DEĞİRMENE YOĞURT ÖĞÜTMEYE GİDENLER!

Bana “Özdemir Ağabey” diye hitap eden bir genç okur, iki eski yazımı anımsattı: “Oy Vermeyecekmiş, Vermezsen Verme” ve “Bir Kez Daha : Oy Vermeyecekmiş, Vermezsen Verme”.

Benim oğlum bina okur, döner döner onu okur misali işte…

Hiçbir referansa gerek yok, tanıklıklarımız ve deneyimlerimiz var: Seçim neden yapılır? Bir toplumu, bir topluluğu; bir köyü, bir kenti, bir ülkeyi yönetecek kadroyu seçmek için. Yönetici adaylığı muhtarlıkta olduğu gibi partisiz, bireysel olabilir ya da partili. İnsan doğasına uygun bir durum.

Oy verme hakkı, geleneksel ve tarihsel olarak, kralların, prenslerin, padişahların elinden, yüzlerce yüzyıl süren kanlı ayaklanmalar pahasına alındı. Her oy onların bireysel iktidarlarını biraz daha azalttı.

Birkaç gün var, dünya kupası maçı başlamadan önce, bir televizyonda, ortaçağ şövalyelik filmi vardı. Ben bu türden filmleri çok severim. Çoğunda bir toplumsal taraf vardır. Birkaç diyalogdan sonra Kral John, Papa Innocent ve Magna Carta sözcükleri geçti. Şırp diye anladım, konu Magna Carta Libertatum çevresinde geçiyordu. Magna Carta Libertatum’u ilk kez hukuk fakültesi birinci sınıfta duymuştum: Ağız, yürek ve beyin dolusu bir kavram: Magna Carta Libertatum!

[Magna Carta (Latince: “Büyük Ferman”) veya Magna Carta Libertatum (Latince: “Büyük Özgürlük Fermanı”), 1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Bu belge ile kral ilk kez yetkilerini kısıtlamış halka bazı hak ve özgürlükler tanımıştır. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Aslen, Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu.
Vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında bir denge kuran Magna Carta, kralın sonsuz olan yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlamıştır. Magna Carta’nın 39. maddesi, fermandaki en önemli ifadelerden biridir. Bu madde sayesinde günümüz hukuk sisteminin temelleri atılmıştır:
“Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”] (Vikipedi’den apartma).

Magna Carta Libertatum uğruna 1200’lerde can verenler, eylemlerinin bir gün (10 Ağustos 2014), kendi ülkelerinden çok uzaklarda bir yerde, bir seçimde işe yarayacağını bilemezlerdi elbette. 10 Ağustos’ta yapılacak seçimin temellerinde, Magna Carta Libertatum’un, Büyük Fransız İhtilali’nin, I ve II.Meşrutiyet’in, Kurtuluş Savaşı’nın canları ve kanları vardır.
Seçimlerde oy vermek bir hak olduğu kadar ve aynı zamanda bir büyük sorumluluktur. Geçmişte bir tek oy uğruna canlarını vermiş olanlara karşı minnet borcu ödemek sorumluluğu.
“Beni sokmayan yılan bin yaşamasın” sorumluluğu; “Her koyun sadece kendi bacağından değil, biraz da benim ayağımdan asılır” sorumluluğu ve bunun bilinci.
Çağının çağdaşı olmaya layık insan bu sorumluluğun bilincine sahip olmalıdır. Gerisi palavra.
Şimdi şu eski yazıları okuYalım. Konuya döneceğiz:

***

BİR KEZ DAHA: OY VERMEYECEKMİŞ, VERMEZSEN VERME!

Biraz sonra okuyacağınız 22 Eylül 2002 tarihli yazıyı (Hürriyet) birkaç kez okuyun. Çevrenize de okutun. Yazıyı keşke bütün siyasetçiler, gazeteciler, yazarlar ve yazıcılar, akademisyenler de okuyabilse… Ve medyanın sözüm ona duayenleri de okuyup, 2002 yılının eylül, ekim aylarında yazdıklarıyla karşılaştırabilseler ve vicdan muhasebesi yapabilseler… 2002’den itibaren yapılan yanlışlıklar, belki, 2014’te tekrarlanmaz.

