DEVLET, DİN VE DEMOKRASİ (2)

 

Bu yazının konusu “Tanrı var mıdır/yok mudur?”, “Din ihtiyaç mıdır/değil midir?” türünden felsefi fanteziler değil. Aklı olan insan, Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu ile uğraşmaz. Her ne nedenle olursa olsun milyarlarca insan onun varlığına inanıyor. Ama modern devlet kesinlikle Tanrı’dan el almaz. Bu bir. İkincisine gelince, paganlıklardan tek Tanrılı dinlere hepsini bizzat insanlar yaratmıştır. Demek ki insan denen metafizik varlığın büyük bir çoğunluğu dinsiz edemiyor. Çünkü Tanrısız ve dinsiz bir dünyaya sıradan insan katlanamaz. Aksi, yüksek fırına benzer beyin ve yürek gerektirir.

Marx’ın, “Hegel hukukunun felsefi eleştirisi” yazısında dediği “Din halkın afyonudur” sözünün artık hiçbir anlamı yok. Çünkü artık afyon birden çok ve hepsi dinden çok daha güçlü.  Öte yandan Karl Marx aynı yazıda halkın bu afyona ihtiyacı olduğunu da söyler. “Bu devlet, bu toplum dini imal etmiştir” der.

Önemli olan şudur: Bunu çok iyi bilip Tanrı ve Din’i yeryüzünün işlerine kesinlikle karıştırmamak! Bu mümkün mü? Zor ama mümkün, mümkün ama zor!

Emperyalizm ve kapitalizm bu zoru başardığına göre, antiemparyalizm ve antikapitalizm de başarmak zorundadır.

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki ne emperyalizm ne de kapitalizm, Tanrısız ve Dinsiz olamaz, edemez, kalamaz.

MARX'IN "DİN AFYONDUR" DEDİĞİ METİN
1966 YILINDA PARİS’TE OKUDUĞUM METİN: “DİN HALKIN AFYONUDUR!” DİYOR.

 

Voltaire: “İnsan hayatının iki kutbu olan din ve hükümete sabit bir biçimde bakamayan kime, korkaktan başka bir şey değildir” demiş. Yazının konusu aşağı-yukarı bu eksen. İnsan hayatının iki kutbu olan “din” ve “siyaset”e korkmadan bakmak ve bu iki kutbun birleşmesi durumunda ortaya çıkacak felaketi haber vermek.

Başbakan Davutoğlu, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken “Bunlar Ensar’ı ne bilir, Muhacir’i ne bilir?” deyu gıyabi idam kararı vermiş. Breh ki ne breh!

Sormadığın sorunun cevabının nasıl olacağını ne biliyorsun?

Ensar bakın ne demektir?

Ensar, (Arapça: أنـــــصــــار‎ ) Arapçada “yardım edenler, yardımcılar” demektir. Sıfat olarak, “herkesi seven, herkese yardım eden” demektir.

Terim olarak, İslam dininin tarihsel gelişimi açısından büyük bir öneme sahip olan Hicret olayı ile bir topluluğa kimlik olarak terimleşmiştir. İslam tarihinde Mekke‘den Medine‘ye göç eden Muhacirlere yardım eden, Medineli Müslümanlara Ensar denmiş; Kur’ân‘da Yaratıcı tarafından bu topluluk işaret edilerek yer almıştır.

İslam tarihinde Ensar olarak anılan Medine halkı; Mekke‘de zûlüm altında olan ilk Müslümanları şehirlerine davet etmiş, onlarla evlerini, topraklarını paylaşmış, kentlerinin bu davet nedeniyle düşmanların taarruzlarına maruz kalmasını göze almışlardır.

Bir ayet ile savaşmaya izin verilene kadar uzun bir süre düşmanlarına karşılık vermeden canlarını vermiş, Yaratıcı‘nın iznini içeren ayet inince de İslam için savaşmışlardır. (Kaynak: Internet)

Internetteki tanım doğrudur. Ve asıl Başbakan, “Ensar”ın ne anlama geldiğini bilmiyor ve Voltaire’in sözünü ettiği iki kutbu tehlikeli bir şekilde bir araya getiriyor: Dini siyasetin hizmetine veriyor!

