EDEBİYAT VE SİYASET OLARAK HAYAT’I TAKDİM

İmge Yayınevi’nden “Edebiyat ve Siyaset Olarak Hayat kitabınız bugün matbaadan geldi” diye bir e-posta aldım. “Bok Bok Olduğunu Bilmez” meftunlarının kapış kapış alacağını tahmin ettiğim bir kitap. Çok ciddiyim. Tam onlara göre. Kim bilir kaç baskı yapacak? Büyük bir olasılıkla “Çok Satanlar” listesinin başına geçecek, aylarca o tahta oturacak!.. “Gennadi Aygi” yazısını sevenler kaderlerine küssün. Bu ayın sonunda yayınlanacak olan AGIOS RITSOS da tam onlara göre bir kitap.Bugün Edebiyat ve Siyaset Olarak Hayat‘ın önsözü, arka kapak yazısı ile tadımlık  birkaç yazı gözlerinizden öpecek. Uzaklardan 23 Nisan Bayramımızı kutlarım,

Özdemir İnce

21 Nisan 2016

 

edebiyat ve siyaset olarak hayat (KAPAK)
İMGE YAYINLARI

 ****

 EDEBİYAT  VE SİYASET  OLARAK HAYAT (ÖNSÖZ)

Bu kitap talihsiz bir kitap! Önce devşirme. Sağda solda unutulmuş yazılar. Elbette unutulmanın değer ve önemle herhangi bir ilişkisi yok. Hiçbir cebe girmeyen yazılar: Özel günlerde yapılan konuşmaların metinleri, kitaplar hakkında görüşler ve yazılar; özel kitaplar için ısmarlanan özel yazılar, armağan kitapları için yazılmış yazılar, anma yazıları; eleştiriler, polemik yazıları ve 1970’lerden kalma bir yazı ki adı “Beat Generation ve Amerika”dır. Ortalıkta görünmediği, el altında olmadığı için hiçbir kitaba girmemiş bir yazı. Dört-beş yıl edebiyata ara verdikten sonra yazdığım bir ısınma yazısı.

Dönüşsüz yolculuğa hazırlık yaparken hesaba giren bir kitap. Bir piç kitap! Babası belli anası belli değil. Memeli hayvanlarda, kümes hayvanlarında, uçan kuşlarda, deniz hayvanlarının büyük bir bölümünde hep ana bellidir. Yazı hayvanında ise baba belli oluyor. Kimbilir, belki de erseliktir edebiyat, yazın ve yazı işi, yazar da erseliktir. Ama unutmayalım ki amip gibi karyokinez bölünmeyle çoğalan ve çoğaltan yazıcılar da vardır.

Adlandırmak zor iştir. Özellikle de sonradan ad vermek. Çocuğunuza doğmadan bir ad seçmezseniz, doğduktan sonra ne yapacağınızı bilemezsiniz. Benim adlarla başım beladadır. Ülker’e 1957’den bu yana yirmi-otuz kez Ülker demişimdir. Alsi derim ki Alcy(one) olarak yazılır. İlk basımı 1963’te son basımı 2014’te yapılan Kargı adlı şiir kitabımı okumuş olanlar bu adı bilirler. Ülker’in adını geçici olarak değiştirdiğim de olur.

Tan’a ad vermekte çok bocaladık. Kız olsaydı, adı Kevser olacaktı. Halamın adı. Küçükken “Keser alam erde?” diye sorarmışım. Adını Tan koyduk. Yıllar önce Newyork’ta rastladığı insanlar, “Kimin oğlusun?” diye sormuşlar. O da “Ülker İnce’nin oğluyum!” demiş. Geleneğe karşı ince bir itiraz var cevabında. Anlıyorum ve sevimli buluyorum.

Şimdi Tanbey diyorum ama resmiyete geçmesi çok zor artık. Bütün kayıtların toptan değilmesi olanaksız.

Bunları neden anlatıyorum? “Eşek Neden Anırır?” gibi bir laubali ad nereden çıktı onu anlatmak için:

Yazıları toparladıktan sonra, kitabın adı ne ola diye kös kös düşünmeye başladım. Tam o sırada köyün tek eşeği anırmaya başladı. “Eşek Neden Anırır?” adı o zaman geldi aklıma ama pek yakışıklı bulmadım. Rastlantı bu ya Umberto Eco biraderimizin Düşman Yaratmak[1]adlı kitabının “Sunuş” bölümünü okuyordum, o da kitabına ad vermekte zorlanıyormuş, kitabın adı Rastgele Yazılar olacakmış. Yayııncı adı beğenmemiş, kitabın başındaki yazının başlığı olan Düşman Yaratmak’ı seçmiş. Okurun ilgisini çeker diye.

