EKMELEDDİN İHSANOĞLU DOSYASI (1)

OI_YeniYaziBannerSquareBrown

25 Haziran 2014 tarihli ve “Ekmeleddin İhsanoğlu ve Yeni Yüzyılda İslam” (Timaş Yayınları) adlı kitabının sunu ve önsözünü virgülüne dokunmakdan aktarmıştım. Şimdi “Çatı Adayı”nın o metinlerde yer alan düşüncelerini tercüme edip yorumlayacağım. Buna ek olarak, 27 Haziran 2014 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan bir haberi de ilgi ve bilginize sunuyorum: Okuyalım ve yorumlayalım:

1.“İslam ülkelerinin birçoğunda yaşanan karışıklıklar ve askerî darbeler, çok katılımlı yönetimi ve iktidarın elden ele geçişini engelleyen, insan haklarına değer vermeyen mutlakıyet ve despotizm rejimleri, kalkınma sürecine sekte vurdu…       İslam dünyası kaybettiği eski konumuna kavuşabilmek ve uluslararası toplumun eriştiği hızını yakalayabilmek umuduyla çağın problemlerinin  üstesinden gelmeye ve hayatın tüm alanlarında ilerlemeye çabalıyor. Bunun yanında hürriyet, bağımsızlık, iyi yönetişim ve adalet prensiplerindenve değerlerinden yararlanmaya, gelişmeden ve refahtan nasıbini almaya çalışıyor” (s.11)

CHP’nin Genel Merkezi’ndeki il başkanları toplantısına sürpriz bir şekilde katılan Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu burada  hakkında ileri sürülen olumsuz iddiaları çürütürcesine konuşmuş:

ATATÜRK MİLLİ KAHRAMAN

“Bu uzlaşma giderek büyüyor. BBP ve DSP Genel Başkanları ile görüştüm. Orada, atılan adımın, bu inisiyatifin ne kadar milli men­faatlere uygun olduğunu, Türkiye’yi büyük bir badireden kurtaracağını gördüm. Türkiye kutuplaşmak istenilen günler yaşamaması lazım. Çok sıkıntlar var. Bazı çevreler beni tanımıyor, onlara tanıtmak benim görevim­dir. Gizli gündemi olan ve günlük politika peşinde bir şeye ak deyip ertesi gün kara diyen, pozisyon değiştiren bir insan değilim. Ben bu cumhuriyetin kurulu olduğu ilkelere ve Anayasa’da beyan edilen vasıflarına sadık bir Türk vatandaşıyım. Atatürk konusunda her zaman Atatürk’ün büyük bir milli kahra­man olduğunu, İstiklal Savaşı’nı bu ülkeye kazandıran büyük bir insan olduğunu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olduğuna inanıyorum ve ona karşı herkesin saygılı olması gerektiğine inanıyorum.”

SIKINTILARIN SEBEBİ

“İkinci husus, laiklik meselesi. Din ve siyaset işlerinin birbirinden ayrılması lazım. Ne din siyasete tahakküm etmeli, ne siyaset dine tahakküm etmeli. Halbu­ki siyaset günlük meselelerle, dünyevi işlerle ilgilidir. Bir hususu, bir sahayı diğer sahanın tahakkümüne sokmak iki tarafı da sıkıntıya sokar. Zaten tarihte de bunun yanlış örneklerini görüyoruz. Bugün İslam dünyasının çekmekte olduğu sıkıntıların baş müsebbiplerinden bir tanesi bu dini siyasete, siyaseti dine karıştırmaktır. Bir de buna yeni 2 unsur çıktı maalesef. Birisi aşırıcılık. Şiddet kullanarak belli dini anlayışları zorlamak radikal grupların. Bir de mezhepçilik meselesi çıktı. Bunlar hakikaten İslam dünyasını perişan eden ve bunların hiçbirisinin doğru bir hedefi, bir amacı yok. Bunların çoğu karanlık hare­ketlerdir. Bunlar ne kendi ülkelerine, ne mensup oldukları bölgelere, ne temsil etme iddiasında oldukları dine hizmet ediyorlar.”

