ELLİ YILIN EN ÖNEMLİ YAZISI

 

Adalet ve Kalkınma Partisi,  3 Kasım 2002 genel seçimlerini ka­zanıp tek başına iktidara gelmesi dünyada büyük yankılara yol açmıştı. Bu yazı, okuyacağınız yazı, seçimden hemen sonra (Kasım sonu – Aralık başı) yazıldı ve Hürriyet Gösteri dergisinin Ocak 2003 sayısında yayımlandı. AKP iktidarı konusunda ilk kapsamlı yazı olarak kabul edilebilir.

Aynı yazı, bir süre sonra ISIRGANIN FAYDALARI (Dünya Kitap Yayınları, 2004, S.51) kitabımda yer aldı.

Şimdi, YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA adıyla yayınlanacak olan bir tematik derlemede yer alacak.

Okuyacağınız yazı içinde yer alan Adonis’in “Kültür ve Demlokrasi” adı yazısı , birçok bakımdan, bu konuda yazılmış,  elli yılın en önemli yazısı olarak kabul ediyorum.

Yazının tamamı, Türkiye’nin bir bölümü vur patlasın çal oynasın eğlenirken, ikinci bölümü mışıl mışıl uyurken, üçüncü bölümü de haramiliklerine hazırlanırken kaleme alınmıştır.

Dertli ve kaygılı bir yazıdır. 2002 yılının son ayında Türkiye’nin geleceğinden kaygılıdır:

“Nasıl olabilir?  sorusuna verilecek yanıtları ve bunların uygulanma olasılıklarını daha da uzatabiliriz. Ama ben bunun herhangi bir yararı olacağını sanmıyorum. Cumhuriyet AKP iktidarı ile nasıl bir deneyim geçirecek, Cumhuriyet’in ilkeleri kendilerini koruyabilecek mi, yoksa bu ilkeleri korumak zorunda mı kalacağız; AKP nereye kadar nelere cesaret edecek ve nerede duracak, yoksa durdurulacak mı? Kafam bu soruların peşinde. Bu deneyim belki de iki yüz yıllık sürecin son evresi, son aşaması olacak ve toplumun iç dengesi sonsuza dek kurulmuş olacak. AKP iktidarı, hiza ve istikametine anayasanın ikinci maddesine (Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzurunu, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklanna saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir)  göre bakarsa süreç kazasız belasız tamamlanır.”

………………………………………………..

Benim son sözüm: Türkiye’yi rahat bırakın! Öteki Müslüman toplumlar kendilerine en uygun yolu kendileri bulsunlar. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı gibi! Cumhuriyet, dini yorumlamamış, onu nasıl bulduysa öyle kabul etmiş, ancak onun kamusal alandaki sınırlarını belirlemiştir. Bu da benzersiz bir deha örneğidir. Ancak, fraklı TBMM Başkanı’nın (Bülent Arınç) başı türbanlı eşiyle birlikte Cumhurbaşkanı’nı havaalanında geçirmeye gelmesi, dinin kamusal alanda kendisine çizilen anayasal sınırları çiğneme girişimi olarak değerlendirilebilir. Nitekim, bu olayla ilgili olarak, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, ‘Kamusal alanı düzenleyen hukuksal kurallar görmezden gelinerek uygulamada dini kuralları geçerli kılmak da hukuk devletiyle bağdaşmaz’ demiştir. Bu olay, bu sözler, Türkiye’nin ılımlı İslâm örneği olarak gösterilmesinin Cumhuriyet için ne denli büyük bir tehlike olduğuna işaret eden bir uyarıdır.”

***

KÜLTÜR VE DEMOKRASİ

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 3 Kasım 2002 genel seçimlerini ka­zanıp tek başına iktidara gelmesi dünyada büyük yankılara yol aç­tı. Yol açtı, ama bu yankı yekpare değil, parçalı. Bu nedenle ben bu “dünya”yı üçe ayıracağım: Türkiye, Müslüman, özellikle de Müslüman-Arap ülkeler ve geriye kalan dünya.

Türkiye’de, düşünen, düşünmeye çalışan ya da düşünmesi ge­rektiğini düşünen bir kesim insan AKP’ye birtakım zıbınlar ya da kefenler biçmeye başladı. AKP’nin temsil ettiği hareket “Islâmî De­mokrasi”, “demokratik İslâm”, “Müslüman demokrasisi”, tanımlamalarıyla betimlendi. Buna karşılık, AKP yönetimi kendilerini “mu­hafazakâr demokrat” olarak tanımlamayı yeğliyor.

