EKMELEDDİN İHSANOĞLU VE “YENİ YÜZYILDA İSLAM DÜNYASI”

OI_YeniYaziBannerSquarePink

Hemen söyleyeyim, daha önce de bir kez yazmıştım, benim için en ideal cumhurbaşkanı (adayı) eski YÖK Başkanı ve anayasa hukuku  uzmanı Prof.Dr.Erdoğan Teziç’ti(r). Neden? Uzun uzun anlatacak değilim. Ama Türkiye’de ondan daha geniş kültürlü, daha donanımlı bir anayasacı yok. Eski milli voleybolcu, Galatasaray Lisesi Müdürü, Galatasaray Üniversitesi rektörü, edebiyat ve güzel sanattan anlar, derin ve geniş kültürlü, Fransa üniversitelerinde ders vermiş, dünyaca ünlü bir bilim uzmanı insan.

Ama ne yazık ki benden başka kimsenin aklına gelmedi. Gelse ve Çatı Adayı olarak gösterilse ne olurdu? Ne olmazdı ki? Bir milli maçı onun servis kaçırması yüzünden kaybettiğimiz bile ileri sürülürdü.

Demokrasizede ve demokrasiperver mümtaz halkımız kendisini tanımadığı için ne yapacağımızı şaşırırdık. Günümüz koşulları içinde, 45 gün önce aday olmak zorunluluğu karşısında, ancak gürültücü siyasetçiler aday olabilir.

Geçelim bunu!

Konumuz Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Çatı adayı olması. Bu adaylığı uygun bulanları bir yana bırakalım. Önemli olan uygun bulmayanların düşünceleri. Kişisel özelliklerinin uygun ve mazbut olduğu ancak kişilik ve kimliğinin cumhurbaşkanlığına uygun olmadığını söyleyenler var.

Çünkü İhsanoğlu hep muhafazakar çevrelerde oturmuş, çalışmış, gezip-dolaşmış, bu yüzden ve bu nedenle laik ve cumhuriyetçi değilmiş, olamazmış. Ve İslamcıymış!

Bir insana İslamcı sıfatını çengellemek son derece sorumluluk yükler insana. İslamcı, İslami devlet yandaşı demektir. Kuran’ın anayasa olmasını, yasaların Kuran’ı referans almasını istemesi gerekir.

Demirel ve Özal muhafazakar idiler ama İslamcı değildiler. Ama R.T.Erdoğan ile Abdullah Gül İslamcı…

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını konuşacağız, muhaliflerin ve olumsuz görüş bildirenlerin görüşlerini tartışacağız. Ama fala bakarak değil.  Ekmeleddin İhsanoğlu’nun “Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” (Timaş Yayınları, 2. Baskı Haziran 2013) adlı kitabından söz etmiştim. Bir yıl önce yayınlanmış. Okuyacağım demiştim.

Kitabın ilk 32 sayfasında yer alan üç bölüm İhsanoğlu’nun  siyasal görüşlerinin temellerini ele veriyor. Kitabın geri kalanı, genel sekreterliğini yaptığı İslam Konferansı Teşkilatı’nın (1969-2009) öyküsü. Bir çalışma raporu gibi. Bu bölümü de büyük bir dikkatle okuyorum. Bir casus gibi. Acaba Atatürk, Cumhuriyet, devrimler ve laiklik düşmanlığı bulabilir miyim diye.

Ama işinizi kolaylaştırmak için kitabın sözünü ettiğim bölümünü makinede taradım  ve okumanıza sunuyorum. Dikkatle okuyun, kendiniz bir düşünce oluşturun, daha sonra ben düşüncemi yazacağım.

(Nota Bene: Sitenin iletişim bölümü de çalışmaya başladı. Daha eksiklerimiz var. Kervanı yolda düzüyoruz. Tabakhaneye bir şey yetiştirmek zorunda değiliz. Yola devam!)

***

YENİ YÜZYILDA İSLAM DÜNYASI

TÜRKÇE BASKIYA ÖNSÖZ

“İslam ülkelerinin birçoğunda yaşanan karışıklıklar ve askerî darbeler, çok katılımlı yönetimi ve iktidarın elden ele geçişini engelleyen, insan haklarına değer vermeyen mutlakıyet ve despotizm rejimleri, kalkınma sürecine sekte vurdu…         İslam dünyası kaybettiği eski konumuna kavuşabilmek ve uluslararası toplumun eriştiği hızını yakalayabilmek umuduyla çağın problemlerinin  üstesinden gelmeye ve hayatın tüm alanlarında ilerlemeye çabalıyor. Bunun yanında hürriyet, bağımsızlık, iyi yönetişim ve adalet prensiplerindenve değerlerinden yararlanmaya, gelişmeden ve refahtan nasıbini almaya çalışıyor”

Bu satırlar The Islamic World in the New Century. The Organization  of the Islamic Conference (1969-2009) başlığıyla yayınlanan kitabımda İslam dünyasının yirmi birinci yüzyıl başındaki gerçeği üzerine çizdiğim vizyonumu özetliyordu. Kitap, önce Kırgızistan, sonra Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve Suriye olmak üzere dünyasının değişik bölgelerinde meydana gelen büyük dağişimlerden en az iki yıl önce baskıya verilmişti.

Kitabın o ilk baskısında İslam dünyasının bugün geçtiği dönemecin ve demokratik sürecin ilk işaretlerinin bir yorumunu sunmuştum. İslam dünyasının geleceğinin büyük ölçüde, iyi yönetişim (“good governance”) prensiplerinin benimsenmesine ve ilerletilmesine ve hayat tarzı olarak demokratik çoğulculuğa dayalı bir yönetimin kurulmasına bağlı olacağını belirtmiştim, bu iseancak sabırlı, kararlı ve yılmaz gayretlerle sağlanabilir ve süresi birkaç nesle yayılabilir. Şunu da dikkate almak gerekir ki İslam dünyasının birçok bölgesi tarihin bağlamı dışında yaşadı; başka milletlerin ve demokratik sistemlerin eriştiği ve ancak siyasî çoğulculuk, hukukun üstünlüğü, güvenilirlik ve şeffaflık prensiple­rinin yerleştirilmesiyle sağlanabilecek olan refahın gerisinde kaldı. Yaygın kullanıma giren “Arap Baharı” terimi kimseyi yanıltmasın. Gerçeği yansıtmıyor. Çeşitli vesilelerle söylediğim gibi son iki yıldır Arap ülkelerinde yaşananlar arzulanan baharı getirmedi; getirdiği, despotların sonbaharı oldu. Toplumlar güçlükler ve problemler yaşamaya devam edecekler. Bu sonbahardan sonra uzun ve sert bir kış olacak, ardından değerleri ve sistemleriyle toplumların arzuladığı bahar gelecek.

