DEVLERLE MÜCADELE YÖNTEMİ

Ülker, geçenlerde , insanların kurtuluşlarının yük ve sorumluluğunu her zaman bir başkasına yüklediğini, kurtuluşunu bizzat organize etmediğini, edemediğini söyledi. Masallardan örnekler verdi. Masallardaki devlerden söz etti. Bütün halkların masallarına halkın başına bela olan bir dev vardır. Dev zulmü padişahı ya da kralı tehdit ettiği zaman, onlar devi öldürene kızını vereceğini ilan ederler. Bir çulsuz delikanlı devi öldürüp kızı alır. Onlar muradlarına ererler, biz de çıkarız kerevetine.

Ancak ve ancak halkın organize olup devi öldürdüğü görülmez masallarda.

 Bunları konuşurken, Ülker’in aklına “Balkanların Andersen’i” Bulgar yazarAngel Karaliyçev’den çevirdiği ve Can Yayınevi tarafından 1999 yılında yayımlanan “Küçük İzo Mizo”  adlı kitapta yer alan “İzo Mizo ve Klan Klan” adlı masal geldi. Angel Karaliyçev ne de olsa Marksist, azın çoğalmasını bir başka yöntemle anlatıyor, ama halkın zalim deve karşı örgütlenmesine getirmiyor anlatıyı.

 Bir halk düşünün ki deve her gün, her hafta, her ay, her yıl bir güzel kızını kurban olarak sunuyor ama devden kurtulmak için bir kahramanın gelmesini bekliyor. Söz konusu olan gerçek bir dev mi, yoksa bir hayal ürünü mü, yanılsama mı? Kimi zaman devi, devin ortaklarını beklediği kahraman sanıyor halk. Ama biz sadede gelelim:

***

 İZO MİZO İLE KLAN KLAN

Derin bir mağarada beş yüz yıldır uyuyan dev Klan Klan bir gün uyandı. Kurt gibi acıkmıştı. Kavak ağacı uzunluğundaki paslı mızrağını omuzladı, üç adamın kaldıramayacağı kadar ağır kılıcını kuşandı, uykulu gözlerini avuçlarıyla ovuşturdu, yola koyuldu. Orta parmağında parlayan yüzük, küçük bir fıçının çemberi kadar kalındı. Klan Klan dağın eteğine gelince yüzyıllık bir meşe ağacının altında duraklayıp kılıcının eskisi kadar keskin olup olmadığını anlamak için şöyle bir savurdu. Kılıç ağacın yaşlı gövdesini bir vuruşta yere sermişti. Meşe ağacının dalları arasında iki yüz kadar kırlangıcın yuvası vardı. Ağaç devrilince kırlangıçlar çığlık çığlığa sövgüler savurarak kaçıştılar. Ayağı kırık bir kırlangıç daldan dala, taştan taşa seke seke köyün yolunu tuttu.

O köyde, İzo Mizo adında yiğit bir delikanlı yaşıyordu. Genç olmasına çok gençti, ama iki karış uzunluğunda bıyıkları vardı. Yedi yaşına kadar İzo Mizo’nun bıyığı falan yoktu elbet, ama okula başlayıp okuma yazma öğrendikten sonra bir gün öğretmeni, “Çocuklar, bir oyun oynayacağız. Oyunumuzun adı ‘Uzun Bıyıklı Garip Oğlan’. Bu bıyıkları kime takayım?” diye sormuş, İzo Mizo da,

“Bana!” diye atılmıştı.

Bıyıkları ona taktılar.

O gece oyun bittikten sonra İzo Mizo bıyıkları çıkarmadan, yüzünü bile yıkamadan yorganın altına büzülmüş, bıyıklarıyla uyumuştu. İster inanın ister inanmayın, geceleyin bıyıklar kökleniverdi. Kahramanımız, sabahleyin aynaya bakınca bir de ne görsün, yapıştırma bıyıklar gerçek bıyık olmamışlar mı. Berberle falan uğraşmaya da hiç niyeti yoktu; hoşlanmıyordu bu işten.

