DİMYAT’IN PİRİNCİ, EVİN BULGURU

OI_YeniYaziBannerSquareRed

 

Türkiye solunun psikiyatri kliniğinden hâlâ çıkamadığı anlaşılıyor. Hâlâ hoppa, hâlâ züppe, hâlâ zevzek, hâlâ burnu havada! Oysa böyle olmak için ortada hiçbir somut neden yok: CHP yıllardır % 40’ı bırak 30’u bile bulamıyor. Öteki sol (İP, TKP, ÖDP ve ötekiler) bir başka âlem: 50 yıl önce Türkiye İşçi Partisi’nin ulaştığı noktaya elli yıl sonra toplam olarak varamadılar. Ama hâlâ kasılıyorlar, hâlâ burunlarından kıl aldırmıyorlar, hâlâ kimseyi beğenmiyorlar. TİP’i yok eden gençlik hareketlerini, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü hâlâ değerlendirmediler, değerlendiremediler: Hâlâ Üç Fidan edebiyatıyla avunuyorlar. Silah alıp sokağa ve dağa çıkmanın marifet olmadığını belki anladılar, ama hâlâ pragmatik düşünemiyorlar, hâlâ  Lenin olmak, Krupskaya olmak hülyalarından kurtulamadılar; hâlâ karyokinez bölünmeyle bölünüyorlar. Çoğalmak için değil, yok olmak için. Sanıyorlar ki kalenin kapısı açılacak ve halk kucaklaşmak için kendilerine (önderlerine) koşacak.

Ben de TİP (1961) kuruluncaya kadar öyle sanırdım: Emekçilerin partisi kurulacak, seçim meydanlarında emeği, eşitlik ve adaleti savunacak ve bunu görüp duyan ezilen millet hurra emekçilerin, ezilenlerin  partisine koşacak ve onu iktidara getirecekti.

Hayal ettiklerimin çoğu olmadı  ama TİP binde 2.95 dolaylarında oy aldı. Hepsi o kadar. Demek ki sol ile kitleler arasında binlerce yılın birikimi görünmez engeller vardı aşılacak.

Komünistlerin birbirlerinin karısını, kızını becerdiği safsatasının ortaya çıkması Sovyetler ile ilgili değildi, taa Nizamülmülk’ün Siyasetname’sine dayanıyordu. Son 25 yılda birkaç kez yazdım bunu, millet şaşırıp kaldı. Böyle şeyleri biraz da başkaları yapsa da ben şaşırsam olmaz mı?

CHP ve sol, cumhurbaşkanlığı konusunda neredeyse hiç düşünmemiş, hiç senaryo yazmamış, hiç taslak hazırlamamış gibi. CHP aday gösterecek, millet aaa ne güzel deyip o adaya oy verip daha birinci turda cumhurbaşkanı yapacak.

Bu türden yazılarda ad vermekten hoşlanmam ama başka çare yok: R.T.Erdoğan’ı ülkenin başına bela eden Deniz Baykal’a millet neden oy verip cumhurbaşkanı yapsın? Demokrasi adına bir demokrasi ve cumhuriyet düşmanına yardımcı olmak bir hesap mı yoksa saflık mı?

Cumhuriyetin kavramları alt-üst etmişsiniz, entelektüel kurucu kadroyu yok saymışsınız, cumhuriyetin devrimlerini ve ilkelerini Atatürk devrim ve ilkelerine indirgemişsiniz, böylece alan daraltmışsınız; kiminiz askeriyeye güvenmişsiniz; kendi gerçek gücünüzü hesaplamamışsınız, kendi kendinize diyorsunuz ki “Ben öyle bir Atatürkçü aday gösteririm ki millet gözü kapalı oy verir!”

Vermez aslanım, vermez aslan yeğenim vermez, neden versin! Senin oyun olsa olsa bol keseden %25; adamını seçtirmen için en azından daha %25,01 oya ihtiyacın var. Demek ki koalisyon yapacaksın, başkalarının oyunu isteyeceksin, ama nasıl?

Bu arada siyasal partiler yasasını, seçim yasasını, %10 seçim barajını sıcak gündemde tutmamışsın; cumhurbaşkanlığıyla ilgili yasa ve yönetmeliklerin R.T.Erdoğan için ısmarlama (sur mesure) hazırlandığını fark etmemişsin. Şimdi istifa etmesi gerek diyorsun. Karşında senin dünyanın en açgözlü, en pişkin, en parvasız, en ağzı ve aklı bozuk adamı var. Bu adam gelecekle ilgili niyetlerini taa 1990’larda ve özellikle de 1994’te (neler olduğunu yazmıştım) açıklamış; böyle bir adamı tek başına yenemezsin. Koalisyon yapman lazım.