Demokrasinin önüne çıkabilecek engeller cesaretimizi kırma­malı çünkü biliyoruz ki dünyada demokrasiye giden yolların hiçbiri güllerle bezenmemişti. Tersine bunlar fedakârlıklarla, sabır ve kararlılıkla aşılabildi. Çoğulcu demokrasi uygulamasıyla İslam’daki yönetişimin temelleri arasında esaslı bir karşıtlık bulunmuyor. Müslüman toplumlarda gençlik hareketleri neticesinde totaliter rejimlerin yıkılması bize iyinin peşindeki bir gençliğin ve düşünen insanların varlığı sayesinde bu toplumların geleceğinin daha parlak olabileceği ümidini vermeli.

Arap halklarının isyanları, totaliter rejimlerin düşmesi ve bun­ları izleyen radikal değişimler; uluslararası basında “Siyasî İslam” olarak adlandırılan İslamcı siyasî hareketlerin ortaya çıkışı ve ka­muoyunda bu hareketlere karşı dönem dönem değişen yaklaşımlar; bütün bunlar, kitabın bu hadiselerden önce yayınlanan İngilizce baskısında din ve siyaset ilişkisi üzerine açıkladığım gözlemlerimi doğruladı. Orada din-siyaset ilişkisinin düzenlenmesi gerektiğine değinmiş ve bu ikisi arasındaki sınırın tayini problemi üzerinde durmuştum. Siyasî güçlerin din üzerinde baskı kurmaması ge­rektiğine de işaret etmiştim. Benzer şekilde, demokrasiye geçişin bugün yaşanan kritik döneminde siyaset üzerinde din adına bir baskı da kurulmamalı

Bu durumların her ikisinin de başarısızlıkla neticelendiğinin örnekleri dünya tarihinde ve İslam tarihinde mevcuttur. Bu sebeple, siyasetin teorisyenlerinin ve uygulayıcılarının bir yanda devamlı hareket halinde bulunan siyasî değişkenlerle diğer yanda değişmez olan din prensipleri arasında ustaca bir dengeyi kurması gerekiyor. Siyasî konuların dünyevî ve değişken olduğu, dinin ise mutlak semavî değerlere dayandığı gözden uzak tutulmamalı.

Bu kitap birçok bakımdan benzersiz olan bir tecrübeyi aktarı­yor: burada İslam İşbirliği Teşkilatının (İİT) çalışmalarında otuz yıldan fazladır bilfiil yer almış biri olarak bu teşkilatın 1960’lı yıl­ların sonundan başlayan tarihini özetlemeye çalıştım. Bu anlatımı teşkilatın kuruluşundan itibaren geçirdiği tecrübelerle sınırlama­yıp 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Hilafetin kaldırılmasından sonra Müslüman dünya liderlerinin ve düşünürlerinin zihinlerinde bir gaye olarak tomurcuklanışından başlatmayı uygun buldum. Kuru­luşundan sonrasıyla ilgili olarak ise teşkilatı geliştirmek amacıyla 2004 yılına kadar yapılan fakat objektif ve sübjektif çeşitli sebep­lerden dolayı istenen neticeleri vermeyen reform girişimlerini tahlil etmeye çalıştım. Bundan sonra, 1 Ocak 2005’te Genel Sek­reter olarak göreve başlayışımdan beri teşkilatın çalışmalarında ve kurumlarında yürütülmekte olan çok yönlü reformları anlattım.

2005 sonunda Mekke’de yapılan zirve konferansının İİT ta­rihinde ilk defa olmak üzere bir On Yıllık Eylem Planını onay­laması, İslam dünyasının kalkınması ve teşkilatın her alandaki rolünün artması yolundaki gayretlerde bir dönüm noktası oldu. Bu programda insan hakları prensiplerinin gerçekleştirilmesi ve yolsuzlukla mücadele gibi temel konuları gündeme getiren ge­lişmiş entelektüel kavramlar yer aldı. Programda aynı zamanda İslam’da itidal esası, aşırılıktan ve şiddetten kaçınma prensibi be­nimsendi. Bunun da ötesinde program ilk defa, İslam dünyasının birliğini ve dayanışmasını güçlendirmesi ve küreselleşme ve çok kutupluluklar çağını yakalayabilmesi için duyulan ihtiyaçlardan bazılarını karşılayacak birtakım gerçekçi tavsiyeler getirdi. Prog­ramın onaylanmasıyla birlikte İİT’nin faaliyetini geliştirmek ve tüm eksikliklerini gidermek amacıyla teşkilat çapında bir hareket başlatıldı. O dönemden beri İİT yeni bir gelişme sürecine girdi ve kendi konumunu en az diğer uluslararası ve bölgesel kuruluşların seviyesine yükseltmek amacıyla bu programın tavsiyelerini azimle ve heyecanla uygulamaya koyuldu.

Modernleşmeye ve küresel değerlere açılan ve eylem progra­mıyla uyumlu amaç ve prensiplere dayanan yeni Şartı da İİT’nin önemli ilerlemeler yapmasına imkân verdi. Bu süreçte teşkilatın adı İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) yerine İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) olarak değiştirildi ve logosu teşkilatın mahiyetini ve dünyaya mesajını daha iyi yansıtacak şekilde yenilendi. Aynı süreçte İİT kendi bünyesinde de reformlar yaparak nitelikli personelini artır­dı, yönetmeliklerini gözden geçirdi ve İslam dayanışması, İslam ortak eylemi ve İslam dünyasının temel problemlerine eğilme bağlamında kendisinden beklenen görevleri yerine getirebilmek için gerekli kaynakları edinmeye çalıştı. Bu reformların netice­sinde İİT çeşitli alanlarda dikkat çekici etkin roller üstlenerek tüm dünyada ülkeler ve kuruluşlar nezdinde saygınlık kazandı, Birleşmiş Milletlerin birçok konuda stratejik ortağı ve netice verici uluslararası işbirliğinin taraflarından biri haline geldi. Ayrıca İİT İslam dünyasının içinden, bu dünyayı itidale ve ilerlemeye çağıran bir ortak ses oldu.

