DİRENEN CUMHURİYET – önsöz

DİRENEN CUMHURİYET İÇİN

1960 yılının haziran ayında dönemin iki önemli şairi ve gazetecisi Ahmed Arif ve Mehmet Kemâl ile Ankara’nın ünlü Piknik’inin terasında oturuyorduk. 27 Mayıs’tan sonra Üniversiteler ve Yüksek Okullar yeniden açılmış, sınavlar yapılmıştı. Ben de sınava girmiş ve okulu bitirmiştim. Artık Fransızca öğretmeniydim. Atanacağım okul için kura çekilmesini bekliyordum.
İkisinden biri, “Oğlum sana öğretmenlik yaptırmazlar, tenekeyle kovalarlar seni” dedi. Öteki de onayladı. Bana gazeteciliğe başlamamı ya da radyoya girmemi öneriyorlardı. Yüksek tahsilliydim, Fransızca biliyordum, şair ve yazardım. Daha ne? Onlara göre önüm açıktı.
Ama ben gazetecilikten korkuyordum! Öğretmen oldum.

1962 yılında askerlik için Polatlı Topçu Yedek Subay Okulu’na gönderildim. Burada her meslekten yüksek okul ve üniversite mezunları vardı. Okul ve sınıf küçük bir Türkiye idi. Orada kendimi başkalarıyla karşılaştırmak ve ölçmek olanağı buldum. Sonuç: Kendime güvenim geldi.

1965 yılında, Fransız hükümetinin açtığı burs sınavını kazandım ve Paris Üniversitesi Sorbonne’da okumaya başladım. Paris’te dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlarla, aydınlarla bir arada yaşadım, okulda okudum. Bu kez kendimi dünya ile denemek olanağına kavuştum. Bir kez daha kendime güvenim geldi.
O sırada TRT televizyonu için ön hazırlıklar başlamıştı. Türk arkadaşlar televizyona girmek için kendilerince hazırlık yapıyorlardı. Ben ilgilenmedim. Amacım Fransız edebiyatı konusunda doktora yapmak ve üniversite hocası olmaktı.

Bursum bitince Türkiye’ye geri döndüm. Birkaç yurtdışı sınavı daha kazandım ama 1967 ve 1968 yıllarında kazandığım sınavlar (ben kazandığımı için) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından iptal edildi. 1969 yılına kadar öğretmenlik yaptım ama huzurum kalmamıştı. O yıl TRT’den bir iş daveti aldım ve Dış Haberler Müdürlüğü’ne mütercim-monitör olarak girdim. Aynı yıl gene davet üzerine Ankara Televizyonu’na geçtim. Mesleği öğrendim. Önemli görevler yaptım. Taa 1982’ye kadar. 1982 yılında, 12 Eylül rejimi tarafından emekli edildim.

Sonra, çevirmenlik ve editörlük günlerim geldi. Can Yayınları’nda editörlük yaptım. Telos Yayıncılık’ı yönettim.Bu arada Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni dostum Ertuğrul Özkök gazetesinde yazmamı istemeye başladı. Beni neredeyse 25 yıldır tanıyordu. Bir bildiği vardı anlaşılan. Onun bildiğinin ne olduğunu şimdi tahmin edebiliriz: 12-19 yaşları arasında yazları işçilik yapmış, Fransız dili ve edebiyatı okumuş, öğretmenlik yapmış, edebiyat yayınları editörlüğü yapmış, TRT televizyonunun kurucularından olmuş ve bu işi bilen biri, dergilerde yazdığı siyasal ve toplumsal deneme ve makaleleri (Yazmasam Olmazdı; Mahşerin Üç Kitabı) kitap olarak yayımlanmış bir şair ve yazar âdem…

Yıl 2000 ! 1 Ocak günü ilk yayım yayımlandı Hürriyet gazetesinde. Gazete yazıcılığında 10 yılı devirdim, 11’inci yıla başladım.
Bu süre içinde gazetede yayımlanan yazılarım Pazar Yazıları (2002), Tersi Yüzü (2003), Yedi Canlı Cumhuriyet (2004, 2009), 100 Pazar Yazısı (2004), Fesatlar Sarmalında Türkiye (2007), Cumhuriyetsiz Demokrasi (2009), Demokrasisiz Demokrasi (2009) adlarıyla yayımlandı.