Ben de düşünmeye başladım, acaba eşekle, anırmasıyla ilgili yazım var mı diye. Meğer Hürriyet gazetesinde yayınlanan yazılarım arasında iki yazı varmış. Benim sevgilimdir eşek, iyi anırtırım.

Yazıları okudum çok iyi, çok anlamlı iki yazı. Kitabın başına koydum bu iki yazıyı ve böylece “Eşek Neden Anırır?” adı gerekçesini bulmuş oldu. Ve “Ya da Rastgele Yazılar” bölümünü de Umberto Eco kardeşimizden yürüttüm.

Maceralı bir kitap, bazı kitap ve ortak kitaplarda yer aldıkları için epeyce bir yazıyı kitaptan çıkardım, çıkarttım, sonra bir telif sorunu çıkarmadığını görünce bunları yerlerine gönderdim. Bir yazımı okurken, ilham geldi, kitabın adı da değişti, EDEBİYAT VE POLİTİKA OLARAK HAYAT oldu. Dilerim bahtı açık olur.

Vaziyetin durumu böyledir! Arz ederim efendim!

Özdemir İnce

Köy, 1 Ekim 2014[2]

İstanbul, 10 Mart 2015

***

EDEBİYAT VE SİYASET OLARAK HAYAT (ARKA KAPAK)

“Edebiyat ve  Siyaset Olarak Hayat” = “Hayat ve Edebiyat Olarak Siyaset” = “Hayat ve Siyaset Olarak Edebiyat”! Bu üç olasılık da elinizdeki kitaba ad olabilirdi. Ama dile en iyi oturanı ve en kapsayıcı olanı kitaba ad oldu.

Özdemir İnce = Şair, edebiyat kuramcısı, deneme yazarı, zorunlu çevirmen, siyaset yazarı, gazete yazarı, polemikçi ve kendi tanımlamasıyla “Bir edebiyat ve siyaset tamircisi.”  Bunlar yazarın hayatının  edebiyat ve siyasete tercüme edilmiş hali.

Şair ve yazar Özdemir İnce’nin tercümesiz  hali: 10 yaşından şimdi ikâmet ettiği 80 yaşına kadar: Buğday elekçiliği, kahveci ve kebapçı çıraklığı, iplik fabrikası işçiliği, maliye memurluğu, kütüphanecilik, eczacı yamaklığı, fransızca öğretmenliği, televizyonculuk, editörlük, genel yayın yönetmenliği, gazetede yazarlık, blok yazarlığı…

Bu kitap talihsiz bir kitap! Önce devşirme. Sağda solda unutulmuş yazılar. Hiçbir cebe girmeyen yazılar: Özel günlerde yapılan konuşmaların metinleri, kitaplar hakkında görüşler ve yazılar; özel kitaplar için ısmarlanan özel yazılar, armağan kitapları için yazılmış yazılar, anma yazıları; eleştiriler, polemik ve kavga…

Tahtalıköy’e yolculuğa hazırlık yaparken hesaba giren bir kitap. Bir piç kitap! Babası belli anası belli değil. Memeli hayvanlarda, kümes hayvanlarında, uçan kuşlarda, deniz hayvanlarının büyük bir bölümünde hep ana bellidir. Yazı hayvanında ise baba belli oluyor.

Kitabın Babası

***

radikal kitap-15 nisan 2016 (İLAN)

 

EŞEK NEDEN ANIRIR?

Aziz Nesin’in bir öyküsünü aklımda kaldığı kadarıyla aktaracağım. Öykünün adı “Eşek Neden  Anırır ?” idi.

Eşeğin biri köye bir kurdun dadandığını duymuş ama inanmamış, “Yok canım benim gibi eşeğe bir şey olmaz” demiş.

Bir gün çayırda tembel tembel yatarken kurt gelip kuyruğunu yemiş, ama eşek  “Kurt mu acaba ?” demiş, sonra da “Yok canım kurt olamaz” diye düşünmüş.

