DEMOKRASİ VE KABİLE ÇIKMAZI (2)

8 yıl önce Hürriyet gazetesinde yayınlanan demokrasi ve onun dolaylarıyla ilgili 6 yazının üçünü Salı (21 Nisan 2015) günü  okudunuz. Kalan üç yazıyı bugün ikinci bölüm olarak siteye koyuyorum. Özdemir İnce

23 Nisan 2015

4.CEMAAT  İDEOLOJİSİ  VE  DEMOKRASİ

ABD’ye dünyanın dört bir yanından akan göçmen ile Türkiye’de kırsal kesimden kentlere akan yığınlar arasında, siyasal bilinç bakımından hiçbir fark yok. Koşullar ikisinde de siyasal bilinç oluşmasına izin vermemektedir. Siyasal bilinç bireysel olduğu kadar sınıfsaldır. Ama bir cemaata mensup oluş sınıfsal ve siyasal bilincin oluşması karşısında en büyük engel. ABD göçmen topluluğunda “bireysel başarı” herhangi bir cemaate [İtalyan, İrlanda] güçlü mensubiyeti dışlamıyordu, aksi durumda bireysel tecride katlanmak mümkün olmazdı. ABD ideolojisi kimliğin bu eksende oluşmasını teşvik ederek sınıf bilinci ile yurttaşlık bilincinin oluşmasını engellemiştir. Bunun nasıl çalıştığını “Baba” filmlerinden çok iyi biliyoruz. Oysa  1789 Büyük Devrimi, 1830, 1848 ve 1871 devrimlerinden geçerek Avrupa’da siyasal vatandaşı yarattı. Türkiye’de 1950’den sonra gelişen toplumsal süreç Avrupa’dan çok ABD’ye benzemektedir ki bu durum 1789’dan ilham  alan Cumhuriyet’in özüyle çelişmektedir. 1946’da ilk kez demokratik seçim sandığına giden  vatandaşlar günümüze göre çok daha politize idiler. 1946’dan 2007’ye doğru yol aldıkça vatandaşın “seçmen bilinci” giderek azaldı. Çünkü seçmen bilincinin yerini giderek artan bir yoğunlukta cemaat ve tarikat bağımlılığı aldı. Siyasal bilincin yerini “biat ve itaat” töresi aldı. Sosyal bilimciler, siyasal bilimciler bu durumu görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Medyanın zaten bu türden olguları algılayacak yeteneği yok. Demokrat Parti+Adalet Partisi+Doğru Yol Partisi+ANAP+Erbakan partileri, siyasal vatandaş bilincinin yerine cemaat ve tarikat bağımlılığının alması için el birliği yaptılar. Sonuçta parsayı AKP topladı ve topluyor. Çünkü, Erbakan partileri hariç ötekilerin cesaret edemediği bir başka rejim hayal ediyor. Bu rejimde arzu edilen, haklarını arayan siyasal birey yani “seçmen” değil, Fak Fuk Fon, fitre, sadaka ve avanta ile yetinen (geçinen) mürit. Bu gerçeği görmek için; siyasal bilimcilerin, toplum bilimcilerin, kamuoyu araştırmacılarının, gazete yazarlarının kafa ve terminoloji değiştirmeleri gerekiyor. Durumu anlamaları için şu gerçekleri görmeleri gerekiyor: 1.Seçimlerde sandığa giden kişiler giderek seçmen özelliğini yitiriyor. 2.Solda ve sağda seçmen bilincine sahip bir laik kesim var. 3.Seçmenlerin dörtte biri cemaat ve tarikat mensupları. 4.Dörtte bir oranında da henüz ne seçmen, ne de cemaat ve tarikat mensubu olabilmiş lümpen kitle. AKP şu anda 3. ve 4. grubu besliyor ve ondan besleniyor. Bu ilişki yasal, meşru ve ahlaki değil. Bunun mutlaka yasal yollardan engellenmesi gerekiyor. Ancak kafa ve kalem erbabı, yapılması gerekeni yapmıyor,  solu ve CHP’yi suçluyor. (Hürriyet, 3 Mart 2007)

***

5.DEMOKRASİ NASIL İŞE YARAR ?

