DEMOKRASİ VE KABİLE ÇIKMAZI (1)

8 yıl önce Hürriyet gazetesinde yayınlanan demokrasi ve onun dolaylarıyla ilgili 6 yazı okuyacaksınız. Birinci bölümü bugün. İkinci bölümü 22 Nisan çarşamba günü…

Özdemir İnce

21 Nisan 2015

1.SADAKA  VE AVANTA  DEMOKRASİSİ

Türkiye’de devletin, demokrasinin, kamu düzen ve yönetiminin evrensel tanım ve kurallarına kimsenin bir dirhem saygısı yok. Saygısızlık sadece iktidarda,  muhalefette, bilim çevrelerinde değil. Toplumun tamamında.

Çağdaş devlet ve toplumun iki temel direği Türkiye’de her saniye tecavüze uğruyor. Nedir bu iki temel direk ?

1.Çoğul nitelikli çoğulcu toplumlarda, Anayasa toplumsal (sivil) barışı sağlayıp sürdüren bir toplumsal anlaşmadır. (John Rawls “Paix et democratie”, Ed. La Decouverte, S.178-179).

2.Demokrasi, koşulların eşitliğidir. Demokrasi hareketi, koşulların her  gün daha eşit olmasını sağlayan harekettir. (Pierre Manent, “La Raison des Nations”, Gallimard, S.21).

3.“Bir demokrasi”,  kendi ihtirasını doyurmak için demokrasiye yeterince yer bırakan  bir “oligarşi”dir. (Jacques Ranciere, “La haine de la democratie”, Ed.La Fabrique, S.82)

Bu son tanım, Türkiye koşullarında fazla liberal olduğu için şimdilik dışarıda bırakalım.

Demokrasi ve demokrasinin eşitlikçi  düzeni, “daha çok demokrasi” yaveleriyle sağlan(a)maz. Mevcut demokrasi uygulamasının  yukarıdaki iki maddeye uyup uymadığı denetlenerek (belki) sağlanır.

Sözü, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün  20.2.2007 tarihli “Sadaka  Kültürü mü Dediniz” yazısına getireceğim.

CHP’li Bülent Tanla’nın bir araştırmasını özetledikten sonra kendi yorumunu getiriyor: AKP, belediyeler ve cemaatler aracılığıyla, varoş lümpen proletaryasına, yiyecek, kömür, giyecek yardımı yapıyor ve böylece kendine sadık bir seçmen kitlesi yaratıyormuş. Ertuğrul Özkök “Erdoğan sosyal devlet kavramını geriletirken tamamen kendine bağlı bir sadaka kültürünü siyasetin temel etkeni haline getiriyor” diyor. Benim 1980-2000 arasında edebiyat dergilerinde, 2000’den bu yana da Hürriyet’te yazdığım “Avanta Kültürü Demokrasisi” bu.

Ertuğrul Özkök’ün yorumuna katılıyorum ama “CHP’li belediyeler de neden böyle faaliyetler yapmıyor?” gibi bir soruyu sormadan.

Çünkü AKP, varoşlarda sadaka kültürünü uygulayarak Anayasa ve Demokrasi suçları işlemektedir. Ciddi bir hukuk devletinde bu türden uygulamalara izin verilmez. AKP, uyguladığı sadaka ekonomisi ile Anasaya’nın 2.maddesinin “Demokrasi” ve “Sosyal hukuk devleti” ilkelerini açıkça çiğneyerek suç işlemektedir. Devlet düzeninde hukukun yerine dini tercihleri getirmektedir. Bu davranışın silahlı hükümet darbesi yapmaktan farkı yoktur.

AKP, Fak Fuk Fon ve sadakayı sadece kendi yandaşlarına ve baştan çıkarmak istediği varoş lümpen proletaryasına dağıtarak  demokrasinin eşitlik ilkesini çiğnemektedir.

Sadaka ve Avanta Demokrasisi yeni değil. 1950’den sonra Demokrat Parti ile başlamıştı.Bu haftanın yazılarında bu konuda kazı yapacağım. Tarihle yüzleşmeye meraklı neoliberallere de İslamcı ortaklarının marifetlerini değerlendirmelerini tavsiye ederim.