Sağlanan bu ilerlemelerin neticesinde İİT dışındaki bazı ülkeler onun nezdinde özel temsilcilikler kurma isteğinde bulundular. ABD, Rusya Federasyonu, İngiltere, Avustralya ve Fransa teşki­latımızla iletişimi artırmak ve çalışmaları hakkında bilgi almak amacıyla İİT’ye özel temsilcilerini tayin ettiler.

Günümüzde Batı dünyasının geniş bir kısmına yayılan ve İslamofobi olarak bilinen İslam karşıtlığı ve İslam’ın esaslarını saptırarak yansıtma kampanyası ciddî bir problem olarak İslam dünyasının karşısında duruyor. İslam dünyasının ortak sesi olan İİT hoşgörü dini İslam’ın doğru bir imajını yansıtmayı ve Batıdaki Müslüman toplulukları çirkin ve düşmanca nefret kampanyaların­dan korumayı başta gelen görevlerinden biri sayıyor. Bu kitabın İngilizce baskısının yayınlanmasından beri bu alanda kaydedilen en önemli gelişmelerden biri İİT’nin girişimi neticesinde Mart 2011 de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyinin (UNHCR) tüm dinlerin mensuplarını hedef olabilecekleri nefret kampanya­larından koruma amaçlı 16/18 no.lu kararı alması oldu. Bu karar bizim inisiyatifimizle sunulan sekiz prensibe dayanıyor. Bunun akabinde, girişimimizi tamamlamak üzere, bu karara bir siyasî şemsiye oluşturmayı amaçladık. 15 Temmuz 2011’de İstanbul’da, IRCICA’nın Yıldız Sarayı, Çit Kasrındaki toplantı salonunda ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile birlikte yönettiğimiz toplantıya İİT ülkelerinden ve başka ülkelerden çok sayıda dışişleri bakanı, Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından Sorum­lu Yüksek Temsilcisi Barones Catherine Ashton, Afrika Birliği Teşkilatı ve Arap Birliği temsilcileri ve uluslararası kuruluşların temsilcileri katıldılar. Bu toplantı söz konusu İnsan Hakları Kon­seyi kararını destekleyen bir ortak bildiri yayınladı. Daha sonra uzmanlar seviyesinde ikinci bir toplantı 12 Aralık 2011de Vaşington, DC’de, üçüncü bir toplantı ise 22 Ocak 2013’te Londra’da yapıldı. Kararın uygulanmasının mekanizmalarını oluşturmayı amaçlayan bu çalışmalar “İstanbul Süreci” adıyla bilinir oldu. Tüm insanlığa hitab eden tam hoşgörülü ilahî mesaj olan İslam’a inananlar herhangi bir dinin aşağılanmasını veya herhangi bir dinin mensuplarına düşmanlık yapılmasını kabul edemezler. Ka­naat hürriyetinin korunması gerektiğine inanıyoruz, şu şartla ki, sorumluluk bilinciyle kullanılsın ve inançları kötülemek için bahane edilmesin.

Kitabın ilk, İngilizce baskısının yayınlanmasından beri kay­dedilen bir başka ilerleme İslam dünyasında insan haklarının korunması ve iyileştirilmesi amacıyla bir Bağımsız Daimî İnsan Hakları Komisyonunun (IPHRC) kurulması oldu. Komisyonun görevleri arasında kadınların, gençliğin, ekonomik, sosyal, siyasî ve kültürel alanlarda hakların iyileştirilmesine ve her türlü şiddetin ve ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına yönelik kanunları geliştirmede üye ülkelere yardımcı olmak ve üye ülkeler dışındaki Müslüman toplulukların haklarının durumunu takip etmek bulunuyor.

Kitabın İngilizcesi tüm dünyada akademik ve diplomatik çevre­lerde geniş ilgi gördü. Sırasıyla Arapçaya, Rusçaya, Bangladeşçeye çevrildi ve Urducaya çevrilmesi için hazırlıklar yapılıyor. Kıtalara yayılan ülkeleriyle ve topluluklarıyla Müslüman dünyayı temsil eden ilk ve tek uluslararası kuruluş olarak İİT’nin amaçladıkla­rını, denediklerini ve gerçekleştirdiklerini okuyanların bunlarda Müslüman dünyanın çeşitli özelliklerinin ve son kırk yıl içinde yaşadıklarının yansımalarını da bulacaklarını ümit ederim.

Kitabın Türkçeye çevrilmesini destekleyen aziz dostum Doç. Dr. İbrahim Kalına, tercümeyi vukuf ile yapan değerli meslektaşım Zeynep Durukal’a ve Timaş Yayınevinin yakın ilgisine teşekkür ve takdirlerimi sunarım.

***

ÖNSÖZ

Müslüman dünyasının devletlerarası kuruluşu İslam Konfe­ransı Teşkilatı (İKT) kırk yıldan fazladır faaliyet gösteriyor. Üye ülkelerinin sayısına bakıldığında Birleşmiş Milletler Teşkilatından sonra aynı yapıdaki ikinci büyük kuruluş. 2005 yılında bu teşki­latın dokuzuncu ve demokratik seçimle gelen ilk Genel Sekreteri olmak bana nasip oldu.

Görevi devraldığımda İKT reform gerektiren bir dönüm nokta­sındaydı. O güne kadar dünya siyasetinin çalkantıları içinde saygın bir niyetin ifadesi olarak kimliğini korumuştu. Üye ülkeler ortak amaçları yönünde getirebileceği yeniliklerin umuduyla İKT’ye desteklerini sürdürmüşlerdi. İKT’den beklentiler değişen şartlara göre gelişmiş, başarı derecesi konuya ve zamana göre değişen sonuçlar alınmıştı.

Teşkilat İslam dünyasında mevcut potansiyeli harekete geçir­mek isteyen ülkelerin ve şahısların gayretine ve olumlu seyreden süreçlere dayanarak varlığını korumuştu. 2005’e gelindiğinde ise üye devletlerde İKT’ye yeni bir canlılık getirmek ve onu gelişen amaçlar doğrultusunda yeniden yapılandırmak yönünde bir ka­rarlılık oluşmuştu.

Bu kitap İKT’de o dönemden itibaren gerçekleşen reform süre­cini bu sürecin içerisinden bir bakışla yansıtıyor. İslam dünyasının geçmişindeki çileli sınavlar hatırlandığında aydınlatıcı olacak bir hikâye bu. Zaman zaman tersi de söylenmiş olsa, hükümetlerin İslam dünyasını kalkınma ve refah yolunda kalıcı adımlarla topluca harekete geçirme yönünde birtakım niyet ve gayretlerinin hep var olduğunu anlatıyor. İKT çerçevesindeki bu gelişmelerin tarihçesi ve Genel Sekreterlik görevim sırasında yönettiğim çalışmaların anlatımı burada 2009 yılı ortalarına kadar geliyor. Tüm uluslara­rası kuruluşlar gibi İKT’nin de önünde günümüzün ve geleceğin gelişmeleri paralelinde geçilecek uzun yollar var, ama gayretler semerelerini vermeye başladı ve bu teşkilat uluslararası ilişkilerdeki yerini ve rolünü dünya çapında günden güne sağlamlaştırıyor.