Elinizdeki Direnen Cumhuriyet adlı kitapta yer alan yazılar 2009 yılında yazıldı ve Hürriyet gazetesinde aynı yıl yayımlandı. Bir yılın görgü tanıkları! Bu yazılar bir gazetede yayımlandı ama bir “gazete yazısı” değil kesinlikle. Bir edebiyat yazarının gazetede yayımlanan yazıları. Hepsi makale, deneme ve eleştirel deneme. Hepsi çok boyutlu okumalara dayanan öğretici didaktik yazılar. Okurlarımın epeycesinin bu yazıları kesip konularına göre arşiv yaptıklarını biliyorum. Gerektiği zaman okumak için. Demek ki bazı okurlar kendi kitaplarını yapıyorlar.
Ama gazetede yayımlanan yazıların bir önyargı ile kısmeti kapalı oluyor. Çünkü okur için bir gazete yazısının ömrü 24 saat ile sınırlı. Bu bana dokunuyor. Çünkü yazılarımı kağıt mendil niyetine yazmıyorum. Biraz öğünmek gibi de olsa onları zamanın taşlarına kazıyorum. Bu kitap ve kitaplarla, gazete yazılarımın kaderini değiştirmek istiyorum.

Direnen Cumhuriyet’i gazeteci olmamı ve gazetede yazmamı isteyen Ahmed Arif ve Mehmet Kemâl’e adıyorum.

Özdemir İnce
Cihangir, 30 Mart 2010

 

ÖNSÖZ : CUMHURİYET PARANOYASI

Gazetede yayınladığım yazıların türü hakkında okurun temel yanılgısını düzeltmek istiyorum.
Gerçekten de Hürriyet gazetesinde yayımlanan yazılarımın türü nedir ? Bu yazılar bir haber midir, haber yorumu mudur ? İkisi de değil !
Örneğin, bu kitabı ellerine alanlar her bölümün başında bir şiirle karşılacaklar, yani Özdemir İnce imzalı on iki şiir okuyacaklar. Bu şiirler Hürriyet gazetesindeki sütunumda yayımlanmış olsalardı şiir olma özelliklerini yitirecekler miydi ? Ya da bu yazıları gazetede yayımlamadan kitap halinde yayımlasaydım ortaya türle ilgili bir sorun çıkacak mıydı ? Hayır çıkmayacaktı.
Beni yazar olarak tedirgin eden sorunu biraz daha açayım : Ben bir gazeteci miyim ? Hayır, ben bir gazeteci değilim. Ben bir gazetede yazı yayımlayan bir şair ve yazarım. O halde benim bakış açım bir gazetecinin bakış açısı değil. Ben, bir haberin, bir siyasal ve toplumsal olgunun yüzeysel betimlemesini (tasvirini) yapmıyorum, onların kökenleriyle, nedenleriyle uğraşıyorum. Böylece sorunun evrensel ve sürekli yansımalarıyla, karşı-yansımalarıyla uğraşıyorum. Bu bakış açısı içinde, elinizdeki kitabın bir tür “toplum ve düşünce elkitabı” ya da aynı bağlam ve konuda bir ameliyat kitabı olduğunu söyleyebilirim.
Elinizdeki kitapta yer alan yazıların ömrü bir gazetenin yirmi dört saatlik ömrüyle sınırlı değil. Yazıların temelindeki sorumluluk ve kaygı bana şiirlerimi yazdıran, yazınsal (edebi) denemelerimi, kuramsal yazılarımı yazdıran kaygı ve sorumluluktan kesinlikle farklı değil.
Peki ve öyleyse bu kaygı ve sorumluluk nedir ? İlkin, bu yazılar gelecek günleri amaçlayan anılar değil, tam tersine günümüz insanlarına sorunların nedenlerini ve çözüm yollarını anlatmayı amaçlıyor. Bu kitap bir şair ve edebiyat yazarının bir hukuk, sosyoloji, siyaset bilim, felsefe, iletişim vb., elkitabı.
Bu yazılar, çağının sorunlarına karşı derin bir sorumluluk duyan, çağının çağdaşı olmaya çalışan bir şairin önerileri, okurla iletişim kurma çabaları…

