DİYELİM Kİ BAŞKAN OLDU…

Evet, diyelim ki Başkan oldu… AKP 7 Haziran 2015 genel seçiminde tek başına anayasa yapacak kadar milletvekiline sahip oldu ya da AKP’ye bir başka parti ile koalisyon yaptırarak bu işi becerdi. Değişen anayasa ile Bay Recep Tayyip Erdoğan “Başkan”, daha doğrusu “Türk Usulü Başkan” ve daha da doğrusu ve yani, adıyla, sanıyla, Necip Fazıl Kısakürek’in Başyüce’si oldu. Ne yapacak, başı göğe mi erecek? En azından bir yetim gibi sevinecek.

(Ülkemizin siyaset ve basınının, Bay R.T.Erdoğan’ın alaturka başkan yani Başyüce olmak tutkusunu, saplantısını keşfedememiş olması utanç vericidir. Diyelim ki bu siteyi okumuyorlar, ama Bay R.T.Erdoğan’ın bu  “Başyüce” takıntı ve saplantısını Aydınlık’ta tamı tamına 20 kez yazmışım. (Listesi yazının sonunda).Belki daha da fazla…

Ama ne medya çalışanlarının ne de siyasetçilerin öğrenmeye niyeti var!

Bir nesnenin nesnel tanımı yapılmadan ne biçimi ne de içeriği anlaşılır!

Bu sitede 2 Şubat 2015 günü “Yücelerin Yücesi Başyüce R.T.Erdoğan Deyorkine!” adında Başyüce’nin topografyasını çıkarmışım… (Bu yazı da yazının sonunda var).

Başyüce  diye tanımlanan kimse, Bay R.T.Erdoğan’ın, “geleneklerimize uygun, Türk usulü başkanlık sistemi”nin müstebit sultanıdır!

Başyüce = Türk Usulü Başkanlık!)

Bay R.T.Erdoğan kendi Türk Usulü Başkanlık rejiminde çok başlılık istemiyor: Yani Yargı ve Yasama istiyor ama Yargı Erki ve Yasama Erki istemiyor. Yargı ve Yasama olacak ama onun karşısında susta duracak. “Nerede o yoğurdun bolluğu!” demeyin, tahtırevan için ayran yapmaya yetecek yoğurt var bu memlekette… Yoğurt kafalı ise zibil gibi…

***

En baştan başlayalım: Başkanlık rejiminin ne olduğunu öğrenmek isteyen vatandaş Anayasa uzmanlarının uzmanı Prof.Dr.Erdoğan Teziç’in Anayasa Hukuku (Beta Yayınları) kitabının “Kuvvetlerin Sert Ayrılığı : Başkanlık Sistemi” bölümünü kıraat eder.

İyi de Necip Fazıl Kısakürek’ten ilham alan Başyüce R.T.Erdoğan, ABD sisteminde olduğu gibi kuvvetlerin (erklerin = Yasama, Yürütme, Yargı) sert ayrılığını değil, yürütmenin (başkanın) yasama (meclis) ve yargıya hükmetmesini, egemen olmasını istiyor.

Ayrıca neler istemiyor ki neler?!

Örneğin günümüz parlamenter rejimi gerektiği zaman mevcut hükümeti düşürebilir, ama AKP’nin hazırladığı anayasa taslağında yasamanın  (meclisin) böyle bir yetkisi yok, ama başkan paşa gönlü dilediği zaman meclisi kapatabiliyor, dağıtabiliyor. Göstermelik olarak: TBMM’nin nitelikli çoğunluğunun başkanı Yüce Divan’a gönderme yetkisi var.

Anlayacağınız, tek olumlu başkanlık rejimi olan ABD örneğinde olduğu gibi “Fren ve Denge” aygıtı yok AKP taslağında. Daha fabrika çıkışında, fren patlak, tekerlerin balans ayarı yok.

AKP’nin hazırladığı anayasa taslağında Başyüce Reis R.T.Erdoğan’ın kamu görevlilerini, büyükelçileri ve yüksek yargı yargıçlarını atama yetkisi var. Elbette olacak, yakışır, diyenler çıkacak ama ABD sisteminde başkan atamalarını Senato’ya onaylatmak zorunda; amma ve lakin alaturka başyücelik başkanlığı sisteminde senato yok, atamalar Başyüce reisin tek imzasıyla yapılıyor. Böyle bir durumda Erdoğan ailesinin büyüklü küçüklü bütün mensupları, akraba ve hısım olarak, tek imza ile bakan, yüksek yargıç, müsteşar olabilir. Hiçbir engel yok!

Ama en güzeli ve en ballısı da şudur: Alaturka başkan meclisin çıkardığı yasaları canı isterse onaylamayabilir, yasanın çıkmasını sonsuza kadar engelleyebilir. Ama ve buna karşın, ülkeyi başkanlık kararnameleri (fermanları) ile yönetebilir.

ABD anayasası, başkana kararname çıkarma yetkisi vermemiştir.

Ve dünyada bir tek başkanlık sistemi vardır: ABD başkanlık sistemi. Gerisi külliyen zorbalık, diktatörlük, istibdat rejimidir. Yani (Bay Erdoğan’ın “Geleneğimizde var” dediği gibi) padişahlık, sultanlık rejimidir. Osmanlı’da padişahı seyhülislamın fetvası ile “tahttan indirmek” mümkündü, Diyanet İşleri’nde böyle bir yetki yok!