Bu kitabın hazırlanmasında değerli katkıları bulunan herkese, özellikle İKT Genel Sekreterliğindeki çalışma arkadaşlarım Saadeddin Taib, Syed Hassan Raza, Shaher Awawdeh, Ufuk Gökçen, H. Oker Gürler ve H. Basri Arslan, IRCICAdan Zeynep Durukal ve SESRIC’ten Savaş Alpay’a teşekkür ederim.

 

***
GİRİŞ

 

“İslam dünyası” dendiğinde İslam inancını benimsemiş veya bu inancı benimseyenlerle geçmişte ve bugünde yaşam, yönetim ve mekân beraberliği olmuş toplumlar ve bu toplumların yaşadık­ları coğrafî alanlar kastedilir. İslam dünyasının dört kıta üzerine yayılan nüfusu dünya nüfusunun beşte birinden fazladır. İslam inancı bu toplumların siyasî, kültürel ve manevî özelliklerini her yönden belirlemiş, değişik zamanlarda ve yerlerde birbirinden farklı biçimlerde yaşanan tecrübeler İslam dünyasına zengin bir çeşitlilik kazandırmıştır.

İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) birleştirici gücünü bu tecrü­belerden alan, dayanışma ve işbirliği yolundaki ortak bir niyetin ifadesidir. 1969 yılında yirmi beş ülkenin ortak kararıyla kurulmuş olan teşkilatın bugünkü üye sayısı elli yedidir. Bunlar genelde, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdir. İKT ülkelerin ortak konularını görüştükleri ve milletlerarası meselelerde tek tek veya gruplar halinde alacakları tavır ve rolleri planladıkları bir forumdur. Aynı zamanda ülkelerin dünyadaki gelişmeleri takip etmeleri, gayeleri yönünde ortak çalışmalar yapmaları için de bir platformdur. Kırk yıllık tecrübesiyle İKT bugün, üye devletlerinin dış ilişkilerinin hatırı sayılır bir kısmını yürüttükleri bir zemin oluşturuyor.

İKT 1969 yılında bugünkünden çok farklı bir dünyaya doğ­muştu. İlerleyen yıllarda ise hep dünya siyasetindeki ve ekono­misindeki değişmelerle yakın bağlantı içinde gelişti. Dolayısıyla İKT’nin tarihinin bir incelemesi çoğu kurumlar tarihi çalışması kapsamını aşar ve dünya ölçeğinde ilgiye değer konulara değinir.

Bu kitapta İKT’nin tarihçesi onun içinden bir bakış açısıyla anlatılıyor. Görüleceği gibi yakın zamanlardaki gelişmelere ağırlık veriliyor. Bu tarihin en önemli kısımlarından biri ve dolayısıyla bu kitabın ana teması olan 2005 sonrası reform süreci, buna yol açan faktörler ve bu sürecin ilerleyişi üzerinde duruluyor.

Her kurumun varlığı bir düşünceler ve gerçekler bileşkesinde temellenir. İKT’nin ortaya çıkışında bunu harekete geçiren itici güç “İslam dayanışması” olmuştu. İKT yıllar içinde üye ülkeleri için bir dayanışma zemini oldu ve bu bakımdan başka uluslararası teşkilatlardan ve Avrupa Birliği gibi topluluklardan farklı nitelikler kazandı. Birbirinden oldukça değişik demografik, coğrafî ve eko­nomik özelliklere, yönetim sistemlerine ve sosyal yapılara sahip çok sayıdaki ülkeyi bir araya getirdi. Bu faktörlerin de etkisiyle, başlatıcı girişim zaman içinde kendiliğinden büyüyerek tam te­şekküllü bir kuruluşa dönüştü.

İKT’nin çalışmaları dünya siyasetindeki değişimlere ve İslam dünyasını ilgilendiren meselelerdeki gelişmelere göre şekillendi. İKT ülkelerinin büyük çoğunluğu bağımsızlıklarını İkinci Dün­ya Savaşından sonra kazanmışlardı; devlet kurumlarını yerine oturtma ve milletler topluluğuna katılma sürecinde sancılı geçişler yapanlar olmuştu. İslam ülkelerinde kalkınma sürecinin henüz başındayken yaşanan yaygın karışıklar ve askerî darbeler, çok katılımlı yönetimi ve iktidarın elden ele geçişini engelleyen, insan haklarına değer vermeyen mutlakıyet ve despotizm rejimleri bu sürece sekte vurmuştu. Müslüman toplumlar birbirlerinden çok farklı tarihî tecrübeler yaşamış olmakla beraber kurdukları dev­letlerin idare sistemlerine bakıldığında görülür ki aralarında ortak olan din faktörü, yani İslam hem iç, hem dış siyasette önemini ve hassasiyetini koruyor.

Bugün, 21. Yüzyılın ikinci on yılında hala, dinin Müslüman ülkelerin iç işlerinde ve dış işlerinde bir başvuru kaynağı olarak sahip olabileceği konum ve ağırlık hakkında ortak bir anlayışa varılmamış bulunuyor ve görüş farklılıkları sürüyor. Müslüman toplumlarda İslam’ın yeri ve tesiri ve bu inanca bağlılığın bu toplumların uluslararası ilişkilerindeki yansımaları her ülkenin din ile siyaset arasındaki çizgiyi nerede ve ne şekilde çizdiğine bağlı. Bu konudaki tartışmalarda Müslümanlar yalnız değiller; özellikle de günümüz toplumunda dinî inanç unsurunun rolü konusu dünya gündeminde durdukça. Yine de İslam’ın toplumun işleyişindeki yeri diğer dinlerinkinden temel bir farklılık gösterir.