Bu tanımlamaları şimdilik ciddiye almamak gerektiğini düşünü­yorum. Çünkü elimizde, millî görüş partilerinin vukuatından baş­ka, AKP’nin politik ideolojisini betimleyen herhangi bir metin yok şimdilik. Demek ki, AKP’nin bu tanımlardan hangisine uyduğuna karar vermek için, önümüzdeki aylarda somutlaşacak olan uygula­malarını bekleyeceğiz.

Seçim öncesinde, Tayyip Erdoğan’ın seçilme yasaklısı olmasını, AKP hakkında kapatma davası açılmasını demokrasi açısından sa­kıncalı gören Avrupa Birliği muhitleri, seçimin hemen ertesinde, “Bu AKP sakın köktendinci bir parti olmasın?” diye düşünmeye başladılar.

Başını ABD yönetiminin ve bu yönetime yakın çevrelerin çekti­ği bir görüş var: Türkiye ılımlı İslâm’ı ile İslâm dünyasına örnek olabilir, demokrasi ile İslâm dininin çelişmediğini kanıtlayabilir. Bu düşünceyi daha da ileri götürüp Türkiye’ye örnek olma görevi ve­renler de var.

Bu tür özel görevlere her zaman karşı çıktım. Çünkü, Türkiye herhangi bir İslâm ülkesine örnek olacaksa, varsayımsal “Ilımlı İslâm” uygulamasıyla değil, ancak laik kimliğiyle örnek olabilir. Ilımlı İslâm’ı laiklik ilkesinin önüne geçirmek, neden-sonuç ilişkisini tersine çevirmek olur. Benim gerçeğim şudur: Türkiye’nin Müslüman halkı eğer demokrasiye alışmış ve bu rejimi yeğliyorsa, bu ancak Cumhuriyet’in laik karakteri sayesinde gerçekleşmiştir. “İlımlı İslâm” gibi sanal bir kimliği öne çıkarmak, laiklik ilkesinden ödün vermek anlamına gelir.

Arap dünyası Türkiye Cumhuriyeti’ni hiçbir zaman sevmemiştir. Bu sevgisizlik bazen nefrete varır. Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığı sadece yönetenlerde değil yönetilen halklarda da görülür. Çoğunlukla Suudi parasıyla yayımlanan Arapça ya da İngilizce gazetelerde Türkiye’nin ve Türklerin kimlik sorunlarını araştırmaya yönelik sözde incelemeler yayımlanır: Türkiye’nin ve Türklerin bir kimlik bunalımı vardır, çünkü Kemalist Cumhuriyet İslâm uygarlığını ve kültürünü reddetmiş, onun yerine Batılı zihniyeti ve yaşam tarzını getirmiştir. Bu kanıttan yola çıkan yazılar Cumhuriyet devrimlerini yerden yere vurur.

Bu nedenle, yılların biriktirdiği öfkeyi, AKP’nin iktidara gelmesini laik cumhuriyetin sonu olarak gören mutluluk yazıları dile getiriyor şimdilerde.

Türkiye ve AKP konusunda yorum yapanların bu iki naneyi de yeterince tanıdıkları kanısında değilim: Şu anda yüzde on beş dolaylarında olan muhalefete karşın laiklik Türk toplumunda niçin kabul görmüştür? Örneğin bu konunun herhangi bir şekilde düşünüldüğü kanısında değilim. Sadece bu yüzde on beşin tepkisi ve kimlik sorunları ilgi konusu olmuştur. Ama yüzde seksen beşin Cumhuriyet ilkelerine uyumu dikkate bile alınmamıştır.

Arap dünyası için de ciddi bir inceleme yoktur Türkiye’de. Kimileri İslâm dininin demokrasi ile uzlaşamayacağını ileri sürer, kimileri bunun tersini savunur. Bunu göz önünde tutarak Arap dünyasının en büyük şairi ve bu dünyanın en büyük düşünürlerinden biri olan Adonis’e söz vermek istiyorum. Adonis’in Fransa’da Mercure de France yayınevi tarafından 1993 yılında yayınlanan La Prière et l’Epée (Dua ve Kılıç) adlı kitabında yer alan “Kültür ve Demokrasi (1991)”  başlıklı yazısını aktaracağım yazıma.

***

ADONİS – KÜLTÜR VE DEMOKRASİ

I.