Ertesi gün kurt gene gelip bir bacağını yemiş, eşek aynı tepkiyi göstermiş, “Olamaz canım” demiş. Böylece vücudunun büyük bir bölümü kurda yem olmuş.

Sıra kafasına gelmiş, eşek başını çevirince kurdu görüp “Aaaa o imiş!” diye bağırmaya başlamış ve dili tutulduğu için bağırtısı sonunda “Aaa iii”ye dönüşmüş.

Eşeğin anırmasının yorumu işte böyle.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal 15 Ağustos tarihli Milliyet Gazetesi’nde   Derya Sazak’ı yanıtlarken Fas’taki dine dayalı siyaset sürecinin Türkiye’de de yaşanabileceğini söylüyor.

Deniz Baykal haklı ama ifadesi eksik, süreç Türkiye’de “yaşanabilir” durumda değil çoktandır yaşanmakta, eksik söylemiş.

Ama Üstün Ergüder gibi, Burhan Şenatalar gibi, Ali Fuat Borovalı gibi “Prof.Dr”lar ve Çağrı Erhan gibi “Doç.Dr”lar hep birlikte Deniz Baykal’ın ağzının payını veriyorlar. Bu yetmiyormuş gibi Burhan Şenatalar solu halkla sağlıklı ilişki kuramamakla suçluyor.

En güzeli de AKP “kurt” milletvekillerinden Burhan Kuzu’nun “Biz Fas olmayız” garantisi vererek Baykal’ı yalanlaması.

Adı geçen siyaset bilimcilerinin Fas’ta olup biteni bilip izledikleri kanısında değilim. Ya da onlar bizim yaşadığımızdan bir başka Türkiye’de yaşamaktalar. Çünkü, türban ve imam-hatip fesatlarını bir yana bırakalım, imamların kültür müdürlüklerine, lise müdürlüklerine, TRT ve tiyatrolara atandıklarını, devlet, belediye ve üniversite kadrolarının  imamlarla doldurulduğunu; İslamcı kitlenin kendileri gibi yaşamayan ve düşünmeyenleri engizisyon zulmüyle inlettiklerini bilmiyorlar mı ?

15 Ağustos tarihli Milliyet’te Faslı İslamcıların mayoyla güneşlenen çiftlere ve kadınlara yaptıkları saldırılardan söz ediyordu.

Anlaşılan talih bizim muhterem bilim adamlarını yalancı çıkarmaya karar vermiş gibi, 17 Ağustos tarihli Hürriyet gazetesinden öğreniyoruz ki meslektaşımız Gülden Aydın’ın bikini mayolu kızı Karaburun’da haşemalı ve tesettür mayolu, imanı mücessem ve etobur İslamcılar familyasının saldırısına uğramış.

Muhterem siyaset bilimcilerin bu olayı “münferit” diye ciddiye almayacaklarını tahmin edebiliriz. Geriye kala kala 17 Ağustos tarihli Milliyet’te Türkiye’nin Fas gibi olmayacağı konusunda güvence veren Taha Akyol’un “kefalet”i kalıyor. Ama bir bilen olarak Karaburun saldırganlarına da kefil olur mu Taha Akyol ? Kimbilir, belki olur, çünkü kefaleti müteselsil kefalet değil, sınırlı sorumlu… Şimdi bana sınırlı sorumlu kefalet olur mu, diye soracaksınız…

(Hürriyet, 23 Ağustos 2006)

***

BENZETMEK GİBİ OLMASIN

“Şeyh Ebubekir-i Nişaburî, tekkesinden çıkmış, dervişleriyle bir yere gidiyordu.

Şeyh önde merkebe binmiş gidiyor, ardından da dervişler geliyordu. Birdenbire eşek, kuvvetlice yellendi.

Şeyh bu sesten vecde geldi, bir nara attı, elbisesini yırttı.

Hem dervişler, hem de kim gördüyse, şeyhin bu halini hoş görmedi, beğenmedi.

Bir zaman sonra birisi, “Neden eşeğin yellenmesinden vecde geldin, hallendin?” diye sordu.

Şeyh dedi ki: ‘O gün şöyle bir baktım, yol kapanmıştı adeta; dervişlerim yolu doldurmuştu.