9 SENE MEZHEPÇİLİKLE UĞRAŞTIM

“9 sene şiddetle, aşırılıkla ve maalesef patlayan mezhepçilikle uğraştım. 2006’da Irak’ta iç savaş başladığı zaman, o günkü hükümeti, dini liderleri ikna ederek 15 Sün­ni alimi, 15 Şii alimi bir araya getirip ikna ettik. Bu anlaşma bütün dünyaya yayıldı. O bakımdan aşırılık, mezhepçilik ve dini siyasete alet etmek, siyaseti dine alet etmek hususunda fikirlerim çok açıktır. Herkesten burada destek istiyorum. Bu büyük uzlaş­ma hiçbir parti adına değil. .CHP ve Sayın Genel Başkanı bu konuda çok önemli, cesur bir inisiyatif ve büyük sorumluluk almıştır. Fakat bu sorumluluk kendi şahsına ait de­ğildir. Bütün Türkiye’ye ait bir şeydir ve ben bu teveccühe mazhar olan bir insan olarak bunu memnuniyetle kabul ettim ve biz Türkiye’nin önünü açmak istiyoruz. Cepheleşen, kutuplaşan, zıtlaşan bir Türkiye değil huzur içerisinde yaşayan bir Türkiye.” (Hürriyet, 27.06.2014, Turan YILMAZ- Umut ERDEM/ ANKARA)

YORUM: İslam Konferansı Teşkilatı (İKT)’nın 1969-2009 yılları arasındaki tarihçesi olan bu kitap, aslında, Müslüman ülkelerin neden rasyonel ve etkin bir birlik oluşturamadığının da öyküsü. İslamın siyasallaşmasının İslam dünyası ve dünya için içerdiği tehlikeler anlatıyor.

Okur dostlarımız şunu kesinlikle bilmeli, öğrenmeli ve unutmamalı ki Arap İslam dünyasında “Laik” sözcüğü bir tabudur. Ateistlik ve dinsizlik anlamına gelir. İstediğiniz kadar  anlatın anlamak istemezler. Laiklik yerine sekülarizmi (dinden bağımsızlaşma) de kullanmazlar. “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” cümlesini yeğlerler. Konuşurken “laik, laiklik” sözcüklerini kullanırlar ama asla yazmazlar. Bildiğim kadarıyla ilk kez dostum Adonis kullandı “laiklik” sözcüğünü bir yazıda, bir kitapta. Kaynak Yayınları tarafından yayınlanacak “Arap Baharları” adlı kitabında okuyacaksınız. Müthiş bir kitaptır.

Mısır’da büyüdüğü için bu gerçeği çok iyi bilen Ekmeleddin İhsanoğlu, sözünü ettiğimiz kitapta, “laiklik” sözcüğünü haklı nedenlerle kullanmıyor. Hürriyet gazetesinde yayınlanan haberi hatırlayalım: “İkinci husus, laiklik meselesi. Din ve siyaset işlerinin birbirinden ayrılması lazım. Ne din siyasete tahakküm etmeli, ne siyaset dine tahakküm etmeli. Halbu­ki siyaset günlük meselelerle, dünyevi işlerle ilgilidir. Bir hususu, bir sahayı diğer sahanın tahakkümüne sokmak iki tarafı da sıkıntıya sokar. Zaten tarihte de bunun yanlış örneklerini görüyoruz. Bugün İslam dünyasının çekmekte olduğu sıkıntıların baş müsebbiplerinden bir tanesi bu, dini siyasete, siyaseti dine karıştırmaktır.”

Kitaba yazdığı önsözde de yer alan “din ve devlet işleri”nin birbirinden ayrılmasını, Arap toplumlarının çağdaşlaşması için bir koşul saydığına göre, Çatı Adayı, İslam ülkelerinde laikleşmeyi mutlak bir koşul kabul etmektedir

İhsanoğlu, söz konusu kitabın büyük bir bölümünü, kendi döneminde tasarlanan İKT’nin yapısal  reformuna ayırmış. Yapısal reform, eğer zihinsel reform enerji ve bilinci yeterli değilse, başarıya ulaşmaz. Başarıya ulaşan yapısal reform da zihinsel reforma yol açar.

İhsanoğlu, yapısal reformun başarılı olmamasını şu cümleyle açıklıyor: “İslam ülkelerinin birçoğunda yaşanan karışıklıklar ve askerî darbeler, çok katılımlı yönetimi ve iktidarın elden ele geçişini engelleyen, insan haklarına değer vermeyen mutlakıyet ve despotizm rejimleri, kalkınma sürecine sekte vurdu…

“Çok katılımlı yönetim” demokrasi anlamına geliyor. “İktidarın elden ele geçisi” ise demokratik genel seçimler vasıtasıyla iktidarın el değiştirmesi anlamına geliyor.

