DEMOKRASİ Mİ KAZANDI?

Önce şu, aşağıdaki yazımı  (Hürriyet, 9 Mart 2011) okuyun, gerisi kolay. Bu tür sitelerde yayınlanan yazılar kendileriyle ilgili yazılara gönderme yapıyormuş meğer. Bunu yeni öğrendim. “Bu Nasıl Darbe?” yazısı “Bu Nasıl Darbeci Ordu?”ya (Hürriyet, 9 Mart 2011) gönderiyor bizi. Haydi şu ilham verici yazıyı okuyalım önce:

BU NASIL DARBECİ ORDU?

Bir silahlı kuvvetler düşünün  ki kara ve hava kuvvetleri ile donanmasında görevli general ve amirallerinin yüzde onu darbecilik suçlaması ile tutuklu bulunuyor?

Bir silahlı kuvvetlerin general ve amirallerinin yüzde onu darbecilik ile suçlanıyorsa, sanmayın ki darbe yapmaya niyetli yüksek rütbeli subaylarının oranı bu yüzde on ile sınırlıdır. Bir silahlı darbe örgütünün yönetici ve mensuplarının tamamı asla ele geçirilemez. Örgütün yüzde onu tutuklanmış ise, gerçekte, bu oran en azından yüzde elli dolaylarındadır. Darbeci oranı yüzde elli ise, iddia ediyorum, silahlı kuvvetlerdeki general ve amirallerin tamamı bu darbe işinden haberlidir.

Sivil otorite, polis ve yargı, böyle bir durumda, darbecilerin yüzde onunu değil binde birini bile gözaltına alıp tutuklayamaz. Demek ki işin içinde bir iş var? İşin içindeki iş ne olabilir?

AKP iktidarının, YAŞ kararları ile TSK’dan uzaklaştırılan subay ve assubayların tamamına değil de “irtica” nedeniyle uzaklaştırılmış olanlara TSK’ya dönüş yolunu açan yasayı çıkarma çabası  yolumuzu biraz aydınlatıyor.

Demek ki AKP iktidarı, TSK’da görevli subay ve assubayların tamamının Cumhuriyet’in laiklik ilkesine bağlı olmasını gerekli görmüyor.

TSK, uygulamalarıyla kanıtlanmıştır ki kesinlikle İslam karşıtı değil. Ama “katı” olarak tanımlanacak ölçüde laik cumhuriyetin sadece yandaşı değil aynı zamanda savunucusu ve koruyucusu. TSK’nın subay ve assubayları Türkiye Cumhuriyeti’nin sivil vatandaşları ne kadar dindar ise o kadar dindar. Ancak İslamcılara, tarikatçı ve cemaatçilere TSK’nın kapılarının sıkı sıkıya kapalı olması gerekir. Ama o kadar kapalı olamadığı anlaşılıyor.

Sivil toplumda her inançtan, her felsefeden insanlar, laikler, İslamcılar, ateistler birlikte ve  bir arada yaşayabilir, ama aynı temsil durumu bir silahlı kuvvetlerde mümkün olamaz.

Bir silahlı kuvvetlerin, bu arada TSK’nın komutanlarının tamamının devletin kuruluş ilkelerine yüzde yüz bağlı olması gerekir. Bu bütünlük yok ise ülkenin de bütünlüğü sağlanamaz, bağımsızlığı sona erer.

Hepimiz biliyoruz ki AKP iktidarı, İmam Hatip Okulları mezunlarının üniversitenin her fakültesine girmesini, her sivil meslekte yer almasını, polis olmasını istediği gibi TSK’ya subay ve astsubay sağlayan okullara da alınmasını istemekte; istemekle kalmayıp bu amacına en kısa zamanda erişmeyi amaçlamakta. Bu durumda, askeri lise, normal lise ve imam hatip lisesi mezunları TSK’nın komuta kadrosunu oluşturacak. TSK bu tehlikenin bilincinde olduğu için bu bağlamda öne sürülen bütün önerilere karşı çıkıyor. Yönetmelikle kesin önlem alıyor.

AKP sadece iktidarın değil ama rejimin tamamının tek egemeni olmayı tasarlıyor. Mevcut statüko içinde bu mümkün değil. AKP’nin en büyük hayali, polisin tamamının ve TSK yönetim kadrolarının tamamının imam-hatiplilerin eline geçmesidir.

