem. Türkiye toprağı bu konuda verimlidir. Siyasetçilerin, hükümet erkânının açıklamalarından, dere yatağına bina yapan yüce halkımızın dehâsından her gün onlarca yazı konusu çıkar. Tarih-coğrafya-yurtbilgisi alanları da bire yüz veren iyi bir kaynaktır. Ama Hürriyet’te yazmaya başladığımdan bu yana ilk kez konu sıkıntısı çekiyorum.

 

“1 Eylül 1936’da doğduğuma göre, şu anda 74 yıl + 12 gün’dür hayattayım” cümlesi bir yazı kapısı açabilir. Açalım, açtıralım!

1 Eylül sabahı Ülker’e 75 yaşıma girdiğimi söylediğim zaman, “Sen daha 74 yaşındasın!” diye itiraz etti. 74 yaşımda olmamı doğal buluyor ama 75 sayısı trajik bir nokta. Bir dönemeç sanki. Bense 75’i seviyorum.

75 yaşımı seviyorum ama geceleri başımı yastığa koyduğum zaman ölümü(mü) düşündüğümü de gizleyemeyeceğim. Çok uzun süredir bu böyle.

Annemin babası Kör İbram öldüğünde 100 yaşını geçmişti. Annem 86 yaşında, babam 76’sında öldü. Hangisinin ömrüne benzeyecek sonum? Babama göre önümde bir yıl, anneme göre 12 yıl, dedeme göre 25 yıl var.

 

12-18 yaşlarım arasında yaz işçiliğini saymazsak yaptığım işleri hep sevdim. Kaldı ki o dönemi de çok severim. 5-6 yıl öğretmenlik, 15 yıl TRT televizyonu,  7-8 yıl evde yazarlık, çevirmenlik, 10 yıl yayınevi editörlüğü ve 11 yıl Hürriyet gazetesi yazarlığı.

1953’ten bu yana edebiyat ve yazma eyleminin içindeyim. İlk kitabım 1963 yılında yayınlandı. Telif ve çeviri, şiir ve düzyazı olarak 120’den fazla kitabım var. Dört-beş yabancı dilde 10’dan fazla kitabım yayınlandı. Bu yıl da Türkçe ve yabancı dilde yeni kitaplar var.

Yazdıklarımdan geriye tek satır kalacak mı? İçtenlikle söylüyorum, hiç umurumda bile değil. Yazarak var oldum, yazarak çok mutlu oldum! Okurlarımdan birkaçını mutlu ettiysem artık gam yemem! Bu bana yeter! Demek ki hayatım boşuna geçmemiş.

Bu süre içinde dostumdan çok düşmanım, sevenimden çok sevmeyenim oldu. Kimseye borcum yok, kimseden alacağım yok. Şimdiye kadar ne şeyhim ne de müridim oldu!

 

Hürriyet gazetesi bana 5 yıl daha katlanırsa 1 Eylül 2016 tarihinde, 80 yaşımda, yazmayı bırakmaya karar verdim, bugün. Sadece gazete yazıcılığını değil, edebiyat yazarlığını da. Bu kararım, bana yaraşan bir karar. Yakınlarım “Yaptın yapacağını gene” diyecekler. Ben böyle bir programcı ve programlı bir adamım işte.

Daha sonra köydeki evimin terasında oturup sevdiğim yazar ve kitapları son kez okuyacağım;

İçki içip pipo tüttüreceğim. Ah bir de cesedim yakılabilseydi, küllerim savrulabilseydi!”]

 

Demek ki gazete bana 1 Eylül 2016’ya kadar katlanamayacaktı. Kendi başına, ümüğü sıkılmadan rahat bırakılsaydı belki katlanabilirdi. Doğan Holding’e yüklenen cezaların bir bölümü Danıştay tarafından iptal edilmişti ama Yargıtay’ın yapısı da değişmişti. Hükümet Danıştay’ın kararını Yargıtay’a götürebilirdi. (Biraz önce bir avukat arkadaşım, Şevket Çizmeli, hükümetin Danıştay kararını Yargıtay’a götüremeyeceğini söyledi.) Bu nedenle patronlara kızmaya yatkın değildim.