Demek ki İhsanoğlu, genel seçime dayalı, demokratik ve laik rejimlerin Arap İslam dünyasında yönetime gelmesini savunuyor.

Unutmayalım ki “Genel Sekreterlik” bir kurumun üst yönetimidir ve kurumun politikasını reforme etmek için öneride bulunabilir ama yetki sınırlarını aşamaz.

Bu insan, CHP il başkanlarının önünde yaptığı konuşmada, “Ben bu cumhuriyetin kurulu olduğu ilkelere ve Anayasa’da beyan edilen vasıflarına sadık bir Türk vatandaşıyım. Atatürk konusunda her zaman Atatürk’ün büyük bir milli kahra­man olduğunu, İstiklal Savaşı’nı bu ülkeye kazandıran büyük bir insan olduğunu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olduğuna inanıyorum ve ona karşı herkesin saygılı olması gerektiğine inanıyorum” diyor.

Daha ne desin?  “Ama ben savunurum demiyor” diye yazan ve konuşan budalalara da  rastladım. Beni eskiden bu yana okuyanlar bilir ki her siyasal partinin, her milletvekilinin, her devlet memurunun cumhuriyetin kuruluş ilkelerine ve anayasasına bağlı ve saygılı olması gerektiğini sürekli yazmışımdır. Kendisinin  devrimci  ya da karşı devrimci olmasının gramajının önemi yoktur. Önemli olan saygı ve bağlılıktır. AKP iktidarı bağlı ve saygılı olmadığı için hukuki açıdan gayri meşru ve sorumludur ve de suçludur.

Eğer kamu önünde söylenmiş, kamuya sunulmuş bir kitapta yazılmış cümlelerin bir değeri varsa, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun laiklikle, cumhuriyetin temel ilkeleriyle ve anayasa ile herhangi bir sorunu yoktur.

Ekmeleddin İhsanoğlu bir komünist, bir sosyalist  ya da CHP’li değil. Siyasete girmek istese, bunun için CHP’yi seçmezdi. Belki MHP’ye ya da bir başka sağ partiye girerdi. AKP’ye girer miydi? Bunda kuşkum var.

 

Kendi adıma konuşursam, ben cumhuriyetçilik, laiklik konularında Çatı Adayı’na göre çok daha radikalim. Ama onun duruşu, düşünsel tavrı bir karşı devrimciyi işaret etmiyor.

Karşıtlarını değerlendirmeyi daha sonraki yazılara bırakıyorum.

2.Kitabın o ilk baskısında İslam dünyasının bugün geçtiği dönemecin ve demokratik sürecin ilk işaretlerinin bir yorumunu sunmuştum. İslam dünyasının geleceğinin büyük ölçüde, iyi yönetişim (“good governance”) prensiplerinin benimsenmesine ve ilerletilmesine ve hayat tarzı olarak demokratik çoğulculuğa dayalı bir yönetimin kurulmasına bağlı olacağını belirtmiştim, bu iseancak sabırlı, kararlı ve yılmaz gayretlerle sağlanabilir ve süresi birkaç nesle yayılabilir. Şunu da dikkate almak gerekir ki İslam dünyasının birçok bölgesi tarihin bağlamı dışında yaşadı; başka milletlerin ve demokratik sistemlerin eriştiği ve ancak siyasî çoğulculuk, hukukun üstünlüğü, güvenilirlik ve şeffaflık prensiple­rinin yerleştirilmesiyle sağlanabilecek olan refahın gerisinde kaldı. Yaygın kullanıma giren “Arap Baharı” terimi kimseyi yanıltmasın. Gerçeği yansıtmıyor. Çeşitli vesilelerle söylediğim gibi son iki yıldır Arap ülkelerinde yaşananlar arzulanan baharı getirmedi; getirdiği, despotların sonbaharı oldu. Toplumlar güçlükler ve problemler yaşamaya devam edecekler. Bu sonbahardan sonra uzun ve sert bir kış olacak, ardından değerleri ve sistemleriyle toplumların arzuladığı bahar gelecek. (s.11-12)

YORUM:Arap dünyasını konu alan bütün yazılarımda yukarıdaki düşüncelerin benzerini yazmışımdır.