(Hürriyet, 27 Şubat 2007)

 ***

2.AKP DEMOKRASİYİ ÖLDÜRÜYOR

Türk solu konusundan yazarken, halkın sola neden oy vermediği sorusuna akıllı bir yanıt ararken genellikle hep şu sonuca varmışımdır:

1.Kapitalizm bütün kurallarıyla işlemeden halk sol partilere oy vermez;

2.İnsanlar köyden gelip kentlerin en manzaralı yerlerinde gecekondu yaptıkça; gecekondulara su, elektrik, telefon bağlandıkça; gecekondular bedavacı yatırıma ve ranta dönüştükçe; gecekonducular himaye edildikçe halk sol partilere oy vermez;

3.Kayıt dışı ekonomi sürdükçe, nüfusun yarısı vergi kaçırdıkça halk sol partilere oy vermez;

4.Sigorta primi ödemeden, aralarında yeşil kart da olmak üzere sağlık hizmetlerinden yararlandıkça halk sol partilere oy vermez;

5.Belediyeler ramazan çadırı kurdukça; çalışmayan lümpene  kazanç ve avanta sağladıkça; Fak Fuk Fon  tufeylilere para dağıttıkça halk sol partilere o vermez.

Başkaları da nihayet bu gerçeği görmeye başladılar. Ama hala anlayamadıkları karanlık noktalar var. “AKP niye açık aralık önde ?”, “AKP neden birinci parti ?”, “Sadaka Kültürü mü?” diye sorular soruyorlar. Ama soruların doğru yanıtını bulamıyorlar.

Sağ partilerin Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, ANAP menzillerinden geçerek uyguladığı reçeteyi AKP cılkını çıkartırcasına yozlaştırdı. Genç Parti’nin televizyonlara verdiği reklamlara bakılacak olursa, bu parti AKP’ye de nal toplatacak bir dehaya sahip görünüyor.

Ne olacak şimdi, rüşvet yöntemi meşrulaşacak mı ? Hangi parti halka daha çok rüşvet verirse o parti mi seçim kazanacak ?  Ey yumurta kafalı aydınlar, neoliberal bilginler, 2.cumhuriyetçi bobstiller bu soruma bir cevap verin ! Cevap verin diyorum, ama cevap veremeyeceğinizi de avucumun içi gibi biliyorum. Cevap vermeniz için, 1950-2007 yılları arasına biraz kafa yormanız gerek. Ki böyle bir şey yaptığınızı hiç görmedim.

AKP’nin neden başarılı olduğunu nihayet fark edip de nasıl mücadele edeceğini bilemeyenlere aşağıdaki mücadele yöntemini öneriyorum:

“Halka en çok kim rüşveti kim verirse seçimi o kazanır” rezilliğine, ahlaksızlığına bir son vermenin zamanı gelmedi mi ? Uygulanan bu  yöntem devlet, cumhuriyet, demokrasi ve halk düşmanlığı değil mi ?

Ahlaksızlık dozunu arttırarak ahlaksızlıkla mücadele edilemez. Bütün Türkiye kendisine ve karşısındakine şu soruyu sormalıdır:

“AKP’nin  para, kömür, gıda, yiyecek dağıtması yasalara uygun mu?  AKP bu uygunsuz yöntemi hangi bütçe ile uygulayıp gerçekleştirmektedir? Bu uygulamalar, toplumun, vatandaşların tümüne ait olan bütçeyi belli bir kesime akıtmamakta mıdır? Böylece, vatandaşlar arası eşitlik ilkesi çiğnenmemekte midir?”

Bu sorulara verilecek  cevaplar AKP’nin suç işlediğini kanıtlayacaktır. Cumhuriyetin savcılarını harekete geçirmek için siyasal partiler ne yapıyor Allahaşkına ?