[Arap kültürü esas olarak bir çift destek üzerine oturmuştur: Dil ve din. İnanışa göre, din Tanrı tarafından Arapça bir kitap halinde gönderildiği ve dil de dinle özdeşleştiği için, dinin Arap kültürü için tartışılmaz bir kaynakça (referans) olduğu söylenebilir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Arap tarihinde, akıla ağırlık veren yorumlar önererek bu kaynakçayı değiştirmeyi deneyen ya da dini rasyonel bir biçimde yadsımaya kalkışan tek tek insanlar çıkmıştır, ama bu insanlar düşünce tarihindeki önemli yerlerine karşın toplum dışı kalmışlar ya da toplumdan uzak tutulmuşlardır. Ayrıca, yeniçağda yani XIX. yüzyıldan itibaren, Fransız Devrimi ile Batı demokrasisinin etkisi altında yeni bir kültür ve yeni bir toplum kurmayı amaçlayan siyasal ve kültürel hareketler oldu. Ama bu hareketler de toplum dışı kaldılar ve Arap toplumunun çekirdeğini -her şeyi sarmalayan bütünsel rejim olarak dini- sarsamadılar. Hiç kuşkusuz, bu hareketler, değişik ülkelerdeki sosyo-kültürel ve ekonomik duruma göre Arap toplumunda siyasal rejimler üzerinde az çok etkili oldular, ama bu rejimler derin yapıları içinde eskiden halife tarafından temsil edilen birliğin bir uzantısı olarak kaldılar. Günümüzde, bu rejimlerin iki eğilimi temsil ettikleri görülmekte: Bir yanda verasete dayalı aile krallıkları, öte yanda tek parti ve özel bir eğilime dayanan askeri rejim.

Böylece Fransız Devriminin kazanımları Arap toplumuna uzak kaldılar. Özellikle de kişinin sivil bir birey olarak özgürleşmesine ilişkin olan (siyasal, toplumsal ve kültürel özgürleşmesinin denektaşı olan) kazanımlar Arap toplumunun semtine uğramadı.

Kimi rejimlerin seçim oyunu oynadığı görülüyor ama bu oyun yakından incelenecek olursa, halkın politikayla toptan ilgilenmediği ve ülke yönetimini elinde bulunduranlara iktidar yetkisi verdiği ortaya çıkacaktır. Ülkede herhangi bir muhalefet olmadığı için insanların iktidarda bulunan kimseye oy vermekten başka bir şansı yoktur. Aslına bakarsanız, vatandaşların sorumsuzluk iradesini doğrulamayı amaçlayan seçimlerdir bunlar. Sonuç olarak, örgütlü ve üzerine yasallık giydirilmiş aşağılama biçimidir bu seçimler: İnsanın, insan hayatının, özgürlüğünün ve aklının aşağılanması.

Mevcut rejimlerin uyguladıkları gibi bu seçimler en başta siyasal hakları olmak üzere yurttaşların bütün haklarını ellerinden almaktan başka bir işe yaramamaktadır. Mevcut rejim her düzeyde şiddetin dilinden başka bir dille konuşmaz. Kuşkusuz, insan “politik insan” olduğu, özgürce davranabildiği oranda insandır. Ancak, böyle bir insanın Arap toplumunda bulunduğunu kanıtlamak olanaksız. Bu insan, boyun eğen ve sorumluluktan yoksun bir uyruk olarak vardır ancak. Halk iradesi, şu genel irade denen şey ise egemen rejime verilmiş yetkiden, vekâletten başka bir şey değildir: Bir tür açık çek, imzalanmış boş kâğıt. Yaşayan bir toplumun çıkarlarını ve eğilimlerini değil, sadece yönetici sınıfınkileri temsil eden bir belge.

Bu sorun, toplumun dil, din ve etnik köken bakımından heterojen unsurlardan oluştuğu ülkelerde daha karmaşık bir görünüm almaktadır. Bu ülkelerde, insanın haklarından yoksunlaşması doruk noktasına varmaktadır: Çoğul nitelikli bu topluma tek bir kimlik, çoğu zaman da çoğunluğun kimliği dayatılmaktadır. Bununla birlikte, kimi zaman azınlık unsurun üstün geldiği olur; bunun örneklerini biliyoruz.