Önümde de dervişler vardı, ardımda da. Kendi kendime, hakikaten de Bayezid’ten aşağı değilim ben!

Bugün nasıl dervişlerimle kalkmış, debdebeyle yola düşmüşsem

Şüphe yok, yarın da naz ve naimle (bollukta yaşayış) başım yücelerde, mahşer sahrasında giderim,’ dedim.

‘Ben tam bu düşüncedeyken eşek yelleniverdi!

Yani bu çeşit saçma düşüncelere dalana, bu türlü beyhude laflara kapılanlara, eşek osurukla cevap veriyordu.

Bu yüzden canıma bir ateş düştü; tam hallenecek zamandı, vecde geldim, hallendim.’

Sen ululuğa düşüp kaldıkça, hakikaten pek uzaklarda kalırsın, pek uzaklarda.

Ululanmayı yık, gururunu yak; hatta sana bir huzur geldiyse, onu bile yak, yandır!

Ey her an başka bir boyaya boyanan, senin her kılının dibinde bir başka Firavun var!

Sende varlıktan bir zerre bile kalmış olsa, münafıklıktan yüzlerce nişane kalmış demektir.

Benlikten kurtulup emin olsan, iki âleme de düşman kesilirsin!

Bir günceğiz bende yok olsan, yokluğa ersen, bütün gece karanlıklarda kalsan aydınlanır, apaydın olursun!

A benlikle yüzlerce belalara uğrayan, ben deme de İblis’in  şerrine müptela olma!”

MUSA İLE İBLİS

“Ulu Tanrı, Musa’ya gizlice dedi ki: ‘İblis’ten de gizli bir şey öğren!’

Musa yolda İblis’i görünce, İblis’ten gizli bir şey, bir nişane öğrenmek istedi.

İblis dedi ki: ‘Daima şu sözü hatırında tut; ben ben deme de, benim gibi olma!’

Sende bir kıl ucu kadar varlık, benlik olursa, kâfirsin, sende kulluk yoktur!

Yolun sonu muratsızlıktadır; erin şöhreti, adının kötüye çıkmasındadır!

Çünkü bu yolda murada erdin mi, derhal o anda sende yüzlerce varlık, benlik baş gösterir!”

Yukarıdaki satırları okuyunca, Özdemir İnce kafayı tırlattı, vaaz vermeye başladı diye düşünmüş olabilirsiniz.

Bu öyküleri, bu meselleri ben yazmadım, Feridüddin Attâr (1140 civarı – 1220 civarı) yazdı. Öyküleri Mantık Al-Tayr (İş Bankası Kültür Yayınları, s.228,229) adlı kitabından aldım.

Feridüddin Attâr, klasik Fars edebiyatının 12. yüzyıl sonu  – 13. yüzyıl başındaki en önemli şair-düşünürlerinden biridir. İlahiname  ve  Tezkiret-üt Evliya gibi yapıtlarının yanı sıra, en tanınmış mesnevisi sayılan ve Mevlanâ dahil kendinden sonraki pek çok büyük şairde iz bırakan  Mantık”ut-tayr  (Kuşların Dili) da ise Attâr, denebilirse, yolun ve yolculuğun kişileri bulmak istediklerinin ta kendisi kıldığını etkileyici biçimde göstermiştir.

Ben de ondan aldığım ilhamla “Yol da benim, yolcu da benim” diyebilmişimdir!

 KISSADAN HİSSE

Kıssadan Hisse: Eşek yellenmese bile insanın karşısına bir yığın işaretler, yapısalcıların diliyle gösterenler çıkar: Dereyi geçerken eşeğin anırması ki şeytan görmüş demektir; yolda yürürken (elbette şehirde değil) karşına domuz çıkması ve kaçarken sana bakması; tilkinin kümesten tavuk çalması; evin damında üç gece üst üste baykuş ötmesi… At sırtından düşmenin sözü bile etmiyorum.