 

Gece yarısına kadar televizyon seyrettim. Sonra didine didine uyudum. Bu arada her gün kendi kendime yazmayı sürdürmeye karar verdim. Hergün günlük tutar gibi yazacaktım. Kitabın adı Seyir Defteri olacaktı. Kitaba eski yazılarım, yazmayı düşünüp yazamadığım yazılar, bana gönderilen tehdit ve küfür metinleri, okurlardan gelen ilginç iletiler girecekti. Tam anlamıyla bir çorba ya da aşure.

Gazetede haftada beş gün yazarken katılaşan üslup biraz esnekleşecek ve uzaklaşan edebiyat tekrar geri gelecekti.

 

 

4 mart, cuma:-

 

 

İşte görüyorsunuz kitaba başladım bile. Hergün bir sayfa yazsam yılda 365 sayfa ki neredeyse 450-500 sayfalık kitap eder. Bu kararı alırken uyumuş olmalıyım. Uyandığım zaman da Seyir Defteri aklımdaydı. Önce son cumartesi yazım olacak olan Ve Öteki Özgürlükler’i gazeteye gönderdim. Gelen küfür e.postalarına baktım. Bugün yayınlanan yazımı okudum. Yayınlanmayacağını sandığım yazım (sakıncalı bulsalar daha önce haber verirler başka yazı isterlerdi) yayınlanmıştı, ancak yazının sonundaki “Tarikat şeyhleri çoban, çoban köpekleri (hakaret anlamında değil işlev anlamında söylenmiştir) ise tarikat şeyhlerine biat etmiş İslamcı sûhtegân (softalar, medrese talebeleri) ile sûhtevân (softalar, kaba sofular)! Böyledir!” paragrafı çıkartılmıştı.

Hiç üzülmedim!

Seyir Defteri’nin ilk on beş sayfasını okuması için verdiğim Ülker de çıkarmış aynı cümleyi.Gazetenin çıkarmış olmasını anlıyordum da, peki Ülker neden çıkamış olmalı. Mürteci ve yobazın şerrinden doğal olarak korumak istiyor beni. Anlam çarpıtmakta, kazı koz anlamakta üzerlerine yok.

 

“Çoban köpekleri”nin yanına parantez içinde bir açıklama yapıyorum: “Hakaret anlamında değil işlev anlamında söylenmiştir” açıklaması yapıyorum.

Bu açıklamayı yapsam da yüzlerce küfür ve tehdit alacağım kesin. “Bekçi köpeği”, “çoban köpeği” bir deyiş. Düzenin, statükonun koruyucuları anlamında. Paul Nizan döneminin felsefesi ve filozofları üzerine yazdığı kitaba Les chiens de garde (Bekçi Köpekleri) adını vermişti. Paul Nizan’ın kitabın adı dolayısıyla saldırıya uğradığını hatırlamıyorum, herhangi bir yerde saldırı ve suçlama okumadım.

 

Bir kısım gazete okuru son derece tutucu, kendini beğenmiş bir yaratık. Gazetenin çıkardığı, Ülker’in çıkarmamı istediği cümlenin ne anlama geldiğini hiç olmazsa burada anlatmalıyım: Celali İsyanları döneminde işsiz kalıp isyana katılan medrese öğrencilerine “suhte” adı verilmişti.. Prof.Dr.Mustafa Akdağ “Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası (Celalî İsyanları ) adlı kitabında güzel güzel anlatır. Sûhtegân ya da sûhtevân denen güruh Celali İsyanlarına sonradan katılmamıştır tam tersine “çift bozanlar”la birlikte başından itibaren isyanların içinde vardır. Bir tarikatta şeyh elbette çoban görevini yüklenmiştir, çoban köpekleri ise tarikat mensuplarının tamamı değil sûhtegân ya da sûhtevân dediğim bir kesim, “ağabeyler, abiler” falan…

 

Birkaç sayfa önce şöyle bir cümle yazmıştım:

“1982 yılında TRT’den emekli edildiğimde 46 yaşımdaydım. Emekli edildim ve ertesi gün yazı masamın başına geçtim. Yazmayı sürdürdüm ve yapmakta olduğum çevirime devam ettim.”