Öyle bir adam ki centilmenliğin, delikanlılığın, şövalyeliğin, serdengeçtiliğin hiçbir kuralını takmıyor; düelloda sana bozuk silah verdiriyor, kılıçla dövüşecekse kendi kılıcının ucuna mutlaka zehir sürdürüyor, rakibini hiç düşünmeden arkadan vuruyor; pokerde, kağıt oyunlarında kağıt tırnaklıyor, manşetinde kağıt saklıyor; mahalle kabadayısı bir Makyavelli; sonradan görmüş olmanın bütün kusurlarına, ayıplarına sahip; megaloman mı yoksa aşağılık duygusunun kuyu diplerinde mi belli değil. Tam anlamıyla bir baş belası yani!

Efendim, Ekmeleddin İhsanoğlu, Atatürkçü değilmiş… Mecbur mu adam. Ama cumhuriyete, anayasaya saygılı ve bağlı olduğunu, parlamenter demokrasiyi tercih ettiğini ilan etmiş… Adam bir muhafazakar entelektüel, muhafazakar demokrat… Tıpkı İngiliz, Fransız, Alman muhafazakarları gibi… Daha ne, yeme de yan yat! Adama burun kıvırıyorlar, köpürüyorlar, ter ter tepiniyorlar. Hovardanın düşkünü beyaz giyer kış günü!

Efendim, herkes, her parti kendi adayını gösterecekmiş de, birinci tur seçime böyle demokratikcesine girilecekmiş. CHP başka partilerin  adaylarına  20 milletvekili ödünç verecekmiş… CHP; DSP’nin ya da ÖDP’nin adayına 20 milletvekili ödünç verirse aday kimin adayı olur?

Ha bu da olmadı, CHP’nin Atatürkçü, Kemalist, ulusalcı adayı seçime tek başına girecekmiş; nasıl olsa AKP adayı ile birlikte ikinci tura kalacakmış… Ondan sonra Allah ne verdiyse: MHP adayına oy verenler, öteki oy verenler ve vermeyenler, fareli köyün fareleri gibi CHP adayının peşine takılacakmış ve zafer kazanılacakmış… Tuzlayım da kokma e mi!

Sen ki köylü-çiftçiye ana-avrat düz giden, işçi sınıfını köleleştiren, memuru yanaşma haline getiren, emekliyi açlığa mahkum eden, kadınlara eşit vatandaş olarak yaşama hakkı tanımayan, 10 yıllık kiracıları sokağa atan, sahilleri, ormanları, çayırları, zeytinlikleri talan edip yandaş kereste ve hödüklere peşkeş çeken, rüşvet ve soygunu fetva ile helâl hale getiren, sanki Alaaattin’in Lambası’nı sahipmiş gibi akşamdan sabaha mülti milyarder olan, devleti hile ve desise ile ele geçiren, devletin bütün dairelerinde çalışanlara kapıkulu köpeği muamelesi eden bir mafyozi kadronun ve reisinin hâlâ seçim kazanmasının sırrını keşfedememişsin ama aç tavuk düşleri görmektesin. Veeee cakandan geçilmiyor.

Lâmı ve cimi bırak ve gerçek cumhuriyetçi olmak için kıçını kaldır, saksıyı çalıştır!

Hiçbir parti ikinci turda CHP’nin adayına oy vermek zorunda değil, AKP adayına da oy verebilir. Ama birinci oylamadan önce bir koalisyon kurup ortak aday belirlersen, seçilen adaya kimse CHP adayı demez, bir ucundan kendi adayı sayar.

Prof.Dr.Ekmeleddin İhsanoğlu gibi bir adaya ülkenin dindarları, muhafazakarları, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, ANAP gibi partilerin merkez sağ ve sağ geleneğine bağlı olup, 2002’den bu yana inadına AKP’ye oy veren seçmenler oy vermezler mi, oy veremezler mi?

Bu kitle, 12 yıl boyunca gördüğü rezillikler karşısında belli ölçülerde laik cumhuriyet geleneklerine bağlı olduklarını hatırlayamazlar mı?

Bu memleketin komunistleri, bu memleketin zarif solcuları, Fransız komünistlerinin ve de solcularının sağcı Chirac’a oy verdiğini ballandıra ballandıra anlatırlar da kendileri  Ekmelettin İhsanoğlu’da oy vermeyi neden düşünmezler?

