DEVLET, DİN VE DEMOKRASİ (1)

DEVLET, DİN VE DEMOKRASİ (1)

Hatırlıyorum, 1999 depremiydi, İzmit, Adapazarı, Gölcük ve dolayları yerle bir olmuştu. Gene hatırladığım kadarıyla televizyonlar böyle bir olay mahallinden ilk kez canlı yayın yapıyorlardı. Bir takım tılfıl kızlar ve oğlanlar “Halk, devlet nerede diye haykırıp dövünüyor, gerçekten buralarda devlet yok, devlet yok!” teranesiyle görev yaptıklarını sanıyorlardı.

Bir felaketzede bulup mikrofon başında bağırtıyorlardı: “Devlet nerede?”

Böylece, halk da gerçekten devletin nerede olduğunu merak edip soruyordu.

Oysa, doğru soru, hükümet nerede olmalıydı, başbakan nerede, bakanlar nerede, vali nerede, kaymakam nerede, belediye (başkanı) nerede?Geçenlerde sel basan bir yerleşim yerinde zarar görenler, “devlet bize yardım etsin” diyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki devlet bir canlı insan değildi, devletin devlet işlevini yerine getirmesi için bir hükümet ve ona bağlı bir idare gereklidir. Gerekliydi!

Halkın ağzı, yazarların kalemi “Devlet Ana”, “Devlet Baba” demeye alışmıştı. Bu alışkanlığa gelenek denir. Osmanlı hanedanı döneminde devletin analık ya da babalık yaptığı da bir tavatür olmalı. Ne babalık ne de analık etmiştir. Devlet vardır, devlet bizzat padişahtır, hükümet de padişahın kendisidir. Padişah ve onun devlet ve vezirleri halka sadece zulüm etmiştir.

Uzun yıllardır, demokrasilerde, seçimle gelip giden yönetimlerde, devlet ile hükümet ayrı ayrı adlandırılmaktadır.

Prof.Dr.Erdoğan Teziç’e göre: “Devlet, insanların meydana getirdiği bir örgütlenme biçimi olup, hukuki bir varlık, hukuki bir kişiliktir. Hukuk tekniği ile ifade edecek olursak, bu bir ‘manevi şahsiyet’, bugünkü söyleyişiyle ‘tüzel kişilik’ olup, onu oluşturan bireylerden ayrı bir varlığı olduğu gibi, yönetenlerin kişiliklerinden de ayrıdır. Yönetenler, yetkilerini devletten alırlar ve onun adına kullanırlar.” (Anayasa Hukuku, Beta Yayınları, 12.Bası. S.120)

Benzetme yapacak olursak, devlet bir taşıta benzer, otomobil, kamyon, tank, uçak, gemi, tren ve tramvay gibidir. Taşıtlık görevini yapabilmesi için bir sürücüye ihtiyacı vardır. O sürücüye de hükümet denir. Devlet ile hükümet ilişkisinde, devlet daha çok gemiye, uçağa benzer. Geminin bir kaptanı (başbakanı) vardır, uçağın da kaptan pilotu. Mürettebata bakan, bakanlar kurulu demek daha doğru olur. Ve bakanlıklarda örgütlenen idare…

Kaptan kontağı açmadan, araç yerinde durur. Araç nereye gideceğini bilmez, kaptan denen sürücü bilir.

Demokrasilerle yönetilen ülkelerde, demokrasi bilincine sahip vatandaşlar, “Hükümet nerede?” diye sorarlar. Çünkü hükümet ve onun başkanı bellidir. “Al ananı da git!” diye küfredenler dışında, zelzeleye, selin yarattığı hasarlarda vatandaşların yardımına hükümetin başbakanı, bakanları koşarlar. (Ama birkaç binlik koruma ordusuyla değil!) Devletin organlarını (bakanlıkların teşkilatlarını) onlar harekete geçirirler.

Bir kamyon kaza yaptığında, kamyon ceza almaz, sürücü ceza alır. İkinci Dünya Savaşı’nda nazi (Alman) ve faşist (İtalyan ve Japon) yöneticiler suçlu bulundu. Birinci Dünya Savaşı’nda da Osmanlı Devleti’ni İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (Partisinin) savaşa soktuğu kabul edilir.

Günümüzden bir örnek verecek olursak, doğu ve güney-doğuda, TSK teröristlere müdahale etmiyorsa, sorumluluk AKP hükümetine aittir. Çünkü hükümet müdahale emri vermemektedir.