İhsanoğlu’nun “Şunu da dikkate almak gerekir ki İslam dünyasının birçok bölgesi tarihin bağlamı dışında yaşadı; başka milletlerin ve demokratik sistemlerin eriştiği ve ancak siyasî çoğulculuk, hukukun üstünlüğü, güvenilirlik ve şeffaflık prensiple­rinin yerleştirilmesiyle sağlanabilecek olan refahın gerisinde kaldı” görüşüne tamamen katılıyorum. Bu görüşü ifade ettiğim yazılarımda, Arapların “Neden geri kaldık?” sorusuna buldukları en etkili yanıtın “Çünkü Peygamber’den sonra İslam’ın ilkelerini terk ettik. Tekrar dirilmek için geriye, kaynaklara dönmek zorundayız” olduğu, bu görüşünde Arap dünyasını kötürüm ettiğini, çağdan uzaklaştırdığını ve selefiliğe yönlendirdiğini yazmışımdır.

Çatı Adayı İhsanoğlu’nun ifade ettiği görüşlerin cumhuriyet ve laiklikle çelişir bir yanı bulunmamaktadır.

  1. Demokrasinin önüne çıkabilecek engeller cesaretimizi kırma­malı çünkü biliyoruz ki dünyada demokrasiye giden yolların hiçbiri güllerle bezenmemişti. Tersine bunlar fedakârlıklarla, sabır ve kararlılıkla aşılabildi. Çoğulcu demokrasi uygulamasıyla İslam’daki yönetişimin temelleri arasında esaslı bir karşıtlık bulunmuyor. Müslüman toplumlarda gençlik hareketleri neticesinde totaliter rejimlerin yıkılması bize iyinin peşindeki bir gençliğin ve düşünen insanların varlığı sayesinde bu toplumların geleceğinin daha parlak olabileceği ümidini vermeli. (s.12)

YORUM: “Çoğulcu demokrasi uygulamasıyla İslam’daki yönetişimin temelleri arasında esaslı bir karşıtlık bulunmuyor”  diyor. Klasik bir muhafazakar savunma. Bir İslamcı “Çoğulcu demokrasi ile kurallarının uyumlu olup olmaması bizi ırgalamaz. Bizim için esas olan İslamın  Kuran’da yazılı kurallarıdır” der. Ama İhsanoğlu böyle demiyor ve bilinen savunmayı yapıyor. O zaman, demokrasinin kurallarının İslami kurallarla çelişmemesine karşın, neden demokrasi ile yönetilen bir İslam ülkesi yok diye sormaz mıyız?  İhsanoğlu bunun da cevabını vermiş: “İslam ülkelerinin birçoğunda yaşanan karışıklıklar ve askerî darbeler, çok katılımlı yönetimi ve iktidarın elden ele geçişini engelleyen, insan haklarına değer vermeyen mutlakıyet ve despotizm rejimleri, kalkınma sürecine sekte vurdu…”

Demek ki bu engeller aşılmadan Müslüman Arap ülkelerinde herhangi bir yapısal reform mümkün değil.

  1. Arap halklarının isyanları, totaliter rejimlerin düşmesi ve bun­ları izleyen radikal değişimler; uluslararası basında “Siyasî İslam” olarak adlandırılan İslamcı siyasî hareketlerin ortaya çıkışı ve ka­muoyunda bu hareketlere karşı dönem dönem değişen yaklaşımlar; bütün bunlar, kitabın bu hadiselerden önce yayınlanan İngilizce baskısında din ve siyaset ilişkisi üzerine açıkladığım gözlemlerimi doğruladı. Orada din-siyaset ilişkisinin düzenlenmesi gerektiğine değinmiş ve bu ikisi arasındaki sınırın tayini problemi üzerinde durmuştum. Siyasî güçlerin din üzerinde baskı kurmaması ge­rektiğine de işaret etmiştim. Benzer şekilde, demokrasiye geçişin bugün yaşanan kritik döneminde siyaset üzerinde din adına bir baskı da kurulmamalı. (s.12)

YORUM: “Siyasî güçlerin din üzerinde baskı kurmaması ge­rektiğine de işaret etmiştim. Benzer şekilde, demokrasiye geçişin bugün yaşanan kritik döneminde siyaset üzerinde din adına bir baskı da kurulmamalı.”