Epeyce zor ama Ekmeleddin İhsanoğlu cumhurbaşkanı olursa AKP 2015 genel seçimlerini kesinlikle kaybeder. Ve cumhuriyetçi bir koalisyon kurulur; bir restorasyon dönemi belki başlar

Kazanamazsa, yandı gülüm keten helva!…………….

NOTA BENE:

 

Yazıyı siteye koyduktan sonra , 12 Temmuz 2014 tarihli Aydınlık gazetesinin 3. sayfasında, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’yla ilgili olarak, “Atatürk’e kin kusan derginin danışmanı!” adlı bir haber okudum.

Gerçekten de Derin Tarih adlı derginin künyesinde Ekmelettin İhsanoğlu’nun danışma kurulu üyesi olduğu görülüyor.

Aydınlık gazetesinin yazdığı gibi Derin Tarih dergisi ve yöneticisi Mustafa Armağan tam anlamıyla beş yıldızlık bir Atatürk, Cumhuriyet ve Devrim düşmanıdır.

Yayınlanan ilk sayısından itibaren dergi ve yönetmeni hakkında ağır eleştiriler yayınladım Aydınlık’ta. Mustafa Armağan ve dergi eleştirilerim karşısında bunaldı ve beni mahkemeye verip 20.000 lira tazminat istedi. Tazminat davasını kazanırsa belki ceza davası da açar.

Yayınlandığından bu  yana bu dergi ile çarpışan başka bir yazar var mı bilmiyorum. Dergi ve Mustafa Armağan’ın mahkemeye verdiği  bir başka yazar var mı bilemiyorum. Çünkü böyle şeyler neredeyse kimsenin umurunda değil

Dava nasıl sonuçlanacak elbette bilemiyorum.

 

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun benim mahkemeye verip tazminat isteyen derginin danışma kurulu üyesi olması cumhurbaşkanlığı adayı olmasını engelleyecek önemde bir şey değil. Ama keşke böyle olmasaydı.

Bu yayından haberi olursa mutlaka danışma kurulu üyeliğinden istifa eder. Böyle şeyler bilim adamlarının, yazarların başına gelir. Daha dün imzalamadığım bir bildiriyi imzalayanlar arasında adımı gördüm bir gazetede. Oysa ben bildiri falan imzalamam.

 

Drumun iyice anlaşılması için aşağıda iki ek var. İlginizi çekeceğini umarım:

***

EK: 1

“LOZAN’DA NELER DÖNDÜ?”

“Lozan’da neler döndü?” başlığı bana ait değil. Çünkü Lozan’la ilgili olarak,  içinde “Dönmek” fiili yani “dalavere” bulunan, rezil bir cümle kuramam. Cümle, “Derin Tarih” adlı lüks tuvalet kağıdının Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan’a ait.

Bugün, 24 Temmuz  (1923)  Lozan Antlaşması’nın yıldönümü  ya  dergisinin temmuz sayısına “LOZAN ve KÜRTLER, İngilizler ile Mustafa Kemal Nasıl Anlaştı?” yazan bir kapak yaptırmış. “Lozan’da neler döndü?” başlıklı makaleyi de kendisi yazmış.

Derginin kapağı ve makalesinin adı Mustafa Armağan’ın Lozan Antlaşması’na karşı iyi niyetli olmadığını, hasta bir zihinsel ve ruhsal yapı ile yaklaştığını gösteriyor. Bunu anlamak için “döndü” ve “nasıl” sözcükleri yeterli.

MARGARET MACMİLLAN

Margared Macmillan’ın kitabının adı “PARİS 1919, 1919 Paris Konferansı ve Dünyayı Değiştiren Altı Ayın Hikâyesi (ODTÜ Yayıncılık, 2001).

Paris Konferansı’nın sonunda Osmanlı devleti Sèvres Anlaşması’nı imzalamıştı ama bundan başka anlaşmaları da imzalanmıştı. Kitap işte bu müthiş altı ayı anlatır ve biraz da Lozan (Lausanne) anlaşmasın değinir.

Bu kitaptan sadece bir parağraf alıntı yapıp Mustafa Armağan’ın makalesine geçeceğiz.

