DEVLET, DİN VE DEMOKRASİ (3)

(Bu bir 10 Kasım anma yazısıdır!)

Üç yazılık dizinin en önemli bölümüne geldik. İlk iki yazıda devletin “çağdaş bir devlet” olabilmesi için “din” ile boşanması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Sonuç olarak: Demokrasinin yaşayabilmesi için  (dine karşı olmayan ancak) dinden boşanmış, dolayısıyla laiklaşmiş bir toplum ve devlet ortamının var olması zorunluluğunu dile getirdim.

Böylece sıra geldi demokrasiye: Çağdaş demokrasinin var olması için, “din”in demokrasinin oluşturucuları (composant) arasında yer alamayacağı gerçeğine. “Din”in yönetimde yer aldığı bir sistemde demokrasiye kesinlikle yer yoktur.

Çağdaş, laik ve demokratik bir devletin temelinde “Modernite (Modernité” vardır. İşte bu nedenle, dünyanın bütün İslamcıları moderniteden ve onun içinde yer aldığı her şeyden nefret ederler: Araplar ve öteki İslam toplumları moderniteden “gıyaben” nefret ederler, bizim İslamcılar ise 200-250 yıllık kuramsal deneyime, 91 yıllık yaşanmış deneyime dayanarak “modernite”den nefret ederler.

Türkçede bir çok sözcük ve kavram gibi MODERNİTE’nin de ırzına geçildi. Oysa insanın gözü gibi sakınacağı bir kavram. Aşağıda okuyacaksınız, bu sözcük ilericilik, çağdaşlık, yenilikçilik, yenileşme anlamında kullanılıyor. İlericilik, yenilikçilik, yenileşme, çağdaşlaşma gibi sözcükler varken “modernite” sözcüğünü kullanmak, ukalalık ve cehalettir.

Ertuğrul Özkök, Hürriyet gazetesini övmek için “Modernitenin öncüsü ve sektörün trend belirleyicisi” (08.11.14) diyor. Ertuğrul Özkök bile moderniteyi modernleşme, çağdaşlaşma ile karıştırıyor.

Mersin’de bir laf vardır: “Ben diyorum cerre (testi) boğazı, o diyor yandı götümün ağzı!”

Böylesine entelektüel bir yazıda bu bayağı cümlenin ne işi var diye sakın düşünmeyin. Yoruma fırsat vermeyen son derece aydınlık bir cümledir.

Modernite sadece AYDINLANMA anlamında kullanılmalıdır.

—————————————————————————————-

MODERNİTE Avrupa‘da yaklaşık olarak 17. yüzyıl civarında ortaya çıkan, zamanla tüm dünyaya yayılan toplumsal değerler sistemine ve organizasyonuna verilen isimdir.  Genel anlamda gelenek ile karşıtlık ve ondan kopuşun; bireysel, toplumsal ve politik yaşam alanlarının tamamındaki dönüşümü ya da değişimidir. Anthony Giddens‘a göre moderniteyi özgün yapan niteliklerinden biri devamsızlık özelliğidir. Marxist felsefeye dayalı tarihsel materyalizme dayanan bu düşünceye göre özellikle modernite öncesi ile modernite arasında oldukça belirgin bir kırılma söz konusudur. Modernite, toplumsal ve bireysel hayatın her aşamasını hem derinden, hem de geniş bir açıdan sarsmış ve değiştirmiştir.

Modernleşme ve Modernizm ile ilişkili ama bunlara indirgenemeyecek olan bir kavramdır. Ortak bir bağlama dayansalar da tarihsellikleri ve ifade ettikleri anlam alanları bakımından birbirlerinden ayrılırlar. (Wikipedi)

(Yeterli olmayan bir tanım. Fransızca wikipedide Aydınlanma –Lumières- ile ilişkisi özellikle belirtilir)

—————————————————————————————-

MODERNİTE, DEMOKRASİ VE DİN

Şimdi sözü Samir Amin’e bırakıp MODERNİTE, DEMOKRASİ VE DİN (Özgür Üniversite Yayınları, s.62) adlı muhteşem kitabından bir alıntı yapacağım. Keşfedilmiş Amerika’yı bir kez daha keşfetmenin gereği yok.