Yıkılan meşe ağacındaki o kırlangıç, İzo Mizo’nun bıyıklarından söz edildiğini duymuştu. Olanca hızıyla İzo Mizo’nun köyüne uçuyordu şimdi. Gagasıyla taşıdığı mektupta şunlar yazılıydı:

“İzo kardeş, hemen bizim yöreye gel, Dev Klan Klan dağdan indi. Hiçbir savunma aracı olmayan biz zavallı kırlangıçların senden bir dileği var: Bıyığından bir kıl koparıp o kötülükçü devi rastladığın ilk telgraf direğine as.”

Şimdi biz kırık kanadıyla seke seke İzo Mizo’nun köyüne giden kırlangıcı burada bırakalım da Dev Klan Klan’a dönelim. Meşe ağacını ikiye doğradıktan sonra acaba neler yaptı? Ne yapacak, önce yetmiş beş koyunuyla bir çoban ilişti gözüne. Karnı zil çalan Dev, “Şunlarla kahvaltımı edeyim,” diyerek ağzını şaplata şaplata yemeye başladı; koyunları yuttu, koçları yuttu, kuzuları yuttu, sonunda çobanı da yuttu. Öğle olduğunda Klan Klan, o yöredeki bir kasabaya gelmişti. Orada bulduğu her şeyi yemeye başladı. Önce belediye başkanını, sonra vergi memurunu, sonra öğretmeni kıtır kıtır yedi. Okuldaki çocukları da temizledikten sonra papazı da yuttu. Karnını tıka basa doyuran Klan Klan, bu kez ırmağa inmiş, ırmaktaki bütün suyu içip bitirmişti. Susuz kalan balıklar konuşmaya başladılar:

“Kuşlar gibi bizim de kanatlarımız olsaydı suyu bol olan Karadeniz’e uçardık, ama kanatlarımız yok, artık sonumuz geldi demektir.”

Izo Mizo kırlangıcın getirdiği mektubu okur okumaz,

“İşi bitiktir!” diye haykırdı.

“Kimin?”

“Dev Klan Klan’ın. Nerede o?”

“Kasabada.”

Bizim yiğit Izo Mizo’muz topal bir eşeğe atlayarak yel gibi uçtu. Devi, çayıra uzanmış horul horul uyurken buldu.

“Bir telgraf direği yok mu buralarda?” diye bağırdı.

Yattığı yerden doğrudan dev,

“Ne yapacaksın telgraf direğini?” diye sordu.

“Seni asacağım, haydut!”

Klan Klan yerinden fırlayarak haykırdı:

“Nee? Beni asacaksın ha?”

Dev, kılıcıyla Izo Mizo’yu oracıkta ikiye bölüverdi. Ama Izo Mizo’nun iki yarımından iki tane bıyıklı oğlan fırlamıştı ortaya.

İkisi birden,

“Telgraf direkleri nerede?” diye bağırdılar.

Dev, onları da böldü. Gel gelelim dört yarım oğlandan dört tane bıyıklı oğlan fırladı ortaya. Klan Klan onları böldükçe çoğaldılar. Sonunda bütün çayırı kaplamıştı bu bıyıklı oğlanlar. Kara bir kasırga gibi canavara saldırdılar. Bacaklarına, ceplerine, omuzlarına tırmanmaya başladılar. Hatta yürekli bir oğlan devin kulağına girip,

“Teslim ol!”  diye bağırmıştı.

Klan Klan sonunda teslim oldu. Çünkü onlarla baş edemeyeceğini anlamıştı. O zaman Izo Mizo, oğlanların bıyıklarından birer tel kıl kopararak birbirlerine bağladı,  onunla devi yüksekçe bir telgraf direğine astı.