Ben Silivri’ye, Hasdal’a baktığım zaman bunları görüyorum. TSK’nın general ve amirallerinin yüzde onu gerçekten darbeci olsalardı, yazımın başında yazdığım nedenlerden dolayı, 14 mart 2011 günü herhangi bir Balyoz duruşması ol(a)mazdı.

Belki de darbe konusunda beceriksiz ve yeteneksizdir bu generaller, değil mi?

(Hürriyet, 9 Mart 2011)

***

DÜZMECE DARBE

Bir silahlı kuvvetler düşünün  ki kara ve hava kuvvetleri ile donanmasında görevli general amiral ve albayların yüzde bilmem kaçı darbecilik suçlaması ile gözaltına alınmış? Peki bu darbeci kadro nerede ve nasıl yetişti? Geçen yıl (2015) general olan 24 subayın 19’u darbeci oldukları için göz altına alınmış. Cumhurbaşkanının başyaveri ve üç yaveri darbeci olduğu iddiasıyla gözaltına alınmış. 2. ve 3. Ordu komutanları da gözaltında…

27 Mayıs 1960’da Ankara’da Gazi Eğitim’de son sınıf öğrencisiydim. 21 Şubat’ı 22 Şubat’a (1962) bağlayan gece Polatlı Topçu Yedek Subay Okulu komutanlığı kapısında nöbetçiydim. Emekli Albay Talat Aydemir isyan etmişti. Ertesi gün tadat alanında elde silah komutanlığın emrini bekliyorduk. Akşama kadar bekledik. Tarafımız belli değildi. 20 Mayıs 1963’te, Talat Aydemir ikinci kez isyan ettiğinde  Bornova 57. Topçu Er Eğitim Tugayı’nda Teğmen rütbeli bir subaydım. Gene kışladan dışarı çıkmadık. 12 Mart 1971 darbesinde  TRT’de çalışıyordum , hapse atıldım.  12 Eylül 1980’de gene TRT’de çalışıyordum zorla emekli edildim. 28 Şubat 1997’de işsizdim. 66 yıldır yapılan bütün askeri darbelerin tanığıyım ama 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi kadar laubali ve başıbozuk bir kalkışmaya  rastlamadım. Eğer 15 Temmuz 2016 darbe girişimi düzmece olmasaydı Cumhurbaşkanı Marmaris’ten İstanbul’a nasıl gelirdi?  Gözaltına alınan bu kadar general işin içinde olsaydı demokrasi ve cumhuriyetten  hoşlanmayan R.T.Erdoğan demokrasi kahramanı olabilir miydi?

Hürriyet’ten atılmamın bir nedeni R.T.Erdoğan ve AKP zihniyetine muhalefet etmem ise öteki neden Fethullah Gülen ve hareketini gülünçleştirerek eleştirmemdir. Eğer 15 Temmuz 2016 darbesi başarılı olsaydı kesinlikle ben ve ailem güvenlik altında olamazdık.

15 Temmuz 2016’da, iddiaya göre, Demokrasi kazanmış (!) Bre aymazlar demokrasili demokrasi mi yoksa R.T.Erdoğan’ın demokrasisiz demokrasisi mi kazandı? 15 Temmuz’da  bu ülkede gerçekten bir demokrasi mi vardı? Anayasa yürürlükte miydi yoksa R.T.Erdoğan tarafından buzdolabına mı kaldırılmıştı?  Devlet yönetiminde güçler ayrılığı ilkesi kubura atılmamış mıydı? Yargı bağımsızlığının ve insan haklarının ırzına geçilmemiş miydi? 15 Temmuz 2016’da ülkede Demokrasi’nin karikatürü bile yoktu! Buna rağmen Vakıf Ünıversiteleri Birliği, Türk Demokrasisi’nin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti’nin yanında olduğunu ilan vererek duyuruyor. Söz konusu Birlik, bütün benzerleri gibi,  ne Demokrasi’nin  ne de Devlet’in yanında! Sadece AKP hükümetinin yanında.

R.T.Erdoğan’ın kışkırtmalı davetiyle 15 ve 16 temmuz geceleri sokağa çıkan yandaşları İŞİD teröristlerinden  farksız olmadıklarını gösterip kanıtlayarak Başyüce’lerinin tehdit ve meydan okumasını somutlaştırdılar. Meydanlardaki şiddet eğilim ve tutkusu yakın gelecekteki halk faşizminin habercisi olup demokrasi aşkıyla hiçbir ilişkisi yoktur.