Anlayacağınız vaziyetin durumu böyle ağalar-beyler, kadınlar ve kadın ağalar!

Bay R.T.Erdoğan dün, Fildişi Sahili Cumhurbaşkanı’nın yanında Yemen sunnilerine yardım için  Suudi Arabistan tarafından oluşturulan koalisyona lojiktik destek vereceğini ilan ediyordu. Ama o sırada Başkan sıfatını haiz olsaydı, hava kuvvetlerine hücum emri verebilir, ardından da İran’a savaş ilan edebilirdi. Şaka değil!

Bay R.T.Erdoğan “Başkan” olduğu gün “Sunni Başkan” olacak ve sunni ümmetin halifesi olmaya çalışacaktır. Görülen ve görünen köy kılavuz istemez; ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!

Sınır komşularımıza şöyle bir bakalım: Şu anda Şii bilinci olmasa da şii Azerbeycan, şii İran, nüfusunun büyük bölümü şii olan Irak, güçlü bir şii azınlığı barındıran Suriye, şiilerin ağır bastığı Körfez sultanlıkları… Bunların tamamını (düşman olarak) Türkiye’nin karşısına alacaktır. Ve Türkiye Bay Başyüce marifetiyle Orta Doğu din savaşlarının içine sokulacaktır. Ondan sonrası keten helva durumu!

Türkiye’yi, her türlü beladan uzak tutacak rejim, 2003 öncesinde olduğu gibi, laik rejimdir. Başyüce Bay R.T.Erdoğan yönetiminde sunni Türkiye her an Suriye haline dönebilir. Suriyeliler Türkiye’ye sığındı ama Türklerin Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz’den başka sığınacağı bir yer yok!

Özdemir İnce

27 Mart 2015

***

“BAŞYÜCELİK”LE İLGİLİ YAZILAR:

  1. 20 Şubat 2014- Tarihe Geçmek
  2. 21 Şubat 2014- Tarihe Kalmak
  3. 27 Şubat 2014- Liboşlar ve Liberal Parti
  4. 18 Şubat 2014- Masal Masal Matitas
  5. 5 Mart 2014- AKP, Muhalefet ve Fethullah Cemaati
  6. 6 Mart 2014- Biz Solcuyuz, Siz Hırsız
  7. 10 Mart 2014- “Bir Kez Daha”lar Üzerine
  8. 8- 11 Mart 2014- Bir Kez Daha: Milli İrade Safsatası

9- 13 Mart 2014- Bir Kez Daha: İçi Boş Kvaramlar

10- 14 Mart 2014- Bir Kez Daha: Ne Olacak Bu Demokrasinin Hali

11- 17 Mart 2014- Saplantı, Hezayan ve Yanılmasa

12- 20 Mart 2014- Bir Kez Daha: Birey İstibdadı

13- 21 Mart 2014- Bir Kez Daha: Ölme Eşeğim Ölme

14- 26 Mart 2014- Bir Kez Daha: Temel Sorun: Neden? Niçin?

15- 28 Mart 2014- 3 Kasım 2002’den 30 Mart 2014’e

16- 4 Nisan 2014-  Bu Nasıl Türkiye’ye Teşekkür?

17- 7 Nisan 2014-  Laik Dindar Karşıtlığı Zırvası

18- 22 Nisan 2014- İkisi de Cumhurbaşkanı Olamaz (1)

19- 29 Nisan 2014- İkisi de Cumhurbaşkanı Olamaz (5)

20-  2 Haziran 2014- Düşündüm: Bir Veda Denemesi

***

YÜCELERİN YÜCESİ BAŞYÜCE R.T ERDOĞAN DEYORKİNE!

 Aradan 22 yıl geçmiş: 1993 yılının ağustos ayında “2.CUMHURİYET TARTIŞMALARI” (Başak Yayınları) adlı bir kitap yayınlanmıştı. Kitap biçim olarak bir söyleşi kitabı idi. Metin Sever ve Cem Dizdar adlı iki gazeteci dönemin önemli saydıkları kişilerine (Turgut Özal, Mehmet Altan, Aydın Menderes, Hikmet Özdemir, Cengiz Çandar, Asaf Savaş Akat, Mete Tuncay, Toktamış Ateş, Bülent Tanör, Cem Eroğul, Yalçın Küçük, Melih Pekdemir, Turgut Savran, Doğu Perinçek, Ertuğrul Kürkçü, Aydın Çubukçu, Fikret Başkaya, Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak, Recep Tayyip Erdoğan) o günlerin en önemli sayılan sorunu “2.Cumhuriyet” konusunda söyleşiler yapmışlardı.

2000’li yılların başında bu kitaba ihtiyacım oldu. Aradım, hiçbir yerde bulamadım. İade etmek koşuluyla, Metin Sever’den istedim. Gönderdi. İşim bitince iade ettim.