Biraz sonra devi yere indirdiklerinde ceplerini karıştırırken eski paralarla dolu bir cüzdan buldular. Yüzüğünü parmağından çıkararak, kılıcını, mızrağını bir kağnıya yükleyip başkentin yolunu tuttular. Eski paraları, değerli yüzüğü, kılıcı, mızrağı Ulusal Müze’ye verdikten sonra, karışlığında aldıkları parayla hepsi birer çocuk kitabı satın alıp yaptıklarından hoşnut, köylerine döndüler.

Susuz kalan balıkların ne yaptıklarını soracaksınız şimdi bana. Ne yaptılar dersiniz? Hepsini kediler yedi.

***

Bizim köyde kendi başıma gelen iki deneyimi anlatayım: Köyün üç camisinden bizim mahallede olanın müezzini özellikle sabah ezanını hoparlörünü halktan öç alırcasına, esir halkı müslümanlaştırırcasına sonuna kadar açardı (şimdi de açıyor). Hürriyet gazetesinde yazdığımı bilen “münevverler” araya girip gazetede bir yazı yazmamı istediler. Güya camiye yakın oturanlar evlerini satışa çıkarmışlar. Bu arada ülkede bazı olaylar oldu. Ben de köyün adını vermeden gürültüleşen ezan konusunda birkaç yazı yazdım. Sonra yazıları bir araya getirip Müftülük Makamı’na gönderdim. Müftülük, eveledi-geveledi, halkın talebinin böyle olduğunu söyledi. İşin peşini bırakmadım. Müftülük, sabah ezanını denetlemek için adam gönderdi. Oparlörün sesi iki gün kısıldı. Sonra gene çazırtı ve gümbürtü. Bunun üzerine gene harekete geçtim . Bunun üzerine Müftülük, manşetinde gizlediği ası çıkartarak, “Bayım sadece sizin itiraz başvurunuz yetmez. Şikayetçi olanlar bize dilekçe versinler. Bakalım şikayetiniz doğru mu? Köyün münevverlerine durumu telefonla bildirdim. Ezan seninden dolayı evini satmak isteyenler bile dilekçe yazmadı. İşi bana havale etmişlerdi. Sonunda “Şu gazeteci de fos çıktı, kimse adam yerine almıyor!” demişlerdir.

***

Geçen yıl, plaja gitmek için arabamı park ettiğim sokağa bir tabela asmışlar. “Park paralıdır. Ücreti 10 Türk lirasıdır!” Makbuz köyün futbol kulübü adına kesiliyor. Meğer ilçenin belediye başkanı para toplama izni  vermiş. Yazıyı gösterdiler. Birçok sokakta durum böyle Yerliler denize girmedikleri ya da bir yere kadar yürüdükleri için umurlarında değil durum. Ama park edenlerin kuzu kuzu olmasa bile 10 lira haraç verdiklerini görüyorum. Haraç vermemek için, bahçesini parka çeviren bir kadınla 5 liraya anlaştım. Ardından, ilçe belediyesine bir dilekçe  yazıp noter kanalıyla gönderdim.Ve  notere 200 lira kadar para ödedim. Belediye cevap vermeye bile tenezzül etmedi.

Bunun üzerine, bir İstanbul  CHP belediyesinde avukatlık yapan arkadaşıma başvurdum. “Yetkileri yok!” dedi. Yazmasını istediğim hukuki dilekçeyi yazıp gönderdi. Ben gene notere gittim. Dilekçeyi hem Büyükşehir belediyesine, hem ilçe belediyesine galiba 300 lira ödeyerek  gönderdim. Büyük belediyeden epeyce sonra cevap geldi, meğer park tahsisi yetkisi bir komisyona aitmiş. Başkanların bu konuda yetkileri yokmuş. Büyük belediye bana yazdığı metni küçük belediyeye de göndermiş. Ekim ayı onunda telefon çaldı. Küçük belediye hatasını düzeltecekmiş. Neden imzamın altına “Gazeteci ve Yazar” yazmamışım? Bana bir ayrıcalık tanırlarmış.