Seçmen nedir, kimdir ?

İlkemi bir yana bırakıp, kitap devirip araştırma yapmadan şair işi bir tanım yapacağım: –Seçmen vergi veren, sosyal sigortası olan kimsedir ! Vergi veren, sosyal sigorta primi ödeyen kimsede “hak” ve “haklar”  bilinci, dolayısıyla vatandaşlık bilinci oluşur. Vatandaşlık bilinci oluşmamış kimse “adalet” ve “eşitlik” gibi kavramların  ne anlama geldiğini bilemez. Dolayısıyla özgürlük bilincinden de yoksundur. Siyasal insanı demokrasi yaratmıştır. Demokrasiyi siyasal insanlar kurmuştur. Benim referanssız tanımım, tanımlarım budur, bunlardır. 1946’dan bu yana Türkiye’de olanları “Yumurta kafa” (Cumhuriyeti anlayamayan aydın) kesinlikle anlamamıştır. “Yumurta kafa” 1946’dan bu yana tanık olduğumuz mücadeleyi demokrasi mücadelesi sanmıştır. Aslında bu mücadele Cumhuriyet ile karşıtları arasında ayakta ve hayatta kalma mücadelesidir. Demokrasilerde mücadele haklar ve özgürlükler ekseninde yapılır. Yapılmalıdır. Demokrasilerde, dinsel inançlar ve buyruklar siyasal kategorilerin içinde yer almazlar, anayasa ile çelişemezler. (John Rawls, “Paix et  Democratie”, S.207) Ancak Türkiye’de 1946’dan bu yana yapılan demokrasi mücadelesi dinsel inanç ve buyrukları siyasal alana sokma-sokmama kavgasından başka bir şey değil. Bu nedenle de sağ kesimde demokrasi, toplumun ve bireylerin özgürleşmesi ve eşitleşmesi, bireylerin ve toplumun İslamlaşması olarak anlaşılmıştır. Tıpkı, başta AKP olmak üzere günümüz İslamcıları gibi. Liberal düşünce ve liberal politikaya aykırı olan bu durum karşısında  Türk liberal ve neoliberalleri ağzını açmamıştır. Dahası, 1923’ten kaynaklanan marazi kinle, bu yolsuzlukların bireysel özgürlükler alanına girdiğini bile savunmuşlardır. Aynı aymazlık ekonominin değerlendirilmesinde de görülür. Ekonomik kalkınma yöntemlerinden habersiz görünen İdris Küçükömer, Demokrat Parti’nin üretime dayanmayan ekonomik iyileşme politikasının gerçekte avanta, ulufe ve sadaka politikası olduğunu anlayamadığı için Türk sağının ağzına bir ciklet sakızı vermiştir: Türkiye’de sol sağdadır, sağ da solda. Ekonomik iyileşme ve büyüme varsa, bu, toplumun bütün katmanlarına kendiliğinden yansımak zorundadır. Eğer bu yansıma kendiliğinden bir sistem ölçüsü içinde olmuyorsa, düzenin demokratik çarkları işlemiyor demektir. İşte o zaman araya sadaka, avanta ve ulufe yöntemi girer. AKP’nin cemaat ve tarikat üyelerine Fak Fuk Fon, fitre ve zekat, para, erzak, giyecek, yakacak dağıtması bu anlayış içinde değerlendirilmelidir. Ancak bu “dağıtım” demokrasiye, yasalara ve ahlaka aykırıdır. Ve bu durumun mutlaka engellenmesi gerekir. İdris Küçükömer’in anlayışına göre haraç, avanta ve ulufe dağıtan AKP’nin kıpkırmızı bir sol parti olması gerekir. Bu anlayışa göre, ücretli emek, eşitlik ve özgürlük savunucusu sol partiler haraç, avanta ve ulufe dağıtmadığı için solda değildir. Türkiye’nin bu siyasal ilkellikten mutlaka kurtulması gerekiyor. Ama nasıl ? (Hürriyet, 16 Mart 2007)  