***

Öndeyiş: Politik İslâm Neden moderniteye karşı?

[Modernité, insanların bireysel ve kolektif olarak tarihlerini yaptıkları, bu amaçla yeni şeyler keşfetme ve geleneğe itaat etmeme hakları olduğu ilkesine dayanır. Bu ilkeyi ilan etmek, Feodal Hıristiyan Avrupa da dahil, tüm premodern toplumları düzenleyen temel ilkeden kopmak demektir. İşte modernité böyle bir iddia ile ortaya çıktı. Bu itibarla, bir yeniden doğuş [Renaissance- Rönesans] değil, tamı tamına bir doğuş [naissance] söz konusudur. Tarihin o anına bizzat Avrupalıların da Rönesans demesi yanıltıcıdır. Bu İdeolojik bir kurgunun ürünüdür ki, buna göre Eski Yunan-Roma geleneği moderniteyi içeriyordu ama bu “Orta Çağda” [yani eski moderniteyle yeni modernité ansındaki dönemde] koyu dinî taassup [obscurantisme religieux] tarafından toprağa gömülmüştü… Bu, efsanevi bir ilk çağ anlayışının ürünüdür ve Avrupa -merkezciliğin bir argümanıdır. Bununla, Avrupa’nın kendi mirasıyla buluştuğu “kendi kaynaklarına döndüğü” söylenmiş oluyor [yeniden doğum], oysa asıl söz konusu olan kaynağa dönmek değil, Avrupa’nın kendi tarihinden kopuşu gerçekleştirmesiydi.

Avrupa Rönesans’ı, o dönem Avrupa’sının kapitalizmi keşfederek kendi çelişkilerine çözüm bulmasını sağlayan modernité, demokrasi ve din kültüralizmlerin eleştirisi   bir iç sosyal dinamiğin eseriydi. Arapların XIX. yüzyılda Rönesans’ı taklit ederek Nahda dedikleriyse öyle değildi. Nahda bir dış şoka tepkiydi. Modernitenin güçlü ve fetihçi duruma getirdiği Avrupa, Araplarda karmaşık [muğlak] duygular ve tepkiler ortaya çıkarıyordu: Bir yandan hayranlık çekicilik, diğer yandan da antipati [fetihlerin yarattığı nefret] uyandırıyordu. Arap Rönesans’ı nitelemesi kavramın harfi harfine benimsenmesiydi. Esasen şöyle bir akıl yürütme söz konusuydu: Eğer Avrupalıların yaptığının aynısını Araplar da yapar, kendi “kaynaklarına” [özlerine] dönerlerse, kısa zamanda eski haşmetli geçmişlerine kavuşabilirlerdi. Nahda Avrupa’yı güçlü yapan modernitenin muhtevasını, ne olduğunu kavrayabilmiş değildi. […] Nahta moderniteyi tanımlayan gelenekten zorunlu kopuşu gerçekleştiremedi.

Avrupalılar kendi “rönesanslarını’ oluştururken, -efsane olsa da- geçmişlerini Hıristiyanlık öncesi Eski Yunan’a dayandırdılar. Bu tür bir uydurma “özgünlüklerinin” dini veçhesini görecelileştirmeyi sağladı. Buna karşılık Araplar aynı analojiyi oluştururken, kendi geçmişlerini İslâmiyet’e dayandırdılar. Bunun için de Cahiliye denilen dinsizlik dönemi Eski Ortadoğu medeniyetinin mirasını ve o mirasın katkılarını silmeleri gerekiyordu.

