EGEMENLİK CEHALETİNDİR

 

Egemenlik cehaletin midir?

Evet, egemenlik cehaletindir!

TBMM’nin duvarında”Egemenlik Milletindir!” yazdığına bakmayın, egemenlik cehaletindir!

İyi de millet kendi kendine egemen mi bakalım? Hamlet’in dediği gibi: İşte sorun burada!

Milletin “Halk” hali benim için kutsal değildir.

İçi boş kavramlara, içi boş lâkırdılara, eskiler “lâf ü güzâf” der­lerdi. Ama el-hakk, Kamu Vicdanı, Milli İrade, Halk İradesi, Ortak Bilinç, Ortak Akıl, Ortak Vicdan gibi faşizm kokan “lâf ü güzâflar”ın okkalı bir sanal ağırlıkları var. Eskiden, ağırbaşlı insanlar, karar veril­mesi gereken durumlarda, ne denli düşünceli ve tedbirli olduklarını sezdirmek için, “mülâhazat hanesini boş bırakmak” deyimini kullanır­lardı. Yani, bir konu hakkındaki düşüncelerin yazılacağı yeri, sütunu boş bırakmak. Eskinin ağır top politikacıları, fıkra ve makale yazarlarıne kadar “dûrendiş” (ilerisini düşünen, tedbirli, akıllı) olduklarını göstermek için bu haneyi daha sonra dolduracaklarını imâ ederlerdi. Ama daha sonra da o haneyi boş bırakırlardı.

EGEMENLİK CEHALETİNDİR-kapak (KAYNAK YAYINLARI, 2014)

En bozulduğum, içi boş kavramlardan biri Milli İrade.

İlkin şu “Milli İrade”yi Türkçe sözlüklerde, ansiklopedilerde bir arayalım, daha sonra yabancı dillere bakarız…

Milli İrade’nin karşılığı “Milli“de de var, “İrade“de de…

“Milli“deki tanım söyle: “Bir halkın tümünün veya büyük bölü­münün duygularını, eğilimlerini yansıtan, onların onayına dayanan ira­de.”

“İrade“deki tanım da şöyle: “İrade-i milliye: Milli irade, milletin isteği, arzusu.”

Bizdeki gibi ağızlara sakız olmasa da “Milli İrade”nin Fransızcası şöyle: “La Volonté

 nationale.” 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden sonra kullanılmaya başlanmış ve devrimin gerekçesi olarak gösteril­miş. Daha sonra, iktidarı zorla ele geçirip Cumhuriyet’i yıkan Louis Napoléon kendisini “Tanrının ve milletin iradesi ile Fransızların impa­ratoru” (Empereur des

Français par grâce de Dieu et volonte nationa­le) ilan etmiş. Görüldüğü gibi Fransızlar bu kavramı bizdeki anlamın­da kullanmıyorlar. Ayrıca 19. yüzyılın dinci felsefecileri ve metafizikçileri “Bireysel Bilinç”i kapsayan “Üst-Bilinç”i yani Tanrı’yı işaret et­mek için kullanmışlar bu kavramı.

Bizim siyasetçilerin kullandığı anlamda milli irade, bireysel ira­delerin üzerinde ve onlardan bağımsız ve onları içeren bir iradeyi işa­ret ediyor. Bu irade herhangi bir ulusun, milletin iradesi olamaz. Tek tek bireylerin iradelerini ancak Tanrı iradesi içerir. Bu işin metafizik yanı.

Siyasal bağlama gelelim: Milli irade eğer, politikacıların dediği gibi, TBMM’de tecelli ediyorsa, tek parçalı, yekpare bir milli irade olamaz. Meclisteki milli irade parçalı ve yüzdelerle ifade ediliyor. Da­ha açık söylemek gerekirse, milli iradeninin yüzde 34,27’sini AKP ve yüzde 0,19’unu ise TKP temsil etmektedir. Ama, TKP’nin payı ne ka­dar küçük olursa olsun, herhangi parti onun temsil ettiği milli iradeye sahip çıkamaz.

Bütün milletvekilliklerine sahip olsa bile hiçbir parti TBMM’de ulusun tümünü temsil edemez ve bir ulusun tümünü temsil etmeyen herhangi bir “şey”in ulusal yani milli olması mümkün değildir. Yani en çok oy alan AKP sadece birinci partidir ve varsayılan milli iradenin tümüne sahip değildir.

Dobra konuşmak gerekirse: “Milli irade” kavramını, ihtilal ve zorbalık rejimlerinin dayanağı olduğu için, demokratik ülkelerde se­çim sonuçlan bağlamında kullanmak çok yanlış. Ama bizim politika­cılar ve kimi basın mensubu bu yanlışlığın farkında bile değiller.

Bir seçim yapılmış ve bu seçimi AKP kazanmıştır. Seçim de po­ker, bakara gibi bir oyundur. Her oyunun kuralı vardır, oyun kuralına göre oynanır ve oyuncular kurala uygun olarak sonucu kabul ederler. AKP’nin kazandığı seçime bütün taraflar saygı göstermek zorundadır. Ama seçimin sonuçlarını, metafizik, hatta dinsel bir tanımlama ile mil­li iradenin tecellisi olarak ilan etmenin hiçbir saygın yanı yoktur. Bu, safsata olur!

Bu cumhuriyeti kuranlar “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” derken, günümüz sağcı iktidarlarının sözünü ettiği milli iradeyi işaret etmiyorlardı. Ulusal Kurtuluş Savaşı verip kazanmış, kendi kaderine sahip bir halktan söz ediyorlardı.

Kendi kaderine hakim (egemen) halk, cehaletten kurtulmuş, aydınlanma düzeyine çıkmış halk demektir.

Dinin ve tarikatların sultasından, her türlü vesayetten kurtulmuş ve her türlü vesayetin zincirlerinden kurtulma bilincine erişmiş halk demektir. Ekmek ve su hakkını yani emeğini bilinçli olarak savunan halk demektir. Bunu ancak laik cumhuriyetin erdemlerine inanmış bir halk yapabilir.

Elinizdeki kitap Cehaletin Rönesansı’nın ikiz kardeşidir ve yel değirmenleriyle yorulmadan savaşmaktadır. Bir şiirimde dediğim gibi “Ölmeyecek kadar yaralı” bir kitap… Öylesine yaralı ki, hiçbir yara artık öldüremez onu!

Özdemir İnce

İstanbul, 4 Mart 2014