[5 Eylül 2002. Sabah. Bir televizyon kanalında gençlerle yapılan seçim röportajı yayınlanıyor. Ses alma makinemi televizyonun önüne koyuyorum:

“Oy kullanacağım için heyecanlıyım. Ancak önümdeki seçeneklere bakıp heyecanımı kaybediyorum. Hangi partiye baksam tutarlı bir tarafları yok. Büyük ihtimal boş oy kullanacam.”

“Yani bakıyorum, yani yeni oluşumlara bakıyorum, yeni oluşumların hiçbiri yeni oluşum değil. Elli yıldır siyasette var olan kimseler. İthal bir bakan atadılar başımıza, ona da inanmıyorum. Genç düşünen beyin bence pek fazla yok Türkiye’de.”

“Önce düşünme sistemlerinin değişmesi lazım insanların. Bu siyaset yüzünden günüm de rezil oluyor diyebilirim. Hayatımı yaşayamıyorum, istediğim gibi hayaller kuramıyorum. Çünkü sürekli tedirginlik.”

“Türkiye’nin şartlarında oy hiçbir şey ifade etmiyor. Yani, çünkü doğduğumdan beri sürekli aynı insanları görmekten bıktım. Ya birkaç değişiklik hariç tabii. Yani oy hiçbir şey benim için.”

“Türkiye şartlarında ne oy ne başka bişi benim için fark etmiyor. Bilmiyorum, kime verip ne kullanıyım ki? Ne verecekler?”

“Ben hiç kimseye oy vereceğimi düşünmüyorum. Boş oy atacam heralde. Çünkü inanmıyorum hiç kimseye.”

Kadın spikerin sesi:

“İlk defa oy kullanacaklar için Bursa’da da, Eskişehir’de de durum farklı değil. Gençlerin en büyük korkusu işsizlik. Umutları yok ama istikrarlı bir hükümet ve eğitim sisteminin iyileştirilmesi en büyük dilekleri.”

Sadece gençlerde değil yetişkin seçmenlerde, hâttâ adları ‘kocaman’ gazete yazarlarında bile derin bir yanılsama var: Türkiye’yi bu hale yaşlı politikacılar, eski politikacılar getirdi. Bu nedenle eskilerin pabucu dama atılmalı yerlerine gençler gelmeli.
Genç politikacı ne demek? Sokaktan toplanan genç erkekler ve kızlar mı? Elbette değil. Batı ülkelerinde, gerçek politikacı bir siyasal partide 15-18 yaşlarında başlar politik çıraklığa. Bunun kalfalığı, genç-ustalığı vardır. Seçilme yaşı istediği kadar 25 olsun, gerçek politikacılar 30 yaşından itibaren seçilme adayı olurlar. 35 yaşında bakan olan yok mu? Var. Ama ender. Politikacı için ‘yaş’ bir yatırımdır.
Parti programı yenilenmeden bir politikacı kendi başına ‘yeni’lenemez. Bu nedenle yeni ve genç olan partilerin programlarıdır. Politikacıyı, yenisini yazmaya da zorlayan parti programıdır. Bunu birinin söylemesi gerekirdi ama şimdiye kadar kimse söylemedi.

Kimsenin söylememesi bir yana, kararsız olmak, kimseye oy vermemek, sandığa boş oy atmak sanki büyük bir entellektüel zenginlik gibi sunuldu. Oysa tam tersi: Tam anlamıyla zihinsel tembellik ve sorumsuzluk.
Yeni olan politikacının yüzü değildir, ağzından çıkan sözdür; ağzından çıkan sözün kaynağında duran parti ilkeleri ve programlarıdır, bir tür sözleşme önerisi anlamına gelen seçim bildirgesidir. Özellikle genç seçmen içinde bulunduğu lagarlıktan, tembellikten kurtulmak için en küçük çaba sarfetmiyor. Elbette programları okumuyor. Ama ‘Oy vermem!’ diyor. İktidarı beğenmiyorsan, duygularını değil aklını kendine rehber yapıp sana en yararlı olması gereken partiye oyunu verirsin. Bu da yetmez, oy verirken ülke dengelerini de gözeteceksin. Bunların hiçbirini yapmıyorsun. Tepinerek, ‘Vermem de vermem!’ diyorsun.

Vermezsen verme be birader!

