DÖRT ŞİİR, BİR YAZI

Bugün Cuma, yarın Cumartesi, öbürgün Pazar! 7 Haziran 2015 Pazar günü oy sandığına gideceğiz. İçinde bulunduğum ruhsal, duygusal ve zihinsel durumun hısım ve akrabalarını arayıp bulmak için eski, daha doğrusu ilk kitaplarıma gittim ve dört şiir buldum. Demek ki 50 yıldır, 1965’ten bu yana hiçbir şey değişmemiş. Ama değiştirmek bizim elimizde! Nasıl ama? “Nasıl ama?”yı okuyacağınız dört şiir belki duyumsatabilir size.

Çok genç şiirler!

Yazıya gelince: O, galiba, türban konusunda yazdığım en iyi yazılardan biri…

Özdemir İnce

5 Haziran 2015

 ***

TANIK

Biriktin yıllardır çağın usunda

Çıkıyor karanlıktan susan sesin

İnleyen kekre etin kara soğukta.

 

Sevince gözlerin gibi yoktur

insana yaz gibi usulca sokulur

Aşılar direncini ak kâğıtlara.

 

Alışamadık gitti eksik gülüşüne

Yarılması gibi tan vakti toprağın

Su alan çeliğin ıslak hışırtısı.

 

Gidince bir yıl gibi gidersin

Apansız, gönüllü hiç direnmeden

Bir at imler seni bozkırda.

 

Neyin nesisin dün egemendin kendine

Dinlerlerdi seni ve ünün vardı

Ama adın bile uydurma bugün.

 

Zorluyor damarlarını bitkin kan

Bakır çalığı, dil pası tadında

Bir kan tutması neşter özlemi.

 

Yer yok mu dersin düşlerimize?

Bir gök gibi ağınca yukarıya sen

Bir derin yara suyun açtığı.

 

Bekliyeyim mi daha ister misin?

Yık artık susmanı çık taş uykundan

Başlayacak az sonra kutsal ayaklanma.

Aydın, 12.7.1965

(Tutanaklar, Uğrak Kitabevi, 1967; Rüzgara En Yakın Yerde, Toplu Şiirler 1. Kırmızı Yayınları, 2010)

 ***

ÜLKE

Ben son kavganın adamıyım, derdin,

Bir umudum var sıcak demir tadında;

Yaşlanmaz, mevsim tanımaz bir yüz.

 

Sürüklediler seni bak işte,

Kurak bir yaz leşiydin sanki,

Ağuladılar seni övdüler sonra,

Bir yitik gölgesin bitkin duvarlarda.

 

Suların titriyor, hadım ettiler,

Paçavraların, açlıkların krallığında.

Sen ki soluğuydun iki eş dünyanın,

Nerde sesin söyle nerde öfken senini’

 

Paris, 12.1.1966

(Tutanaklar, Uğrak Kitabevi, 1967; Rüzgara En Yakın Yerde, Toplu Şiirler 1. Kırmızı Yayınları, 2010)

 ***

KAVUN ACISI

Bu kavun acısı gelecektir

bu kavun acısı geçecektir

demir tavını bulacaktır

ağır kuru ve gebe bir sesle

çekiç örse vuracaktır

karımın devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır

 

Kavun acısı

kışın ilk sesidir camlarda

yazın boş bir okul avlusunda birikmesidir,

unutulmuş bir kalemdir öğretmen masasında

gülen ayvadır ağlayan nardır

bir umut sürgünüdür Dicle boyunda

kavun acısı gelecektir

kavun acısı geçecektir

kırağı gibi dalların üzerinden

bir al turna gibi tüfeğin önünden

su gibi damlayacaktır

ve dağlayacaktır yalım gibi

kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

 