Efendim, şimdi millet  aracını sokaklara beleşine park ediyor ama marifetin belediyeye ait olduğunu sanıyor. Kimsenin benim notere ödediğim 500 liradan haberi bile yok. Akıllandım artık! Park için gene haraç isterlerse, ayrıcalık torpili için (!) adımı kullanacağım.

Bu yazıyı okuyunca AKP ve Başyücesi R.T.Erdoğan’a gönderme yaptığım düşünülebilir. Bir zamanlar Mao’nun ABD için dediği gibi AKP de Başyüce de pelür kağıdından yapılmış kaplan.  Bir dev sanrısı, hayaleti. Bilinçli karınca ordusu devi iskelet haline getirebilir. Ama o bilinç nerede?

Bu fırsattan yararlanarak, lafı şu “Dağdaki çobanın oyuyla profesörün oyu bir mi,  eşit mi muammasına?”  getirmek istiyorum. Sandıkta eşit ama ağırlıkta elbette eşit değil. Genel seçim bir demokratik eylem olduğuna göre seçmen demokrasinin nasıl bir hayvan olduğunu bilmek zorunda. Allah aşkına, demokrasinin eti ve kemiği olan özgürlükler, düşünceyi ifade özgürlüğü, güçler ayrılığı, Cumhurbaşkanı’nın ve yargının tarafsızlığı ve benzeri soyut ölçütler (normlar) ilkokul mezunu çobanı mı yoksa profesörü mü ilgilendirir?  Profesör, çobanın sorunlarını kendi sorumluluk alanı içinde görür ama çoban profesörün sorunları için parmağını oynatmaz! Ama ikisinin oyu da sandıkta eşittir. Düşünce, söz ve eylemleri eşit olamaz.

Bu AKP’liler ve sağın türlü tenceresinde kaynayanlar, çok tuhaftırlar, “Dağdaki çoban!” denince, hemen alınırlar ve saldırıya geçerler ve “demirkırat!” oluverirler.

Özdemir İnce

27 Haziran 2016

***

 İSTEYENE EK OKUMA:

SÜNNİ  DİN BEZİRGANLARI ARTIK ÖZGÜR

Yargıtay, tüzüğünde “Alevilerin ibadethanesi cemevidir” maddesi bulunan derneği “Devrim kanunlarına göre ibadet yeri camidir” diye mahkum etmiş. Yargıtay bu, eder, eder!

Cumhuriyet’in karşı tarafındaki Taraf gazetesi manşet atmış : “Sünni, Kemalist ve günahkar” (26.07.2012). Fethullahçı Radikal ondan geri mi kalacak, o da atmış manşeti: “Yargıtay’dan Kemalist içtihat!” (26.07.2012)

Bre arsızlar, bre utanmazlar! Ne zamandan bu yana Devrim Yasaları’na sahip çıkar oldunuz?

30.11.1925 tarihli, 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle ilgili yasayı hayatınızda  bir  kez okuyun, bakalım orada ibadet yerinin cami olduğu yazıyor mu?

Yargıtay’ın  kararında elbette bir aşırı yorum var.  Aynı titizlikliği, “4+4+4” ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ilgili kararlarda da bekleriz. Eleştirecekseniz Yargıtay’ı ve sıkıysa, Cemevleri konusunda Alevilerin talebi doğrultusunda yasa yapmayan Sünni partisi AKP’nin hükümetini eleştirin. Ve insan haysiyetiniz varsa aynı Devrim Yasaları’ndan olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na sahip çıkın. Türkiye’ye sahip çıkmak demektir!

Böyle bir şey yapabilmek için önce utanmaz adam olmamak gerekir.

Unutmayın ki Kemalizm kendi düşmanlarını da yetiştirmiştir!