Kitap dönemin Başbakanı R.T.Erdoğan bağlamında çok önemliydi. Adı geçen kişi o zamanlar sadece Refah Partisi MKYK üyesi ve Refah Partisi İstanbul İl Başkanı idi. Ne İstanbul Belediye Başkanı, ne Başbakan ve AKP Genel Başkanı idi. Demek istediğim şu: 1993 yılında kendisine özgürce sorular sorulabilir, burnundan kıl çekilebilirdi. Biraz sonra okuyacağınız söyleşi metni işte bu bakımdan önemlidir.

***

Demokrasi amaç değil, araçtır

“İşletmeci. 26 Şubat 1954 İstanbul doğumlu. Evli. İstanbul İmam- Hatip Lisesi ve Marmara Üniversitesi İktisat Ticaret Fakültesi mezunu. Refah Partisi MKYK üyesi olan Recep Tayyip Erdoğan halen Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı görevini yürütmektedir.”

[Nota Bene: R.T.Erdoğan Marmara Üniversitesi İktisat Ve Ticaret Fakültesi mezunu değildir. Aksaray Yüksek Ticaret Okulu, yeni adıyla İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi‘nden 1981 yılında mezun olmuş. (Wikipedi-Internet)]

 

“…2. Cumhuriyet “Batılılaşma süreci” içerisinde bir harekettir. Batılılaşma dün Kemalist olmayı veya sosyalist olmayı gerektirirken; bugün, 2. Cumhuriyetçi olmayı gerektirmektedir. Kaldı ki 70 yıllık tarihimizi “cumhuriyet” olarak kabul eder ve rakamlarsak bu sayının ikiden de çok olması gerekir. Herşeyden önce Birinci Meclis, her yönüyle farklı bir dönemdir. İkinci Meclis’le çok partili döneme kadar olan süre ikinci aşamadır. DP iktidarı, 60 ihtilaline kadar ayrı bir özellik arzeder ve üçüncü olarak nitelenme hakkı vardır. 1960-83 arasını “Dördüncü Cumhuriyet” olarak numaralarsak, bu döneme de “Beşinci Cumhuriyet” diyebiliriz. Ancak gerek

  1. Cumhuriyetçilerin gerek Yeni-Osmanlıcıların, toplumun düşünce ufuklarının genişlemesi, haklarının farkına varması ve bir kimlik arayışı içine girerek geçmişsiz, geleneksiz kimlik kazanmanın imkânsızlığını görmesi açısından büyük faydaları olmuştur. Bu sağlıklı bir gelişme olup bunu içeren değişimden yana olmak bir zorunluluktur…”

[Yukarıdaki R.T.Erdoğan’ın ağzından çıkan satırlar o gün de bu gün de paylaşmamız dışında kalan düşünceler. Özellikle de  “…2. Cumhuriyet ‘Batılılaşma süreci’ içerisinde bir harekettir. Batılılaşma dün Kemalist olmayı veya sosyalist olmayı gerektirirken; bugün, 2. Cumhuriyetçi olmayı gerektirmektedir” iddiası…  Daha sonraki yıllarda görüldüğü gibi anti Kemalist ve  Erken Cumhuriyet dönemi karşıtıdır. Dahası düşmanıdır.]

..

SORU:Cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tarihindeki ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN CEVABI: Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıllık tarihine çok kestirme bir biçimde, kuşbakışı baktığımızda rejimin yüz aklığı ile çıktığım söyleyemeyiz. Birinci Meclis hariç Türkiye Cumhuriyeti gerek temel hak ve özgürlükler açısından  gerekse halkın egemenliği açısından üzerinde taşıdığı “demokrasi” ve “cumhuriyet” kavramlarının gereğini yerine getirmemiştir.

Rejimi kuran militarist ve sivil bürokrasi, demokrasi ve cumhuriyet kavramlarım kendi egemenliklerini ve dayatmalarını halka kabul ettirmek için aracı olarak kullanmıştır.

Bu bürokrasinin gözünde halk; birtakım hakları kullanmaya lâyık olamamıştır. Aksine halk her zaman gariban zavallı eğitilmeye muhtaç yaratıklardır. Ve, onları “adam etmek” için uygulanacak her yöntem meşru görülmüştür.

Demokrasi bugüne kadar bazen amaç bazen ise araç olarak görülmüştür. Hem amaç hem de araç olarak yorumlayanlar da olmuştur. Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile düzenler gelir, düzenler gider. Tabii bunun demokrasiyle gerçekleşmesi, halkın iradesinin tecelli etmesi güzel bir şey. Ve bu noktada demokrasiyi halkın iradesinin tecellisi şeklinde tanılayabiliriz. Fakat bugün ülkemizde demokrasi bir amaç olarak yorumlanıyor. Ve bir amaç olarak görülen demokrasi, ne yazık ki bugün Türkiye’de totaliter bir yapıyı gündemde tutuyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasi adına bir dikta rejimi görüyoruz. Ne yazık ki demokrasi kavramı bizde tam olarak yerine oturmamıştır.

ÖZDEMİR İNCE’NİN MÜDAHALESİ: Başyüce R.T.Erdoğan, “Bize göre ise de demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Yani demokrasi ile düzenler  gelir, düzenler gider” diyor. Yanlış ki ne yanlış! Demokratik seçimlerle rejimler değişmez. Demokratik  seçimlerle sadece iktidar değişir. Türkiye Cumhuriyet’in rejimi Anayasa’nın 2.maddesinde yazılıdır. Bu maddeyi seçimlerde haylkın %100’ünün oyunu da alsanız değiştiremezsiniz. Yani Cumhurbaykanı iken Başkan olamazsınız!