“Müslüman kişilerin sokakta yürümeleri, tıpkı diğer davranışlar gibi, din emirleriyle düzenlenir: Ne fazla hızlı ve fazla yavaş yürümek, yürürken fazla  kibirli görünmemek gerekir. Sesini keserek yürüyen kişi makbuldur. Bu zorunluluk özellikle Kur’ân’ın Lokman Sûresi’ndeki şu âyetle dayatılmıştır.” (İlhan Arsel, Toplumsal Gerililiklerimizin Sorumluları, Din Adamları, Kaynak Yayınları, Üçüncü Basım 1996, s.92)

Lokman, 31:18: “İnsanlara yanağını bükme (kibirlerek boynunu bir yana büküp yüzünü insanlardan öte çevirme) ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah kendini beğenip övünen kimseyi sevmez” (Prof.Dr.Süleyman Ateş, Kur’ân’ı Kerîm’in   Yüce Meali)

Lokman, 31:19: “Yeryüzünde tutumlu ol! (Orta yürü, ne çabuk ne de çok yavaş git, ölçülü hareket et), sesini de kıs! Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” (Age)

İki âyetin de anlamı açık ve seçik. Anlaşılmayan bir yanı yok. Ama 19. âyetin sonu epeyce yoruma muhtaç.  İnsanoğlunu “Sesini kıs!” diye uyardıktan sonra, “çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir” buyuruyor. Demek ki yüksek ve öfkeli bir sesle bağıra bağıra konuşan  kimseyi eşeğe benzeriyor âyet.

Keşke, eşeğe değil de başka bir şeye benzetseydi. Ben eşek anırmasına meftunumdur. Hele sabahları. Eşekler, dere geçerken mutlaka işerler ve evlerine yaklaştıklarını anladıkları bir yerde mutlaka anırırlar ve tırısa kalkarlar.

Övünmek gibi olmasın ama eşek anırtlamakta çok mahir biri olduğumu söyleyebilirim. Ülker bu konuda bana hiç inanmamıştır. Ama  2007 seçimleri öncesinde, nabız tutmak için Ege bölgesinde dolaşırken, bir köyün yanından geçiyorduk. Baktım, kulakları düşük yaşlı bir eşek, çitin arkasında. Arabayı durdurdum. Başımı pencereden çıkardım. Eşek yaşlı olduğu için, umutsuzca, “Zerrrik zerrrik!” demeye başladım. İki, üç… Sonunda eşeğin burun kanatları titreyerek gerilmeye başladı ve sonunda o muhteşem eşek sesi. Mest oldum! Ve muzaffer bir şekilde Ülker’e baktım.

Heyhat! Seçim tahminlerimde eşek anırtmam kadar başarılı olamadım.

Seçim sonuçlarında yüzde on seçim barajı kadar din adamlarının yalanları da etkili olmuştu.

 NOTA BENE:

Yüzde 10 seçim barajı kaldırılmadan herhangi bir seçime girmek, halka ve demokrasiye ihanettir!

 (Aydınlık, 22 Temmuz 2013)

***

ANADOLU RUMLARI NERELİ?[3]

Adam gibi bir adamın, şerefli bir yazarın elinden çıkmış bir kitap[4]. Tarih kitabı. Ama yazar tarihçi değil. Belki Dr. Georgios Nakracas’m tarihçi olmaması ele aldığı konu için en büyük şans. Yazarın çok belirgin bir amacı var: Anadolu Rumlarının, Anadolu’dan mübadele ile Yunanistan’a giden göçmenlerin soy kökenleri. Bu bağlamdaki yorumlar Yunan tarihçiliğinin ve milliyetçiliğinin en önemli hurafesini oluşturmakta: Anadolu Rumları, üç bin yıllık süreklilik içinde Eski Yunan kolonicilerinin, İonların, vb., katışıksız torunlarıdır ve bunlar Yunan ulusal bilincini değiştirmeksizin korumuşlardır. Bunun anlamı şu: Türlü nedenlerle bundan üç bin yıl önce Anadolu’nun Ege kıyılarında koloni kuran eski Greklerin ulusal bilinci günümüze kadar gelmiştir.

Dr. Nakracas, Yunan halkının 1922 yılında düştüğü tuzağa tekrar düşmemesi için, zaman zaman Yunanistan Yunanlığına da değinerek Anadolu Rumluğunun üç bin yıllık sürekli Hellenizmle bir ilişkisi olmadığını kanıtlamaya çalışıyor ve bence bunu çarpıcı bir inandırıcılıkla başarıyor.