“Sonu gelmez pazarlıklardan, Curzon’un Türklere baskı yapmak için bir ara salonu terk etme gösterisinden sonra, 1923 yılında bir anlaşma şekillenebildi. Gözlerinin altında mor halkalar belirmiş olan İsmet Paşa, Türkiye adına imzayı attı, İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi de İngiltere adına imzaladı. Lozan anlaşması, Versailles’a, Trianon’a, St.Germain’e, Neuilly’ye ve Sevr’e benzemiyordu, yani Paris Konferansı’nın ürünü olan anlaşmalardan farklıydı. Curzon içinden, ‘Şimdiye kadar biz kendi barış anlaşmalarımızı dikte ediyorduk,” diye düşünmekteydi. Şimdi ise düşmanla pazarlık ediyoruz.” (Age.s.442-443)

Paragrafın iyice anlaşılması için küçük bir açıklama yapmam gerek: Yazarın Curzon dediği kişi  George Nathaniel Curzon (18591925), dönemin Büyük Britanya Dışişleri Bakanı.  Lozan’da İngiliz heyetinin başında bulunuyordu.Lozan Anlaşması, Başbakan David Lloyd George’un  (17.01.186326.03.1945) siyaset hayatının ve Liberal Parti’nin sonu oldu.

Lozan anlaşması dışında kalan öteki bütün anlaşmalar sebep oldukları İkinci Dünya Savaşı sonunda yırtılıp atıldı. Şimdi sadece Lozan Anlaşması yürürlükte.

Şimdi gelelim Mustafa Armağan’ın zırva ve sabuklamalarına:

LOZAN’DAKİ DALAVERE (!)

“Bir devlet düşünün savaşa 2,5 milyon kilometrekarelik  yüzölçümüyle giriyor, savaşı kaybediyor ve 777 bin kilometrekarelik bölümünü, yani yaklaşık dörtte birini kuirtarabiliyor ve ‘vatanımı kurtardım’ diye zafer çığlıkları atıyor. Peki geriye kalan dörtte üçlük toprak ‘gavur toprağı’ mıydı ki, elde gittiğine bunca sevinildi?

Halbuki başta bizzat Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Cumhuriyet’i kuran kadronun tamamı bu sözde ‘gavur toprakları’nda doğdular.” (Derin Tarih, S.66)

***

Hayatım boyunca okuduğum en rezil satırlardan biri! Utanmazlık anıtı!

Osmanlı tarihini kısaca anımsayalım: 26 Ocak 1699 Karlofça Antlaşması  Osmanlı Devleti’nin  toprak kaybettiği ilk dönüm noktasıdır. O tarihe kadar, etki alanlarıyla birlikte devletin yüzölçümü 24 milyon kilometrekareyi buluyordu. 1914 yılına kadar, Yunanistan (1821), Bulgaristan (1878), Romanya (1878), Sırbistan (1882), Makedonya (1912-13), Arnavutluk (1912), Bosna (1878), Hersek (1877), Mısır (1805), Libya (1911), Tunus (1881) ve Cezayir (1830) Osmanlı’dan ayrılmıştı.

Demek ki Mustafa Armağan’ın sözünü ettiği topraklar Anadolu, Suriye, Irak, İsrail (Filistin) Yemen ve Kızıldeniz kıyı bölgesi. Yani Müslüman Arap toprakları.

Lozan’ı imzalayanlar, Osmanlı rezilliklerinden arta kalan, anavatan Anadolu’yu kurtardıkları için sevinmeyip de ne bok yiyecekler bre adam? 21,5 milyonmetrekare toprağı senin sevgili Osmanlı’n kaybetmiş, bunun hesabını Cumhuriyeti kuranlara mı soracaksın?

Senin Suudi Arabistan’ını kuran  sevgili Vahhabi Arapların daha 1811’de isyan etmiş.

Orta-Doğu’nun Arap topraklarının 1916’da Sykes-Picot Anlaşması’yla  paylaşılması planlanmış, Sèvres ile resmileşmiş ve I.Dünya Savaşı ile uygulanmış…Uygulamaya senin sevgili Arapların, İngiliz Lawrence’in altınları peşine takılıp Osmanlı’ya ihanet etmiş…

İş Araplar sayesinde olup bitmiş, sen utanmadan, Araplara rağmen neden Arap topraklarını korumadın diye şirretlik ediyorsun? Tam anlamıyla bir falakalık durum!

***

Mustafa Armağan, Cumhuriyet’in ve kurucularının manyakça düşmanlarındandır. Birkaç aydır pespaye kitapçıklar armağan ediyor. Temmuz 2013 ayında  Manavoğlu Nevres Bey’in “Yasak Kitap”ı “Son Halife’nin Dramı”nı dağıttı. Nevres Bey adındaki mechul zat, Mustafa Kemal için şu satırları yazıyor:

“Osmanlı padişahlarının harem hayatına düşkün olduğunu iddia edenler  şu kadar  insaf etmezler mi ki, bu Osmanlı padişahlarının hiçbiri Ankara Kız Öğretmen Okulu’nda okuyan hür ve bakire bir kızı gece vakti ve cebren okulundan alıp (….) cebren ırzını mahvetmek kötülüğünü yapmamıştır. Bir gözü firengiden kör olan (…) bir cumhurbaşkanına tapanların artık dünyada hiç kimsenin ahlaklılığını söz konusu etmeye hakları yoktur.”(s.75)

Bu cümlenin altını Mustafa Armağan da seve seve imzalar.