Eğer bir toplumun kültürü kendi yaşadığı deneyimlerde, imgeleminde, değer yargılarında ve inançlarında ortaya çıkıyorsa, Arap toplumlarının egemen kültürü törelere ve dinsel değerlere, dinsel bilgilere ve dinsel bir imgeleme bağımlı dinsel bir kültürdür. Bu kültür kesinlikle bir özgün araştırmaya dayanmaz, çünkü dinsel bilginin ahlâkî bir uygulaması olarak donmuş durumdadır. Prefabrike bir eve benzeyen bir kültürdür bu: Birey, dinin kendisine öğrettiği dinsel buyruklara uygun biçimde davranmak ve düşünmek zorunluluğu içinde bu kültürde doğar, bu kültürde yaşar. Ve değişik öğelerden oluşan bir toplumda, birey kendisini, sanki ancak başka unsurları yadsıyarak yaşayabilirmiş gibi düşünmeye ve davranmaya zorlayan çelişkin bir toplumda dünyaya gelir. Şunu da ekleyelim: Dinsel kültürün ilk boyutu, öteki dünyanın bu dünyanın bir başka yüzü olduğunu, insan için asıl önemli olanın öteki dünya olduğunu söyleyen inançtır. Bu anlamda, “öteki”, bir komşudan başkası değildir ve hiçbir şekilde ben’in bir boyutu olamaz. Ve bu özellikle sivil planda böyledir ve burada her zaman bir dış eleman olarak kalacaktır. Allah ve onun yeryüzündeki elçisiyle birlikte -iktidardaki insan- bireyle derin bir ilişki kurabilir; Öteki, onunla ancak iyi komşuluk ilişkileri kurabilir; bu ilişki çoğunlukla uyumludur, ama kesinlikle samimi değildir. Birey sanki kentte (bu dünyada) değil öteki dünyada yaşamaktadır, ve kent (yeryüzü) geçici bir mekândan başka bir şey değildir.]

II

[Demek oluyor ki, Arap politik rejimi, bütün değişkeleri içinde (Mısır’ın durumunu bu değerlendirmenin dışında tutuyorum), bireyi öyle bir kültürel iklimde tutmaktadır ki, birey ulusun bir ağaca, kendisinin de bu ağaç üzerindeki bir dala benzediği yolunda bilinçlenmektedir. Bu ağacın varlığı ise yaratıcısına, yani Allah’a, ve yeri doldurulmaz bahçıvanları oldukları savı ile bu ağaca bakan kimselere bağlıdır. Bu insanın değerlendirilmesi için ilk ölçüt, söz konusu insanın inançlı ya da inançsız ve siyasal bakımdan, iktidardan ya da muhalefetten yana olması durumudur.

Günümüzde “entegrizm” ya da “köktendincilik” olarak adlandırılan dinsel hareketler, temel ilkeleri artık sadece kaynaklar olarak görmemekte, ama bunları çiğnenmesi ve bilinmemesi kesinlikle yasak olan değişmez yasalar olarak kabul etmektedirler. Bu hareketler, sadece fakihlerin (Islâmî içtihat bilginleri), polislerin ve yöneticilerin yer sahibi oldukları bir toplum yaratmaya çalışmaktadırlar.

Bu hareketler için geçmiş, hastalıklı bir nostaljiden kaynaklanan katkısız bir hayal dünyasıdır. Çünkü geçmişi, gündelik yaşamın üzerine mutlak bir yasa olarak yerleştirmek istemektedirler. Bu çer­çeve içinde, sanki gerçeklik tarafından yaratılmak yerine kendisi gerçekliği yaratan bir kültürde yaşıyormuşuz gibi, akla uygun (ras­yonel) olan her şeyin gerilediği bir durumla karşı karşıya geliriz.

“Öteki”, “farklı olan” bu kültür içinde şeytanî görünür. Bu ne­denle her yerde kovalanmalıdır. Bir uyruk olan “ben” hiç sorun çı­karmaz. Hiç kimse kendisinin haksız olduğunu düşünmez ve “iler­lemenin düşmanı” nitelemesiyle ötekini suçlar. Egemen dilin dinsel bir dil olduğunu anlamak için Arap politik sahnesine bir göz atmak yeter. Herkes kendisinin doğru, ötekinin yanlış söylediğini ileri sür­mektedir. Rollerin birbirlerinin yerine geçtiği bir peygamberler ve iblisler toplumudur bu! Dün peygamber olan bugün şeytan olabi­lir, ya da tersi.

