DEMOKRASİSİZ HALK (2)

Zaman zaman eski yazıları ısıtıp bilgi ve ilginize sunuyorum. Gazetede yazarken bile güncel sorunları ele alırken onların özündeki süreklilik çekirdeğini yakalamaya çalıştım. Bu nedenle gazeteci-muhabir kökenli yazarlar güncelin anaforundan kurtulup olayın, olgunun özündeki, çekirdeğindeki marazı ortaya çıkarmakta güçlük çekiyorlar ve bundan dolayı da yazıları 24 saat ömürlü oluyor. Hayatım boyunca 24 saatlik ömrü olan tek satır yazmadım. Aslına bakarsanız yazamam. “Ölüm sebebini anlamak” için otopsi yapmak zorundayım. İşte bu nedenle 2006 yılında, 12 yıl önce yayımlanmış yazılarımı bilgi ve ilginize sunuyorum. Dilerim ki 2030 yılında bir daha tanıklığına başvurulmaz.

   ***

 [2-SOL  VE  SOFYA’DA  BİR  GECE[i]

Turgut Özal’ın Anavatan Partisi ANAP  1983 seçimlerinde oyların yüzde 45’ini alarak secim kazanmıştı. Özal 7 aralık 1983 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından hükümet kurmakla görevlendirilmişti.

Birkaç gün sonra bir uluslararası yazarlar toplantısına katılmak üzere Sofya’ya gittim.

Çalışma sonrasında Moskva Park Hotel’de verilen kokteyl sırasında tanıdığım bir Yazarlar Birliği görevlisi yanıma gelip, müsait isem Gyorgi Cagarov’un beni otelin teras katındaki lokantada beklediğini söyledi. Cagarov çok büyük bir şair aynı zamanda Kültür İşleriyle görevli Cumhurbaşkanı yardımcısıydı. Yakın arkadaşımdı.

Lokantada çok büyük, yuvarlak bir masanın çevresinde on kadar resmi suratlı adamla oturmuştu. Beni bu insanlarla tanıştırdı. Bulgaristan Komünist Partisi’nin bölge sekreterleriymiş.

Masaya oturur oturmaz, bir yaşında bir sağ partinin seçim kazanıp solun kazanamamasının nedenini sordu. Ben de şöyle konuştum:

“Marx, Engels ve Lenin’in ilkel sınıfsız toplum çözümlemelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum. İlkel sınıfsız toplumların ortaklaşmacı niteliğinin iş bölümü ile bozulduğunu ve bu bozulmanın kapitalizme giden yolu açtığını söylerler. Bence yanlış. İnsanın doğası ortak mülkiyete, sosyalizme değil kapitalizme, özel mülkiyete yatkın. İnsanların sosyalizme oy vermeleri için kapitalizmin ömrünü tamamlaması ve insanların bencillik illetinden kurtulup mükemmelleşmeleri gerekir.”

“1962’den itibaren siyaset sahnesine çıkan Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin sosyopolitik şiarlarından biri “herkesin emeğinin karşılığını alacağı” idi. Bu sihirli cümlenin söylenir söylenmez bütün oyların TİP’e gideceğini düşündüm yıllarca.

1965 seçimlerinde TİP sözcüleri mitinglerde, radyolarda herkesin emeğinin karşılığını alacağını söylediler. Ama TİP ancak yüzde 2,5 oy alarak ulusal artık sistemi sayesinde 15 milletvekili çıkardı. TİP’in kapatıldığı 1970’e kadar oyu  çoğalmadı.[ii]

“Herkes emeğinin karşılığını alacak” sloganını kullanan sol partilerin seçim kazandığına tanık olmadım. Çünkü hiç kimse emeğinin karşılığı olan kazancı istemiyor, on katını, yüz katını istiyor. Bu da çalışanların bir işçi sınıfı yaratamadığını gösteriyor.”[iii]

“TİP’in yerel yöneticilerinden biri bir kahve toplantısında, ‘Siz bize oy verir de secimi kazandırırsanız, Koçların, Sabancıların, Eczacıbaşılarının mallarını ellerinden alıp sizlere dağıtacağız’ dediği sırada dinleyiciler arasında bulunuyordum. Dinleyiciler hemen bir tepki vermediler. Biraz düşündükten sonra aralarından birkaçı “Kime vereceksiniz?” diye sordu.

O zaman farkettim ki zenginlerin elinden alınan malların aralarında eşit olarak paylaştırılmasını istemiyorlardı. Aralarından birilerine bu malların aynen verilmesini hayal ediyorlardı, kendileri Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı olmak istiyorlardı.”

Konuşmam bitince Gyorgi Cagarov yüzüme ironiyle bakıp “Kaç yaşındasın Özdemir?” diye sordu. “46 yaşımdayım” dedim. “Güzel, dedi, seni Türkiye’de asmazlarsa, biz burada asarız!”

Üçüncü öykü gerçek değildi, ben uydurmuştum. Uydurmuştum, ama inandırıcıydı.

Sol üzerine mangalda kül bırakmayanların işin bu yanını düşündüklerini hiç sanmıyorum.]