Nahda dinin politikadan ayrılması demek olan laikliğin önemini kavrayamadı. Oysa laiklik politikanın özgür keşif alanı haline gelerek, modern anlamda demokrasinin önkoşulunu oluşturur. Nahda dini karanlıkçı [obscurantistes] sapmalardan temizleyip yeni bir okumayla laikliğin yerine ikâme edebileceğine inanıyordu. Arap toplumları bugüne kadar laikliğin Batıya mahsus bir “özgünlük” değil, modernitenin bir gereği olduğu gerçeğini kavramakta yetersiz kaldılar.Nahda, gelenekten kopma hakkı demek olan demokrasinin önemini de anlayamıyor. […]

Arap toplumları hâlâ moderniteye girebilmiş değiller ama günlük yaşamlarında modernitenin meydan okuma­sının sonuçlarını açıkça yaşıyorlar ve hâlâ büyük ölçüde otokratik iktidar ilkelerini kabulleniyorlar. O da meşrulu­ğunu garip bir şekilde demokrasi ilkesini tanımamaktan alıyor. Eğer emperyalist saldırıya direnebilirse- en azın­dan o izlenimi verebilirse- eğer kitlelerin maddi refahında gözle görülür bir iyileşme sağlaya bilirse – ki, bu durum­da aydın despot olur- kitleler nezdinde rağbet görüp sevi­liyor. Bu sebeple Arap toplumlarının moderniteye girmemiş olması ve modernitenin söylem düzeyindeki kaba reddi, İslâm projesinin temelini oluşturuyor ve kitle­ler nezdinde sanıldığından daha büyük yankı buluyor. ]

***

İtiraf edin: Şimdiye kadar başta Araplar olmak üzere Müslüman ülke ve halkların trajedisini bu denli açık-seçik açıklayan bir metin okudunuz mu?

Şimdi “Arap” sözcüğünün yerine “Türkiye İslamcıları” ve de “AKP’nin yönetici kadroları” yazarak bir kez daha okuyun. Durum anlaşılacaktır.

Durum anlaşılınca da Cumhuriyeti ve Cumhuriyet’in kurucularını tarihteki yerlerine okurtalım mı? Okuyalım! Okuyunca ben şu doğru ve gerçekleri buldum, sizler ne dersiniz?

  1. Cumhuriyet premodern toplumları düzenleyen temel ilkeden kopmayı göze almıştır. Cumhuriyet devrimleri cumhuriyetçilerin Batı’yı, rönesansı ve moderniteyi çok iyi kavradıklarının kanıtıdır. İslamcılar, Arap Nahdacılarından farksız oldukları için, dünyada eşi görülmemiş kültürel sıçramanın Ortaçağ’dan kurtuluş olduğunu anlamamışlardır. AKP’nin besinini bu anlamama ve buna dayanan red oluşturuyor.
  2. Arap Nahdası bir dış şoka (moderniteye) tepkiydi ama cumhuriyet ve cumhuriyetçiler için bir dış şok söz konusu değildi. Onlar, moderniteyi işselleştirdiler. Arap dünyası ile AKP tayfası o şoku hala yaşıyor, ama modernitenin meyvelerini devşirmekten geri durmuyor.
  3. Nahda Avrupa’yı güçlü yapan modernitenin muhtevasını, ne olduğunu kavrayabilmiş değildi… Nahta moderniteyi tanımlayan gelenekten zorunlu kopuşu gerçekleştiremedi.Çünkü: Arrupa aklı Hıristiyanlık öncesine geri dönerken İslami reformcular İslam’ın ilk yıllarına dönmenin kendilerini kurtaracağını sandılar.Ama, Türkiye Cumhuriyeti, Arapların ve Nahda’nın beceremediklerinin tamamını gerçekleştirdi.
  4. Cumhuriyet geçmişini islamiyete dayandırmadı, tam tersine Devlet’i İslamdan arındırmaya çalıştı. Arap Nahdası dinin politikadan ayrılması demek olan laikliğin önemini kavrayamadı ama Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, kuracakları devletin temellerinde laikliğin ödünsüz bir şekilde yer alması gerektiğini biliyorlardı.
  5. Arap Nahdası, dini, karanlıkçı sapmalardan temizleyip yeni bir okumayla laikliğin yerine ikâme edebileceğine inanıyordu. Arap toplumları bugüne kadar laikliğin Batıya mahsus bir “özgünlük” değil, modernitenin bir gereği olduğu gerçeğini kavramakta yetersiz kaldılar. Nahda, gelenekten kopma hakkı (zorunluluğu) demek olan demokrasinin önemini de anlayamadı.
  6. Sonuç: Türkiye’nin t1923-1946 arasındaki 23 yıllık tarihi Arap toplumlarıyla karşılaştırıldığında, Cumhuriyet’in bu dönemde yaptıklarının “doğru” olduğu görülür. Amacı: Modernite, Laiklik ve Demokrasi’yi, İslam’a karşın, gerçekleştirmek idi. İslamcılar “Din elden gidiyor” diye ciyakladılar ama, din, cumhuriyet sayesinde İslamcıların kirli ellerinin sıvadığı kirden arınıyordu. Arınacaktı.