Uzun sözün kısası vatandaşların muhatabı devlet değil onu yöneten (sürücü) hükümettir. Devlet ile hükümet arasındaki ilişkiyi bilmeyen bir insanın vatandaş olduğunu söylemek çok zor. Bunlar demokrasiden habersiz yığışımlardır. Örneğin, AKP’nin dağıttığı paraların ve malların sahibinin devlet olduğunu bilmezler, bilmedikleri için AKP’ye dua edip oylarını ona verirler. Hatta muhalefet olmasa AKP hükümetinin çok daha fazla vereceğine inanırlar ve bu yüzden muhalefetten nefret ederler. Bu nedenle, seçmenin önce, devlet ile hükümeti birbirinden ayıracak olgunluğa erişmiş vatandaşlar olması gerekir. AKP’ye oy verenlerin büyük bir çoğunluğu bu olgunluktan yoksun avantacı tufeyli uyruklardır.

Binek hayvanı (eşek, at, katır) binek aracını birbirine karıştırmamak lazım. Binek aracı sürücüsü kontağı kapattığı zaman durur ama binek hayvanını binici bir yere bağlasa bile kurtulup çevredeki bağa ve bostana zarar verebilir. Bu nedenle eşek, at ve katır devlete benzemez. Onlar hükümete bağlı, emir kulu, büyüklü küçüklü idare memurlarıdır. Teşbihte hata olmaz!

***

Devletin dine gereksinimi yoktur ama demokrasi (yakıt, benzin, mazot) olmadan devlet devlet olamaz.

Devlet, cansız bir makinedir. İnsan olmadan hiçbir şey yapamaz ve insanın iyi bir insan, adam gibi insan olması gerekir. Eline, beline, diline mukayyet bir insan. Şoför mahallinden inerken bindiğinden daha zengin olmayan, belki, daha yoksul olan bir insan!

Hükümet ve idare binek hayvanı ile süvariye benzerler. İdare binek hayvanıdır, hükümet ise süvari. “At binicisine göre kişner!” derler ya… Binici atı serbest bırakmayacak, yularını bağlayacak, ayağını bukağılayacak. Bunu yapmazsa ve hele atı özellikle serbest bırakırsa, yandık ki ne yandık. O zaman yerleşim yerleri, bağlar-bostanlar ve otlaklar günümüz Türkiye’sine benzer. Tıpkı, Gezi Parkı, Validebağ Korusu, 17 ve 25 aralık günleri gibi.

***

Benim emekli kahvesi diliyle anlattığım şeyleri bilim insanları, ansiklopediler başka bir dille anlatıyorlar.

Montesquieu: “Herkes benim ne dediğimi anlamazsa kusur bendedir!” dermiş.

Ama ben onun gibi düşünmem. Aydınlanma düşünürleri böyle söyler söylemeye meraklıdırlar. Ancak, dilbilime göre. Her cümle kendi tersinin de anlamını içerir.

Türkiye Televizyonu Program ve Yayın Planlama Müdürü olduğum sırada, Stutgard’da yapılan bir EBU (Avrupa Yayın Birliği) toplantısında bir BBC temsilcisi, tranistorlu radyoyu överken “Çağımız transistor çağıdır. Düşünsenize bir Kenyalı çobanın bile bir transistorlu radyosu var” demişti de pek çok alkış almıştı.

Ben de konuşmamda, “Çoban radyonun söylediklerini kendi kapasitesi kadar anlıyorsa, ki öyledir, transistorlu radyo sandığınız kadar önemli değildir” demiştim.

Ardından sıkı bir tartışma başlamıştı.

Şimdi gevezeliği ve kendimi övmeyi bırakıp işimize bakalım ve değerli dostum Prof.Dr. Erdoğan Teziç’in ANAYASA (Beta Yayınevi, 12.bası) kitabına başvuralım:

DEVLET: Devlet, insanların meydana getirdiği bir örgütlenme biçimi olup, hukuki bir varlık, hukuki bir kişiliktir. Hukuk tekniği ile ifade edecek olursak, bu bir “manevi şahsiyet”, bugünkü söyleyişle “tüzel kişilik” olup, onu oluşturan bireylerden ayrı bir varlığı olduğu gibi, yönetenlerin kişiliklerinden de ayrıdır. Yönetenler yetkilerini devletten alırlar ve onun adına kullanırlar. (S.120)

Birkaç türlü devlet vardır. Bunlardan ikisi üniter devlet ve federal devlettir. Kuzey Kürdistan yaygarası sırasında, bu konuda söz almaya hevesli herkes, kitabın ilgili bölümünü mutlaka okumalıdır. Çünkü, bu ortamda, at eşeğe, eşek ata garmangarış olmuş durumda.