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ve müzmin sorunu bizzat kendisidir ! Şaşırmayın, 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edilmeseydi şu anda yaşamakta olduğumuz sorunların çoğu semtimize uğramayacaktı. Ama Pakistan, Afganistan ve Yemen türünden bir ülkemiz ve toplumumuz olacaktı. 18.yüzyılda başlayan toplumsal kutuplaşma doruk noktasına ulaşmayacaktı. Cumhuriyet, ilerlemeci-değişimci, laik ve modernist (kısaca çağdaşlaşmacı) akımın, tutucu ve dinci, Türkçü-Turancı akımlar karşısında kesin olmayan galibiyetinin simgesidir.
Çağdaşlaşmacı Cumhuriyet, toplumu dönüştürecek devrim ve reformlara başlayınca karşı akımlar da yeminli ve inatçı bir direnişe geçti, yeraltına indi. Cumhuriyet, 1961 Anayasası ile anayasa metnine giren ve mevcut anayasanın 174. maddesi tarafından koruma altına alınan Devrim Yasaları’nı çıkartıp uygulayarak kendi sorununu yarattı. Kendi karşı-devrimcilerini yarattı. Onu bir antitez olarak yarattı ama yaratmasaydı tipik bir Orta-Doğu ülkesi olarak kalırdı.

Bu karşı-devrimin en tipik, en yetkili temsilcilerinden biri olan Milli Eğitim Eski Bakanı ve AKP’nin yeni Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik cumhuriyet paranoyasını şöyle itiraf ediyor: “Kendi evimizin içinde kargaşa varsa, bunu düzeltmemiz gerekmiyor mu ? Biz, Cumhuriyetle birlikte gayri Müslimleri, Kürtleri, Alevileri, köylüleri ve dindar insanları ötekileştirdik. 1946’ya kadar köylülerin Ulus ve Kızılay’a girmesi yasaktı. Aşık Veysel bile elinde sazıyla geliyor, Atatürk Bulvarı’na sokmuyorlar. Köylüleri Avrupalılar, elçiler görecek, ‘çağdaş imajımız zedelenecek’ diye düşünüyorlar. Anlayış bu. 1946’da köylünün oyu makbul olunca ‘öteki’ olmaktan çıktı, ama diğerlerinin problemi devam ediyor. Biz dedik ki kimse kendini ‘öteki’ hissetmesin. Mevcut anlayışı değiştirdik. Dağdaki teröriste sesleniyorum, ‘Niye çıktın dağa’, ‘Benim varlığım kabul edilmiyordu’ diyor. Şimdi senin varlığını kabul eden bir hükümet var. ‘Benim dilim yok sayılıyordu’ diyor, biz var sayıyoruz. 1

Aslına bakarsanız, Bay Hüseyin Çelik açıkca “Ulan Cumhuriyet Nedir Senden Çektiğimiz!” 2 demeye getiriyor. Allahaşkına, Cumhuriyet ile sorunu olan bir cumhuriyet Milli Eğitim Bakanı ve bir partinin Genel Başkan Yardımcı olabileceğini kim düşünebilir ?
Düşünülmesine gerek yok, işte bu adam etiyle-kemiğiyle aramızda yaşıyor. Bu durum karşı-devrimin bir sivil darbesi değilse nedir ? Bu eski bakanın sözlerinin düşünceyi açıklama özgürlüğü bağlamında değerlendirmesi mümkün müdür ?