——————————————————————————————————

SORU: Halk iradesinin tecelli şekli dediniz. Eğer demokrasi sadece bir araç olarak tanımlanabilirse; halk iradesi adına iktidara yerleşmiş düşünce demokrasinin aleyhinde işlemeye başladığında, yani totaliter özellik kazandığında ne olacak? Kısaca tanımlamanız üzerinden konuşulduğunda; demokrasinin araç edinilmesiyle iktidara gelmiş bir totaliter rejimden vazgeçebilmenin şartları en azından demokratik yollardan mümkün görünmüyor….

CEVAP:Halka rağmen iktidar olunamaz. Tarihe baktığımız zaman totaliter rejimlerin hep halk tarafından yıkıldığını görürüz. Eğer halk totaliter bir rejimi istiyorsa buna saygı duymalıyız. Ama rejim geldi ve halk bundan memnun değil, bunu değiştirecek olan yine halktır.

SORU: Peki bu değişimin aracı sizce ne olabilir?..

CEVAP:Yine halk. Rejimlerin hiçbiri halka rağmen orada duramaz.

SORU: 70 yıllık tarihin sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin temel problemleri neler? 70 yıllık tarihin taşıyıcısı Kemalizm, gelinen noktada kendini yenileyebilir mi? Toplumsal sorunlar karşısında yanıt verebilecek bir çekim merkezi olabilir mi?…

CEVAP:70 yıllık tarihinde Türkiye Cumhuriyeti katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur. Her konuda “tekçi” olmuştur ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir. Hukuk halka sorulmadan bir yerlerden aktarılmış ve zorla halka dikte ettirilmiştir. Çağdaşlık anlayışı, ahlak anlayışı v.s. Hatta Türkiye, din konusunda da aynı anlayışı seçmiş; kendisine din olarak “Kemalizmi” almış ve başka hiç bir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte etmiştir.

Ancak hem dünyadaki değişim rüzgârları nedeniyle, hem de halktan kopuk olan sistemlerin uzun süre yaşayamayacağı gerçeğinin ortaya çıkmasıyla yoğunluk kazanan değişim dalgası sonucu resmi ideoloji taraftar bulamaz hale gelmiştir.

Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır. Bu süre içinde halkın refah seviyesi, diğer dünya devletleriyle eşit oranda artmamıştır.Temel halk ve özgürlükler konusunda Türkiye hâlâ bir Üçüncü Dünya ülkesidir. Her sene ilgili dünya örgütlerince azar-lanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti 1923’dan bu yana sürekli olarak bir gerileyişin içindedir. Bunu bir kaç başlık altında toplamak istiyorum;

Ekonomide; 1923’te dünyada altıncı sıradayız. Bugün 46. sıraya düşmüşüz. 1924 yılında bir dolar doksan kuruş; sene 1993, bir dolar dokuz bin liranın üzerinde. Para ekonominin namusudur. Paramızın bu noktadaki durumu bizim nereye geldiğimizin ifadesidir. 0,gün istihdam noktasında açığımız yokken, bugün resmi açığımız 4.5 milyondur. O günü, o günkü dünya ölçülerine; bugünü ise, bugünkü dünya ölçülerine göre değerlendirmek durumundayız. Dolayısıyla o gün fabrikamız yoktu bugün var dememiz bir şey ifade etmez.

Ekonominin yanında ahlaki düzenimiz bozuk. Bugün İstanbul’un göbeğinde fuhuş sektörü aldı başını gitti. Ahlaki olarak çöken bir toplumun bağımsızlığını kazanması imkansızdır. Yanlışlar doğru, doğrular yanlış olarak takdim edilmeye başlandı. Bir devlet memuru rüşvet almasını bilmiyorsa ona aptal gözüyle bakılıyor.

İlmi düzende büyük bir çöküntü var. Eğitim var ama üretim yok. Üniversitelerimiz düşünce üretemiyor. Resmi ideolojinin tekelinden kurtarılmış bir eğitim, öğretim programı gerekiyor.

Bir diğer sorunumuz askeri bağımsızlığımızın da tehlikeye girmesi. NATO’nun baskısı elimizi kolumuzu bağlıyor. Bir diğer sıkıntımız da milli bütünlüğümüzün tehlikede olması. Bunu şu şekilde açayım; resmi ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. “Türkiye  Türklerindir” gibi tezler yanlıştır.  Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. Bir inanç birlikteliği bu insanların   bütünlüğünü    sağlayabilir. Aksi takdirde milli bü tünlüğümüzü sağlamak mümkün değildir. Temel sorunlarımız noktasında ana başlıklar olarak bunları söyleyebiliriz.

ÖZDEMİR İNCE: Bu cevapta itiraz edilecek bir çok yer var ama ben sadece şunu ifade edeceğim. Bay Başyüce, “Hukuk halka sorulmadan bir yerlerden aktarılmış ve zorla halka dikte ettirilmiştir. Çağdaşlık anlayışı, ahlak anlayışı v.s.” diye Cumhuriyet Devrimi’de itiraz ediyor. Cumhuriyet Devrimi’ni yasalaştıran TBMM 1924 yılında halk iradesini temsil etmiyor muydu? Bugünkü milletvekillerinden daha çok temsil ediyordu.