Başbakan, darbe girişiminin demokrasiye karşı olduğunu iddia ediyor. En çok bu türden iddialar kanıma dokunuyor. Türkiye’de bir demokrasi mi vardı ki darbe girişimi demokrasiye karşı olsun?  Darbe girişimcileri kazık yedikleri eski ortaklarının (AKP) hükümetini devirmek için harekete geçmişlerdir. Olayın en basit tanımı böyledir.  İslamcı bir cunta (tarikat) bir başka İslamcı cuntaya karşı aile içi bir darbe girişiminde bulunmuştur. Darbe girişiminin hedefi AKP iktidarı idi. Şu çelişkiye bakın ki bu iktidar bu olayın başlıca sorumlusudur. Darbe girişimcileriyle birlikte onun da yargılanması gerekir.

Cumhuriyet gazetesinde (18 Temmuz 2016) Alican Uludağ imzalı  “AKP göz yumdu, cemaat TSK’ya sızdı: Ankara Savcılığı, cemaatin orduda nasıl örgütlendiğini ortaya koydu” başlıklı bir haber yayınlandı:

[“Cemaatin, Türk Silahlı Kuvvetlerinde (TSK) darbe girişiminde bulunacak kadar yapılanması, bu duruma nasıl gelindiği sorusuna neden olurken gözleri de işin siyasi sorumlularına çevirdi. Bu soruların yanıtları, darbeden kısa süre önce Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın mahkemeye gönderdiği 660 sayfalık, ana cemaat iddianamesinde yer aldı.

İddianameye göre, Fethullah Gülen ve cemaati, 1971 yılından itibaren TSK içerisinde örgütlenmeye çalıştı. Örgüt içerisinde faaliyet gösteren talebe imamları aracılığı ile örgüt evlerinde, okullarda ve yurtlarda askeri lise ve harp okullarına öğrenci hazırlayan cemaatin bu faaliyetleri 1984 yılından sonra yoğunluk kazandı. İddianamede, ‘O dönemde TSK içerisine yerleştirilen bu öğrencilerin birçoğu şu anda kurmay albay veya general rütbesindedir’ denildi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın gönderdiği belgeye yer verilen iddianameye göre 1983-2014 yılları arasındaki dönemde TSK ile ilişiği kesilen Fethullah Gülen Grubuna mensup personel sayısı 400 olarak belirlendi. AKP’nin iktidara geldiği yıllarda ise sadece 2003’te 2 astsubay, Fethullahçı olduğu gerekçesiyle ordudan ihraç edildi. İddianamede, buna ilişkin, ‘TSK, 2003 yılından sonra Fetullahçı olduğunu bildiği hiç kimsenin ilişiğini kesmemiştir. Bundan sonra inisiyatif örgüte geçmiş ve TSK içinde bu örgütten olmayan veya muhalif olan herkesi tasfiye etmeye başlamıştır’ denildi. O dönem YAŞ’a başkanlık eden Tayyip Erdoğan ile Milli Savunma Bakanları, ‘irtica’ gerekçeli ihraç kararlarına şerh düştü. Bir süre sonra da YAŞ’ta ihraç uygulamasına son verildi.

Kumpas soruşturmaları

TSK’de sayısal varlığını her yıl artıran cemaat, gücünü artırmak amacıyla bu kez Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat, Askeri Casusluk gibi ‘kumpas’ soruşturmalarla Atatürkçü subayları tasfiye etti. Sadece 72’si general olmak üzere 400 asker Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılandı. Bu askerlerin tasfiye edilmesiyle birlikte ordu içinde cemaatin önü açıldı.”]