 

Yıl 2011: Haftada bir yazı yazmaya mahkum edilmeseydim de Hürriyet’ten tamamen uzaklaştırılsaydım “bir tür okur”dan asla yakamı kurtaramazdım. İşte gene yazı masamdayım ama tamamen özgür değilim. İçimden geçenleri yazamıyorum. Hödük sürüsüne kana kana küfredemiyorum. Ülker elimi tutuyor.

 

***

 

Benim bu kitaba koymak istediğim, Ülker’in almama inatla karşı çıktığı birkaç ileti (e.posta) örneği…

Haydar Kurt (kurt.haydar@yahoo.com)’tan gelen ileti:

 

[Ozdemir Ince ve mudurlerine,

 

Dun cocuklar bir internet grubunda Ozdemir Ince diye biri hakkinda bir mesaj gosterdiler, ismini ilk defa duydum, gazeteyi internetten actik pazar yazisini okuduk, farsca bir kitaptan cinsel birlesme usullerini yazip bu konuda Kur’an’da ne yazdigini sorarak kitabimizla dalga gecmis. Kolay sinirlenmem ve kolay karar almam, arkadaslarla aramizda konustuk, o mesajda yazanlari da hesaba katinca bu Incecik’in bicagin veya kezzabin tadina bakmasinin sart oldugunda birlestik. Ben aslinda olmesi taraflisiyim ama boyle mikroplar icin anma toreni falan da duzenleniyor diye karsi cikan arkadaslar oldu, cogunluga uydum. 16-17 yasinda yakalanirsa bir kac ay yatip cikacak bir delikanliya vurkac yaptirip bicak veya kezzapla Incecik’i yaralatacagiz. Bu gecen bir gun icinde ogrenebildigimiz tek sey Incecik’in Havva adinda ogretmen bir kardesi oldugu oldu, evini bilen bir tanidik bulduk. Incecik’in evini diger yollardan bulamaz isek bu yoldan mutlaka bulacagiz. Bunu

soyluyorum cunku bugune kadar bildirmeden hasma arkadan saldirmadim, bugunden sonra da yapacak degilim. Mudurleri de bu sahis kadar sorumludur ve ceza gormelidir.

 

Gebzegenc’ten Haydar Kurt/ Nargileci Baba] Haydar Kurt (kurt.haydar@yahoo.com)

 

 

***

Adil Guney’den gelen ileti:

 

[Ozdemir Ince,

Son yazinda Kur’an’da cinsel birlesmek tekniklerini sorgulamissin. Uye oldugum e-grouplarda bu ara hakkinda bazi sikayet yazilari yayinlaniyordu. En dogrusu seni kacirip penisini kesip de agzina vermek ama onda yakalanma korkusu var. Bakalim ibret-i alem icin kursunu yediginde de boyle pervasiz pislikler yazabilecek misin, tabi olmeyip de yasarsan… Adil Güney]

 

***

 

Cem Senturk gelen e.postanın metin olarak kendisi:

 

[Degerli Yayin Kurumlari ve Basin Mensuplari,

 

Okur olarak 2-3 haftada bir stres atmak, kafa dagitmak icin yerine getirdigim bir aliskanligim var; mizah dergisi almak ve “bakalim ne demis bu lavuk” diyerek Ozdemir Ince’nin Hurriyet internet arsivindeki son yazilarinin basliklarina bakip ilgimi ceken bir kacini okumak ki bu da istisnasiz mizah dergisi okumak kadar eglenceli oluyor, it’s a sure thing…

 

Acayip bir mukaddesat ve Turk tarihi dusmani olan Ince carpitmak ve afaki yorumlara varmak konusunda oyle surreal buluslara sahiptir ki yaptigi saygisizliklara kizmaya vakit bulamazsiniz, o pervasiz palavra cureti sizi sizden alir ve yazdigi konuda cizmeye calistigi alternatif gerceklige hayretle baktirir. Ince’nin bir con-artist ve sarlatan olarak tek eksigi isini kitsch(zevksiz), grotesk(kaba) ve ahmakca bir tarzda yapmasidir ama ote yandan bu onun yazilarinin gulunclugunu artirir. Mesela ABD’nin onemli muhalif aydinlarindan Prof. Richard Falk Zaman gazetesinde yaziyor diye ogretim uyesi oldugu koskoca Princeton universitesini “Fethullahciligin egitim merkezlerinden” biri yapar. Ortunme konusundaki geleneksel islami anlayisin dogru olmadigini ima eder, neymis Arap bir arkadasi varmismis da ortunme konusundaki ayetleri ona izah etmismis.. Hz Peygamber ve sahabeleri zamanindaki uygulama ve bir cogu Arap olan ve tamami arapca bilen gelmis gecmis butun