İslam, başlangıcından 1924’te Halifeliğin ilgasına kadar devlet yönetimlerinde belirleyici rol oynadı. Bunun doğru bir şekilde anlaşılamaması ve olduğu gibi kabul edilmemesi Müslüman top­lumlar hakkında birçok yanlış anlamalara ve yanlış kanaatlere yol açıyor. Bu gibi yanlış kanaatler Müslüman dünyanın gerçeklerini derinlemesine bilmemekten kaynaklanıyor ve İslam’ın, onun temel kültürel ve dini yönlerini göz ardı eden yüzeysel bir kavranışına yol açıyor. Buradaki tehlike şu ki bu gibi tahliller Müslüman ülkelerin hem içinde, hem dışında siyasetçileri ve aydınları etkiliyor.

Müslüman toplumların içinden geçtiği siyasî tecrübeler aradaki farklılıklar İslam dünyasında hâkim ideolojiler yelpazesine de yansıyor. Bir uçta İslam’ı olabilecek en katı yorumlar ve uygu­lamalarla benimseyen bazı İslamcı rejimler, diğer uçta ise İslama yönetimde herhangi bir söz hakkı vermeyen laik rejimler var.   Bunların dışındaki Müslüman ülkeler ise birbirlerinden farklı şekillerde bir üçüncü, orta yolu takip etmiş; bunlar arasında İslam’ın temel bir hukuk kaynağı olarak geçerliliğini anayasa maddesine bağlamış olanlar var. Her üç grupta birçok ülkenin anayasası ırk ve din ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşları kapsayan bir şemsiye  olarak patria, yani aynı vatana ait olma prensibini benimsemiş. Bütün bu tutumların karşısında ise İslam’ı ona aykırı ve kanun dışı eylemlerini savunmak için bir örtü olarak kullanmaya çalışan radikal siyasî hareketler var. Günümüzde uluslararası planda İslam’a yöneltilen en büyük suçlamalar kanundışı aşırı siyasî hareketlerin haksız ve mesnetsiz bir şekilde İslam ile ilişkilendirilmesinden kaynaklanıyor.

Bu duruma yol açan başlıca sebeplerden biri Sovyetler Birli­ğinin dağılmasının bıraktığı ideolojik boşluk oldu. Komünizmin ve bu ideolojiye dayanan sistemlerin başarısızlığı gelişmekte olan ülkelerde nüfusun dinamik kesimlerinde ve özellikle geniş, düşük gelirli gruplarda bir amaçsızlık hissi doğurdu. Bu gruplar kendi ülkelerinin iç ve dış siyasetinde gördükleri yanlışlıkları düzeltmek için değişim istemeye başladılar. Bunun sonucunda, İslam adı altında dünyevî hayatın zorluklarına çözümler ve uhrevî hayatta saadet vadeden militan şiddet “hareketleri” bu gruplara çekici gelmeye ve geniş kitlelerde artan kabul görmeye başladı. Aynı dönemde Müslüman toplumlara ve topluluklara yönelik hak­sızlıkların ve saldırıların artması bu süreci hızlandırdı. Filistin halkına uygulanan insanlık dışı muamele, 1990’larda Balkanlarda ve Kafkasya’da Müslümanlara yöneltilen sert askerî müdahaleler, özellikle Sovyetler Birliğinin dağılması ve Yugoslavya’nın bölün­mesinden sonra Çeçenistan, Bosna-Hersek ve Kosova’da yaşanan insanlık trajedileri, bütün bunlar İslam dünyasında haklı bir öfke doğurdu. Bazı aşırı uçların bu saldırıları “medeniyetler çatışması” başlığı altında zehir saçan tezi doğrularcasına bu tezin çerçevesinde yorumlaması bu çatışmadan Müslümanların zararlı çıktığına dair bir kanaatle kızgınlık ve nefretleri körükledi.

İslam dünyası ile Batı dünyası arasındaki ilişkilerin tarihi uzun, girift ve çok yönlü bir hikâye; karşıtlıklarla dolu bir bağlantılar manzumesi. Bu ilişki hep dinamik, akıcı ve değişken bir biçimde geliştiğinden “İslam ve Batı” tartışmasının muhtevasını belirlemek bile güç. Aynı zamanda her iki tarafta da köklerini tarihten alan önyargılar ve varsayımlar var. Bunun da ötesinde son yıllarda İs­lam dinine karşı sürdürülen kampanyalar ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in artan şekilde bu menfur kampanyaların merkezine yerleştirilmesi  Müslümanların sert tepkisine yol açıyor. Bu çeşit faaliyetler  Müslüman toplumlarda güvensizliği artırıyor ve eğer Batılı hükümetler bu sebepsiz saldırıları, bunların şiddet eylemlerine ve Müslüman mezarlıklarına saldırılara dönüşen trajik uzantılarını  önleyici tedbirler almazsa İslam dünyasının İslam kisvesi altındaki  radikalizmi ortadan kaldırması imkânsız hale geleceği gibi bu olgunun yeni biçimleri de ortaya çıkabilir.

Bu ilişkileri etkileyen bir başka olumsuz faktör 2001’deki 11 Eylül saldırılarıyla ilgili suçlamalar oldu. Bunun ardından Batı dünyası ile İslam dünyası arasında temelsiz, yüzeysel fakat derin sonuçları olan bir güvensizlik oluştu. Bazı Batılı çevrelerin bu saldırıların  sorumluluğunu bir avuç sinsi teröristin yerine İslam dünyasına ve onun değerler sistemine yıkma eğilimi birçoklarını çileden çıkarıyor. Bu durumda şu soru akla geliyor: nasıl oluyor da Batı dünyası bu şiddet gruplarının İslam adına hareket etme iddialarını İslam’da bu tür bir iddiayı doğrulayan hiçbir kayıt bu­lunmamasına rağmen, hiç düşünmeksizin kabul ediyor?  İslam dünyasının hükümetleri ve dinî yetkilileriyle beraber İKT de 11 Eylül saldırılarını kınadı ve bu saldırıların İslam ile asla bağdaşma­dığını açıkladı. Bu düşmanca saldırıların sorumluların iddialarını kabul etmek onları teşvik etmekten başka bir işe yaramaz.

Karşılıklı anlayışın ve anlaşmanın sağlanması için bu gibi ön­yargılardan ve İslam dünyasında birçoklarınca eski güvensizliklere ve kısa dönemli ekonomik çıkarlara bağlı aşağılayıcı tavırlar olarak algılanan yaklaşımlardan uzaklaşılması şart. Bunların ye­rine karşılıklı saygıya ve eşit muameleye dayanan politikaların benimsenmesi gerekiyor.