Biraz önce okuduğunuz 9 Mart 2011 tarihli yazımdan şu satırları da hatırlayalaım:  “AKP iktidarının, YAŞ kararları ile TSK’dan uzaklaştırılan subay ve assubayların tamamına değil de ‘irtica’  nedeniyle uzaklaştırılmış olanlara TSK’ya dönüş yolunu açan yasayı çıkarma çabası  yolumuzu biraz aydınlatıyor. Demek ki AKP iktidarı, TSK’da görevli subay ve assubayların tamamının Cumhuriyet’in laiklik ilkesine bağlı olmasını gerekli görmüyor.” (Hürriyet, 9 Mart 2011)

Ankara Savcılığı’nın iddianamesine göre AKP’nin Cemaat’in suç ortağı olması gerekiyor. Ne olacak şimdi? Anlaşıldığına göre muhalefet partileri darbe girişimi araştırmak üzere bir komisyon kurulmasını önerecek. Peki AKP bu komisyonun kurulması için olumlu oy verebilecek  mi? Veremez! Ve o anda İktidar/Muhalefet uzlaşması sona erer! Oysa AKP gerçekte muhalefetin artık muhalefet yapmamasını istiyor.

Kaderin cilvesine bakın ki, Anayasa sınavında  meşruiyetini çoktan yitirmiş bu hükumete karşı yapılan darbe girişimine (düzmece olsa bile) karşı olmak zorundayız. Elbette karşı çıktık! Ancak şu da var ki Halk, koruduğu (!) “demokrasi”nin nasıl bir demokrasi olduğunu bu ay sona ermeden ağız tadıyla öğrenecek ve bundan hiç rahatsız olmayacak. Halk “Demokrasi” sözcüğünü ağzına almıyor ama  tekrar “İdam Cezası” istiyor. Cumhurbaşkanı ile Başbakan da  TBMM’nin halkın talebini dikkate alacağını söylüyor. Yasa önüne gelirse R.T.Erdoğan onay imzası atacakmış.  Afyon yutmuş halk demokrasiyi savunmak için  değil Hükümetî korumak için ortaya çıktı. Bu hükümetin nasıl bir hükümet olduğu da onu kesinlikle ilgilendirmiyor.

Diktatorya bile olabilir!

NOTA BENE: Bu yazıyı okudunuz. Ama “Bu Ne Biçim Darbe?” adlı bir önceki yazıyı okudunuz mu?

ÖZDEMİR İNCE

19 Temmuz 2016

****

OPUS DEİ

2 Şubat (2014) Pazar günü, Galatasaray-Bursaspor maçından sonra, bir televizyon kanalında gezinip dururken, birinde gördüğüm birkaç saniyelik görüntü beni zıng diye durdurdu. Çarpıcı bir film olacağını hissettim. Bir dakika geçti geçmedi, görüntülerin İspanya İçsavaşı’yla ilgili olduğunu anladım. Filme “Devlerin Günahı” diye uyduruk bir ad verilmişti. Özgün adı: “The Be Dragons”.                                                                                                                             “Opus Dei” örgütünün kuruluşu ve İspanya İçsavaşı. Bir bakıma 2 Ekim 1928‘de Madrid’te bu Katolik örgütü kuran  Jose Maria Escriva de Balaguery Albas  adlı rahibin öyküsü. Bir de, karşıda, çocukluk arkadaşı, burjuva kökenli Frankist casus Torres var. Tam anlamıyla bir antechirst (deccal).

Filmi izlerken, Hürriyet’te yazdığım sırada, Utah’tan gelen bir iletide, Fethullah Cemaati’nin Türkiye’nin Opus Dei’si olduğu yazdığını anımsadım. Filmi daha dikkatli izledim. Ama film örgütten çok Rahip Jose Maria ile Deccal Torres üzerineydi.

Bunun üzerine, film bitince, internette  “Tanrı’nın işi, Tanrı’nın eseri” anlamına gelen Opus Dei’yi aradım. Şu bilgiyi buldum:                                                                                                                                                                              [[Tam adı” Sociedad de la Santa Cruz de Opus Dei” dir. Latince “Tanrının Yapıtı” anlamındadır. 1950 yılında papalık tarafından resmen onaylanmıştır. Papalık, güçlü anti-komünist misyonu nedeniyle açık destek verdiği “Opus Dei”nin statüsünü 1982’de yükselterek, örgüt önderine, tarikat başkanlarına mahsus “piskopos” unvanını bahşetti. Opus Dei, İspanyol asıllıdır ve sadece 85 yıllık bir örgüttür. Katolikliğe sadık iş ve meslek sahiplerini biraraya getirerek Papa’ya Vatikan dışında destek olacak varlıklı ve iyi eğitim görmüş elit bir kadroyu oluşturmak amacı ile kurulan ama günümüzde Vatikan’da en etkili olan kurumdur. Gizli bir örgüt olan Opus Dei’nin tüm üyeleri meslek sahibi Katoliklerden oluşmakta, her ülkede örgütten sorumlu bir Kardinal bulunmaktadır.