islam ulemasi bir tarafa, Ince amcayla Arap arkadasi bir tarafa… Bu bana bir arkadasimin kucuk oglunun saymayi ogrendikten sonra israrla gokkusaginda 8 renk oldugunu iddia etmesini hatirlatmistir. Yine 1564’de Cesme’deki yerel bir kitlikta halkin ot yedigini yazip “Yok muhtesemmis, yok atalarimizmis.. Halkina ot yedirten ataya “Muhtesem” ya da “Kanuni” denilemez” diye yazmistir. Dunyanin her yerinde ve her donemde kitlik olmustur, insanlar yiyecek ot bile bulamayabilirler, bu eski zamanlarda degil yakin zamanlarda dahi cereyan etmistir, 1958-61 kitliginda Cin’de 36-45 milyon insanin acliktan oldugu tahmin ediliyor, 1930’larin basindaki Ukrayna kitliginda 5 milyon, 19. yuzyilin ortasinda Irlanda’da yasanan kitlikta 1 milyon insan acliktan olmustur. Cok sukur bizim tarihimizde boyle seyler yoktur, Cesme’de bir sene kitlik oldu da bazilari ot yemek zorunda kaldiysa bu Kanuni’yi “halkina ot yedirten ata, muhtesem degil, kanuni degil vs” yapmaz.

Ince’nin akla zarar buluslari saymakla bitmez, su iki ay icindeki bu ikisiyle yetinelim. Dedigim gibi ben Ince’yi surreal ahmak yonuyle eglenceli buluyorum ve 2-3 haftada bir bir kac yazisini okuyorum, egleniyorum. Her ne kadar asagidaki ornekte oldugu gibi kendini bile asip ahmaklikta cigir acan bazi yazilari doz asimi etkisi yapsa da eglenceli adamdir, ben onu karikaturist Oguz Aral’in Utanmaz Adam’i ile Digil mizah dergisinin maganda Vahap’inin daha bir karikaturize kirmasi olarak gorurum, biraz da komedyen Groucho Marx’a benzetirim. Iki farkla ki Ince’de ozellikle kendinden bahsettigi kurumlu satirlarda belli bir asagilik duygusu ve eziklige rastlarsiniz ve bunlarin psikanalize muhtac oldugunu gorursunuz ve bir de karikatur kahramanlari veya komedyenler nefret sucu islemezler ancak Ince’nin sik sik bu sucu isledigini goruruz.

 

Simdi gelelim Umberto Ince’nin “Ahmakligin Adi” kitabinin yeni bolumune, bu bolumde bahsettigim 25 Subat tarihli asagida linkini bulacaginiz uc paragraflik kisa yazidaki ahmakliklari irdeleyelim ve “Ozdemir Ince’nin ahmakliginin bir siniri var mi” sorusunu soralim. Ama ondan once Ozdemir Ince’nin ahmakligina dair duydugum bir fikrayi anlatayim: Ozdemir Ince bir gun elinde bokla bara girmis ve demis ki “bakin yolda az kalsin neye basiyordum”

 

1) Tarikatlar icin diyor ki “yasaklanip kapatilmasalardi devrimlere engel olurlardi, ayaklanmalar olurdu, ic savac cikardi” O dedi, biz de yedik. Genc cumhuriyetin en buyuk devrimlerinden biri hilafetin ilgasidir, bunun muslumanlar icin onemini dusunelim, bu tarihten tarikatlarin yasaklanmasina kadar gecen 1,5 yilda tarikat ehli birakin ayaklanmayi, protesto gosterisi dahi yapmamistir. Seyh Said isyani tek basina bir vakadir ve dogudaki hic bir buyuk tarikat seyhinden destek gormemistir. Tarikatlar yasaklandiginda da tarikat ehli birakin silaha sarilmayi sivil direnis dahi gostermemistir. Groucho Marx pardon Ozdemir Ince hezeyan savurmaktadir.