Herhangi bir biçimde iktidar yanlısı partizanlık yapan vali, kaymakam, genel müdür, üniversite rektörlerinin “CV” denilen kimlikleri araştırılırsa, yarıya yakınlarının imam-hatip mezunları oldukları görülecektir. Bu kimselerin basına yansıyan özgeçmişlerinde ortaöğretim kurumlarının adı kesinlikle verilmez. Neden bu gizlilik ?
Bu kimseler, 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na aykırı olarak imam-hatip mezunlarına üniversiteye girme hakkı tanınmasından sonra 3 siyasal bilgiler ve hukuk gibi fakültelerden mezun olmuş İslamcı militanlardır. Fethullah Hoca’nın yaptığı programa uygun olarak yetiştirilmişlerdir. Bu gidişle önümüzdeki 10-20 yıl içinde valilerin ve kaymakamların tamamına yakını imam-hatip mezunları olacaktır.
Bunu engellemenin çaresi ne ? Ne olacak, imam-hatip okulları 3 Mart 1924 tarihli konumlarına geri döndürülecek ve bu okulların % 90’ı kapatılacak. Yoksa Cumhuriyet’e “Elveda!” dememiz gerekecek.

Önemsiz bir yazarın Cumhuriyet Dönemi Muhalif Türk Romanı 4 adlı kitabından bazı cümleler aktaracağım:

“Şapka Devrimi, Türk Tarih Tezi, Türk Dil Reformu gibi uygulamalar bugün için mizahi bir nitelik taşıyor olsa da, 1950 yılına kadar süren terör ortamında pek çok cana mâl olmuştur.” (S.19,20)
“Mete Tuncay, 1923/1931 arası dönemi incelerken, bir tek-partinin her şeyden önce diktatörlük anlamına geldiğini belirtir.” (S.20)
“… ‘Faşizm’ kelimesi yerine ‘Kemalizm’ koyulduğunda, 1930’ların genç Türk mimarlarının…” (S.47)

Bu kadar alıntı yeter ! Nereden bakılırsa bakılsın son derece suyuna tirit bir kitap. Ama kaynakları arasında 1930 ve 40’larda doğmuş birtakım “Prof.Dr”ların kitapları var.

Bu adamlar CHP Tek Parti döneminde Kuvvetler (Erkler) Birliği ilkesine dayalı bir Anayasanın geçerli olduğunu bilmiyorlar mı ? 1921 Anayasası’na göre yasama ve yürütme erklerinin Büyük Millet Meclisi’nde toplandığını ve dönemin hükümetine Meclis Hükümeti dendiğini bilmiyorlar mı ? Kuvvetler Ayrılığı ilkesinin 1945’ten sonra dünya anayasalarına girdiğini bilmiyorlar mı ? Peki neden o dönemi “Diktatörlük” sözcüğü ile tanımlıyorlar. O dönemin son hükümetleri demokrasiye geçişi sağlayan seçim yasasını yapmadı mı ? Bu saplantıyı Cumhuriyet Paranoyası olarak tanımlayanlar haksızlık mı yapmış olur ?
Erken dönemin Dil ve Tarih projeleri, belki, uygulayıcıları tarafından epeyce abartılmıştır. Ama Luigi Luca Cavalli-Sforza’nın “Qui sommes-nous ?” 5 ve “Gênes, Peuple et Langues” 6 adlı kitaplarını okuyanlar erken Cumhuriyetin dil ve tarih tezlerinin hiç de komik iddialar olmadığını görüyorlar.
Türklerin göç yollarını Atlas des Civilisations 7’daki haritalarda görenler ve ilgili metinleri okuyanlar bize öğretilen “Göç Yolları”nın hiç de saçma bir ırkçılıktan kaynaklanmadığını görüp öğreniyorlar.
Luca Cavalli-Sforza’nın adını verdiğim iki kitabını bu elinizdeki kitabı(mı) yayımlayan Destek Yayınevi yayımlarsa karşı-devrimcilerin kara çalmalarından kurtuluruz.

Türkiye’de kendimi yanlış kullanılan sözcük ve kavramların balta girmemiş ormanına kapatılmış hissediyorum. Bir ideoloji sahibi olmak kötü bir şey midir ? Kapitalizmin “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar”ı bir ideoloji değil midir ? Türban bir ideolojinin simgesi değil midir ? Bu türden ideolojiler “iyi” ama direnen tekel işçilerinin (varsa) ideolojileri kötü.