Bu yönde İslam dünyasına düşen sorumluluklar da var. İslam dünyasınm geleceğini belirleyecek olan sosyo-ekonomik kalkınma beraberinde modernleşmeyi ve onunla birlikte itidali, yani ılımı,

ölçülülüğü de getirecektir. Dinin sosyal hayatta yerini alması ve siyasetle ilişkisinin birbirine karışmama esasına bağlanmasıyla kurulacak bir denge İslam dünyasında ve onun dışındaki her yerde barışı ve düzeni sağlamaya katkıda bulunabilir.

İslam Konferansı Teşkilatının bu dönemde üstlendiği büyük bir görev İslam dünyasında modernleşmeyi ve aynı zamanda itidali sağlamak oldu. Bu iki temel prensip ve bunlarla ilgili bir dizi tedbir İKT’nin 2005 yılında Mekke’de toplanan Olağanüstü Zirve Konferansınca onaylanan On Yıllık Eylem Programında benimsendi ve bu programın yönlendirici kavramını ve amaçlarını şekillendirdi. Aynı yıl göreve gelişimden beri İKT’nin faaliyetlerini yeniden düzenlemek yönünde yaptığımız gayretlerin çerçevesini de bu program oluşturdu. “Eylemde dayanışma” düsturuyla yürüttüğü­müz bu çalışmalarda sosyo-ekonomik kalkınmaya, yoksulluğun ve salgın hastalıkların ortadan kaldırılmasına ve bilimsel-teknolojik ilerlemeye öncelik verdik. Bu programın bir başka amacı da İslam dünyası ile Batı dünyası arasında karşılıklı saygı ve anlayışın tesisi için yeni temeller atılması. Bu önemli konuları bu kitapta yeri geldikçe açıklayacağız.

İKT’nin gelişmesini çevreleyen ve etkileyen siyasî, ekonomik ve ideolojik değişmelerin en önemlilerinden biri 20. yüzyılda kurulmuş olan nispeten genç devletlerin giriştikleri kalkınma gayretleriydi. Yüzyılın ikinci yarısında dünya ölçeğinde bu, “Kuzey” ile “Güney” arasındaki bir pazarlığın bağlamında yer alıyordu. Müslüman ülkelerin tümü Güneyin, yani gelişmekte olan ülke­ler grubunun içindeydiler ve çoğu hala öyle. Dünya ticaretinde Kuzeyle eşit imkânların arayışındaydılar, ekonomik gelişme ve sanayileşmenin gayretindeydiler. Bu gayretlerinde kendi aralarında işbirliği yapıp karşılıklı ticareti ve yatırımları artırmaya, ikili ve çok taraflı düzenlemelerle ortak problemlerini çözmeye çalıştılar. Böylece gelişmekte olan ülkeler “kalkınma için ekonomik işbirliği” genel başlığı altında projeler ve faaliyetler yürütmeye gittikçe daha fazla önem verdiler. 1990’lardan başlayarak ekonomik faaliyetlerin dünya çapında küreselleşmesiyle dünya pazarlarına ve ticaretine birçok yeni katılımların olması süreci içinde Müslüman ülkeler de yer aldılar. Ancak bundan elde edilen faydaların süregelen dünya ekonomik krizinde kaybolup kaybolmayacağı ileride görülecek; krizin ters etkileri zaten kırılgan olan ekonomiler aleyhinde eşitsiz dağılacak  olursa bu ekonomiler sonunda fayda yerine zarar görebilirler.

Bu tecrübelerin ışığında İslam ülkeleri 21. yüzyılda artık halklarınekonomik gelişme ve refah yönündeki beklentilerine ar­tan bir bilinçle kulak veriyorlar. Bunun için sosyal hareketlilik

ilerlemenin önündeki engellerin kaldırılması, sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması ve siyasî sistemlerin demokratikleşmesi gerekiyor. İKT’nin ilk yıllarında dile getirilen gayeler 21. yüzyılın kavramları ve terimleriyle yeni biçimlerde ifade buluyor.

İslam dünyasının geleceğinde İKT’nin yeri ne olabilir? Birçoklarına  göre İKT bir birlik teşkilatıdır ya da birbirine inanç bağlarıyla bağlı dünya Müslüman topluluğunu, yani yüzyıllar öncesinden gelen “ümmet” kavramını temsil eden bir çerçevedir. İKT’nin neolduğu İslam dünyasında çok değişik biçimlerde anlaşılsa da onun temelindeki paylaşılmış uzun bir tarih ve ortak bir inanca dayanan gelenekler tüm kavrayışların değişmez bir öğesi olarak önemini koruyor.

Toplumların İKT’den beklediklerine değinecek olursak, genel­likle kendi ülkeleri ya da tüm Müslümanlar bir problemle karşılaştıklarında bu beklentiler en yüksek seviyeye çıkıyor. Devletlerinin beklentilerine gelince, tabiatıyla bunlar ülkeden ülkeye değişir; her bir ülke için bunu belirleyen sayısız, karmaşık ve değişken faktörler demeti içinde iki temel ortak alan görüyoruz. Bunlar­dan birincisi İKT’nin kuruluşuna yol açan gayelerle ilgili; bunlar kitabın ilk bölümlerinde etraflı olarak anlatılacak. İkincisi ise
yukarıda belirtildiği gibi, toplumların istek ve ihtiyaçlarını kar­şılayabilmekle ilgili.

 

Birinci alanda söz konusu olan, ülkelerin İslam dünyasından bekledikleri siyasî destek ve işbirliğini İslam dayanışması anlayışı içinde İKT zemininde buluyor olmaları. Bu özellikle, hassas mil­letlerarası siyasî dengelerde işleyen Birleşmiş Milletler gibi başka hükümetlerarası kuruluşlar nezdinde destek almanın güç olduğu durumlarda görülüyor. Kitapta yer alan örneklerde görüleceği gibi bu siyasî destek talebi bazı durumlarda başarıyla karşılandı, bazılarında ise bir “manevî destek” ifadesinden ibaret kaldı. Her iki durumda da üye devletlerin hükümetleri İKTde elde edilenleri halklarına önemli başarılar olarak yansıttılar ki bu da şüphesiz, İKT’ye önem verdiklerinin bir göstergesi oldu.

İkinci alanda ise ekonomik faktörler başta geliyor. İKT ülkeleri­nin çoğunluğu sanayileşmemiş ülkeler ve yirmi ikisi dünyanın en az gelişmiş ülkeleri arasında yer alıyor. Bu ülkelerin hükümetleri İKT’nin ve ona bağlı kurumların, özellikle İslam Kalkınma Banka­sının ekonomik yardım ve işbirliği programlarına ümit bağlıyorlar.