 

2) Groucho Ince tarikatlarin 1925-1975 arasinda sekulerlestikleri kadar sekulerlestiklerini iddia etmis. Tasavvuf tarihine ozellikle gecen yuzyiliyla hakim olan biri olarak bugune dek tarikat ehlinden hic bir buyuk zatin sekularizme biraz olsun yakin bir ifadede bulundugunu okumadim, duymadim, eskiden yol ne idiyse sonra da o olagelmistir.

 

3) Tarikatlarin sekulerlestigi palavrasini ortaya atan Groucho Ince ardindan “yoksa hepsi Hizbullah gibi olurdu” diyor. Burada kasti derin devletin kurdurdugu teror orgutu Hizbullahsa bin yillik tarikat tarihinde tarikat ehli anarsi veya terorle biraz ilintili hangi isi yapmislar, atma Recep din kardesiyiz diyecegim ama Groucho’nun yazilarindan din kardesi olmadigimiz ortada. Kasti eger Lubnan’daki Hizbullah orgutu ise o orgut siyasi zeminde ve hatta hukumette temsil edilen ve mensuplarinin mezhebi de siilik olan bir orguttur ve bu iddia daha temelinden curuk olur.

 

4) Groucho Ince tasavvuf ve tarikattan o kadar bihaber ki “tarikatlar ve muritleri” diye bir ifadede bulunuyor, tarikatlarin muritleri olmaz mensuplari olur, seyhlerin muridleri vardir.

 

5) Groucho tarikatlarin cumhuriyet duzeni icin tehlike kaynaklari oldugu hezeyaninda bulunmus. Cumhuriyetin ilaninin uzerinden 90 yil gecti, ulkemizde de milyonlarca tarikat mensubu vardir, bu bir asra yaklasan muddet icinde simdiye dek hangi tarikat kolunun mensuplari cumhuriyet duzenine karsi bir suc islemistir? Tarikatlar bir tek sey icin tehlikedir, o da bu ulkede din egitimini senelerce yasaklayip ulkeyi olulere son gorevi yerine getirecek imam bulma sikintisina sokan Groucho zihniyetindekiler icindir. O guzel insanlar bazi koylerde jandarmanin gelip Kur’anlari topladigi ki bunu en son reklamci Serdar Erener de kendi ninesinden nakletti, o agir baski donemlerinde kuytu koselerde, tren vagonlarinda halka gizli gizli Kur’an ogrettiler, geleneksel usulde din egitimini buyuk sikintilar icinde surdurduler ve halkimizin maneviyatinin belkemigi oldular, onlarin hizmetleriyle halk dinine merbutiyetten ayrilmadi, elhak Groucho elbette onlari bu acidan

tehlike olarak gorebilir ama cumhuriyet duzeni icin tehlike olarak gormesi hezeyandir ve apacik bir maneviyat dusmanliginin tezahurudur.

 

6) Groucho tarikatlar dedikten sonra parantez acip “iki kez cogul oluyor ya neyse” demis. Groucho anladik, edebiyat fakultesi birinci sinif ogrencisi kadar Osmanlican var ama tarikat terimi birakalim Osmanlicayi arapcada dahi boyle yerlesmisken parantez acmak gorgusuzluk degil mi? Ne yani evlatlar deyince de parantez acacak misin? Bu da su ozguven eksigi ve arada bir yazilarinda acik ettigin asagilik duygusunun tezahuru degil mi?

 

7) Groucho bir kitaptan referansla islam aleminde 166 tarikat oldugunu yazmis ve “buyuk bir cogunlugu buyuk bir olasilikla Anadolu’da kazan kaynatmaktaydi.” demis, pervasiz sallama aliskanliginin bir baska ornegi. Tasavvufun ve tarikatin t’sinden habersiz bu sahis bu tarikatlarin hepsinin her donemde aktif olmadigini bilmelidir. 19. yuzyil tekke rakamlarina bakacak olursak Istanbul ve Anadolu’da aktif tarikat sayisinin 20 civarinda oldugunu goruruz.