Bir kere, Türkiye’nin konum ve durumu ile Medine’nin durum ve konumu aynı değil, dolayısıyla Türk halkı “ensar” değil. Öte yandan, Suriye’den kaçan halk ile Mekke’deki zulümden kaçan ilk Müslümanlar mukayese edilemez. Daha kestirmeden söylersek: Türk halkı ensar değil, Suriye’den kaçıp Türkiye’ye gelenler muhacir değil. Kendi hükümeti bile onlar için “misafir” diyor ki bu sıfat da çok tartışmalıdır.

Bir televizyon (CNN-Türk) “Ayetlere adlarını kim verdi?” diye bir program yayınlayacakmış. Bunu iftiharla ilan ediyor. Halka faydası ne? Böyle bir program sadece din uzmanlarını teologları, ilahiyatçıları ilgilendirir. Hıristiyanlıkla ilgili böyle bir programı sadece Vatikan televizyonu yayınlar. Türkiye’de DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) televizyonu yayınlasa bile tuhaf kaçar. Bu ülkenin televizyonlar yıllardır bu türden yaptıkları programlarla ülkeye verdikleri zararın farkında değiller mi? Din ve siyaseti (devlet ve hükümet) birleştirme gayreti değil mi?

Başta Ali Kırca (Siyaset Meydanı, 06.0.1994-01.06.2013) olmak üzere,yıllardır, televizyonlarda ve gazetelerde “Demokrasi ile İslam Çelişir mi?” diye programlar yaptılar. Bu da söz konusu iki kutbun birleştirilmesidir.  İslamla çelişiyor diye demokrasiden vaz  geçecek  miyiz? Bu ne kafa yarabbi?!

Avrupa’da dinde reform yapıldığı için bilimsel gelişmenin önünün açıldığı sanılır ama bilimsel gelişmenin gerçek nedeni Rönesans düşüncesi ile laiklik ayrımının (din ile devletin ayrımsanının) kökleşmesidir.

Türkiye’de dinde yenilik yapılmasının, (varsa) reform hareketlerinin gerçekleştirilmesi Cumhuriyet’i ilgilendirmez, bu, becerebilirlerse din adamlarının işidir. Ama ne var ki bu işi 900 yıldır beceremediler.

Yazıyı sınırları belirli bir düzleme oturtmak için Prof.Dr.Mehmet Dağ’ın “İslam Dininde Reform, Ama Nasıl?” başlıklı yazısının bir bölümünü dikkatinize sunacağım. Yazı, dostum Hasan Aydın’ın “Felsefi Antropolojinin Işığında Hz.Muhammed ve Kuran” (Bilim ve Gelecek Kitaplığı) adlı kitabının sonunda (s.253) son söz olarak yer almakta.

“Kuran ayetlerinin içeriği Hz. Muhammed’in peygamberlik yaşamında geçirdiği değişime koşut (paralel) bir değişim göstermiştir. Sözgelimi, hicret öncesi ayetler hem daha yumuşak ve hoşgörülü hem de siyasetten uzaktır; buna karşılık Hz. Muhammed’in devlet başkanlığı sürecinin başladığı Medine dönemiyle birlikte ayetler giderek sertleşir, hoşgörü ve yumuşaklık ortadan kalkar; hukuksal düzenlemeler yoğunlaşır. Kuran sık sık “düşünmek”ten ve “anımsamak”tan söz etse de, düşünmek ve anımsamak İlimcilerin ve Diyanet camiasının sözünü ettiği gibi, evrendeki nedensel bağlantıları düşünmek ve anımsamak değildir; çünkü Kuran, Tanrı dışında gerçek hiçbir neden kabul etmez. Kuran’a göre, her olayın ardında Tanrı vardır. Geleneğimizde takdir-i ilahinin önemli bir yerinin bulunması ve her şeyin Tanrı’nın iznine bağlanması, Kuran’m bu bakış açısıyla ilgilidir. Tanrı yaratır, yaratırken özellikle tapınma ve sınav için (Zariyat Suresi, 56; Mülk Suresi, 2; Maide Suresi, 48.) yarattığı insanı düşünür; insanın çıkarına, yararına ve iyiliğine olan şeyleri yaratır. Örnek vermek gerekirse; Tanrı gündüzü çalışmak, geceyi dinlenmek için (Nebe Suresi, 9-11; Enam Suresi,96), şimşeği ve gök gürültüsünü insanları korkutmak için (Rad Suresi,12-13), yeryüzü ve gökyüzünü insanların yiyecek ve barınma sağlaması için  (Hicr Suresi,19-20. Lokman Suresi,10) , yıldızları ve öteki ışıklı gök cisimlerini insanların aydınlanmaları ve yollarını bulabilmeleri için (Furkan Suresi,61; Mülk Suresi, 5; Nuh Suresi,16; Hicr Suresi, 16; Enam Suresi, 97) yaratmıştır. İşte insanın bunları düşünmesi ve anımsaması ve sonuçta Tanrı’ya yönelmesi gerekir. Kısaca ifade etmek gerekirse, Kuran’da çağdaş bilgiyi kuracak hiçbir şey bulmayız; ama Tanrı’ya inanca yönelten pek çok ayetle karşılaşabiliriz. Kuran bildirisinde dikkati çeken ana amaç, Tanrı’ya inancı sağlamak; böylece Kuran’da tanrısal kaynaklı olduğu ileri sürülen yargıları inananlara kolaylıkla dayatmaktır.