Genç seçmenin, bugün Almanya’da ilk kez oy kullanacak olan Türk kökenli genç Alman seçmenden (başta sorumluluk olmak üzere) öğrenmesi gereken çok şey var.] (Hürriyet, 22 Eylül 2002)

***

AKP, bu yazı yayınlandıktan 41 gün sonra, 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde, en yüksek oy oranını  (%34,63’ü) alarak kazandı.
2007 yılında yapılan genel seçimlerde, daha öncesinde meydana gelen cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmaları ve 27 Nisan Bildirisi gibi tartışmaların ardından, %46.58’lik bir oy oranı ile Türkiye’nin 81 ilinin, Tunceli hariç 80’inden milletvekili çıkardı. 2011 genel seçimlerinde ise  %49.90 oranında ve yaklaşık 21 buçuk milyon oy alarak 326 milletvekili çıkardı. Tarihi boyunca girmiş olduğu üç genel seçimde de birinci parti olarak ipi birinci göğüsledi. Ayrıca Türkiye tarihinde girdiği üç seçimde de oyunu yükselterek iktidarda kalmayı başaran ilk parti oldu.
AKP’nin iktidara gelmesinde, oyunu arttırarak orada kalmasında Fethullah Cemaati’nin oy ve organizatör olarak büyük payı vardır.
Bu ortaklık 28 Mart 2004 yerel yönetim seçimlerinde %42; 29 Mart 2009 yerel yönetim seçimlerinde %38 oranında oy aldı.
30 Mart 2014 günü, yani 5 gün sonra, Fethullah Cemaati ortaklığından yoksun AKP iktidarı üçüncü yerel seçimlere girecek.
Bu seçim, AKP’nin, Fethullah Cemaati’nin maddi ve manevi, taktik ve stratejik organizatörlüğünden yoksun olarak gireceği ilk seçim. Güzelim halk deyişiyle “Ak göt, kara göt” 30 Mart geçitinde belli olacak. O gün Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği oylanacak!

Bugün artık kimseye “Oy vermeyecekmiş, vermezsen verme!” diyemem. 22 Eylül 2002 günü bu hıyarlığı yaptım ve boyumun ölçüsünü aldım. Buna hakkım yok.
2002, 2004, 2007, 2009 ve 2011 seçimlerinde sandık başına gitmek zahmetine katlanmayan “zor beğenir kitle”ye de 30 Mart 2014 seçimini onurlandırmaları için yalvarıyorum. Git yüzde müzde düşünmeden kendi partin için oy ver! Ya da:
Bu seçimde “Negatif Oy” son derece önemli! Yani içine sinmese de AKP’yi tarihin çöplüğüne gönderecek parti için oy kullanmak!] (Aydınlık, 25 Mart 2014)

***

Yakın ya da uzak geçmişte yayınlanan iki yazımı okudunuz, okuduk.

“Negatif Oy”u Almanya’da duymuştum. Özel durumlarda kendi adayına değil, konjonktür gereği bir başka adaya ya da partiye oy vermek. Faşist bir aday ve partinin kazanmasına engel olmak için liberal ya da sosyalist bir adaya oy vermek. Böyle bir şey ahlaki açıdan kendi davana ihanet değil, aslında ona hizmet anlamına gelir. Örneğin: Hitler’e karşı bütün oylar belli bir yerde toplanabilseydi, Hitler rejiminin yol açtığı felaketler yaşanmayabilirdi.

Oy vermeme ya da seçimi boykot düşüncesi de, eylemi de bana zihinsel ve ruhsal açıdan epeyce sorunlu görünüyor. Birinin de dediği gibi kimse kusura bakmasın.

Karyokinez bölünme ile çoğalamayan komünistlerin, İşçi Partililerin, bobstil solcuların ve bir kısım CHP’lilerin traji-komik hal ve gidişlerine bakalım: Efendim Ekmelettin İhsanoğlu ile R.T.Erdoğan aynı şeymiş, ikisi de İslamcı imiş; Ekmelettin İhsanoğlu da cumhuriyet ve Atatürk düşmanıymış, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın genel sekreterliğini yapmış… Bu durumda Ekmelettin İnsanoğlu’na oy vermek R.T.Erdoğan’a oy vermek anlamına geliyormuş.

İlkin Ekmelettin İhsanoğlu da İslamcı diyenler İslamcılığın ne anlama geldiğini, nasıl bir şey olduğunu bilmiyor anlaşılan. Taliban’a, El Kaida’ya, Işid’e ve Kuran’ın devlet anayasası olmasını, yasalara referans yapılmasını isteyenlere denir.
Ekmelettin İhsanoğlu böyle bir zıpırlık yapmadığı gibi, Müslüman halkların kurtuluşunun din ile devlet işlerinin ayrılmasına ve parlamenter demokrasiye bağlı olduğunu söylüyor.