Birçoklarının İKTden en büyük beklentisi bu kuruluşun ortak meseleleri ele alacak bir forum ve aynı zamanda bir ortak hare­ket zemini oluşturması. Anlatılacağı gibi, İKT’nin gündemi ilk yıllardan başlayarak genişledi ve gittikçe artan bir biçimde her alanda işbirliği sağlamayı hedefledi. Faaliyetlerinin ilk on yılının sonunda bu anlayış “İslam ortak eylemi” terimiyle dile getirildi. Teşkilat içinde kararlar genellikle siyasî ve ekonomik ağırlığı olan üye devletlerin tutumları paralelinde “konsensüs”, başka deyişle uzlaşmayla ortak kanaat oluşturarak alınır, ama belirtmek gerekir ki İKT bu yolla bile İslam ülkelerinde kamuoyunun hassas olduğu bazı konularda etkin politikalar üretmeyi başardı ve bunlarla ilgili kararlar ülkelerin iç siyasetinde de etkili oldu.

İKT’nin tarihi başarı ve başarısızlık, yavaşlama ve hızlanma dönemlerinden geçti ama bütünün bir ilerlemenin tarihi oldu. Bu dönemler boyunca teşkilatın bir hükümetlerarası platform olarak rolü sekteye uğramadı. Üç yılda bir defa yapılan İslam Zirve Konferansları ve yıllık veya olağanüstü Dışişleri Bakanları Konferanslarının her biri üye devletler arasındaki dayanışmanın ve İKT’nin hedeflerine bağlılığın teyidi için birer vesile oldu.

İKT çerçevesindeki İslam ortak eyleminin yürürlüğe konma­sında aynı zamanda dünyadaki gelişmeler de etkili oldu. Yukarıda belirtildiği gibi İKT’nin faaliyet alanının daha 1970’lerde, kurulu­şunun hemen sonrasında genişlemesinde, gelişmekte olan ülkeler arası işbirliği düşüncesinin o dönemde önem kazanması büyük  rol oynadı. O dönemden beri dünya siyasetinde yaşanan ve İslam dünyasının ilgilendiği konuları ve karşılaştığı problemleri de şe­killendiren büyük değişimler uluslararası işbirliğinin gerekliliğini bir defa ortaya koydu.

İKT sonraki yıllarda ileriye dönük ve hep genişleyen bir gündemle çalıştı. Devletlerin ortak meselelerini gündeme getirdikleri sürekli bir forum olma işlevini sürdürürken aynı zamanda da üye ülkelerinin arasında çoğunluğu ekonomik alanlarda olmak üzere birçok işbirliği projesini yürürlüğe koydu. Ayrıca üye devletlerin coğrafî alanı içindeki ve dışındaki çeşitli konularda açıklamalar yaptı, kararlar yayınladı.

İKT toplantılarının her biri kendi başına önem taşıdı, çünkü her biri geleceğe yönelik ve gündem oluşturmaya kararlı bir yaklaşım sergiledi. Bu toplantılar dizisi boyunca İKT için en önemli gerekliliklerden biri belirli bir zirve konferansında oluşan ivmeyi ve dinamizmi yakalayıp koruyarak bununla teşkilatı bir sonraki zirveye taşımak oldu. Diğer taraftan, özellikle gündemdeki temel durum ve meselelerde değişiklik olmayan bazı dönemlerde top­lantılar arasında geçen sürelerde ilgi ve heyecan kaybı görülebildi, bazen bir sonraki toplantının kararları bir öncekilerin sıradan bir tekrarından ibaret kaldı. Bunların sonucunda dönem dönem teşkilatın sanki dinamizm ve yenilikten yoksun kalıp önceden kazandığı ivmeyle ilerlediği de hissedildi.

Teşkilatın işleyişini hareketlendirme ve kurumsal ataleti gider­me yönündeki çabalar daha 1982 yılında başladı ve bu çabaların ilk safhası 1989’da sonuçlandı. Bu çabalarda başlıca amaçlardan biri artan sayıdaki alt kurumların faaliyetleri arasında eşgüdüm sağlanması ve tekrarların önlenmesiydi. Bir başka, daha geniş ölçekli reform süreci ondan beş yıl sonra, 1994’te başlatıldı, teşki­latın faaliyetlerinin gözden geçirilip kapsamlı reformlar getirilmesi amaçlandı: bir dizi uzmanlar toplantısı yapıldı, çok sayıda raporlar yazıldı. Temelden bir reform sürecinin yürürlüğe konması ise an­cak 2005 yılında, demokratik seçimle gelen ilk Genel Sekreterin reform taslaklarına dayanarak mümkün olabildi. Halen devam etmekte olan bu süreç İKT Şartının günün gereklerinin ışığında değiştirilmesiyle başladı. Kitabın ilgili bölümlerinde bu reform sürecini detaylı olarak inceleyeceğiz.

Bu arada aynı yıl İKT tarihinde önemli bir dönüm noktasından geçildi. İKT ilk defa temel bir soruyu, kendi varlığıyla ilgili bir değerlendirmeyi gündeme getirdi. Yürürlüğe koymuş olduğum reform gündemi altında açıkça sorulan şu basit fakat temel soru aynı reform sürecinde oldukça tesirli oldu: İKT’ye ihtiyaç var mı? Bu soru 2005 yılı Aralık ayında yapılan Üçüncü Olağanüstü Zirve Konferansına hazırlık olarak aynı yılın Eylül ayında yüz civarında ilim adamı ve aydının katılımıyla düzenlediğimiz İKT Entelektüel Forumunda ortaya atılmıştı. Görüşmelerde İKT’nin elli yedi ülkesinin ait olduğu üç büyük coğrafî grubun (Afrika grubu, Asya grubu, Arap grubu) içindeki ülkelerin, bazen İKT dışından ülkelerle beraber olmak üzere, Afrika Birliği, ASEAN, Arap Devletleri Birliği, Arap Mağrip Birliği gibi çeşitli bölgesel teşkilatlara da üye oldukları hatırlatılmıştı. İKT ülkeleri aynı za­manda Birleşmiş Milletler Teşkilatına da üyeydiler. Peki bu elli yedi ülkenin, Birleşmiş Milletler ve bölgesel teşkilatların yanında  bir de İKT’ye ihtiyaçları var mıydı? Bu görüşmeden tek ağızdan güçlü bir olumlu cevap çıktı: “Evet, İKT’ye ihtiyaç var.”