Bu görüş açısı içinde, dinin uygulamada, imgelem ve bilginin sı­nırlarını genişleten bir ufuk ya da bir düşünce biçimi olmadığı, ama daha çok, basit bir kurallar toplamı olduğu görülecektir. Ayrıca, bu uygulama bağlamında, dünyanın nasıl tastamam ve kesin bir tarz­da a priori olarak kavrandığı, ve onun bir oluşum (evrim) ve deği­şim halinde algılanmadığı görülür. Öte yandan, siyasal uygulama denen şeyin, köktendincilik için, yeryüzünde cennetin imgesini ya­ratmayı amaçlayan kurtarıcı bir çaba rolünü üstlendiği ölçüde bir kutsal eylemler bütünü (ya da neredeyse bütününü) simgelediği görülür. Bu bakış açısına göre, politika “mutlak olan”a kök salmış­tır. Yeryüzü, Tanrısal bir yaratı ve vahiy tarafından oluşturulmuş bir yapıttır. Politika böylelikle “zaman”ın ilk yaratılış ânını ebedileştirerek sonsuzluğa bağlandığı izlenimini yaratır müminin kafasın­da. Bu da belki köktendincilerin şiddet eylemlerini açıklayabilir: Öldürmek onlar için bir suç değildir. Toplumun arıtılmasıdır. İnançsızlık pisliğini yıkayan inançtır o. Tanrının Yasası adına öldü­rülmesi gereken kimseyi hiçbir insan yasası savunamaz. Görülüyor ki insan hakları kavramının böylesine bir saplantıyla bağdaşması olanaksızdır. Bu saplantının savunucuları, bizzat insanın kendine inanmadıkları halde insan haklarına nasıl inansınlar? Ve insanlığın kusursuz simgesi olan kadının konumu (statüsü), köktendincilerin genel olarak insan türüne karşı olan horgörü ve kayıtsızlığının dü­zeyini de göstermektedir.]

III

[Bu siyasal ve dinsel durum kültür dünyasına nasıl yansımakta­dır? Kültür, önceden düşünülmüş olan şeylerin toplamıdır. “Selefiyye” sözcüğü de buradan gelmektedir. Öyle bir kültürdür ki bu, düşünme eyleminin sorgulamayı reddetmesi gerektiğini savunur ve dinin vermiş olduğu yanıtların yüceltilmesini öğretir. Başka bir de­yişle, İslâm’dan sonra yeni bir şey yaratmanın olanaksızlığını daya­tır bize. Bu bakış açısı içinde tarih sona ermiştir ve zaman da bu so­na erişin kanıtlarının sergilendiği bir mekândan başka bir şey değil­dir. Bağımsız ve özgür bir birey olan entelektüel gereksizleşmiş, onun yerini kaynak-metin almıştır. Entelektüelin amacı, insan ve dünya bilgisine yol açmak olmayıp öteki metinlerin (kitapların) söylediklerinin tersini savunmaktır. Bundan dolayı, egemen kültür, açma sanatı değil örtme sanatıdır. Araştırma ve inceleme sanatı de­ğil, savuşturma sanatı. Geçersizleştirme retoriğidir bu, hiçbir şey söylemeden konuşma retoriğidir.

Bu tabloyu tamamlamak için, uluslararası bir sorunu, özellikle Arap dünyasını istila eden tüketim ve reklam sorununu dile getire­ceğim. Kültüre ait olan her şey geçici olanın, tüketilenin, atılanın ve unutulanın içinde yüzeyselleşip dağılmakta. Geçmişi olmayan, o anda doğan bir kültür oluşmakta. Bu kültürün içinde özgünlükler geçersizleşmekte. insandan düşünmesini ve sorgulamasını değil, sadece eğlenmesini ve dünyadan yararlanmasını ister. Nesneleri, varlıkları yüzeyselleştirir, onları her türlü derinlikten yoksun bıra­kır. Derinliği, kalınlığı, imgelemi olmayan bir dünyadır bu. Bu kül­türün Arap toplumu üzerinde bir çift olumsuz etkisi var: Bir yan­dan, araştırma ruhuna engel olmakta, özgün ve yeni bir biçimde sorgulamayı kösteklemekte; bir metin zengin ve derinlikli olduğu oranda itici görünmekte bu ortamda. Öte yandan, bu kültür, ruh­sal baskının güçlerini arttırmakta, düşünceyi kısıtlamakta ve yaratı­cı yeteneğin bastırılmasını desteklemekte…]

VI

[Düşünmek, her ikisinin de doğru olabileceği düşüncesiyle, bir sorunu ve onun karşıtını sorgulama yeteneğidir, oysa vahiy kesin olarak verilmiş bir buyruk olup, doğru ve yanlış kabul edilen şeyler, onun sayesinde, daha işin başında bilinir. Vahiye dayalı her düşünce, analiz ve yeniliği reddeder. Vaaz ve propagandadır.

Arap düşüncesi için dinsel vahiyden başka vahiyler de vardır: Milliyetçilik, Arapçılık, Marksist ideoloji vb. Ve bu “vahiyler” de mutlak doğruları içerirler. Bu nedenle, egemen Arap düşüncesinin, dinden uzak durduğunda bile dinsel bir yapıya sahip olduğunu söylemişimdir her zaman.