***

6.AMA NASIL ?..  NE YAPMALI ?…

Ülker’in yolculuk ettiği taksinin şoförü şikayet ediyor: Beli ağrıyormuş, bel ağrısı sırtına vuruyormuş, ağrı iyice çoğaldığı zaman burnu kanıyormuş, burnu kanayınca sırt ağrısı azalıyormuş, on beş yıllık şoförmüş ama sağlık sigortası yokmuş, zamanında sigortanın kıymetini bilememiş, şimdi bir yolunu bulup sigortalı olmaya çalışıyormuş, sigortalı olunca doktora gidecekmiş… Şoförlerin, serbest meslek erbabının çoğu bu durumda. Bu nedenle doğuda bazı kentlerin tamamına yakın kesiminin yeşil kartı var. Emeğin ücretle değerlendirilmediği, adil bir ücretli emek sistemi kuramamış, vergi vermemenin, sigorta primi ödememenin dünya görüşü haline geldiği, kayıt dışı ekonomiyle beslenen ve bu ekonomiyi besleyen, insanların Fak Fuk Fon, avanta, haraç, sadaka ve zekat sistemini içselleştirdiği bir toplumda politika yapmak, politika aracılığıyla seçim kazanmak mümkün müdür ? Mümkün değildir efendim ! O halde ne yapmalı ? 3 Mart 2007 tarihli “Cemaat İdeolojisi ve Demokrasi” başlıklı yazımda, sağ ve solda bulunan ve “seçmen” özellik ve niteliklerine sahip bir kitlenin ortak noktasının laik dünya görüşü olduğunu yazmıştım. İşte bu kitlenin, AKP’yi destekleyen cemaatlere, tarikatlara ve lümpen kitleye karşı birleşmesi gerekiyor. Seçmen ile seçmen olmayanın mücadelesi bu. Seçmenin amacı demokratik rejimin gelişerek devamı ama seçmen olmayan kitlenin demokrasi umurunda bile değil. Türkiye’nin somut ortamında, demokrasinin laiklik ile dirimsel ilişkisi ortaya çıkıyor. Şimdi “Toplumu laik olan ile laik olmayanlar diye ikiye bölmeyin” diyen ukala dümbeleklerini duyuyorum.  Demokrasi mücadelesinde kuşkusuz laik olan ve laik olmayan ayrımı mutlaka yapılacak. Çünkü laik olmayan düşünce demokrasiyi toplumu dinselleştirmek için istiyor; toplumu özgürleştirmek değil İslamileştirmek istiyor. Bu nedenle 2007 seçimlerinde laik sağın  sol bir partiye ya da sol ittifaka oy vermesinin Cumhuriyet için son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Cumhurbaşkanlığının, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nın, Başbakanlık ve hükümetin AKP’nin eline geçmesi Türkiye’nin anayasal cumhuriyet düzenin tehlikeye girmesine ve kapıların teokratik-totaliter bir rejime açılmasına yol açar. Çünkü, Çankaya Noteri’ne dönüşen Cumhurbaşkanlığı, TBMM Başkanlığı ve Başbakanlığı elinde bulunduran bir parti, iktidarın iktidarını denetleyip sınırlandıran Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve YÖK’ü ele geçirerek demokratik rejimi işlemez hale getirebilir. Hele bu parti İslamcı gelenekten gelen ve böyle bir niyeti olduğunu gizleyemeyen AKP ise. 2007 seçiminin son seçim olmaması ve toplumsal barışın devamı için herkes gözünü açmak zorunda. (Hürriyet, 17 Mart 2007)