———————————————————————————————————

SORU: Milli bütünlüğün korunmasından söz ettiniz. Bu değişim süreci içerisinde eğer, ülke içinde yaşayan bazı grup insanlar milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse ne olacak?…

CEVAP:Onun kararını yine halk verecek.

SORU: Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler…

CEVAP:Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir..

SORU: Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse…

CEVAP:Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar. Ama kudreti yoksa….

SORU: Buna hakkı var mıdır? Kudreti olmayabilir….

CEVAP: Bu hakkı kimden isteyeceği önemlidir.

SORU: Hak istenmez. O hak meşrudur ya da değildir. Burada sorulan o; meşru mudur?..

CEVAP: Coğrafi bütünlük içerisinde evet, ama coğrafi ayrılık  içerisinde hayır.

SORU:Coğrafi bütünlükten kastınız Misak-ı Milli sınırları mı?..

CEVAP: Ona orda hudut tayin edemem..

SORU: O zaman bu hakta meşru değildir diyorsunuz…

CEVAP: Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum.

SORU: Ama bağımsız bir devlet olarak tasarlayamam diyorsunuz.

CEVAP:Tasarlayamam. Çünkü bu coğrafyanın mücadelesini veren sadece Kürtler olmamıştır ki…

SORU:Ama o coğrafyada yaşayan insanların böyle bir talebi olduğunda… “Biz kendi kimliğimizle, bayrağımızla, Kazakistan, Özbekistan gibi bir ülke olmak istiyoruz” derlerse, siz bu hakkı meşru bulur musunuz; bunu Öğrenmek istiyorum…

CEVAP: Onu meşru olarak görmüyorum.

SORU: Burada zikredilen milli tanımı, İslâmm ümmet kavramıyla çelişik gözükmüyor mu?.. Ayrıca bütünlüğünü çalışmaya uğraştığınız bu sınırlar içerisinde siz de söylediniz değişik etnik yapılar ve dinsel gruplar var. Bunları hem ümmet çerçevesinde hem de milli devlet içinde nasıl düşünebiliyorsunuz?…

CEVAP: Ümmet kavramı içerisinde düşünmüyorum ki, İslamın devlet planı içinde düşünüyorum. “Adil Düzen” dİye tanımladığım bir devlet çerçevesinde ele alıyoruz. Ümmetin içinde zaten Hıristiyanın, Yahudinin olması söz konusu değil. Ama bu ümmet, Hıristiyanla da, Yahudiyle de kendi hukuklarını belirleyerek yaşayabilir.

SORU:Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıl sonunda karşısına çıkan temel problemleri kendinize göre ifade ettiniz ve resmi ideolojinin altını çizdiniz. Resmi idelojinin izdüşümü olarak görülen Kemalizm gelinen noktada kendini yeniden üretebilir mi; toplumsal sorunlara yanıt verebilir mi?..

CEVAP: Gelinen 70 yıllık sürenin sonuda Türkiye’nin GSMH’sı ne yazık ki bir Japon firmasının, bir ITT’nin yıllık cirosundan daha azdır. Yani Japonların veya Amerikalıların milyonu dahi bulmayan bir insan topluluğu ile gerçekleştirdiği üretimi, Türkiye 60 milyonla başaramamaktadır . Bunun suçlusu halk değil rejimdir. Gelinen bu noktada; Türkiye tam bir kaosla karşı karşıyadır. Rejim tıkanmıştır, çürümüştür, etrafa rahatsız edici kokular salmaktadır. Kimsenin rejime güveni kalmamıştır. Bu nedenle Türkiye’de bizzat rejimin kurum ve kuruluşlarında herşey illegal olarak işlemektedir. Örneğin: Her yıl Milli Eğitim Bakanı, okullara yeni kayıtlarda ücret alınmayacağım söyler ama, hiçbir aile para vermeden kayıt yaptıramaz. Esnaf vergisini dahi rüşvetsiz yatıramaz. vs.

Bütün bunlardan sonra Türkiye’nin yarınında artık “Kemalizme” veya başkaca herhangi bir resmi ideolojiye yer yoktur. Kemalizmin yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. Çünkü böyle bir alt yapıya ve argümanlara sahip değildir. Aradan 70 yıl geçti. Artık, mi-litarist ve sivil bürokrasi, “devleti biz kurduk, korumak ve kollamak görevi de bizimdir” diyemez. Çünkü insanlar böyle bir devleti istemiyor. En önemlisi de bu düşüncelerini açıkça dile getiriyorlar.

Bu bağlamda Kemalizmin kendini yeniden üretmesi söz konusu değildir. 2000’li yılların dünyasında ve büyük dünya ailesinin bir birimi olan Türkiye’de artık Kemalizme ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. Eğer rejim, bu yeni şartlara, zamana ve mekana uygun yeni bir sistem geliştirirse, bu Kemalizmin yeniden kendisini üretmesi olmayacaktır. Artık o başka bir sistemdir. Ve hatta bu tür arayışlar da mevcuttur.