Bu tanım, laik düzenin en alt düzeydeki muhafazakar yorumu. Laiklik, birey ve toplumu dinin baskılarına karşı korumak ve savunmak zorundadır. Çünkü güçlü devlet olmadan laiklik var olamaz, yaşayamaz. Dinin geleneksel alışkanlığı olan baskıyı yapamaması, onu çok mutsuz eder, öfkelendirir. Böyle bir durumda inanç özgürlüğünün engellendiğini, baskı altına alındığını, zulüm gördüğünü iddia eder. İslamcıların Türkiye’de yaptıkları da budur. Bir zamanlar, laik devlet yüzünden, Sünni İslamı baskı aracı olarak kullanamadıkları için feryat ederlerdi, ettiler. Bugün bir gazetede, bir gazete hocasının oruç tutanların tutmayanları hoş görmelerini tavsiye ettiğini okudum. Yanlış! Oruç tutmayanların,  oruç tutanların hoş görüsüne ihtiyaçları yoktur. Oruç tutmak da tutmamak da bir haktır. Türkiye’de laik devlet, Sünni Müslümanların her türlü baskısına karşı, Şiileri, alevileri, ateistleri, hırıstiyan ve musevileri korumak zorundadır. Gerektiğinde zor kullanarak.

5.İslam, başlangıcından 1924’te Halifeliğin ilgasına kadar devlet yönetimlerinde belirleyici rol oynadı. Bunun doğru bir şekilde anlaşılamaması ve olduğu gibi kabul edilmemesi Müslüman top­lumlar hakkında birçok yanlış anlamalara ve yanlış kanaatlere yol açıyor. Bu gibi yanlış kanaatler Müslüman dünyanın gerçeklerini derinlemesine bilmemekten kaynaklanıyor ve İslam’ın, onun temel kültürel ve dini yönlerini göz ardı eden yüzeysel bir kavranışına yol açıyor. Buradaki tehlike şu ki bu gibi tahliller Müslüman ülkelerin hem içinde, hem dışında siyasetçileri ve aydınları etkiliyor. (s.21)

YORUM: Önemli olan İhsanoğlu’nun halifeliğin kaldırılmasını şu ya da bu şekilde eleştirmemesi. Eleştirdiğini bilen ve duyan varsa, kanık,tanık ve belge göstermek zorundadır!

 

6.Müslüman toplumların içinden geçtiği siyasî tecrübeler aradaki farklılıklar İslam dünyasında hâkim ideolojiler yelpazesine de yansıyor. Bir uçta İslam’ı olabilecek en katı yorumlar ve uygu­lamalarla benimseyen bazı İslamcı rejimler, diğer uçta ise İslama yönetimde herhangi bir söz hakkı vermeyen laik rejimler var. (s.21)

YORUM: Açıklanmaya muhtaç bir görüş. İslama yönetimde yer vermeyen bir tek ülke var: Türkiye. Laik rejimlerde, dini kurallar anayasalarda yer almazlar ve yasalara kaynak olamazlar. Laik rejimlerde dinler ve inançlar bireyseldir. Çatı Adayı’nın bu görüşü laik düzenle çatışmaktadır. Önümüzdeki bir ay içinde, kendisine sorulmalı ve ayrıntılı açıklama istenmelidir.

Ancak, ülkede, bunu yapacak dikkate sahip gazeteci yoktur. Ama sizler kendisine sorabilirsiniz, sormalısınız.

7.Bunların dışındaki Müslüman ülkeler ise birbirlerinden farklı şekillerde bir üçüncü, orta yolu takip etmiş; bunlar arasında İslam’ın temel bir hukuk kaynağı olarak geçerliliğini anayasa maddesine bağlamış olanlar var. Her üç grupta birçok ülkenin anayasası ırk ve din ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşları kapsayan bir şemsiye  olarak patria, yani aynı vatana ait olma prensibini benimsemiş. Bütün bu tutumların karşısında ise İslam’ı ona aykırı ve kanun dışı eylemlerini savunmak için bir örtü olarak kullanmaya çalışan radikal siyasî hareketler var. Günümüzde uluslararası planda İslam’a yöneltilen en büyük suçlamalar kanundışı aşırı siyasî hareketlerin haksız ve mesnetsiz bir şekilde İslam ile ilişkilendirilmesinden kaynaklanıyor. S.21-22)

YORUM: Son cümleye kadar sorun yok. Ama aşırı uçları, terörü, bazı Müslüman ülkeler desteklemiyor mu?

8.  Bazı aşırı uçların bu saldırıları “medeniyetler çatışması” başlığı altında zehir saçan tezi doğrularcasına bu tezin çerçevesinde yorumlaması bu çatışmadan Müslümanların zararlı çıktığına dair bir kanaatle kızgınlık ve nefretleri körükledi. (s.22)

YORUM: Eh, kendi düşen ağlamaz. Karşı tarafa, o karşı taraf kimse, fırsat vermeyeceksin!