Bizim sağcılar ve İslamcılar demokrasi aşığıdırlar (!) ama modernite ve laiklikten nefret ederler. Ama laiklik ve modernite olmadan demokrasi demokrasi olmaz. Kim ki modernite ve laikliğe karşıdır, demokrasiye de karşıdır! Gerisi palavradır!

***

Modernite’nin anlamını en kabadayı aydınlarımıza sorun, %99’u “Modernite Avrupa’nın aydınlanmasıdır” diyemeyecektir.

Kısacası Modernite = Aydınlanma!

Peki “aydınlanma” nedir?

Modernitenin anlamını bilmeden de hiçbir şey yapılamaz ve CHP’ye halkı kazanmak için AKP’nin izlediği yolu izlemesi, AKP’nin yöntemlerini benimsemesi gerektiği söylenir.

Sağcı olmayan kesimde, Modernite denince akla ne yazık ki modern yaşam, mini etek, internet, cep telefonu falan gelir.

İslamcı kesimde ise, mini etek, fuhuş, kumar, uyuşturucu, ana-babaya saygısızlık modernitedir.

Bu durumda, demek ki bir kez daha Samir Amin’i yardıma çağırıp ardından “şerh”imizi sunacağız. Samir Amir bir yana Modernite, Demokrasi ve Laiklik’i yazmış, bunların karşısına da İslam’ı getirmiş. Bunun anlamı şudur: “İslamın, modernite, demokrasi ve laiklik ile imtihanı!” 1990’larda yazılı-yazısız basında bu olgu (durum) tersine çevrilmiş ve “Cumhuriyet, modernite, demokrasi ve laikliğin İslam ile imtihanı” halinde sunulmuştu ve bu da entelektüel açılım sanılmıştı. Sanki  bu dört insani ve siyasal erdemin İslam’la uyuşması gerekirmiş gibi.              O zamanlar, öfke ile, “Tartışılmaz olanı tartışamazsınız!” diye isyan etmiştim. O zamanlar “Tartışılmaz olanı tartıştırma” sapkınlığının cazgırlığını Ali Kırca yapıyor ve aydıncılık oynayan, yakalarında Atatürk rozeti taşıyan muhitlerde müthiş itibar kazanıyordu. Of, offffffffffffffff!