***

Margaret Macmillan’ın kitabından en sevdiğim bölümü aktaracağım:

“Akşamları  Türk heyeti başkanı, pek sevdiği yeşil chartreuse  (likör) ile avuntu buluyordu. Akılsızlık edip bir gece ona katılan bir Amerikalı, bir daha ömrünün sonuna kadar içki içmemeye yemin etmişti.”

Aşk olsun İsmet Paşa’ya, içince böyle içilir işte!

Ama bu cümleden sonra bir tehlike var: Bay Mustafa Armağan, İnönü’nün bir şişe Chartreuse karşılığında  Musul’u sattığını iddia edebilir.

(Aydınlık, 24 Temmuz 2014)

ÖZDEMİR İNCE

***

EK: 2

İSTANBUL ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ HÂKİMLİĞÎ’NE

DAVACI :       l-Diyalog Dergi Yayıncılığı A.Ş. (Derin Tarih)

Yeni Doğan Mah. Kızılay Sole No :39 Bayrampaşa/İstanbul

2-Mustafa Armağan (Genel Yayın Yönetmeni)

Yeni Doğan Mah. Kızılay Sok. No :39 Bayrampaşa/İstanbul

VEKİLİ :         Av. Ahmet Ali BANZAROĞUJ İGS Business Blokları B3 Blok K:17 Yeşilköy/İstanbul

DAVALILAR:  l-Anadolum Gazetecilik Bas.Yay.San.Tic. A.Ş. (Aydınlık Gazetesi) İstiklal Cd. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu/İstanbul

2-Özdemir İnce (Eser sahibi)

İstiklal Cd. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu/İstanbul

DAVA DEĞERİ: 20.000 TL.

KONU_:           Müvekkillerin kişilik haklarına saldın sebebiyle 20.000-TL manevi

tazminatın yayın tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesi taleplerimizden ibarettir.

AÇIKLAMALAR

1-Aylık yayınlanan “Derin Tarih Dergisi” Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan, ülkenin seçkin ve saygın yayın kuruluşlarında uzun seneler editörlük, genel yayıp yönetmenliği yapmış, yazılar kaleme almış, Türk-Osmanlı tarihi konusunda donanımlı ve . bu alanda çok sayıda kitap yazmış, ödüllere layık görülmüş, araştırmacı yazardır.

2-Aydmhk Gazetesî’nin 24 Temmuz 2013 tarihli nüshasında ve gazete internet sitesinde köşe yazarı Özdemir İnce tarafından kaleme alınmış olan “Lozan’da neler döndü?” başlıklı yazı, tüm içeriği ile müvekkilleri hedef alan, haksız, küçültücü, karalayıcı, ticari itibarı zedeleyici, saygınlıklarını rencide eder nitelikte somut fiil ve isnatlar, hakaret ve iftiralar içeren bir yazı olmakla müvekkillerin kişilik haklarına doğrudan ve haksız saldırı taşımaktadır.

3- Dava konusu yazıda “…cümle “Derin Tarih” adlı lüks tuvalet kağıdının Genel

Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan’a ait.”,…………. “hasta bir zihinsel ve ruhsal yapı ile

yaklaştığını gösteriyor.”, “..şimdi gelelim Mustafa Armağan’ın zırva ve sabuklamaîarma…”, ” Hayatım boyunca okuduğum en rezil satırlardan biri, utanmazlık anıtı,” “Lozan’ı imzalayanlar, Osmanlı rezilliklerinden arta kalan, anavatan Anadolu’yu kurtardıkları için sevinmeyip de ne b…k yiyecekler bre adam”, Mustafa Armağan Cumhuriyetin ve kurucularının manyakça düşmanlanndandır. Birkaç aydır pespaye kitapçıklar armağan ediyor..” şeklinde hakaretlerle müvekkillerin onur ve itibarı rencide edilmiş, müvekkil bir yerlere hedef gösterilerek halkın hakaret ve husumetine maruz bırakılmak istenmiştir. (…)

***

Dava gibi dava dilekçesi de devam ediyor.

Durum anlaşılmıştır sanırım. Mazurazım bundan ibarettir.

 

 

ÖZDEMİR İNCE