Vahiy, bir düşünce değildir. Bir inançtır. İster göksel, ister dünyasal olsun, bir vahiye dayanan her düşünce, gerçeklik ve bilginin kendi özel mülkü olduğunu; bu gerçeklik ve bilginin bu vahiyi siyasal ve toplumsal olarak temsil eden iktidara bağımlı olduklarını, ve kültür ile iktidarın dayanışık ve birleşik olduğunu ileri süren bir dogmatizmden başka bir şey değildir.

Günümüz Arap düşüncesinin en önemli görevi, bu dogmadan ebediyyen ve tamamen kurtulmak ya da en azından onun dışına çıkmak amacıyla, yürürlükteki yapının parçalanması olmalıydı. Ancak böyle bir kopuşmadan sonradır ki, Araplar böyle bir kültür ve onun değerler dizgesinden kendilerini kurtarabilirler. Ancak böylelikle, kültürel olanı dinsel olandan ayırmayı, birlik ve benzerliğin bugün egemen olduğu alana farklılık ve çoğulluğu yerleştirmeyi başarabiliriz. Böylece, bizzat gerçek, hayatın ve kurmacanm bir parçası olacak ve insan da özerk bir kişilik olarak gerçek yerini alacaktır.

İşte o zaman, bir tek düşünce ve politikaya dayalı değil ama birçok düşünce ve birçok politika üzerine temellenmiş bir toplumda araştırmacı bir kültür yaratabiliriz. O zaman, iktidar bir hak olmaktan çıkıp bir sorumluluğa dönüşebilir. O zaman, iktidar, kapalı bir savaş ve mücadele alanı olmaktan kurtulup diyalog ve buluşma mekânı haline gelebilir; özel bir ayrıcalıklıya değil sivil toplumun gereksinimlerine cevap veren bir olanağa dönüşebilir.

Bu kültür, donmuş bir metni gerçekliğin tek kaynağı sayan anlayışı geçersiz kılabilir ve, bunun tersine, deneyimi, araştırmayı, açılımı ve özgürlüğü kaynak olarak kullanabilirdi. Artık mevcut rejime bağımlı bir işlev olmaktan kurtulup toplumun değişik ve çoğul ifadesi olabilirdi. Bireyin kişisel sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalmaz, sadece toplumsal sorunlarla (sağlık, öğretim, iş vb.) ilgilenirdi.

Bu bakış açısı içinde, vahiye dayalı dinin temel ekseninin değişmesi ve onun yerini deney ve aklın alması için, kafaların kökten değişmesi gerekmektedir hemen. Böylece dünyanın imgesi değişecek ve kültür ile iktidarın birbirinden ayrılması gerçekleşebilecektir. Ve işte o zaman insan düşünmek ve iktidarın müdahalesinden korkmaksızın kendi düşüncesini açıklama hakkına sahip olacak. İşte bu andan itibaren, Arap toplumunda demokrasi ve demokratik kültürden söz etmek mümkün olacak.

Bu söylediklerimin ütopya olduğu söylenecektir. Yazımı bitirirken buna karşı benim de bir sözüm var: İnsan hiçbir zaman ütopik bir varlık olmadı ve asla olmayacak.]

* * *

Görüldüğü gibi Adonis, Araplann zihinsel yapılarını, Arap düşüncesinin üzerine oturduğu kültürün çıkmazlarını bütün gerçekligiyle açıklamaktadır bize. Adonis’in metnini anımsayacak olursak: Cumhuriyet insanının zihinsel yapısıyla Arap insanın zihinsel yapısının gece ile gündüz gibi birbirinin tersi olduklarını görürüz. Bu neden böyledir? Daha önceki yazılarımda da altını önemle çizdiğim gibi: İslâm dini, Araplar için, dili, yazıyı, kültürü ve uygarlığı kapsayıp içeren bir inançtır. Oysa, Cumhuriyet insanımız (kuşkusuz sadece Cumhuriyet insanımız değil, eskiden beri) için İslâm dini sadece bir inançtır. Ve bugün, bu iki insanı birbirinden ayıran en önemli özellik dinin kamusal hayatın tümünü kapsayıp biçimlendirmesine engel olan “laiklik” ilkesidir. Adonis, Arap ülkelerine demokrasinin gelmesi için kültür ile iktidarın birbirinden ayrılması gerektiğini söylemekte, ama kültür ile iktidarı birbirinden ayıracak olan aracın (laiklik) adını vermemektedir. Bunun nedenini ilk karşılaşmamızda soracağım kendisine.