Bakın, Cumhuriyetimizin candamarı modernite ne anlama geliyormuş:

***

Modernité, Demokrasi, Laiklik ve İslam

[Müslüman-Arap bölgesinin görüntüsü, sosyal ve politik yaşamın tüm alanlarına dinin [İslâm’ın] damgasını vurduğu izlenimi veriyor. O kadar ki, başka türlü olabileceğini tasavvur etmek yersiz… Yabancı gözlemcilerin çoğunluğu [politik yetkililer ve medya] buradan hareketle, modernitenin ve demokrasinin, İslâm’ın bu baskın varlığına uyum sağlaması, bunun için de fiilen laikliği dışlaması gerektiği sonucuna varıyorlar… Ya da, eğer böyle bir uzlaşma mümkünse, desteklemek gerektiğini söylüyorlar. Eğer o da mümkün değilse, bu bölgeyi olduğu gibi kabul etmek ve ona göre davranmak gerektiğini ileri sürüyorlar. “Gerçekçi” denilen bu görüşü asla paylaşmıyorum. Bölge halklarının ve başka yerlerdeki halkların geleceği laiklik ve demokrasidedir [uzun bir perspektifle de dünya sosyalizmindedir]. Böyle bir gelecek hem söz konusu bölgede hem de başka yerlerde mümkündür; ama asla “kesin” ve “garanti” de değildir.

Modernité, XVI. yüzyılda Avrupa’da uç veren evrensel tarihte bir kopuş demektir ve modernité insanın bireysel ve kollektif olarak kendi tarihinden sorumlu olduğunu vazeder. Oradan hareketle de modernité, öncesinin egemen ideolojilerinden kopuşu temsil eder. Modernité, demokrasiyi mümkün; dinin siyasetten ayrılması anlamında laikliği varsayar ve gerekli kılar. XVIII. yüzyılda Aydınlanma Filozofları tarafından formüle edilip, Fransız Devrimi’yle de hayata geçirilen modernité, bir tür modernité/ demokrasi/laiklik “bütünlüğüdür”. Ondaki ilerleme ve gerilemeler modern dünyayı biçimlendire gelmiştir. Fakat modernité sadece bir kültürel devrim değildir; kapitalizmin doğuşu ve gelişmesiyle sıkı ilişki içinde oluşu, onu biçimlendirmiş, dolayısıyla “gerçekte var olan” modernitenin tarihsel sınırlarını da belirlemiştir. Şurada burada görülen somut demokrasi ve laiklik biçimleri, kapitalist gelişmenin aldığı somut biçimlerle doğrudan ilgilidir. Başka türlü söylersek, sermaye egemenliğinin aldığı somut biçimler, siyasi rejimlerin niteliğini doğrudan etkilemiştir. Hegemonik tarihsel kompromiler [uzlaşmalar], benim “politik kültürün tarihsel güzergâhı” dediğimi biçimlendirmiştir.

Burada özet olarak yaptığım sunuş, tarihsel materyalist yöntem anlayışımı hatırlatmakla yetinecek [başka yazılarımda daha geniş tahlillere ulaşılabilir]. Burada sadece kapitalist modernite/demokrasi/laikliğin farklı eklemlenme biçimlerine dair teorik çerçeveyi özetlemekle yetineceğim.

Aydınlanma Filozofları ve Fransız Devrimi radikal bir laiklik modeli önermişlerdi. Ate [Tanrı tanımaz] veya agnostik [bilinmezci] veya mümin [inançlı], dolayısıyla Hıristiyan olsun, birey seçmekte özgürdür ve devlet bu işin dışındadır; ona burnunu sokmaz, sokmamalıdır. Avrupa kıtasında – ve Restorasyon dönemi Fransa’sında-geri adımlar ve burjuvaziyle modernité öncesine ait egemen sınıflar arasında uzlaşmalar [kompromiler] bir döneme damgasını vurdu. Böyle bir kompromi de laikliğin “yumuşatılmış versiyonu” demekti. Kilisenin sosyal işlevi politik yapıda yer almasa da, bu, bir tür tolere etmek olarak algılandı. Öte yandan, ABD de tarihsel güzergâhın oluşturduğu politik kültür temelli gericiydi; laikliği tanımıyordu. Din, toplumda önemli sosyal işlevi olan bir aktördü ve orada laiklik, resmi dinlerin çokluğu olarak anlaşıldı [orada tüm dinler hatta tarikatlar bile resmidir].