(Hürriyet, 28 Şubat 2007)

***

3.POLİTİK  BİLİNÇ  HURAFE  DEĞİLDİR

AKP’nin hala birinci parti olmasını anlamayan yazar arkadaşlara ve araştırmacılara vakit geçirmeden bir yazarı okumalarını tavsiye edeceğim :  Samir Amin.  Bildiğim kadarıyla Samir Amir’in Türkçeye çevrilmiş  altı kitabı var. Samir Amir’in kitaplarını sadece yazarlara ve araştırmacılara değil, sosyologlara ve tarihçilere de tavsiye edeceğim.

Samir Amin, 1931 yılında Kahire’de doğdu. Portsait Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra Fransa’da sosyal bilimler, ekonomi ve istatistik okudu. Paris, Poitiers ve  Dakar üniversitelerinde ekonomi öğretiyor. Üçüncü Dünya Forumu yöneticisi.  Kalkınma ekonomi politiği alanında çağımızın önde gelen bilim adamlarından biri. Hukuk, sivil toplum, sosyalizm, sömürgecilik ve kalkınma, Afrika, Arap ve İslam dünyası konularında çok önemli yapıtları var. Elliye yakın kitabından altısı Türkçeye çevirildi.  Daha doğrusu bende altı tane Türkçe kitabı var.

Hürriyet gazetesinde,  sol ve seçmenin sola oy vermemesi üzerine iki-üç kez dizi yazı yazdım. Bunlardan birine Çağdaş Gazeteciler Derneği ödül bile verdi.

Son günlerde yapılan halkoyu yoklamaları üzerine, “AKP neden oy kaybetmiyor ?” sorusuyla aynı sorun tekrar gündeme geldi. Sorunu yorumlayanlar AKP ve seçmen gerçeğini unutup muhalefetin başarısızlığına bağlıyorlar sorunu. Ve “CHP seçmene umut vermiyor” diyorlar. Şimdiye kadar hiç kimse, Salı ve Çarşamba günkü yazılarımda açıkladığım tarzda bakmadı manzaraya. Şimdi bir kez de Samir Amin’e başvurarak sorunu açıklamaya çalışacağım.

Samir Amin, “Modernite, Demokrasi ve Din”  (Özgür Üniversite Yayınları) adlı kitabında (S.57-62) toplumsal içerikten yoksun Amerikan devrimini ve Amerikan ideolojisini ele alır. Ve şu gözlemde bulunur : “ABD’de işçi partisi yoktu, hiçbir zaman da olmadı. Cemaatçi ideolojinin işçi sınıfının sosyalist ideolojisinin boşluğunu doldurması mümkün değildi. En radikalleri olan siyahlar için de aynı şey geçerliydi. Zira tanımı gereği cemaatçilik ırkçılık çerçevesinde [dahilinde] yer almakta ve kendi alanında mücadele etmektedir.”

Samir Amin’e göre birbiri ardına gelen göç dalgaları Amerikan ideolojisinin güçlenmesinde önemli bir rol oynamış. “Elbette göçmenler içine itildikleri sefaletten ve kendilerini göçe mecbur eden baskıdan sorumlu değillerdi. Tam tersine onun kurbanıydılar. Fakat şartlar – yani göç  – onların, kendi ülkelerinde ait oldukları sınıfların veya grupların içine itildikleri durumu değiştirmek için kolektif mücadele yapmaktan vazgeçerek, göç ettikleri ülkedeki bireysel başarı ideolojisine katılmaları anlamına geliyordu. Bu katılım – bireysel zenginleşme, kendi başının çaresine bakma – Amerikan sistemi tarafından büyük bir ustalıkla özendirildi. Sınıfın bilinçlenmesini geciktirdi, tam sınıf bilinci oluşmak üzereyken gelen yeni göçler politik netleşmeyi engelledi. Göçler eşzamanlı olarak Amerikan toplumundaki ‘cemaatçiliği’ de özendirip güçlendirdi.”

Ne dersiniz, Amir Samir bizim cemaatler ve tarikatlar yığışımı avantacı varoşları ve Fak Fuk Fon taşrasını anlatmıyor mu ?

(Hürriyet, 2 Mart 2007)