Bütün sorun Arap kültüründe: Geleceği geçmişle özdeşleştiren bir kültürdür bu. İlerleme, sürekli olarak geçmişe dönüştür. Gelecek, geçmişin biçimlerinden biridir. Gelecekle ilgili rasyonel bir anlayıştan yoksun bulunan bu kültür, Akdeniz uygarlığıyla çelişki halindedir. Bilindiği gibi, Akdeniz geleneğine göre hayat, insana bilgi sunan uçsuz bucaksız bir alandır ve bu verimli tarla gelecekle ilgili bütün tohumları içermektedir. Oysa Arap kültürü somut hayatı reddetmiştir.

Adonis’in betimlediği umut kırıcı kültür ortamı içinde Arap dünyası Türkiye’yi örnek alabilir mi, alırsa nasıl alabilir? Araplar, İslâm’ın Türkiye’deki uygulanış biçimini kendilerine örnek alabilirler mi? Bu soruyu başka bir soruyla yanıtlayacağım: Niçin Türkiye’yi örnek alsınlar ve kendi dilleri ile özel olarak kendi milletleri için gönderilmiş bir dini niçin bilinen geleneğin dışına çıkarak uygulasınlar? Böyle bir şeyi denemeye kalkışacaklarını hiç sanmıyorum.

Oysa, Arapların yapmaları gerekenin de Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptıklarından farklı olmaması gerekir. Yani, dinin dünyasal egemenliğini laiklik ile sınırlandırmak. Arap toplumları için, yalnızca inancı değil aynı zamanda hayatı, dili, kültürü, uygarlığı içeren ve “son din” olduğu kabul edilen bir dine dünyasal sınırlar çizmeyi kim göze alabilir? Kimse! Burada, laikliğin doğru tanımını yapalım. Laiklik, dinci ve muhafazakâr çevrelerin ileri sürdüğü gibi, din ve inanç özgürlüğünün koruyucu güvencesi olmayıp, dinin dünyasal egemenlik iddialarına karşı bireyi ve toplumu koruyan bir mekanizmadır. Laikliğin yürürlükte olmadığı bir ülkede, demokrasi ve onun sağladığı özgürlüklerden söz edilemeyeceği gibi, dinsel ve inançsal özgürlükten de söz edilemez. Ama demokrasi laikliğin doğrudan ürünü olup, dinsel ve inançsal özgürlükler ise dolaylı (demokrasinin sağlayacağı) özgürlüklerdir.

Adonis’in betimlediği ortamı özetlemenin gereği yok. Adonis’in özlediği özgür Arap dünyasının kurulabilmesi için Arap toplumunun ve devlet yapısının laikleşmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bunu başarmış olmasına bakmayın, bir toplumun ve onun devletinin yapılarının laikleşmesi yüzlerce yıllık bir emek ve mücadeleyi gerektiren süreçtir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini seçip uygulayabilmesinin gerisindeki ikiyüz yıllık birikimi unutmamamız gerekir. Bu süreç, zaman zaman karşısına çıkan engellere karşın iki yüz yıl içinde laiklik aşamasına erişmişse, bunun en önemli etkeni Osmanlı-Türk toplumunda bile İslâm dininin, müminler için, sadece inançla sınırlı kalması, dili ve büyük ölçüde dine dayalı kültürü içermemesi olmalı. Eğer 1920’lerin Cumhuriyet toplumunda, eski yazı (Arap yazısı) nüfusun yarısı tarafından bile kullanılmış olsaydı, laiklik ilkesini getirmek epeyce güçleşirdi.

Her şeye karşın Arap toplumlarının laik Türkiye’yi kendilerine örnek alabileceklerini düşünelim. Bu nasıl olabilir?

1.Yönetici sınıf ve aydınlar, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, halka öncülük ederler. Yönetici kadroların ve sınıfların bu türden bir öncülüğü yapacaklarını sanmıyorum. Kendilerini bulundukları yere getiren ve orada tutan geleneğin değişmesine, değiştirilmesine kesinlikle izin vermezler. Bu yöndeki girişimleri ne pahasına olursa olsun bastırırlar. Adonis benzeri aydınların öncülük yaptıkları görülüyor. Ama onlar da “laiklik” sözcüğünü ağızlarına almıyorlar.

  1. Halk bu kültürel topludurum içinde değişimin öncülüğünü yapar. Böyle bir olasılık şimdilik olası değil. Çünkü halkın bu topludurumun koşulları altında öncülük yapmasını bir yana bırakalım, kendini bile değiştirmesi mümkün değil.

3.Mevcut yönetimlerin, dışardan gelen baskılarla, Türkiye örneğine özenerek küçük çapta bir laikleşme deneyine giriştiklerini varsayalım. Böyle bir durumda halk (Osmanlı Devleti’nde zaman zaman örneklerine rastlandığı gibi) yönetici sınıf ve aydınların değişim girişimlerine karşı çıkar. Çıkabilir.