GELELİM YAZIMIZIN KONUSUNA

Kurulmuş makine gramofon gibidirler! Madrabaz,  münafık ve müraî İslamcılar CHP’nin tek parti döneminde çok zulüm gördüklerini ileri sürerler. Vallahi de Billahi de haklıdır zavallı adamlar. Çünkü o dönemde, bütün dalavere ve baskı olanakları ellerinden alınmış, para kaynakları kurutulmuş. Elbette zulüm gördüklerini ileri sürecekler. Alevileri artık baskı altında tutamıyorlar: Aleviler devlet memuru, subay, vali, kaymakam, yargıç ve avukat, öğretmen,  Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi üyesi olabiliyorlar… Tam olmasa bile Alevi vatandaşlar Sunni vatandaşlara eşit gibi olmuşlar…Çekilebilir bir zulüm müdür bu Allahaşkına?

Evet Sünni madrabaz, münafık ve muraî yobaz, 1923-1950 arasında, Osmanlı döneminde olduğu gibi,  Alevileri şöyle evire-çevire ezemediği, havanda dövemediği için mutsuzdur; ayrıca Sünnileri soyamamakta, sürü gibi güdememektedir ve bundan dolayı da  kendini zulme uğramış hissetmektedir! Vallahi de, Billahi de haklıdırlar.

677  SAYILI  YASA  DİYOR  Kİ:

“Alelumum tarikatlarda şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur (…hizmet yapmak ve kıyafet taşımak yasaktır).”

Bu yasa 30 Kasım 1925 günü çıktı. Yasanın çıktığı tarihte, tekke ve zaviyelerin tamamı birer işyeri ve ticarethane gibi çalışmaktaydı. Zaten Osmanlı döneminde dinsel niteliklerini yitirmiş, fitne ve fücur yuvası haline gelmişti. Tekke ve zaviyelerde çalışan (bilerek “çalışan” diyorum) kimselerin çoğunluğunun dinle-imanla ilişkileri kalmamıştı. Ve bunların çoğunluğu, Kurtuluş Savaşı döneminde Padişah’ın buyruğunda düşmanla işbirliği yapmıştı. Kendi sapkın dinsel anlayışları ve kirli geçmişleri dolayısıyla Cumhuriyet ve Devrim karşıtı idiler. İşte bu nedenle tekke ve zaviyeler kapatıldı, işletmecilerinin (!) unvan ve sıfat kullanmaları yasaklandı.

Söyleyin Allahaşkına bu Kemalist zulüm değil mi?

Araştırın, her durumda zulalarından Kemalizm kartını çıkartanların aile büyüklerinin, fertlerinin geçmişlerini araştırın, Cumhuriyet’in ve Devrim Yasaları’ndan birinin laik tokatını yemişlerdir.

BU NASIL ÖZGÜRLÜK?

Kahramanmaraş (1978), Çorum (1980), Sivas-Madımak (1993) ve Gazi Mahallesi (1995) olay ve katliamları Sünni din tacirlerinin artık Osmanlı dönemindeki özgürlüklerine kavuştuklarını gösteriyor. Artık 1950’den bu yana arkalarında hükümetler var.

Son bir özgürlük denemesine Malatya’nın Sürgü beldesinde tanık olundu. Ramazan davulcusuna “Oruç tutmuyoruz, davul çalma” diyen Alevi ailenin evi tekbir getiren kalabalık tarafından taşlanmış, ahırı yakılmış.

Tam anlamıyla bir linç girişimi: Saldırganlar, “Kürtlere ölüm, Alevilere ölüm, sizi burada barındırmayız, buradan gidin, gitmezseniz sizi öldüreceğiz!” diye bağırıyorlarmış. Dediklerini yaparlar! Davulun kışkırtmak amacıyla çaldırıldığını hissediyorum. Sahura doğru açılan telefon tufanlarını kendi hayatımdan biliyorum. Bu yıl, beş dakikada bir telefon ederek Ülker’i canından bezdirdiler. Güya Elmalılı Hamdi Yazır’ın 41 Yasin’ni satmak istiyorlarmış.