Bu durumda yapılacak şey, bu ihtiyacı karşılamaktan ve onu en iyi şekilde gerçekleştirmekten başka bir şey değildi, Bunun böylece teyidiyle İKT’yi hızla değişen dünyaya uyum sağlaması  için gerekli donanıma kavuşturma yolunda yeni bir kararlılığın da temelleri atılmış oluyordu. Bundan sonra İKT gayelerini 21. yüzyılın gerekleri uyarınca yeniden tanımladı ve işleyişini daha etkin ve verimli hale getirecek bir modernleştirme ve iyileştirme sürecinde kendi kendisini yeniden ivmelendirdi. Kalkınma için işbirliği  yolunda üye ülkelerinin potansiyelini harekete geçirmede bugün artık birçok alanda önderlik eder duruma geldi.

Teşkilat aynı zamanda dünya gündemindeki meselelerde İslam dünyasının sözcüsü olarak yerini aldı; bunun bir sonucu olarak, aralarında  G-8 ülkeleri de olmak üzere bazı ülkeler İKT nezdinde gözlemci statüsü almak veya İKT ile tercihli ilişkiler kurmak için girişimde bulundular.

 Bu güın başlıca amacımız İKT’nin bu yeni durumunu sağlam ve kılmak. Bunun için İslam dünyasının  İKT Şartında dile  getirdiği gayeleri ve yönelimlerinin ışığında iki temel alanda gayret  göstereceğiz. Bunlardan birincisi İKT’nin tarihî ve sosyolojik bir hakikatınürünü, yani İslam ümmetinin temsilcisi oluşu bağlamında yer alıyor. İkincisi ise İKT’nin ortak bir forum ve Güney-Güney işbirliği için bir aracı oluşuyla ilgili. İKT üye ülkelerinin ı toplan bir ekonomik işbirliğine elvermeyecek kadar fazla değil ama aynı zamanda büyük çeşitlilikler ve tamamlayıcılıklar  sunacak kadar geniş.

Reform sürecinde sağlanan gelişmeler İKT’nin yukarıda belirtilen ve yeri geldikçe belirtilecek olan problemlerle uğraşırken aynı zamanda yeni hamleler yapmayı başarabildiğini gösterdi. Şartın yeni  metninin tüm üye devletlerce kabulüyle beraber bu reform planı  İKT’yi yeni bir safhanın eşiğine taşıdı. Bu safhada yapılması gereken, Şartın insan hakları ve temel hürriyetlerin korunması, iyi yönetişim (“good governance”), hukukun üstünlüğü ve üye devletlerde demokrasinin ve güvenilirliğin tesisi vb. konulardaki hükümlerinin yerine getirilmesi olacak.

Şüphesiz İslam dünyasının geleceği geniş ölçüde, iyi yöneti­şimle ilgili prensiplerin benimsenip uygulanmasına ve çoğulcu demokratik sistemlerin yerleşmesine bağlı olarak belirlenecek. Tabiatıyla bunları yapmak kolay olmayacak; yenilmez bir karar­lılığı ve muhtemelen birden fazla neslin geçmesini gerektirecek.

Müslüman ülkelerden birçoğu modern anlamdaki demokrasiyi hiç yaşamamış. Bunu yaşayanlardan bazılarında engellemeler ve krizler bu tecrübeyi kesintiye uğratmış.

İslam tarihi ve bunun mirası iyi yönetişimin ve bunun teme­lindeki değişmez prensiplerin unutulmayacak örnekleriyle dolu. Tüm kalbimizle inanıyoruz ki çoğulcu demokratik uygulamalarla İslam’ın öngördüğü iyi yönetim arasında esasta hiçbir uyumsuzluk bulunmuyor.

Osmanlı Devletinin son elli yılına dönüp baktığımızda modern bir anayasayı, modern devletin unsurları olan parlamentoyu ve diğer kurumları oluşturmuş olduğunu görürüz. Söz konusu dönem boyunca yetkin ilim adamları ve liderler bu modern kurumlarla İslam’ın gelenekleri ve iyi yönetim prensipleri arasında ayrılık veya karşıtlık görmemişlerdi. Hatta bunlardan birçoğu bu modern kurumların temellerinin atılmasına katkıda bulunmuş ve bunda yer almışlardı.

Demokrasi geleneğine sahip ülkelerin güllerle bezeli yollar­dan geçip gelmediği hatırlanırsa, yukarıda değindiğimiz gibi bir demokrasinin tesisi ancak iki temel prensibin uygulanmasıyla mümkün olabilir. Bunlardan birincisi toplum meselelerinin ele alınışında iyi yönetişim, şeffaflık ve güven tesisi. İkincisi ise özenle oluşturulacak insan hakları kaideleri içinde siyasî hürriyetlerin kapsanması.

Kilit önemdeki bu iki prensip yerine konmazsa Müslüman toplumların siyasette aktif kesimleri için tek çıkar yol hedeflerini dinin çerçevesinden aramak olacaktır. Bu senaryonun gerçekleş­mesi halinde işler daha da karışabilir ve bugünkünden daha zor hale gelebilir.

Müslüman toplumların günümüz dünyasında kararlılıkla ileri gidebilmeleri  için siyaset alanıyla din alanı arasındaki ilişkiyi bunları  birbirine_karıştırmayacak  şekilde tanımlamaları gerekir.  Bu ilişki karşılıklı olarak yetkilerin ayrılığına dayanmalı, ayrıca  çoğulculuğa yer vermelive bunu benimsemeli ve  aynı zamanda siyasî gücün elden ele geçişinde demokratik usullere elvermeli. Din alanının siyaset üzerindeki ve siyasetin din üzerindeki kontrolü kaldırılmalı, bu ikisini birbirinden ayıran çizgi net ve açık olarak çizilmeli.

İKT’nin On Yıllık Eylem Programı ve yeni Şartı bu yaklaşım­ların gerçekleşmesi için genel ve bütün bir zemini oluşturuyor. Bu belgeler İslam dünyasını 20. yüzyılın büyük kısmında çektiği bu kabil sıkıntılardan çekip çıkarmaya yardımcı olacak açık bir yol haritası sunuyorlar.

Vizyonu böylece yeniden tanımlanan, reform sürecinde po­tansiyeli ortaya çıkarılan ve Eylem Programı ve Şartıyla faaliyeti yeniden yönlendirilen İKT 21. yüzyılda önüne çıkacak meseleler karşısında güçlü bir rol üstlenmek için temel taşlarını döşemiş bulunuyor. Dayanışma, kalkınma ve refaha katkıda bulunabilecek önemli bir kuruluş olarak dünyadaki yerini artık alıyor.

EKMELEDDİN İHSANOĞLU