SORU: Değişim taleplerini ve 2. Cumhuriyet tanımlamasının argümanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?.

CEVAP:Yukarıda artık Kemalizmin devrini tamamladığını ve kendisini yeniden üretmesinin söz konusu olmadığını söylerken, insanların farklı bir sistem arayışı içinde olduğunu söylemiştik. İşte bu noktada, sisteme ilişkin yeni ve evrensel bir kavramla karşı karşıya kalıyoruz; “DEĞİŞİM”.

Özellikle  8. Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümüyle, geriye doğru göndermeler yapılarak konuşulan, ama elitler ve okumuşlar katmanında daha önceden tartışılmaya başlanan bir kavram “değişim”.

Biz bu kavrama iki yönden yaklaşmanın  uygun olacağına inanıyoruz.

Birincisi: Kelimenin bizzat lügat anlamı açısından. Eğer değişim, doğada ve insan hayatında şu anın dünden, yarının bugünden farklı olacağını, olması lâzımlığını anlatmak için kullanılıyorsa; inanıyoruz ki herkesin değişimden yana olması gerekir. Çünkü doğada hiçbir şey sabit ve muhkem değildir. Az önce akan suyla bu su, az önce esen rüzgârla bu rüzgâr, az önce nefes aldığım havayla bıraktığım hava aynı şey değildir. Evrenin yapısı sürekli değişim ve hareket üzerinedir. Bu anlayış bize inancımızın sıkı sıkıya tenbihlediği bir şeydir…Allah’ın “ol” emri (ki herşey o emir mucibindedir) hem “külli”dir, hem de “sürekli”dir.Yani her an yeniden yaratılır ve birbirinden farklıdır. Yine Peygamerimizin biz müslümanlarca çok önem verdiği bir sözü de şöyledir: “Bir günü bir gününe eşit olan zarardadır”.

Biz kendi inanç kaynaklarımızdan daha birçok örnek gösterebiliriz. Ancak uzatmamak için bu kadarla yetinerek şunları da söylemek istiyorum: Değişim, her zaman tekamül değildir. Arzulanan tekamülle örtüşen bir değişimdir. Ama pratik her zaman böyle olmaz, olmamıştır da.

İkinci nokta: “Değişim” kavramının bugünkü kullanılışı daha farklı boyutlar içermektedir. Herşeyden önce felsefi bir yönü vardır. Öyleyse bu felsefi düşüncenin   kavranması   gerekir.   Bu   konudaki   düşüncelerimizi birkaç madde halinde özetlemeye çalışırsak:

1-Kavram bizim üretimimiz olmayıp dışımızdan bir oluşumun bize dayatmasıdır.

2-Batı her ne kadar dün “demokrasi insanlığın ulaşabileceği en faziletli sistemdir” demişse de bugün, demokrasi de dahil bütün sistemlerde bir tıkanma vardır. Batı kendini yenileyebilmek, dünya hakimiyetini devam ettirebilmek için yeni kavramlar üretmektedir. En son üretimleri ise budur.

3-Bu özellikleri ile ve radikal değişimcilerin söyleyiş biçimleri ile “değişim” yeni bir din söylemidir. Çünkü insanları kalın çizgilerle en üst belirleyici olarak “değişimden yana olmak” ve “değişime karşı çıkmak – statükoculuk” biçiminde ikiye ayırmaktadır. Oysa biz müslümanlar için din “İslâmdır”. En üst belirleyici islâmın ilkeleridir. Herşey ona göre belirlenir.

Bu mülahazalarla baktığımızda son yıllarda çokça gündeme gelen “İkinci Cumhuriyet”, “Yeni-Osmanlıcılık”, “tarihle barışmak” gibi söylemlere farklı bakışımız ve değerlendirmelerimiz vardır. Bu değerlendirme toptancı bir bakış değildir. Ne toptan red ne de körükörüne angaje olmak bizim tavrımız olamaz.

SORU: 2. Cumhuriyetin temel argümanlarından birisi devletin ekonomideki payının azaltılması ve serbest piyasa ekonomisi. Bu arada iktisasi liberalizasyonun siyasi li-beralizasyonu da beraberinde getireceği düşünülüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?..

CEVAP: Özellikle Mehmet Altan’ın başını çektiği 2. Cumhuriyet “Batılılaşma süreci” içerisinde bir harekettir. Batılılaşma dün Kemalist olmayı veya sosyalist olmayı gerektirirken;

bugün, 2. Cumhuriyetçi olmayı gerektirmektedir. Kaldı ki 70 yıllık tarihimizi “cumhuriyet” olarak kabul eder ve rakamlarsak bu sayının ikiden de çok olması gerekir. Herşeyden önce Birinci Meclis, her yönüyle farklı bir dönemdir. İkinci Meclis’le çok partili döneme kadar olan süre ikinci aşamadır. DP iktidarı, 60 ihtilaline kadar аул bir özellik arzeder ve üçüncü olarak nitelenme hakkı vardır. 1960-83 arasını “Dördüncü Cumhuriyet” olarak numaralarsak, bu döneme de “Beşinci Cumhuriyet” diyebiliriz.