Elektrik kesintilerinde ezan okumak için minareye çıkmayan müezzinlerin sabah ezanında hoparlörü sonuna kadar açarak insanlardan nasıl intikam aldıklarına tanığım.

Sıkıysa Müftülüğe şikayet edin. Sizi “Siz ne biçim Müslümansınız!” diye suçlayacaklardır.

Artık Sünni din bezirganları CHP’nin tek parti dönemindeki gibi, zulüm edemedikleri için kendilerini zulüm görmüş hissetmiyorlar. Artık arkalarına belediyeleri ve hükumeti alarak bütün Türkiye’ye zulüm ediyorlar.

(AYDINLIK,7 AĞUSTOS 2012)

***

ÇILDIRTAN  TENEKE  HOPARLÖR  SESLERİ

Bir yazımla ilgili olarak, bir okurdan  ileti aldım. İletiyi ve cevabımı bilgi ve ilginize sunuyorum:

“7 ağustos 2012 tarihli Aydınlık gazetemizdeki yazınızın ‘Bu Nasıl Özgürlük” kısmında değindiğiniz gibi ezan okuyan müezzinler adeta intikam yarışındalar.
Ben Sinop’ta yaşıyorum.60 yaşındayım. İlimiz 30.000 nüfuslu küçük bir kent.İlimiz ilerici bir kent. Belediye Başkanı CHP’li. Müftülük Sinop’taki camilerin minarelerini hoparlör ile donattıkları gibi, mahalle aralarındaki elektrik direklerine ve apartmanların çatılarına kadar her yeri hoparlör ile doldurdular. Ezan sesinin yüksekliğinden bırakın uyumayı, yanımızdaki ile sohbet bile edemiyoruz. Bebekler ve hastalar ezan okunduğunda yataklarından fırlamaktalar. Bu mudur müslümanlık…
Konuya köşenizde değinirseniz bizleri mutlu edersiniz.”

YANITIM                                                                                                                       “Ben bu konularda üzerime düşen görevi en üst düzeyde yapıyorum, yapacağım. Ancak Sinop’ta olanlar orada oturan vatandaşların sorunu. Sorunlarını kendileri halletsinler. Gerekirse mahkemeye gitsinler. Hoparlörleri yerinden söküp atsınlar. Kusura bakmayın, bunları sizin yerinize ben yapamam.”

Yanıtım, katı mı, saygısız mı, anlayışsız mı? Ne derseniz deyin! Benim, istek üzerine köşemde bir konuya değinerek okurları mutlu etmek gibi bir yazarlık görevim yok!

EZAN SORUNUDEĞİL HOPARLÖR  TACİZİ                              

 7 Ağustos 2009 tarihli Hürriyet gazetesinde “Cami ve Minarelerde Hoparlörlerin Kullanılması” başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Niyetim, hoparlör kurbanlarına itirazlarını dayandıracakları bir yasal belge vermekti:

Diyanet İşleri Başkanlığı Yönetmeliği’ni okuyalım:

“MADDE 21- (1) Başkanlığımız mevzuatına göre minarelerde bulunan hoparlörlerden yalnızca ezân ve salâ okunması gerekmektedir. Bazı yerlerde cami içerisinde icra edilen vaaz, mevlit ve benzeri diğer dinî programların minarede bulunan hoparlörlerden yayınlandığı, bu durumun da hoşnutsuzluğa ve şikayetlere sebep olduğu, Başkanlığımıza intikal eden bilgilerden anlaşılmaktadır. Bu sebeple;

  1. a) Cami içinde yapılan vaaz, mevlit ve benzeri programlar, minare hoparlörlerinden yayınlanmayacaktır.
  2. b) İbadet esnasında cami içindeki ses cihazlarının sabah, akşam ve yatsı gibi cemaatin az olduğu vakitlerde kullanılmaması ve yalın sesle iktifa edilmesi, ayrıca diğer vakitlerde kulağı rahatsız etmeyecek ve huşû içinde dinlenmesine imkân verecek şekilde ses ayarının yapılması sağlanacaktır.
  3. c) Hoparlörlerin ses düzeninin, ezânın çevrede duyulmasını sağlayacak fakat yakın komşuları da rahatsız etmeyecek şekilde ayarlanması temin edilecektir.