 

8) Nasil bilim dallarinda ilmi ustunluge dayali bir tur hiyerarsi varsa ve nasil doktor-hasta arasinda cift yonlu bir demokratik iliskiden sozedilemiyorsa tasavvuf ilminin uzmanlari, manevi marazlarin hekimleri ve manevi tekamulun yol gostericileri olan seyhler ve halifeleri, vekilleri, muridleri arasinda da bir hiyerarsi vardir ve elbette mutlak manada bir demokrasiden sozedilemez; bu ilmin ve bilginin oldugu her yerde gecerlidir. Ancak bunu bilimadamlarinin veya Ince’nin iddiasindaki gibi tarikat ehlinin demokratik duzene uyumsuzlugu olarak yorumlamak abesle istigaldir. Ucuncu halife Hz Osman ve dorduncu halife Hz Ali secimle isbasina gelmistir ve islamda da mesveret ve istisare esastir, hal boyleyken dini konularda ozel hassasiyetleriyle bilinen tasavvuf ehlini birakin herhangi bir muslumanin demokrasiyi benimsememesi sozkonusu olamaz. Groucho Ince her zamanki gibi bilmedigi konularda ahkam kesmekte, iskembe-i kubradan sallamaktadir.

 

9) Tasavvuf ve tarikattan bihaber Grouche Ince tarikatlar icin “Taslasmis statukoyu temsil ederler” diye yazmis. Tam tersine tarikatlar statukonun en az vucud buldugu ve meritokrasinin en iyi isledigi sosyal yapilardandir. Bir muridin kac yildir murid oldugu veya hangi sosyal statuden geldiginin ne o muridin manevi ilerlemesine ne de gorevlendirilmesine hic bir tesiri yoktur. Kirk yillik dervis olup da kalbi yetenekleri sinirli veya tezkiye ve tasfiyesini gerceklestirememis olup manen ilerleyemeyen insanlara rastlandigi gibi yolda hizla ilerleyip iki ayda hilafet veya yedi ayda hilafet-i tamme sahibi olan kisiler tasavvuf tarihinde gorulmustur. Tarikatlar irfan mektepleri ve hidayet kandilleridir, herkes yetenegine ve gayretine gore nasibini alir. Taslasmis statuko ancak Groucho’nun temsilcisi oldugu ve din egitimini, Turk musikisi egitimini ve kulturumuze dair pek cok seyi uzun yillar yasaklamis olan tek parti zihniyeti icin kullanilabilecek bir

sifattir, bu agir statukocu zihniyetten ulkemiz ve devlet sistemimiz maalesef tam manasiyla kurtulabilmis degildir.

 

Ozdemir Ince’nin ahmakliginin bir siniri var mi, bu sorunun cevabini ben de bilmiyorum ama bildigim halkimizin bu ahmakliklara itibar edecek kadar ahmak olmadigidir. Bu emaili sizlerden sonra 80 kadar koseyazarina ve bazi e-grouplara da gonderecegim.

Saygilar,

 

Cem Şentürk]

***

Adama bakın: Küfürnamesini “saygılar” ile bitiriyor. Kardeşim, söylediklerimi yanlış buluyorsan “yanlış” dersin, sana göre doğrusu neyse onu yazarsın. Bak, örneğin tarikatlar konusunda bilgin olduğu belli, bilgilerini terbiyeli terbiyeli yazmışsın. Ama sen ve senin gibiler, bilgileri olmadığı konularda, görüyorum ki, basıyorlar küfrü. Ülke ve devleti benim gibi insanların zihniyetinden kurtarma yönteminiz elhak çok insanca (!). Küfredip küfredip “Saygılarımla” demek, daha olmadı, ölüm tehdidiyle sorunu kökten çözmek.

Peki sana gönderdiğim e.posta neden geri geldi? Bu adreste böyle biri yok, böyle bir adres bile yok! Vurkaç yöntemi! Tam anlamıyla suhte ahlakı, suhte kişiliği. Korkak, pusucu, soyguncu!