Çünkü

saat çalışır ve tamamlar günü

bir kan damlar kaldırımın üzerine

bir daha bir daha damlar

acı yağmur suyuna karışır

bir adam durur direğin dibinde

boynu kıldan ince bir adam

saat vurur yürek atar kan damlar

atar sigarasını adam ezer böcek gibi

atar sigarasını adam ezer yazgı gibi

atar sigarasını adam, çünkü

bir yerlerde beyaz mügeler açmaktadır

incir sütü biber gibi yakmaktadır

ak döşekler diken gibi batmaktadır

dağlar dağlar dağlar çağırmaktadır

 

Türkünün yurdu insanın yüreğidir

türkünün yüreği insanın belleğidir

onlar senin türkünü anlamazlar

türkün bütün sularda yıkanmıştır

bütün otların ince tadını bilir

bütün zindanları özgürlüğe çevirmiştir

onlar senin türkünü anlamazlar

çünkü onlar

gak deyince et

guk deyince su isteyen

Anka’dırlar

 

Kavun acısı geçecektir

kiraz zamanı gelecektir

bu kütük çiçeğe duracaktır

karımın devsel yeşil gözleri

öfkenin şiirini yazacaktır.

 

Aydın, 2.4.1967

(Kiraz Zamanı, May Yayınları, 1969; Rüzgara En Yakın Yerde, Toplu Şiirler 1. Kırmızı Yayınları, 2010)

***

KARŞI YAZGI

Böyle yazılır işte karşı yazgı

koparıp atacaksın o büyüyü güzel boynundan

yerine yıldız ve çiçeklerden bir kolye takacaksın

 

İşte böyle yazılır karşı yazgı

paydos düdükleri çalarken işyerlerinde

rıhtımda tütün ve pamukla boğuşurken işçiler

gün pörsür güneş yıkılır gece kırışırken

sarkarken etli gerdanları kadınların

göklerdeki güzel ayı

menekşeleri gülleri ve ardıçkuşunu

içtiğin ilk sigarayı ilk yudum rakıyı

ilk tuttuğun sıcak kız elini

ilk öptüğün nemli dudağı

insanın yenilmez güzelliğini

ve insanın yenilmezliğini düşüneceksin.

 

Böyle yazılır işte karşı yazgı

ekmek sadece ekmek değildir

Su da sadece su değildir

şarap bardağının dibindeki tortu

dilde bıraktığı doyumsuz burukluk

ufkun ucundaki ikinci tan vakti

sarının pembeye dönüşmesi

pembenin taze kan rengine bürünmesi

bir gün yirmi dört saat ettiğinden değildir

kavakların yaprak dökümünden de değildir.

 

Böyle yazılır işte karşı yazgı

omuzunda güneş toz ve ter yükü

açlık tükrük ve acılık ağzında

içinde bir şeyler kımıldıyorsa

iç suların derinden derine kararıyorsa

lodosun bir tokat gibi patlıyorsa tedirgin kıyılarda

içinde bir şeyler konuşuyorsa bir başka dilde

dudakların bir şarkı ıslıklıyorsa

bil ki karılmaz insanın hamuru artık

katı acılardan, acı sudan ve killi topraktan.

 

Böyle yazılır işte karşı yazgı

yalnızlığı umutla adlandırarak.

Muğla, 5.10.1969

(Karşı Yazgı, Dost Yayınları, 1974; Rüzgara En Yakın Yerde, Toplu Şiirler 1. Kırmızı Yayınları, 2010)

***

TÜRBANIN ALTINDA GİZLENEN GERÇEK

Televizyonlara çıkan türbanlıların ve türbancıların muzaffer ve saldırgan edalarını hüzünle izliyorum. Zafer kazandıklarını sanıyorlar. Oysa, o duygu ile dolup-taştıkça tutsaklık ve çıkmazları giderek artmakta ama bunun hiç farkında değiller.