Bu türden gerçekler saymakla bitmez. Elinizdeki kitapta yer alan makaleler bu “gerçekler”in (!) yalanını bozmak için yazıldı. Karşı-devrim eylemini sürdürüyor. İrtica kuşkusuz Suudi-Arabistan devletinin şeriat düzenini Türkiye’ye getirmeyi planlamıyor. Böyle bir planlamanın uygulamaya konması zaten içsavaşa yol açar. Padişahlığı da geri getirmeyecekler. Tevhid-i Tedrisat yasasını kaldırmayacaklar. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu saptayan anayasa maddesine belki dokunmayacaklar, belki Cumhuriyet’in yapısına biçimsel olarak dokunmayacaklar, ama imam-hatip okullarından yetiştirdikleri militanlar marifetiyle “Laik Cumhuriyet”i “Ilımcı İslam cumhuriyeti”ne dönüştürecekler; Cumhurbaşkanı’nın başındaki “Cumhur” atılıp Başkanlık sistemini kuracaklar. Babadan oğula geçecek bir başkanlık düzeni hiç de olasılık dışı değil !,,

Elinizdeki kitap bir cumhuriyetçi kimliğiyle bu türden bir projenin karşısına dikiliyor. Ve iddia ediyorum ki işini iyi yapıyor. Cumhuriyetçi okurların bu kitaba gereksinimi var. İşine geldiği zaman bir gazeteden karşı görüşlü bir gazeteye (bir futbolcu gibi) transfer olan gazetecinin, bir gazete yazıcısının tarihe hesap vermek gibi bir kaygısı yoktur. Gazetecilik onun için bir nafaka kapısıdır. Bugün var yarın yok !
Ama benim durumum çok başka : 1963-2008 arasında yayımladığım 26 şiir kitabı, 4 edebiyat kuramı kitabı, 30’dan fazla deneme ve polemik kitabı, ki çevirileri de katınca toplamı 120’yi buluyor. Bütün bu 50 yıllık emeğin toplamı elinizdeki kitaptaki yazıların tehditi altında. Bu yazılarda herhangi bir hata yaptıysam, geleceğin insanları yazınsal (edebi) yapıtlarımın boğazını sıkarlar. Ben çelişmemek zorundayım. Bir şair cumhuriyete, demokrasiye, adalete, özgürlüğe, eşitliğe, kardeşliğe ihanet edemez. Güçlünün yanında yer alıp güçsüzün , yoksulun ezilmesine göz yumamaz.
İşte bu nedenle elinizdeki kitabın ve kardeşlerinin okunması, yaygınlaşması bir varoluş sorunu. Bu kitapla geleceğimi ipotek altına sokuyorum ve Hocam Yannis Ritsos’un “Temel Nesneler” adlı şiiriyle bu garip “önsöz”ü bitiriyorum.
Kocaman bir iğne ve kalın bir iplikle,
Beceriksiz, dikiyor ceketinin düğmelerini.
Konuşuyor kendi kendine :

Yemeğini yedin mi ? İyi uyudun mu ?
Konuşabildin mi ? Avuç açmak mı ?
Pencereden bakmayı düşündün mü ?
Kapı çalındığında gülümsedin mi ?

Ölüm varsa da, her zaman, ikinci gelir.

Çünkü her zaman en başta özgürlük.1
Özdemir İnce
Cihangir, 10 Şubat 2010

Notes:

  1. Milliyet, 11 Ocak 2010
  2. “Ulan Cumhuriyet Nedir Senden Çektiğimiz!” başlıklı yazı dizim Hürriyet’in 22, 23, 26, 27 ve 29 Ocak 2010 tarihli sayılarında yayımlandı.
  3. Yuvarlak olarak 1980’den itibaren diyebiliriz.
  4. Alper Çeker, Cumhuriyet Dönemi  Muhalif Türk Romanı, Özgür Yayınları, Ekim 2008p
  5. Champs/Flammarion yayınevi  (Kitabın İngilizce ve İtalyanca baskıları var).
  6. Editions Odile Jacob (Kitabın İngilizce ve İtalyanca baskıları var.)
  7. Le Monde Hors-Série, 2009-2010