Onlara göre Papa’nın kimliği, Kilise’nin de, Papalık Makamı’nın da üstündedir. Papa, Tanrı Krallığı’nın kutsal önderidir. Böylesine yüce bir mertebeye erişebilen kişi de elbette Olağanüstü bir kişidir. Bu nedenle Opus Dei, böylesine olağanüstü bir kişi tarafından temsil edilen Vatikan Devleti’ni yüceltir ve Kilise’yi ikinci planda görür.     2.8 milyar dolar serveti, 600 medya aracı bulunmaktadır; 15 üniversitesi, 97 teknik okulu, 36 ilköğretim okulu olan Opus Dei Tarikatı son olarak karikatür krizi ile gündeme geldi. Tarikata bağlı ‘Studi cattolici’ dergisi Muhammed’i cehennemde tasvir eden bir karikatür yayınlayarak dinlerarası diyalog girişimine ağır bir darbe vurdu. Tarikat dünya siyasetinde de varlık gösterir. İngiltere Milli Eğitim Bakanı, Polonya hükümetinde görev yapan 3 bakan, Perulu 2 bakan, ABD Anayasa Mahkemesi‘nin 2 yargıcı, Amerikan Kongresi‘nin onlarca üyesi, eski FBI Başkanı Louis Freeh ve Fox televizyonunun yorumcusu Robert Novak; Opus Dei müridi olduğunu gizlemiyor. ABD’de kürtaj, eşcinsel evlilikleri ve kök hücre çalışmaları konusunda yönetimin muhafazakar tutum göstermesinin ardında Opus Dei’nin yattığı vurgulanıyor.

Opus Dei tarikatı Dan Brown‘ın Da Vinci Şifresi kitabının sayfalarında ölümsüzleştirilmiş ve sağ kanat politik gündemini belirlemekle suçlanmıştır. Opus Dei, hakkında çok fazla konuşulan fakat günümüz dinsel toplulukları içinde hakkında en az şey bilinen örgüttür.Opus Dei ile ilgili pek çok tartışma yaşanmış ve olumsuz görüşler dile getirilmiş buna rağmen örgüt herhangi bir açıklama yapmamıştır.

Bu görüşlerden bazıları şunlardır: İsviçreli parlamenter ve toplum bilimci Jean Ziegler’e göre:  Opus Dei kendisiyle terörizm kadar mücadele edilmesi gereken, gizli çalışan aşırı sağcı bir harekettir.   İngiliz araştırmacı Michael Walsh’ya göre:  Bu örgüte, Opus Dei (Tanrının işi) değil Actopus Dei (Tanrının ahtapotu) denilmelidir.]

Fethullah Cemaati’nin Opus Dei’den esinlendiğini düşündürecek epeyce belirti var. Ancak, temel ayrılık şu: Opus Dei Vatikan’a bağlı bir tarikat ve belki kendine özgü bir kilise.

Fethuttah Cemaati, görünürde, dinsel olarak hiçbir yere bağlı değil. Öyle görünüyor. Fethullahçı hareketin yapısını, gerekli görmediğim için, neredeyse hiç incelemedim. Ancak, siyasal açıdan değilse bile, finans, sermaye, bankacılık alanlarında Opus Dei’den daha güçlü görünüyor.Hareketin 92 ülkede yaklaşık 500 okul, dershane, üniversite gibi eğitim kurumlarının yanı sıra dinler ve kültürler arası diyalog faaliyetleri ve yardım organizasyonlarını gerçekleştirdikleri çeşitli vakıf ve dernekleri ile ticari faaliyet gösteren basın yayın kuruluşları, hastaneleri ve finans kurumları var. İki hareketin en belirgin özelliği üyelerinin meslek sahibi, zengin işadamı, mevki ve makam sahibi kişilerden oluşması.  Gülen hareketinin kendine seçtiği “Altın Nesil” yetiştirmek hedefi ile Opus Dei’nin hedefleri örtüşmekte.

Ancak, bilindiği kadarıyla,  Opus Dei hiçbir hükümet karşısında açık vermedi, açığa ve tuzağa düşmedi.

(AYDINLIK,17 ŞUBAT 2014)