Demokrasinin çağdaş zamanlarda en önemli özelliği bireylerin ve toplumsal katmanların her alanda (siyasal, ekonomik,v.) eşitliğidir.

Kabul edilen laikliğin radikallik düzeyiyle, laikliğin toplumsal dönüşümdeki işlevine dair anlayış arasında doğrudan ilişki vardır. Sol hareket [radikal veya ılımlı], toplumun istenen istikamette biçimlendirilmesinde politikanın önemli olduğunu düşünür, bu yüzden radikal bir laikliği savunur. Muhafazakâr sağ, ister ekonomide [ki, orada sermaye için işleri piyasaya havale etmek her zaman arzulanır bir şeydir] ister ‘düşük yoğunluklu demokrasinin’   kural   haline   geldiği   politikada,   değişim, alternatifin yerini alıyor, politikanın aktif bir laikliğe ihtiyacı olmadığı, bu alanda devletin boşluğunu “cemaatlerin dolduracağı” söyleniyor. Piyasa ve temsili demokrasi tarihi yapar ve yapmasına izin verilmelidir. Şimdilerde sol hareketin gerilediği dönemde, söz konusu muhafazakârlar, sosyal düşüncedeki egemenliklerini artırmış durumdalar. Tourain’den Negri’ye bu tür formülasyonları görmek mümkün. Politikanın sorumluluğunun yadsınması hususunda Amerikan siyasi kültürü daha da ileri gidiyor. Sürekli tekrarlanan Tanrı’nın Amerikan ulusuna ilham verdiği inancı ve bu “inanca” çoğunluğun teveccühü, laiklik kavramını yok saymak demeye geliyor. Bu, tarihi yapan Tanrı’dır, demektir… Söylem öyle olsa da bu, gerçek dünyada bu işi yapan bir başına piyasadır, demeye gelir. Ve böyle bir toplumda herhangi bir Kiliseye veya bir tarikata mensup olmayan özgür düşünceli biri “sapkın”, değilse “a-sosyal” sayılır. Nitekim uzun zaman boyunca homoseksüellik tolere edilmiş değildi [Salem büyücülerini unutmadan…], eğer sapkınsa Amerikalı değildir… ] (Age.s.95-96)

***

Cumhuriyet kimsenin dinini elinden almadı. Ama dinin, devlet ve siyaset üzerindeki ayrıcalıklı baskısına engel olup bu baskıyı ortadan kaldırmak istedi. Bunun üzerine ulema sınıfı (din adamları) ve dini devlet düzeni olarak kabul edenler bir muhalefet cephesi açtılar. Ve o muhalefet cephesi şu anda iktidardadır. İktidardaki AKP, din ile siyaseti birlikte götürmek istediği, dini siyasetin, siyaseti de dinin hizmetine sunduğu için iç ve dış siyasette duvara toslamış durumda.
ERDOĞAN 111

Kuran’ı okuduğumuz zaman İslam’ın eşitliği değil eşitsizliği vazettiği görülür. Bu iddiamızı Erdoğan Aydın’ın “İSLAMİYETİN EKONOMİ POLİTİĞİ” (Kırmızı Yayınları. 9.baskı) adlı kitabından yaptığımız alıntı ile kanıtlayalım:

[Özetle İslamcı hukukun keskin sınıfsal karakteri bir yana, İslami  toplumlar da, yaşadıkları dönemdeki diğer sınıflı toplumlar gibi birer sınıflı toplum örnekleridir. Ancak burada asıl işaret etmek istediğimiz şey, bizzat İslami teorinin sınıfsal ayrımı  meşru, tanrısal ve kader olarak gördüğü gerçeğidir. Öyle ki  bu gerçeği reddetmek, Kur’an’da, “Allah’ın nimetini bile bile inkâr etmek” (Nahl-71) olarak nitelendirilmektedir.