(2) Camilerden uzak mahalle veya yazlık sitelerde ikamet eden vatandaşların okunan ezândan istifade edebilmeleri amacıyla belediye yayın cihazından verilmesi, cami ya da mescit bulunmayan yerlere alıcı cihaz konulması hususunda Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı mütalaasında; “Cami ve mescit bulunmayan yerlerde ezân okunmasının meşru olduğu göz önünde bulundurularak, halkın talebi olması şartıyla cami, mescit ve minaresi bulunmayan yerlere, merkezî ezândan yararlanmak amacıyla hoparlör takılmasında sakınca yoktur.” denilmektedir. Buna göre;

  1. a) Hoparlörün takılmasını semt halkının çoğunluğunun istemesi,
  2. b) Cami hoparlörünün monte edileceği yerin/birimin, telefon, elektrik GSM direği vb. mekanların sahibinin ve yetkililerinin onayının alınması,
  3. c) Uzlaşma usûl ve esaslarına riayet edilmesi,

ç) Görüntü ve ses kirliliğine meydan verilmemesi,

Hususları yerine getirildikten sonra, mülkî âmirin onayı alınarak talep edilen ve izin verilen yere ezân sesini nakletmek için hoparlör takılabilecektir.”

DEREBEYLİK CAMİLER

İlçe müftülüğüne özel yazı gönderdiğim için, yazımın yayınlandığı tarihten bir gün sonra (18.07.09) bizim köyün cami hoparlörü genelgeye uygun şekilde ses verdi. Sonra her şey eskisine döndü. Bu arada, Müftülük’ten, gerekli işlemin yapılması için mahalle sakinlerinin bir dilekçeyle baş vurması istendi. Başta, hoparlör sesinden dolayı evini satacağını söyleyen hatun olmak üzere kimse dilekçe yazıp imzalamadı.

Bayanlar ve baylar! Yasal hakkını kullanamayan insana birey denmez. Bu hakkı kullanmayan topluluğa da toplum değil “yığışım” denir. Herkes kendi hakkını korumayı öğrenecek! Vekil kullanmak son derece onur kırıcı. Hürriyet gazetesinde yayınlanan yazım şöyle bitiyordu:

“Anladığım kadarıyla, tek tek camilerin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gönderdiği genelgeleri umursadığı yok. Bazı camiler kendi bağımsızlığını ilan etmiş, anarşik ve disiplin tanımaz bir derebeyi durumunda. Ya da genelge yayınlayan Diyanet İşleri Başkanlığı, genelgenin arkasından işmar edip sanki siz bildiğinizi okuyun demekte. Ancak yasalar ve DİB genelgeleri, sivil toplum örgütlerine ve vatandaşlara disiplinsiz camiler yüzünden DİB’i mahkemeye vermek hakkını tanımakta. Benim vekilliğim bu kadar!”

Bizim köyde, 23.08.2012 günü sabah ezanı okunurken hoparlör cazırdayarak bozuldu. Ardından dakikalarca hoparlör gümbürtüsü. Onarım başarıldı. Müezzin, bu kez hoparlörü daha da açarak ezanı sil baştan okudu. DİB’in ezanla ilgili yönetmeliği umurlarında bile değil!

NOTA BENE:

Gaziantep’teki bombalı saldırı hakkında açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, “Saldırı çalıntı araçla yapıldı” demiş.  Sahi mi? Çalıntı olmayan arabayla saldırı yapılamaz mı? Yazıklar olsun sana Türkiye! Böyle insanların eline kaldın!

(AYDINLIK, 24  AĞUSTOS 2012)