Görüldüğü gibi, hangi kaynaktan geldiği savlanırsa savlansın, toplumsal, ahlaki ve hukuksal yargıları saltık (kayıtsız, koşulsuz) yargılar olarak nitelemenin olanağı yoktur. Bu türden yargıların oluşumunu toplumsal ve kültürel koşullar belirler. O halde ne her şeyi din eksenine oturtmayı amaçlayan Kuran’ı yeniden yorumlama ne de dinde yenileşme toplumumuzu esenliğe çıkarabilir ve ona huzur getirebilir. Yapılması gereken, büyük önder Atatürk’ün önderliğinde cumhuriyetimizin ilk 23 yılında olduğu gibi, yeni kuşaklara çağdaş bilimin ne olduğunu, hangi yöntemleri kullanarak anlamlı sonuçlara varılabileceğini iyice öğretmektir. Eğer bu yapılabilirse, insanımız birilerinin yorumuna ve dini yenileştirmesine gerek kalmadan dinini ve inancını pekâlâ kendisi kurabilir.”

(Cumhuriyet Gazetesi, 04.10.2000)

***

Bir insan,Tanrı’nın gündüzü çalışmak, geceyi dinlenmek için , şimşeği ve gök gürültüsünü insanları korkutmak için , yeryüzü ve gökyüzünü insanların yiyecek ve barınma sağlaması için, yıldızları ve öteki ışıklı gök cisimlerini insanların aydınlanmaları ve yollarını bulabilmeleri için  yaratmış olduğuna inanabilir. Buna kimse karışamaz, onun bu inanç özgürlüğüdür.

Bir insan, Tanrı’nın yaptığı şeylerin bilimsel nedenlerini bilmesine karşın, Tanrı’ya ve bir dine inanabilir. Buna kimse karışamaz, bu onun inanç özgürlüğüdür.

Bir insan Tanrı tarafından yapıldığı iddia edilen şeylerin bilimsel nedenlerini bildiği için Tanrı’ya ve herhangi bir dine inanmayabilir. Buna da kimse karışamaz, bu onun inanç özgürlüğüdür.

Bu üç insan, aynı toplumda, aynı ülke ve aynı dünyada yaşadıkları için birbirlerinin inançlarına saygı duymak zorundadırlar. Burada hoşgörü değil, insan haklarına dayalı bir demokratik hakka sarsılmaz bir saygı duymak söz konusudur.

Bu üç insan, aynı zamanda, Voltaire’in sözünü ettiği iki kutbu (din ve hükümet) üst üste, alt alta, yan yana, karşı karşıya getirmemek zorundadırlar. Bu zorunluluğa artık günümüzde Avrupa’da “laiklik”, Anglosakson dünyasında “sekülarizm” diyorlar.