Dr. Nakracas’m kanıtlamaya çalıştığı düşünce Yunan varlığı kadar Anadolu Türklüğünü de ilgilendiriyor. Dolayısıyla kitabı Türkler için de son derece önemli, büyük bir dikkatle okunması gereken bir çalışma. “Batı Avrupa halklarının aydınlar sınıfı, “arkeon imon progonon” yani “eski atalarımızın torunlarıyız” diye düşünülebilecek bir Avrupa halkının bulunmadığını çok iyi bilmektedir.”[5]  Bunun ‘böyle’ olduğunu anlamak için yapmamız gerekeni yapacağız ve tarihteki insan hareketlerinde ulus kavramı ile soy ve ırk kavramlarını birbirinden ayırmayı öğreneceğiz. Tarihsel zaman içinde belki ‘varlık’ olarak varlığını sürdürmesine karşın hiçbir soy ve ırk ad, ve unvan olarak sürekli değildir; kültürel, ekonomik ve siyasal egemenliğini yitiren halk zaman içinde bir başkası olur, kılık değiştirir. Yunan milliyetçiliği günümüz Yunan halkının Antik Yunan’ın devamı olduğu savını Alman tarihçi Jacob Philipp Fallmerayer yerle bir ediyor: Fallmerayer’e göre eski Yunan soyu kaybolmuş ve onun yerini Hellenleşmiş Slavlar ve öteki halkların karışımı almıştır.[6]

İnsanların yurtları patates-insan tarlaları değildir ama üç bin yıllık sürekli Hellen varlığısavını irdelemek için Anadolu’nun insan yapısını betimlememiz gerekiyor. Bilinen tarih içinde Anadolu egemenleri ve halklar:

Hitit Dönemi, Frig Dönemi, Kimmerler Dönemi, Lidler Dönemi, Med (Pers) Dönemi. Anadolu tam anlamıyla bir Kavimler Kapısı, göçmen barınağı, sanki dönemin ABD’si. Hitit Devleti elbette İ.Ö.1200 yılında ortadan kalktı, ama Hititler yerlerinde ya da bir başka yerleşim yerinde ama Anadolu’da yaşamayı sürdürdüler. Her yeni gelen insan dalgası, Anadolu’nun türlü tenceresine girdi ve bir daha oradan çıkmadı.

Anadolu’da Persler Dönemini izleyen dönemler:

Madekon-Roma Çağı (İ.Ö.334-63), Roma Dönemi (İ.S.17-334), Erken Bizans (İ.S.334610), Orta Bizans Dönemi (İ.S.610-1025), Bizans-Selçuklu Dönemi (1071-1261), Bizans-Moğol Dönemi ve Türk Emirlikleri (1261-1331), Osmanlı-Moğol Dönemi Karaman Emirliği (1331-1466), Osmanlı Dönemi (1446-1922). Aynı insan süreci kuşkusuz 1922’ye ve günümüze kadar sürdü.

Şimdi gelelim, “1922 bozgunundan sonra Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalan, daha sonra Mübadele ile  Yunanistan’a gönderilen Rumlar saf kan Hellen miydi? sorusuna olumsuz yanıt veren Dr.Georgios Nakracas’ın tezine:  “Rumların Eski Yunan koloniciler ve İoanlar ile soysal ilişkileri ya yok denecek kadar azdır ya da hiç yoktur. Eski Yunan koloniciler yalnızca kıyı şeridine yerleşmiş ve orada güçlü koloni kentleri kurmuşlardı. Sayılan nisbeten az olan Yunan koloniciler daha sonraları bir yandan yerli halklar, öbür yandan zamanla Anadolu’ya göç eden veya orada devlet kuran çeşitli uluslar kaynaşarak, Anadolu halklar mozayiğininin artık kolay ayırdedilemeyen bir öğesini oluşturmuşlardı.”[7] (s. 13-14)

Nedenleri ne olursa olsun İ.Ö. VIII yüzyıldan VI. yüzyıla kadar eski Hellas’dan Akdeniz, Marmara ve Karadeniz kıyılarına göçler oldu. Göçmenler buralarda koloniler kurdular. Koloniciler geldiğinde 800 yüzyıldır Hitit krallığı ve Ege kıyılannda en azından 400 yıldır Lid,Kar  ve Lik halkları vardı.