Sınıfsal ayrımlara dair yaklaşım, Nahl-71’de: “Allah rızk hakkında bir kısmınızı bir kısmınızdan üstün kıldı. Kendilene fazla rızk verilenler ellerinin (emirlerinin) altındakilere rızklarını, kendilerine eşit olacak ölçüde çevirip verici değillerdir” diye ifade edilirken; Rum-28’de, “… Mülkiyetiniz altında bulunan kölelerin size verdiğimiz rızklarda ortaklarınız olup, sizinle ortak paya sahip olmalarına razı olur(musunuz?) ” diye ifade edilir. Keyfiyet En’am-165’te; “… Size verdiği nimetler) hususunda sizi imtihana çekmek için kiminizi kimiminizden derecelerle üstün kılan O’dur” diye yinelenir.

Tanrı’nın verdiği rızık eksenli olarak meşrulaştırılan bu keskin sınıf ayrımları; İsra-21 ve 30’da, “Baksana, insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır. Elbette ki ahiret derece ve üstünlük bakımından daha büyüktür.(…) Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır” şeklinde nitelendirilirken; Al-i İmran-26’da, “Ey Muhammed, De ki ey mülkün maliki Allah’ım, dilediğine mülkü verir, dilediğinden alırsın, dilediğini şerefli (aziz) kılar, dilediğini zelil (aşağılık, düşük) edersin. Hayır senin dindendir” şeklinde ayrıntılandırılır.

Buna karşın kraldan kralcı kimi İslamcılar şöyle ilginç yorumlar üretilebilmektedir: “İslam hukuku sınıfsız bir toplum oluşturmuştur. Kapitalizme bundan geçilememiş ve Osmanlı’da olduğu gibi statik olmayan dinamik bir yapı meydana getirmiştir.”

Buradan anlıyoruz ki modern İslamcılar; tüccar, aristokrat, köle, reayayı sınıftan saymıyor. Herhalde, yukarıdaki ayetler de ayetten sayılmıyor olsa gerek.](S.85 ve devamı)

Buna karşın, Şeriat’ın adalet ve hukuk anlamına geldiğini, Kuran’ın “sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, saldırısız ve savaşsız bir dünyaya çağırdığı”nı iddia eden yenilikçi İslamcılar var. İddialarının gerçek dışı olması bir yana, bu yenilikçilerin İslam’ın şimdiye kadar sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, saldırısız, savaşsız ve adil bir dünyayı neden yaratamadığı sorusuna cevap vermeleri gerekmektedir.

Böyle bir dünyayı hiçbir Tanrı, hiçbir din yaratmadı, yaratamadı, yaratamayacak. Irak ve Suriye’de olanlar bunun küçük bir kanıtı.

Böyle bir dünyayı, kapitalizm ve emperyalizme karşın, belki ve ancak cumhuriyet ve demokrasinin idealleri (belki) yaratabilir.

Tanrı ve İslam, toplumsal ve ekonomik eşitliği kabul etmiyor. Eşitliğin olmadığı yerde demokrasinden söz etmek komik olmaz mı?


 

BENİM ADAMIMDIR, AK KONDU MAK KONDU DİNLEMEZ
BENİM ADAMIMDIR! DEMOKRASİ, DEMOKRATİK ÖZGÜRLÜK, EŞİTLİK VE KARDEŞLİK İSTEMEKTEDİR. SÖYLEMESİ BENDEN!

—————————————————————————————-

Tanrı, tanrılar, peygamberler, nebiler, veliler, azizler, din adamları, mucize niyetine, hep körlerin gözlerini açarlar, kötürümleri “Yürü!” diyerek yürütürler, kanserli hastayı iyi ederler. Ama savaşta kolu ve bacağı kopmuş bir gazinin eksiklerini giderecek mucize göstermezler, gösteremezler!

—————————————————————————————

Özdemir İnce

10 Kasım 2014