9.Dinin sosyal hayatta yerini alması ve siyasetle ilişkilerinin birbirinin işine karışmamasıyla kurulacak bir denge İslam dünyasında ve onun dışındaki her yerde barışı ve düzeni sağlamaya katkıdan bunabilir. (s.24

YORUM: Dinin sosyal hayatta yerini alması ne demek? Bu da açıklanmaya muhtaç. Laik rejimlerde sosyal hayatı hukuk düzenler ve ortak kabul etmez. Ekmeleddin İhsanoğlu bu cümleyi de açıklamak zorundadır. Tahminime göre, Türkiye düşünülerek yazılmış bir cümle değil.

10.Şartın insan hakları ve temel hürriyetlerin korunması, iyi yönetişim (“good governance”), hukukun üstünlüğü ve üye devletlerde demokrasinin ve güvenilirliğin tesisi vb. konulardaki hükümlerinin yerine getirilmesi olacak. (s.30)

YORUM: 9 ve 10 numaralı görüşler çelişmekte: Hukukun üstünlüğü ile “dinin sosyal hayatta yerini alması” birbiriyle çelişir.

Toplumsal hayatı, din, ahlak, görgü, örf ve adet ve  hukuk kuralları yönlendirir ve denetler. Bu kurallardan sadece hukuk kurallarının yaptırım gücü vardır. “Dinin sosyal hayatta yerini alması”nın yaptırım gücüne sahip olması durumunda, hukukun üstünlüğü ortadan kalkar. Örneğin, birtakım sakallı, sarıklı, şalvarlı insanların plajları dolaşarak mayolu kadınların cehennemde yanacaklarını söylemesi,  din  ve ahlak adına toplumsal hayata hukuk dışı bir müdahaledir.

Çatı Adayı’nın,  “dinin sosyal hayatta yerini alması” temennisi, umarım,  böyle bir müdahaleyi kapsamıyordur.

11.Osmanlı Devletinin son elli yılına dönüp baktığımızda modern bir anayasayı, modern devletin unsurları olan parlamentoyu ve diğer kurumları oluşturmuş olduğunu görürüz. Söz konusu dönem boyunca yetkin ilim adamları ve liderler bu modern kurumlarla İslam’ın gelenekleri ve iyi yönetim prensipleri arasında ayrılık veya karşıtlık görmemişlerdi. Hatta bunlardan birçoğu bu modern kurumların temellerinin atılmasına katkıda bulunmuş ve bunda yer almışlardı. (S.30)

YORUM: Doğrudur ama Osmanlı devletinin son elli yılında laik cumhuriyet düzeninin ve cumhuriyet devrimlerinin tohumlarını atan düşünürler de vardı.

12.Demokrasi geleneğine sahip ülkelerin güllerle bezeli yollar­dan geçip gelmediği hatırlanırsa, yukarıda değindiğimiz gibi bir demokrasinin tesisi ancak iki temel prensibin uygulanmasıyla mümkün olabilir. Bunlardan birincisi toplum meselelerinin ele alınışında iyi yönetişim, şeffaflık ve güven tesisi. İkincisi ise özenle oluşturulacak insan hakları kaideleri içinde siyasî hürriyetlerin kapsanması. (S.30)

YORUM: Elbette öyle. Böyle olmaz ise İslam toplumlarının “adam” olmasına olanak yoktur.

13.Müslüman toplumların günümüz dünyasında kararlılıkla ileri gidebilmeleri  için siyaset alanıyla din alanı arasındaki ilişkiyi bunları  birbirine karıştırmayacak  şekilde tanımlamaları gerekir.  Bu ilişki karşılıklı olarak yetkilerin ayrılığına dayanmalı, ayrıca  çoğulculuğa yer vermelive bunu benimsemeli ve  aynı zamanda siyasî gücün elden ele geçişinde demokratik usullere elvermeli. Din alanının siyaset üzerindeki ve siyasetin din üzerindeki kontrolü kaldırılmalı, bu ikisini birbirinden ayıran çizgi net ve açık olarak çizilmeli. (s31)

YORUM: Bu görüşü savunan birinin Türkiye Cumhuriyeti’ne Cumhurbaşkanı olmasının herhangi bir sakıncası yoktur.

 

ÖZDEMİR İNCE