Devletin egemenliğine dayanan hukuki faaliyetleri üç grupta toplanır: Yasama, yürütme ve yargılama. (Age.s.354)

Yasama erki TBMM’e aittir; yürütme erki (“yürütme”yi yanlış anlamama koşuluyla) hükümetin yetkisindedir; yargı ise adı üstünde yargı örgütüdür.

YÜRÜTME ERKİ (HÜKÜMET):

“Kamu hukukunda, bazı sözcükler kimi kez değişik anlamda kullanılabildiği gibi, eş anlamda da kullanılabiliyor. Bunlardan, ‘hükümet’, ‘yürütme’, ‘siyasî iktidar’, ‘bakanlar kurulu’, “kabine” ve “idare” sözcükleri farklı anlamda oldukları halde başkaca ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de biri ötekini ifade edecek biçimde de kullanılabilmektedir. Onun için, öncelikle bu sözcüklerin anlamları üzerinde durmakta yarar var.”

“Hükümet sözcüğünün, bir metinde kullanıldığı bütün içinde iki farklı anlamı olabiliyor. Birincisi, geniş anlamı ile hükümet, alt kademedeki bağımlı idarenin görevlerinin karşıtı olarak, devletin üst kademedeki faaliyetlerini yerine getirenleri, başka bir anlatımla memur ya da kamu görevlilerinin karşıtı olarak siyasî iktidarı elinde bulunduran yönetenleri ifade eder. Zira, hükümet, bir ülkede izlenecek genel politikayı belirler ve bununla ilgili kararlar alır. İdare ise, hükümetin çizmiş olduğu direktifler çerçevesinde, alınan kararları  somutlaştıran, teknik ve günlük ihtiyaçları  yerine getiren bir görev yapar. Bu bakımdan hükümet üstün bir yerde olup, idare ise buna tâbi, bağımlı bir durumdadır.  (Age.s.355 ve devamı.)

Üstadımız Prof.Dr.Erdoğan Teziç, 355.sayfada devamla “Kısaca, geniş anlamı ile hükümet, siyasi otorite kullanan bütün devlet organlarından ya da siyasi kurumdan oluşur: Parlamento, devlet başkanı, bakanlar kurulu. Böylece ABD, İngiltere, Fransa, Türkiye hükümetlerinden söz edildiğinde, bu ülkenin bütün siyasi kurumları kastedilir” diyor.

Ben, bir şair olarak, bu geniş tanımın kafa karıştırdığını, Bakanlar Kurulu’nun sorumluluklarının faturasını kendisinin ödemesi için devlet ile hükümeti kesinlikle birbirinden ayıran dar anlamı tercih ediyorum.

Benim tercih ettiğim tanım söyledir: Devlet üç erkten oluşur: Yasama, yürütme ve yargı. Bu üç erk birbirine üstün olmasa da yargı yasama ve yürütmenin işlem ve eylemlerini denetler.

Gerçi artık, devletin üç erki de devlet başkanı R.T.Erdoğan’ın gasbına uğramış olsa da bu durum geçicidir. Ülkenin ve cumhuriyetin kurtuluşu için bu gasbın haziran seçimlerinde sona ermesini temenni edelim.

Ancak, siyasal ortamın bilinç bulanıklığından kurtulması için, herkesin Devlet ile Hükümet’i birbirinden ayırması gerekir. Özellikle de Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel dış siyasetinden uzaklaştığı için çamura batan AKP hükümetini sorumluluklarından arındırmamak için, dış siyaset bağlamında, asla Türkiye ve biz sözcüklerinin kullanılmaması gerekir. Zira başta Suriye’de olmak üzere hükümetin politikası Türkiye’nin geleneksel dış politikası değildir.

Türkiye’de eğer AKP iktidarı sorumluluklarından büyük ölçüde kurtuluyorsa, bunun sorumluluğu, doğru dil ve sözcük bilincinden yoksun muhalefet, akademiya ve medyaya aittir.

Ne yazık ki devletin eli yok, eli olsaydı, AKP hükümetini, Şoför mahalline oturan başbakanlarını sille-tokat oradan indirirdi. Devletin, kullanım klavuzu olarak bir anayasası var ama kullanım klavuzuna uymayanı elektrikle çarpan bir aygıt yok. Aslında o aygıt (yargı, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Sayıştay) var ama şartel (şalter) AKP hükümetinin elinde.

Yanisi, ananı beceren kadı, yeğenim! Önce kadıyı iğdiş edeceksin, sonra medresesini kapatıp kaynağını kurutacaksın! Hatırlarsan, 1924 yılında yaptıkları gibi!…

Özdemir İnce

1 Kasım 2014

“DEVLET, DİN VE DEMOKRASİ (1)” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.