EINSTEIN  İMAM HATİPTE OKUSAYDI

AKP aklı, bütün başarılı öğrencileri imam-hatip okulları adlı medreselerinde toplamak için türlü desiselere başvuruyor. Böylece dindar ve kindar bilim insanı, felsefeci, yazar ve sanatçıları yaratarak tek eksiklerini (!) kapatacaklar!  Değil günümüzün en başarılı çocuklarını, Thales, Pisagor, Arşimet, Newton, Copernicus, Galileo, Darwin, Eintein, Stephan Hawking; Biruni, Cezeri, Harezmi, İbni Haldun, İbni Sina, Ali Kuşcu,  Farabi, Cahit Arf, Hulusi Behçet, Aziz Sancar, vb., gibi geçmişinve günümüzün dâhilerini bile AKP’nin imam-hatiplerine doldursanız sonunda ancak kötü siyasetçi ve haramzâde müteahhit olabilirler. Çünkü günümüzün sünnetçi Gazzalileri tarafından akılları ve imgelem gücleri sünnet edilir. Deha ile bâtıl inanç  çiftleşmezler ama çiftleştiler diyelim,bundan  ancak “katır” çıkar.

Bilimin kaynağında kör inanç ve vahiy (révélation) yoktur. Bilim ve sanatın Tanrı ve dinle doğrudan bir sorunu yoktur ama din adamıyla (ruhbanla) ve dinci ile sorunu vardır. Tanrı ve din “insan” değildir ama rahip, haham, imam ve dinci “insan”dır. Hadi meslekleridir diye rahip, haham ve imamı idare edelim, dinci neyin nesi oluyor? Dinci, dinin yozlaşmış, kokuşmuş materyalist ürünüdür. İnsanları uyutmak için imam-hatip okulları açar, Çiftlik ve İnek Banklar kurar. Tanrı ve din bilimsel akıldan gocunmaz ama dinci, engizisyon mahkemeleri kurup bilim insanlarını ateşlikte yakar, zulüm eder (İskenderiyeli Hypatia, Sokrates, Pisagor, Galileo, Copernicus, Newton, Darwin, Lavoisier, Bruno, Bacon, vb.); Hallac-ı Mansur gibi derisini yüzer, türlü çeşitli zulm eder (İbni Sina, Suhreverdi, El Kindi, Farabi, vb.)

Bilimlerin  (science) tamamı laik temellere dayanır. Vahiy kaynaklı bilim yoktur. Bilim:

1-Deney yolları kullanarak ve gerçeğe, gerçekliğe dayanarak birtakım yasalara ulaşan bilgi yolu, düzenli ve tutarlı bilgi.

2.- Yöntemle elde edilen ve uygulamayla doğrulanan, her zaman ve her yerde geçerlik ve kesinlik nitelikleri taşıyan yöntemli ve dizgesel bilgi.

3.- Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkarak belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci.

Teoloji ve  İlahiyat’ın  anlamı “Tanrı Bilim” ya da “Din Bilim” değil,  “Tanrı Bilgisi”dir,  “Din Bilgisi”dir. Türkçeye yanlış tercüme edilmiştir. Bilim ilahiyatı kapsamadığı gibi ilahiyat da bilimi kapsamaz. Yerçekimini ya da izafiyet teorisini  ilahiyat ile açıklayamazsınız. Örneğin Tanrı’nın varlığı konusunda deneye dayalı bilgi edinemezsiniz.

İmam-Hatiplerin selefi olan medrese mezunlarının geçmişte nasıl başarıdan başarıya koştuklarını bir yazı ile kanıtlayıp örnekleyelim bari:

[BİR  ZAMANLAR  İSTANBUL”[i]

Yazının adına bakıp İstanbul güzellemesi yapacağımı sanmayın. İstanbul’un eskisini de yenisini de sevmem. Seven sevsin !

Birkaç gün önce bir arkadaşla Osmanlı döneminden ve televizyonlarda yapılan Osmanlı övgülerinin ölçüsüzlüğünden söz ediyorduk. Arkadaşım konuşurken, ben, bir yandan Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar  İstanbul” (Tercüman, 1001 Temel Eser) adlı kitabını düşünüyordum.

Osmanlı dönemi nostaljisinin, o dönemin abartılı övgüsünün pek de masum olmadığını düşünüyorum. Düşünelim ki, o dönemin eğitim sisteminden, o dönemin üretim sisteminden kesinlikle söz edilmiyor. Buna karşılık, tutulan türlü çeşitli sicillerin sağlamlığı ballandıra ballandıra anlatılıyor [ii]. Ama kaç kütüphane, kaç müze, kaç fabrika vardı hiç söz edilmiyor.

Bir zamanlar sosyalist düzenler kurulurken geleceğin geçmişin tuğlalarıyla inşa edileceği’nden söz edilirdi. Bu, kapitalist düzenin kazanımlarının mutlaka kullanılacağı anlamına geliyordu.

Benim ki de o hesap, Osmanlı’nın hazırladığı tuğlalardan kuşkusuz ve mutlaka yararlanılacak. Ama matematik, fizik, kimya, mimari, sanayi, tarım ve tarımsal sanayi konularında bize neler bıraktı ? Osmanlı uygarlığı birkaç camiden, birkaç köprüden, divan şiirinden, Dede Efendi müziğinden ibaret olmamalı elbette. Ama “ibaret”miş gibi görünüyor.

Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul”u, 1922 yılında Peyam Sabah ve Alemdar gazetelerinde eski harflerle “Onüçüncü Asrı Hicrîde İstanbul Hayatı” adıyla yayınlanmış ve kitap haline getirilmemişti. Yazıları Niyazi Ahmet Banoğlu derleyip kitaplaştırmış. Kitaptan bir bölümü birlikte okuyalım:

“Devletler arası anlaşmalarda murahhaslarımız cahil oldukları ve bu yüzden zararlara uğradığız tarihlerde yazılıdır. //  Rusların Akdeniz’e donanma göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine, Baltık Denizi’nden donanmanın gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet  erkânı Rus donanması uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar, Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdi.” (S.20)

Bu olay 6-7 Temmuz 1770 tarihinde oldu ve Osmanlı donanması Rus donanması tarafından yok edildi. Demek ki Osmanlı 1770 yılında Rus donanmasının Cebelütarık Boğazı’ndan geçerek Akdeniz’e gelebileceğini bilmiyormuş. Tarihçiler bu olaydan ve nedenlerinden hiç söz etmiyorlar.

“1826  muhaberesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerinde gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri ve meselenin Bab-ı Alice hal edilememesi  üzerine Fransa ile Avusturya elçilerine başvurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu, bir yük, yani yüzbin sanarak kabul etmişler, aradaki korkunç farkı anladıkları zaman da şaşırmışlardı. // Politikamızı idare edenler, memleketimizin hududunu bilmezlerdi.” (S.20-21)

Rica etsek, modern müverrihîn (tarihçiler) biraz da bunları hikaye etse olmaz mı ?]

Eskiden Medreseler ve Endurun’da Arapça ve Farsça öğretilir, coğrafya ve matematik okutulmazdı. Medrese ve Enderun’dan bilim adamı çıkmazdı, siyasetçi (vezir) ve bürokrat (kazazker, kadı, katip) müftü, imam, hoca, falan fıstık…

Bakmışlar ki olmayacak, memlekete, doktor, mühendis, askeri mühendis, donanma subayı ve mühendisi gerek, hem de nasıl gerek, bunun üzerine Avrupaî doktor, subay, mühendis, tekniyen yetiştirmek için “Batı’nın tekniğini alıp (vallahide billahi de) ahlâkını almayarak” okullar açmışlar:

-Tıbbîye (1839)

-Mühendishane-i Bahri Hümayun (Donanma ve Tersane Mühendishanesi) (1773)

-Mühendihane-i Berri Hümayun ( Askeri ve Sivil Kara Mühendishanesi) (1783)

-Harbiye (1839)

Bu okullara öğrenci yetiştiren modern okullar bulunmadığı için sağdan soldan öğrenci toplanmış; Avrupa’dan hoca getirtilmiş. Mühendishanelerden birine getirtilen hocalardan biri ilk derste bir üçgenin iç açılarının  toplamını (180) sormuş. Öğrenciler hep birlikte “Üçgenine göre değişir” diye cevap vermişler. Bu da gösteriyor ki önemli olan Yüksekokul, Üniversite açmak değil, ilk ve ortaöğretimde çağdaş ve bilimsel öğretim yapmaktır. Günümüz imam-hatip okullarının öğrencilerinin düzeyi bir üçgenin iç açılarının toplamını bilmeyenlerden farklı değildir.

Günümüz AKP’sinden çok daha akıllı olan Osmanlı, millete  üçgenin  iç açısını öğretmek için yeni medrese değil Avrupaî ilk ve orta öğretim okulları açtı:

-İpdidai ve sıbyan mektebi (İlkokul) (1876 Anayayası ile;

-Rüştiye (Ortaokul)(1845);

-Galatasaray Sultanisi (1868)

-Sultaniler (Liseler) (1910-1913)

Bu okullarda Avrupa’da bütün bilgisel ve bilimsel dersler okutuluyordu. Cumhuriyet, Osmanlı’nın modern açılımına sahip çıktı ve onu iyice çağdaşlaştırdı. Günümüzün AKP’si öğretimi 1839 öncesine götürmek istiyor.

Allah akıl versin! Değirmene yoğurt öğütmeye gittiklerinin farkında bile değiller. Her mahalleye açtıkları imam-hatip okullarına isterlerse ve bulurlarsa,  Thales, Pisagor, Arşimet, Newton, Copernicus, Galileo, Darwin, Eintein, Stephan Hawking; Biruni, Cezeri, Harezmi, İbni Haldun, İbni Sina, Ali Kuşcu, Farabi, Cahit Arf, Hulusi Behçet, Aziz Sancar gibi dahileri öğrenci olarak alsınlar, siyasete, ticaret ve müteahhitliğe  hevesli  imamlar  yetiştirebilirler.

Özdemir İnce

8 Nisan 2018

Önemli not: Bilim ve Ütopya dergisinin Nisan 2018 “Evrimde Dönüm Noktası” sayısını bütün bilim ve aydınlık severlere ve de karanlıkta yollarını bulmaları için İmam-Hatip öğrencilerine ve diyanet mensuplarına tavsiye ederim.

————————————–

[i] Hürriyet, 14 Aralık 2008

[ii] İlber Ortaylı’nın yaptığı gibi.