Türbanın dinsel inançlarının bir simgesi olduğunu sanıyorlar. Oysa türban, kadının ezilmesinin, posalaşmasının, sömürülmesinin, siyasal anlamsızlığının; kapitalizm ve emperyalizmin simgesi. Türbanın kadının özgürleşmesinin ve isyanının simgesi olduğunu söylüyorlar. Acaba öyle mi?

Daha önceki yazılarımda tavsiye ettiğim bir kitaptan (Faik Bulut, “Kadın ve Tesettür, Cumhuriyet Kitapları) bir alıntı yapacağım:

“Mısır Müslüman Kardeşler hareketinin önde gelen isimlerinden Muhammed Abu’l Fettuh, bir süre önce çıktığı el Cezire kanalında açıkladı: ‘1968’de Mısır’daydım. Tesettürlü hiçbir kadına rastlamadım. Şimdi ey kardeşlerim, Allah’ın açık ve inkar edilmez zaferine bakınız: Allaha hamdolsun ki evler, sokaklar, caddeler, salonlar ve işyerleri tesettürlü kadınlarla dolup taşıyor” (S.234)

Ama,  Mısırlı kadın yazar Huveyda Taha, 18 Ekim 2006 tarihli “el Kuds el Arabi” gazetesinde yayınlanan “Tesettürün Örttüğü Gerçekler” adlı makalesinde şunları yazıyor:

“Evet, tesettür bir isyan yoludur. Ancak umutsuz kadınlarla erkeklerin isyanıdır bu. Ne ki, bu isyan ülkeyi, üzerinde savaşlar verilen yer altı ve yerüstü zenginliklerini savunan bir isyan değildir; ulusları ileri götürecek bir isyan değildir. Bu, gerçekte kendisine isyan edilmesi elzem olan (içi boş) bir isyandır.” (S.234)

Türbanlı ve türbancı kadınlarımızı dinledikçe, okudukça, bunların dünyayı anlayıp değerlendirmekte  Arap ülkelerine dağılmış hemşirelerinin çok gerisinde kalmış olduklarını hüzünle fark ediyorum.

1970’ler türbanın, tesettürün yükselişe geçmesinin tarihidir. Çünkü 1970’ler Afganistan içsavaşıyla birlikte İslamcı direniş ve terörünün tırmanışa geçmesinin ilk yıllarıdır. Aynı yıllar Suudi petrol dolarının ortalığa yayıldığı yıllardır. Suudi Arabistan’daki monarşist rejim baskıcı erkekliğin de simgesidir. Suudi Arabistan zenginleştikçe kadın üzerindeki erkek baskısı da artmıştır. Bu monarşi, aynı zamanda (bir antitez olarak) erkeği hadımlaştıran bir rejimdir: İçeride, dışarıda ve bölge çapındaki siyasetlerinde bu sakatlanmış erkekliğin yansımalarını bulmak mümkün. Çünkü rejim sahiplerinin tamamı, erkek olmanın bilinciyle, her faaliyetlerinde bunu kanıtlamanın yol ve yöntemine başvururlar. Paranın tadını çıkartırlar: Parayı bastırıp kadını kullanırlar.

Yoksul erkeğin trajedisi daha çarpıcıdır: Yoksul ve abazan erkek, eline silah ve iktidar geçinde, engellenmiş, hadım edilmiş erkekliğinin tepkisi olarak kadını kapatır, kilit altına alır.

Yaptığı ilk iş budur! Afganistan’da, Irak’ta, Mısır’da, Cezayir’de, Hamas’ın Gazze’sinde bu böyle olmuştur. Bu nedenle bizim türbanlılara ve türbancılara içim acıyor:

Sizin ne işiniz var Arap travmasıyla?

Sizin koskoca bir Cumhuriyetiniz var!

 (Hürriyet,23 Kasım 2010)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“DÖRT ŞİİR, BİR YAZI” üzerine bir düşünce

  1. Geri bildirim: DÖRT ŞİİR, BİR YAZI

Yorumlar kapalı.