Temsilde hata olmaz: R.T.Erdoğan “yakalarsam sallandırırım” diyor; Ekmelettin İhsanoğlu, “Yakalarsam adliyeye teslim ederim” diyor. Hangisine teslim olursun?

Ekmelettin İhsanoğlu Cumhurbaşkanı olursa, AKP 2015’te iktidardan gider ve R.T.Erdoğan Belediye Başkanlığı ve Başbakanlığı döneminde yaptıklarının hesabını verir. Tersi olursa, boykotçular Yetmez ama Evetçilerden bin beter olur.

Boykotçular arasında en çok CHP’lilere bozuluyorum. Ekmelettin İhsanoğlu demokratik yoldan aday seçilmemiş. Laf ola beri gele! Partiler yasası mı demokratik? Açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü!
Efendim “Oy vermezükçüler!” Atatürkçüymüş, ulusalcıymış, devrimciymiş. Demek ki bunların vücutlarında Atatürkçülük, ulusalcılık, devrimcilik salgılayan bir organ var. Bir adım önlerini göremedikleri gibi geçmişlerini de bilmeyen insanlar nasıl olur da bu denli bilinçli olabilir? Bunlarda bilinç salgılayan organlar da var anlaşılan.

Gençlerin 2002 genel seçimlerinden önce dile getirdikleri görüşleri bir kez daha okuyalım. Tutarlı mı tutarsız mı?
“Oy kullanacağım için heyecanlıyım. Ancak önümdeki seçeneklere bakıp heyecanımı kaybediyorum. Hangi partiye baksam tutarlı bir tarafları yok. Büyük ihtimal boş oy kullanacam.”

“Yani bakıyorum, yani yeni oluşumlara bakıyorum, yeni oluşumların hiçbiri yeni oluşum değil. Elli yıldır siyasette var olan kimseler. İthal bir bakan atadılar başımıza, ona da inanmıyorum. Genç düşünen beyin bence pek fazla yok Türkiye’de.”

“Önce düşünme sistemlerinin değişmesi lazım insanların. Bu siyaset yüzünden günüm de rezil oluyor diyebilirim. Hayatımı yaşayamıyorum, istediğim gibi hayaller kuramıyorum. Çünkü sürekli tedirginlik.”

“Türkiye’nin şartlarında oy hiçbir şey ifade etmiyor. Yani, çünkü doğduğumdan beri sürekli aynı insanları görmekten bıktım. Ya birkaç değişiklik hariç tabii. Yani oy hiçbir şey benim için.”

“Türkiye şartlarında ne oy ne başka bişi benim için fark etmiyor. Bilmiyorum, kime verip ne kullanıyım ki? Ne verecekler?”

“Ben hiç kimseye oy vereceğimi düşünmüyorum. Boş oy atacam heralde. Çünkü inanmıyorum hiç kimseye.”

Kadın spikerin sesi:

“İlk defa oy kullanacaklar için Bursa’da da, Eskişehir’de de durum farklı değil. Gençlerin en büyük korkusu işsizlik. Umutları yok ama istikrarlı bir hükümet ve eğitim sisteminin iyileştirilmesi en büyük dilekleri.”

Bu görüşler bana tutarlı görünmüyor. Gençlerin kendilerine bunca güven içinde olmaları, benmerkezci duruşları çok tehlikeli. “Hiç kimseye oy vermemek” siyasal budalalıktan başka bir şey değil.
2002 yılında 20 yaşında olan gençler şimdi 32 yaşında. Gene aynı kafadaysalar yandık bittik.

Adam, adamlar, otobüste beğenmediği insanlar olduğunu görüp otobüsten inerek gideceği yere yaya giden (buraya bir sıfat girecek)’lere benziyorlar. İmeceden, dayanışmadan, ortak yaşamdan, yandımlaşmaktan zırnık anlamayan bencillerdir bunlar.

Oy vermemek, seçimi boykot etmek, utanılacak apolitik bir durumdur. Ama bizimkiler böbürleniyor, hindi gibi kabarıyor. Oy vermemeyi politize olmanın doruklarına çıkmak sanıyor.

ÖZDEMİR İNCE