***

İnternete girdim ve “İnancını yaşamak!” yazdım. Karşıma bir soru ve bu soruya verilen cevaplar çıktı:

“Soru: Dinde zorlama olmadığı halde ve herkes kendi inancını yaşamakta serbest bırakılmışken neden Hz. İbrahim putperestlerin putlarını kırmış, Hz. Muhammed Kabe’deki putları kırdırmıştır?

Cevap: İslam dininin en öncelikli hedefi Allah’ın birliğini ders vermek, insanlık camiasında bu inancı hâkim kılmak ve dolayısıyla her türlü şirki reddetmektir. Cahiliye döneminde müşriklerin şirke dair inançlarını ortaya koyan ve kendi bölgelerinde şirkin hâkimiyetini simgeleyen en büyük unsurlar, her türlü heykellerdi. Bu heykellerin şirk propagandasında, cahil halk kesimini aldatmada çok önemli fonksiyonları vardı:

Her türlü mantıktan uzak bir anlayış içerisindeki cahil insanlar -babalarından kalma bir gelenek olarak- tevarüs ettikleri bu şirk inancını gözlerinin önünde olan heykellerle devam ettiriyorlardı. Akılları gözlerine inmiş bu klasik materyalistlerin sahte dayanak noktalarını ortadan kaldırmak büyük önem arz ediyordu.

Tarih-Siyer kayıtlarından anlaşıldığı üzere, bu heykellerin bir kısmında cinler cirit atıyordu. Bunların hatiften/gaipten/o heykellerin içinden gelen ve söz konusu heykellere tapmaya davet eden seslerini kesmek gerekiyordu. Bu heykellerin ortadan kaldırılması, bu şeytanların telkinlerine son veriyor ve insanların daha sağlıklı düşünmelerine imkân sağlıyordu.

İlah olarak kabul edilen ve çok eski bir gelenek olarak insanların iliklerine kadar işlemiş -akıldan ziyade duygusal hareket etmeye alışık- bir toplumda, putperestlik düşüncesini yok etmek için bizzat “ilah” diye anılan nesnelerin yok edilerek onların ilah olmadıklarını göstermek çok kestirme bir yoldur.

Bu ve benzeri nedenlerden ötürü, tevhit inancını hâkim kılmak için gönderilen İslam dininin bu davasını anlatmak için, insanların özgürce düşünebilecekleri, -göz önünde olmakla akılları esir almış- tapılan heykelleri ortadan kaldırarak sağduyularıyla hareket edebilecekleri bir ortamı sağlaması gerekiyordu. Bu bir zorlama değil, bir fırsat eşitliği sunmak anlamına gelir.”

***

Adamların heykellerini kırmak bir zorbalık değil, fırsat eşitliği (!) sunmak anlamına geliyormuş. Ne güzel değil mi? “Kendi inancını yaşamak” denince, adam kendi İslami inancını yaşamak özgürlüğü olarak anlıyor. Kendi İslami özgürlüğünü nasıl yaşayacak? Putperestlerin putlarını kırarak, Kabe’deki putları kırarak. Kırıcıların kırma özgürlüğü var, putataparların putlarına tapma özgürlüğü yok. Bu ne biçim kendi inancını yaşamak? Bu anlayış günümüzde de sürmektedir.

Sen bilimsel gerçek ve doğrulara karşın Tanrı’nın  gündüzü çalışmak, geceyi dinlenmek için , şimşeği ve gök gürültüsünü insanları korkutmak için, yeryüzü ve gökyüzünü insanların yiyecek ve barınma sağlaması için, yıldızları ve öteki ışıklı gök cisimlerini insanların aydınlanmaları ve yollarını bulabilmeleri için yarattığına inanıp bunu savunacaksın.  Senin gibi inanmayanları kâfir ilan edeceksin… Oh ne âlâ memleket!