“Nasıl olabilir?” sorusuna verilecek yanıtları ve bunların uygulanma olasılıklarını daha da uzatabiliriz. Ama ben bunun herhangi bir yararı olacağını sanmıyorum. Cumhuriyet AKP iktidarı ile nasıl bir deneyim geçirecek, Cumhuriyet’in ilkeleri kendilerini koruyabilecek mi, yoksa bu ilkeleri korumak zorunda mı kalacağız; AKP nereye kadar nelere cesaret edecek ve nerede duracak, yoksa durdurulacak mı? Kafam bu soruların peşinde. Bu deneyim belki de ikiyüz yıllık sürecin son evresi, son aşaması olacak ve toplumun iç dengesi sonsuza dek kurulmuş olacak. AKP iktidarı, hiza ve istikametine anayasanın ikinci maddesine (Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzurunu, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklanna saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir) göre bakarsa süreç kazasız belasız tamamlanır.

Bu bağlam ve topludurum içinde Türkiye, Arap ülkelerine ancak laik kimliğiyle örnek olabilir. Cumhuriyet toplumunda dinin sınırlarını çizen laiklik ilkesi anılmaksızın Türkiye’nin ılımlı İslâm’ı ile herhangi bir topluma örnek olabileceğini söylemek ve bunu söyleyip istemek ancak bir tuzaktır. Türkiye’ye karşı bir tuzak, hesaplı bir fesat tezgâhıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’ne laiklik ilkesini ılımlı İslâm getirip armağan etmemiştir. Tam tersine, laiklik ilkesi, dinin egemenlik sınırlarını bir ölçüde çağdaşlaştırmıştır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, bu ameliyat Türk toplumunun kültürel yapısı içinde başarıya ulaştı. Arap toplumlarında böyle bir ameliyatın mümkün olup olamayacağının ipuçlarını Adonis’in yazısından çıkartabiliriz.

Benim son sözüm: Türkiye’yi rahat bırakın! Öteki Müslüman toplumlar kendilerine en uygun yolu kendileri bulsunlar. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı gibi! Cumhuriyet, dini yorumlamamış, onu nasıl bulduysa öyle kabul etmiş, ancak onun kamusal alandaki sınırlarını belirlemiştir. Bu da benzersiz bir deha örneğidir. Ancak, fraklı TBMM Başkanı’nın başı türbanlı eşiyle birlikte Cumhurbaşkanı’nı havaalanında geçirmeye gelmesi, dinin kamusal alanda kendisine çizilen anayasal sınırları çiğneme girişimi olarak değerlendirilebilir. Nitekim, bu olayla ilgili olarak, Cumhurbaşkanı “Kamusal alanı düzenleyen hukuksal kurallar görmezden gelinerek uygulamada dini kuralları geçerli kılmak da hukuk devletiyle bağdaşmaz” demiştir. Bu olay, bu sözler, Türkiye’nin ılımlı İslâm örneği olarak gösterilmesinin Cumhuriyet için ne denli büyük bir tehlike olduğuna işaret eden bir uyarıdır.

(Hürriyet Gösteri dergisi, Ocak 2003; Isırganın Faydaları, Dünya Kitap Yayınları, 2004. S.51-62)

***

NİHAT ZİYALAN-ÜSTÜME FAZLA GELME AYÇELEN
NİHAT ZİYALAN-ÜSTÜME FAZLA GELME AYÇELEN (KAYNAK YAYINLARI)

Nihat Ziyalan benim 1952’den bu yana arkadaşımdır. Bir yıl sonra beni Yılmaz Pütün (Güney) ile tanıştırdı ve bizim üçlümüz oluştu. Galiba 1954 yılında, Adana’da, bir pasajın içindeki kebapçıda, Acılı Adana yiyip şarap içerken, hep birlikte, “Bizi 10 yıl sonra Türkiye, 20 yıl sonra dünya tanıyacak!” diye kadeh kaldırdık.

Yılmaz, Paris’te Pere-Lachaise Mezarlığı’nda yatıyor. Nihat 1980’den bu yana Sidney’de yaşıyor. Bense iki çalışma odam var, ikisinden de  dışarı çıkmıyorum.

Üstüme Fazla Gelme Ayçelen, biz Çukurovalıların deyişiyle “Allahına kadar bir kitap!”

Özdemir İnce

26 Ocak 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“ELLİ YILIN EN ÖNEMLİ YAZISI” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.