Ancak yine de gerek 2.Cumhuriyetçilerin gerek Yeni-Osmanlıcılarm, toplumun düşünce ufuklarının genişlemesi, haklarının farkına varması ve bir kimlik arayışı içine girerek geçmişsiz, geleneksiz kimlik kazanmanın imkânsızlığını görmesi açısından büyük faydaları olmuştur. Bu sağlıklı bir gelişme olup bunu içeren değişimden yana olmak bir zorunluluktur.

Yeniden Türkiye’deki değişim isteklerine dönelim. Yeni Dünya Düzeni diye bir kavram sıkça teleffuz edilmeye başlandı. Yeni Dünya Düzeni’nden söz edilebilir mi? Böyle bir düzen bizim karşımıza nasıl çıkacaktır? Ne yazık ki Türkiye’deki değişim talepleri “Yeni Dünya Düzeni” talepleri ile paralellik içindedir. Bu bir nakısadır. Çünkü Yeni Dünya Düzeni uğruna ölünecek bir hülya değildir. Dünya egemen sisteminin bulaştığı bir patronaj biçimidir. Dün iki başlılık içinde sürdürülen bu sistem son değişimlerle birlikte tek başlılığa dönüştürülmektedir.

Yeni Dünya Düzeni’nde ana espri hiç bir ülkenin tek başına ayakta kalmasına yetecek güçte ve kendi kendine yeter özellikte olmaması; aynı zamanda da, komşu olan ülkeler için, her ülkenin birbirleri ile sorunlarının olmasıdır. Bu sayede her ülke, geleceği için, ” büyük abiye” muhtaç olmakta ve ona bağımlı kalmakta. Bizim açımızdan önemli bir başka konuda “büyük abi” ailesini oluşturan devletlerin tamamının hıristiyan olmalarıdır ve ısrarla müslüman ülkelerde istikrarsızlık ve iktidarsızlık peşinde koşmalarıdır.

SORU: İktisadi liberalizasyonun siyasi liberalizasyonuda be-raberinde getireceğini düşünüyor musunuz?

CEVAP:Ben getireceğine inanmıyorum. Eğer siyasi liberalizasyon olursa ekonomide de liberalizasyon olacaktır. Öncelikle siyasetin serbest bırakılması gerekmektedir.

SORU:Ama netice olarak siz ekonomik yapıda serbest piyasa ilişkilerinden yanaşınız, onu savunuyorsunuz…

CEVAP:Serbest piyasayı savunuyorum.

SORU: Bu bağlamda da kapitalizmi savunmuş olmuyor musunuz?..

CEVAP:Hayır. Kapitalizmde bugün serbest piyasa ekonomisi kesinlikle yok. Güdümlü serbest piyasa onlar.

SORU:Benim açmaya çalıştığım bu ülkedeki işleyiş değil. Doktriner olarak soruyorum. Siz kapitalist üretim ilişkilerinden yana mısınız?

CEVAP: Kapitalist üretim ilişkilerinden yana değilim. Ancak, islâmi anlayışta da, kesinlikle sınır koymak mümkün değildir. Yani ne fiyatlara sınır koyabilirsiniz, ne üretime. Çünkü orada ahlak esastır. Nedir o? “Emronulduğu gibi dosdoğru ol.” Üretimde çürüğü sağlam diye takdim edemezsin, en iyisini yapmaya mecbursun. Kapitalizmin böyle bir kuralı yok ki. Dolayısıyla kapitalist üretimdeki serbest piyasa diye ortaya konulan olay eksiktir.                                  SORU: Şimdi düşünelim; bizde üretilen Tofaş’ların Almanya’da satılma şansı var mı? O çürük çarık malın Almanların pazarlarında satılma şansı yok. Alman pazarlarında savaşan otoların hepsi birbirinden kaliteli. Bu da İslamın “Dosdoğru ol” ilkesine denk düşüyor. Yani piyasa o ilkeyi yaşama geçiriyor.

CEVAP:Kapitalizm bunu İslam’dan akmıştır.

SORU: Değişim tartışmaları yapılırken birbiriyle ilişkili iki değişik açılım daha ortaya çıktı. Bir tanesi Türkiye’nin emperyalist bir vizyona sahip olabileceği iddiasını taşıyordu, buna bağlı olarak Neo-Osmanlılık tartışması yapıldı. Bu konularda ne diyeceksiniz?..

CEVAP: Türkiye’nin emperyal bir vizyon taşıyacak bir gücü vardır. Hatta eğer Türkiye 2000’li yılların dünya ailesinde saygın üye olarak yer almak istiyorsa (ki istemelidir) emperyalist bir vizyon üstlenmeye mahkumdur. Bu mahkumiyetin  gerekçeleri tarihindedir, coğrafyasmdadır, etnikyapısındadır.

Yetişmiş eleman gücü, genç nüfusu Türkiye’yi bu yönde zorlamaktadır. Hatta böyle bir vizyonu üstlenmiş Türkiye, bu vizyonun kapsamına girecek diğer ülkeler ve insanlar içinde tek kurtuluş kapısıdır. Bu nedenle biz hem dünya vatandaşı olarak, hem müslüman olarak, hem Ortadoğulu olarak hem de tüm ezilmişler olarak Türkiye’yi çok önemsiyoruz ve zaten Türkiyeliler olarakta buna mecburuz.