“Medine Sözleşmesi Hz..Muhammed tarafından 622’de düzenlenmiştir. Sözleşme Muhammed ve Müslümanları, Yahudileri ve Paganları da içine alacak şekilde Yesrib şehrinin (daha sonraki ismi Medine) önde gelen aşiret ve aileleri arasında resmi bir antlaşma oluşturmuştur. Sözleşme Medine’deki Evs Kabilesi ve Hazrec Kabilesi kabileleri arasındaki şiddetli iç çatışmalara bir son vermek amacıyla hazırlanmıştı.Bu amaç doğrultusunda Medine’deki Müslüman, Yahudi ve Pagan toplulukları Ümmet adı altında tek bir topluluk olarak toplamak için hepsinin payına düşen haklar ve sorumluluklar oluşturuldu.” (İnternet)

Zayıf durumda bulunan Müslümanlar Medine’ye geldikleri zaman kentin nüfusunun yarısı Yahudilerden oluşmaktaydı. Ama iyice güçlendikleri zaman Yesrip (Medine) Yahudilerini tehcir edip kılıçtan geçirdiler.

Henüz zayıf olduğun dönemde, “sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kafirun,6) diyeceksin, güçlenip devlet kurunca da “Fitne ortadan kalkıp din yalnızca Allah’ın olana kadar onlarla savaşın” (Bakara, 193) diye emir vereceksin. Ve Medine’deki Yahudileri kılıçtan geçirip arta kalanları köle ve cariye yapacaksın, artanları da esir pazarlarında satacaksın. Ve bunları 2014 yılında bile uygulayacaksın! Bu ne biçim iş?

Demek ki İsmlamcıların sözünü ettiği “Kendi inancını yaşamak!”, kendi inancına yaşayıp başkalarının inancını yok etmek anlamına geliyor. Bu ne yoğurdun bolluğu!

Demek ki Voltaire’in dediği gibi din ve hükümetin iki ayrı kutupta kalması ve arada laiklik ilkesinin hakem durmasından başka çare yok. Cumhuriyet işte bunu başardı. Başardı ama İslamcının ve ruhban sınıfın (ulema, hoca, imam, molla…) elinden başka inançlara baskı yapma olanağı alındığı için, kendi inancını zorlamak olanağı elinden alındığı için, baskı gördüğünü ileri sürüp feryat edeceksin. Herkese kendi inancını özgürce yaşamak olanağı getirdiği için cumhuriyetten nefret edeceksin.

Hıristiyan dininde reformun İncil’in (Yeni Sözleşme) gözden geçirilip modernleştirildiği sanıyor. Luther, İncil’i Almancaya tercüme etmekten başka bir şey yapmadı. Hıristiyanlığı değil de Hıristiyanları değiştiren etken Reform’dan çok, Rönesans denen kültürel ve düşüncel devrim ile, bunun yanında, toplumsal ilişkilerde meydana gelen gelişmeler ve sınıflar mücadelesinde burjuva sınıfının güçlenmesidir. Rönesans devrimi dinsel dogmaların yerine bilimsel doğruların gelmesine yol açtı.

Müslümanların çoğunluğunun Kuran’ın ciltli olarak gönderildiğine ve tek harfinin değiştirilmediğine inanmaları bir yana (Kuran Hz.Muhammed’in ölümünden sonra kitap haline getirilmiştir), 900 yıldır her türlü reform hareketlerine karşı korunmuştur. Aslına bakarsanız, Kuran’ın değil Müslümanların reforme edilmeleri gerekmektedir. İnsanların zihinlerindeki değişim sadece Türkiye’de Cumhuriyet sayesinde bir ölçüde gerçekleşti. Bu zihniyet değişikliği sayesindedir ki Cumhuriyet 1939’a kadar ülkede sanayi kurdu, ülkeye ekonomik bağımsızlık kazandırdı. Toplumun önemli bir bölümü ve yönetici kitle laikleşmemiş olsaydı, ülke şu anda Arap ülkeleri düzeyinde olurdu.

Ülkenin geleceği ülkenin laiklik ekseninden uzaklaşmamasına bağlı ama kendilerinin “Ak Saray” adını verdikleri ama aslında “Ak Kondu” olarak adlandırılması gereken ucube binayı yasa dışı konduran R.T.Erdoğan’ın önderliğinde AKP’nin eğitim sistemine indirdiği darbelerden ve zorla dinselleştirmelerden sonra bu da çok zor görünüyor.

Özdemir İnce

4 Kasım 2014

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Formun Üstü

Formun Altı

“DEVLET, DİN VE DEMOKRASİ (2)” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.