***

Sofya’da yaptığım konuşmayı Marx’ın yardımıyla ve ona karşı açıklamak istiyorum:

“Tarihin büyük hareket yasasını ilk olarak tam da Karl Marx’ın  keşfettiği “büyük hareket” yasasına göre “ister siyasal, ister dinsel, ister felsefi, isterse başka bir  alanda yaşansınlar, tüm tarihsel mücadeleler, gerçekte yalnızca toplumsal sınıfların mücadelelerinin az ya da çok belirgin ifadeleridir ve bu sınıfların varlığını ve dolayısıyla aynı zamanda çarpışmalarını belirleyen de, iktisadi durumlarının  gelişme derecesi, üretim tarzları ve bunların belirlediği değişim ilişkileridir. Enerjinin dönüşümü yasası doğa bilimi için ne kadar önemliyse tarih için o kadar önemli olan bu yasa”[iv] da önemlidir.

Marx’a göre, “Roma proletaryası, toplumun sırtından geçiniyordu, oysa modern toplum proletaryanın sırtından geçiniyor. Antik dönemdeki sınıf mücadelesi ile modern sınıf mücalelesinin maddi, iktisadi koşulları bu ölçüde kesin bir şekilde farklılaşırken”[v], günümüz Türkiyesinde durum bir trajikomik olarak ortaya çıkıyor: Türkiye’de proletaryanın sırtından sadece burjuvazi değil AKP sadakasıyla gözü boyanan lümpen proletarya da geçiniyor. Ve bu lümpen, asalak, mürteci ve din afyonuyla uyuşmuş proletarya 16 yıldır AKP’yi iktidarda tutmaktadır.

Sofya konuşmamın «TİP’in yerel yöneticilerinden biri bir kahve toplantısında, “Siz bize oy verir de seçimi kazandırırsanız, Koçların, Sabancıların, Eczacıbaşılarının mallarını ellerinden alıp sizlere dağıtacağız” dediği sırada dinleyiciler arasında bulunuyordum. Dinleyiciler hemen bir tepki vermediler. Biraz düşündükten sonra aralarından birkaçı “Kime vereceksiniz?” diye sordu. O zaman farkettim ki zenginlerin elinden alınan malların aralarında eşit olarak paylaştırılmasını istemiyorlardı. Aralarından birilerine bu malların aynen verilmesini hayal ediyorlardı, kendileri Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı olmak istiyorlardı” » bölümü de bir fantezi değil aslında, benim başımdan geçti. Kendi deneyimimi, konuşmamda, bir başka ortama taşıdım. Kahve toplantısında konuşan bendim. Ama denense, tam anlamıyla gerçekleşebilir. Bilinçli ve “emekçi” proletarya böyle bir öneriye elbette inanmaz ama AKP’nin avantacı lümpen proletaryası o gün olduğu gibi “kime” diye bağırır.

Durum böyleyken dünyanın en teşkilatlı, en donanımlı “sol”, “sosyalist” partisi bile bu avantacı ve impermeabl (geçirgen olmayan) yığışıma asla mesaj ulaştıramaz. Patron AKP olduğu için dinsel üfürüklerle bile. Yapılacak şey “sol”dan asla sapmamak olacaktır. Sadaka bir şekilde yetmeyince, bu lümpen kesim AKP’nin can düşmanı olacaktır. Bu kesim “lümpenlik”ten kurtulup emekçiye dönüşmedikçe ülkenin siyaseti sağlığına kavuşamaz.

Şu anda da 2018 yılının nisan ayında da düşüncem değişmedi. Değişmedi çünkü emekçi sınıfların, emeklilerin, çiftçilerin, (kendileri için olması gereken) gençlerin siyasal bilinç düzeyleri “sol” ile buluşacak kadar yükselmedi. Değişmedi çünkü medya bu değişime hiçbir katkıda bulunmadı.  Siyasallaşmış dinbazlığı[vi] ancak somut örnekler etkiyebilir. Somut örnekleri uzun yıllar AKP temsil ediyordu, şimdi muhalefetin belediyeleri ve siyasetçileri temsil ediyor. Şeker fabrikalarının satışa çıkartılması ve pancar tarımının ölüme mahkum edilmesi, geçmiş örneklerin de yardımıyla, seçmenlerin olumlu yönde bilinçlenmesine katkıda bulunacaktır. CHP’nin çabalarının boşa gitmeyeceğini düşünüyorum. Çatlayıp patlamanın (!) hiç gereği yok!

ÖZDEMİR İNCE

23 Nisan 2018

————————————————————-

[i] Hürriyet, 18 Ekim 2006

[ii] 1965 seçiminden sonra solun toplam oyu % 2.5 asla ulaşamadı.

[iii] Sol bilinçli bir işçi sınıfı.

[iv] Karl Marx,  Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i; 1869 tarihli ikinci Baskısına önsöz, son parağraf; Yordam Yayınları, 2016. s.146.

[v] age.s.144

[vi] “Dinbaz, Dinbazlık” deyişini Cumhuriyet yazarı Tayfun Atay’dan aldım.