SORU: Başkanlık sistemi için neler söyleceksiniz?

CEVAP: Türkiye şimdilik buna hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize bir tavsiyesi. Bunun oluşması için siyasette serbest piyasanın oluşması lazım.

SORU: Peki son olarak konu dağılacak ama demokrasi ve islâm hukuku noktasında birşeyler sormak istiyorum. İnsanların benimsedikleri hukuk anlayışını terketme gibi bir şansları var mı?

CEVAP: Sormak istediğiniz şeyi anlıyorum. Sorunuza öncelikle tarafsız biri olarak hatta teknik bir anlayışla yaklaşmak istiyorum. Sorunuzun ikinci kısmında insanların benimsedikleri hukuk anlayışını terketme gibi bir şansları var mı diyorsunuz? Bu soruya olumsuz cevap vermek (garipsediğimi söyleyerek belirtmeliyim ki sizin sorunuzun içinde kendi cevabınızın bu yönde olduğuna dair şeyler seziyorum) her şeyden önce insanı bir varlık

olarak tanımadığımızı ya da günümüz Türkiyelilerini hafife aldığımızı gösterir. İnsanların benimsedikleri bir şeyi terketme şansı niçin olmasın?  O zaman yukarıda sözünü ettiğimiz değişimin hiçbir anlamı kalmaz. Eğer bugünün Türkiye’sinde yaşayan sözüm ona laikliği benimsemiş insanların, bu anlaşım terkedip, İslâmi bir anlayışa ve hukuka geçmeleri mümkün müdür diye sormak istiyorsanız, öncelikle şunu hatırlatmak isterim: Bu insanların atalarının 100 yıl önce, 200 yıl önce hangi hukuk sisteminde yaşıyorlardı? Bugünkü hukuk sistemini kabullenmeleri  ve adapte olmaları nelerin pahasına, hangi yöntemlerle gerçekleştirildi? Bundan 30 sene önce halkm islâma ilgisi ne kadardı, bugün hangi seviyede? Biz inanıyoruz ki Türkiye’de insanların hemen hemen tamamı gerek varlık olarak fıtratları gereği, gerekse üzerinde yaşadıkları coğrafya ve tarihi misyon gereği zaten müslümandırlar. Ancak bu özelliklerini ortaya koymaları engellenmiştir. Cebri yollarla bastırılmıştır. Eğer insanların beyinlerindeki ipotekleri kaldırırsak onlar kendiliğinden islâmı seçecektir. Çünkü özlerinde inanç vardır.                                                                                                                               Bu arada, biz inancımızı ve dinimizi başka sistemlerle mukayese etmekten hoşlanmasak da, sorunuzu cevapsız bırakmamak için demokrasi ve islâm noktasmda da özetle düşüncelerimi söyleyeyim:

Biz Türkiyelilere ve insanlığa diyoruz ki, bu konuda gerek teorik gerekse pratik referanslarımız sayılamayacak kadar çoktur. Uzun sayılacak bir süredir müslamanlar bir fetret devri yaşamışlardı. Bu nedenle müslümanlar inançlarını, düşüncülerini çağın diline uygun bir söylemle ve çağdaş bir insanın algılayabileceği bir biçimde ortaya koyamamışlardır. Buna belki de iç fetretten daha çok dış dayatmalar, tuzaklar, hileler etkili olmuştur. Burada sırf müslümanlara reva görülenleri hatırlatmak yeterlidir: İstiklal Mahkemeleri vasıtası ile kurulan dar ağaçlarında kimlerin ve hangi suçlamayla idam edildiğini nasıl izah edecekler? Tevhid-i Tedrisat kanunu nelerin önünü tıkamak, nelerin önünü açmak içindi. Harf inkılabı vasıtası ile bir ülkenin tamamının bir anda sıfır okur yazar seviyesine indirgenmesi kimlere yaramıştır?

Bir fazilet rejimi olarak takdim edilen demokrasinin ana özelliği çoğunluğu elde etmektir. Yani %51, %49’a tahakküm eder. Oysa bize göre %99’un, %1 üzerinde dahi tahaküm kurma hakkı yoktur. Bir ferdin dahi bir ülke menfaati için hakları elinden alınamaz. Bizim geçmişimiz bunun referansları ile doludur.

***

“2.CUMHURİYET TARTIŞMALARI” adlı  bu çok önemli kitap 1993 yılında yaptığı baskının dışında bir başka baskı yapmadı. Bunun nedeni kitabın hazırlayıcısı iki gazeteciden kaynaklanıyor. Kitabı okuduktan sonra, Metin Sever’e yayınlama güçlüğü varsa kendisine yardım edebileceğimi söyledim. Bana, söyleşiye katılanların, aradan geçen zaman içinde, düşüncelerini değiştirmiş oyabileceklerini söyledi. Mümkündür! Ama buna karşın bu bahanenin geçerli olamayacağını düşünüyorum.

 

Şimdilik, en azından R.T. Erdoğan’ın “Başyüce” projesini yürürlüğe koymadan önceki düşüncelerini öğrenmeniz için sitemde yayınlıyorum. Çünkü önümüzdeki günlerde bu metne ihtiyacınız olacak.

 

ÖZDEMİR İNCE

2 ŞUBAT 2014