Bir ad uydurarak Ubidi adlı bir erkeği varsayalım ve örneğimizi somudaştıralım. Kolonicilerin bölgeye gelmesiyle bizim Lidyalı Ubidi toplumsal zorunluluk ve gereklilikler sonucu Yunanca öğrenerek Hellenleşti ve ailesi bu kimliği sürdürdü. Epeyce yüzyıl sonra  hıristiyanlığı kabul etmesiyle Ubidi’nin torunlan da hıristiyanlaştı. Buna karşdık, kıyı kesiminin Yunan kolonicilerinin ulaşmadığı iç kesimlerde, Konya, Amasya, Sivas, Gümüşhane gibi yerlerde Hellenleşme doğrudan dil aracılığıyla olmadı. Yerli halklar (Kelkitler, Kaldeliler, Makronlar, Khalibler, vb.) Bizans döneminde ilkin hıristiyanlaştılar ve Yunanca yazılmış İnciller aracılığıyla Yunanca öğrenerek Hellenleştiler. Üçüncü tip Rumlann ataları ise 17. yüzyıldan itibaren Trakya, Makedonya, Yunanistan ve adalardan ekonomik nedenlerle Anadolu’ya göçmüştü. Bu ekonomik göçmenlerin çoğu Hellenleşmiş Slav’dı. Günümüzden 200-250  yıl öncesine kadar Yunanistan’da Yunanca konuşulmadığı dikkate alınacak olursa bu durum  tahminden çok gerçeğe yakındır.

Türkler 1071’de Anadolu’ya geldiği zaman karşısında soy bakımından Yunan olmayan ama türlü nedenlerle Yunanca konuşan Hıristiyan insanlar (Rumlar) buldu. Bu insanların büyük bir çoğunluğu 200-250 yıl içinde Müslüman oldu, Osmanlı halkının kurucu dili olan Türkçeyi öğrendi. Daha sonra, çokuluslu Osmanlı İmparatorluğunun öteki halklan gibi Anadolu insanı da kendi ulusal kimliklerini buldu. Özetlersek: Yunan kolonicilerinin gelmesiyle Yunanlaşan Lidyalı Ubidi’nin torunlarının  bir bölümü zamanla Müslüman ve Türk olup Anadolu’da kaldı; torunlarının  bir bölümü ise Hıristiyan dinini kabul edip Hellenleştiği için 1922’de ya da Mübadele’de Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.

Amatör tarihçi Dr. Georgios Natracas böyle diyor. Hemşerimizin (belki kimilerinin yakın ya da uzak akrabasıdır) yazdıktan benim aklıma yatıyor. Siz de okuyun, zaman ve emeğiniz boşa gitmez.

Yazann Türk-Yunan ilişkilerinde kullandığı tarafsız ve anlayış dolu dil beni çok etkiledi. Ancak Belge Yayınlan’rının  yayımladığı kitabın arka kapağında ise, “1922’deki Türk mezalimi yüzünden kurban vermiş bir aileden gelen yazar, bu kitabıyla 1919-1922 döneminde Anadolu’daki Yunan mezalimine verdiği kurbanlardan canı yanmış Türk ailelerine üzüntüsünü bildirir ve onlardan sembolik olarak af diler” yazmakta.

Yazar, Dr. Georgios Nakracas kitabının herhangi bir yerinde ‘Türk mezalimi’nden yani Türk zulmünden söz etmiyor. Yayıncı, yazarın kitabında kullanmadığı bir sözcüğü Türk ulusuna neden lâyık görüyor acaba? Arka kapak yazarının “Yunan Mezalimi”ni de yazdığı savunma olarak söylenebilir. Ama bir istilacı ile istilacıya karşı kendini savunan ordu ya da halkın işleri aynı kefeye konulamaz. Irkçı milliyetçiliğe, şovenizme karşı olalım, nesnelliğimizi koruyalım ama kendi ulusumuza karşı da âdil olmayı becerelim. Bu nedenle, Belge Yayınları’nın bu tutumunu tuhaf karşıladığımı söylemeliyim.

————————————————————————————

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

[1] Doğan Kitap. Çeviren: Leyla Tonguç Basmacı

 

 

 

[2] Bakalım kitap ne zaman çıkacak?  Yayıncının henüz bu kitaptan haberi yok.

[3] Radikal Kitap, 11 Nisan 2003

[4] Georgios Nacracas, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökleri, Çeviren: İbram Onsunoğlu, Belge Yayınları, 2003

[5] Age. s.234

[6] Age.s.234

[7] Age. s.13-14