FESAT İŞLERİ BAŞKANLIĞI

İslam dünyası vehimler dünyasıdır; İslam dünyası bu dünyadan değildir ama bu dünyanın her türlü melanetine (Büyük kötülük, lanetlenecek iş veya davranış).karışmıştır. “Barış Evi” olması gereken Cami ne yazık ki her zaman fitne ve fesat kaynağı olmuştur. Hoca ve İmam’ı yoksuldan, mazlumdan, emekçiden, ırgattan yana bir eylemin başında ya da içinde gördünüz mü? Tam tersine Ağa’nın yanında, Patron’un yamacında yer almışlaardır. Kürtaj ve sezaryan konusunda fetva veren Diyanet İşler Başkanlığı’nın taşeron işçiler, kronikleşen iş kazaları (cinayetleri) konusunda görüş açıkladığını duydunuz mu? Cami kurumu, hoca ve imam kadrosu, Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet için hayal kırıklığı olduğu kadar “Din” için de zararlı  olmuştur.Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Temel İlke ve Hedefleri şu cümle ile başlıyor : “Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek (Anayasa md. 136), İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. md.1).”

Evet, yasa ve yönetmelik “Laiklik ilkesi doğrultusunda” diyor ama 1950’den bu yana  DİB Başkanları ve kadrosu mürteci hükümetlerin yedeğinde yol alıyor.

Özdemir İnce

19 Aralık 2015

***

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NDA MUCİZE !

Evet Türkiye Cumhuriyeti  Diyanet İşleri Başkanlığı mucize yaratıyor : Bir simyacı gibi imamları öğretmen haline getiriyor. İmamları mucize nefesiyle öğretmene dönüştürüyor.

Anlayacağımız Diyanet İşleri Başkanlığı hem simyacılık hem de hullecilik yapıyor !

Cumhuriyet gazetesindeki (07.09.09) bir habere göre, CHP Adana milletvekili Hulusi Güvel bütün bakanlıklara şöyle bir soru önergesi vermiş :

“2002-2009 yılları arasında ve yıllar itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda bulunan personelden bakanlığınızın merkez ve taşra teşkilatı ile bakanlığınıza bağlı kurum ve kuruluşlara 657 sayılı Kanun’un 74.maddesi uyarınca nakil yaptıran personel sayısı kaçtır ?”

Bakanlıklardan gelen yanıtlarda, DİB personelinin ilk tercih ettiği bakanlığın Milli Eğitim Bakanlığı olduğu görülüyor. 2002-2009 yılları arasında 865 DİB personeli Milli Eğitim Bakanlığı’na naklen atanmış ve atananların 851 öğretmen olmuş.

Aynı dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan TRT Genel Müdürlüğü’ne (1), Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (3), RTÜK’e (2), Çevre ve Orman Bakanlığı’na (38), Kültür ve Turizm Bakanlığı’na (97), Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na (3) ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na (7) personel  naklen atanmış.

Milli Eğitim Bakanlığı’ndan sonra 97 atama ile Kültür ve Turizm Bakanlığı ikinci geliyor.

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 74.maddesine göre kurumların (yani Diyanet İşleri Başkanlığı ile öteki bakanlıkların) muvafakati (uygun görmesi) koşuluyla  naklen atama yapılabiliyor. Yasaya uygun, öyle değil mi ? Öyle !  Peki Türkiye’nin üniversitelerinin Eğitim Fakültelerinden mezun binlerce öğretmen adayı işsiz gezerken Diyanet İşleri Başkanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı hangi temiz vicdan ile bu hulleyi yapıyor ? Bu atamalarda en küçük ahlak, en küçük etik kırıntısı var mı ? Yoooooookkk !

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Temel İlke ve Hedefleri şu cümle ile başlıyor : “Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek (Anayasa md. 136), İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. md.1).”

Bu okuduğumuz DIB’nın görünüşte temel ilke ve hedefleri. Onun gerçek ilke ve hedefleri Cumhuriyet’in laiklik ilkesini boş verip AKP iktidarının politikası doğrultusunda ve Siyasal İslamcılık’ın umdelerine sadık kalarak hulle atamalar yapılmasına yataklık ve aracılık etmek. Böylece milli eğitimin tepeden tırnağa İslamileştirilmesi operasyonunda suç ortaklığı yapmak.

Cumhuriyet’in savunmak için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın böyle bir görevi var mı Sayın DİB Başkanı ?  Tarikat ve cemaat egemenliklerinin sözünü bile etmiyorum.

İkinci sorum da şu :  Kuruluş kanununuz ile Temel İlke ve Hedeflerinizde görevlerinizden birinin “İbadet Yerlerini Yönetmek” olduğu yazıyor ama size bağlı camilerin çoğunda imam ve müezzinler DIB’in  ezan okunmasına dair genelgesine paçavra muamelesi yapıyor. Bu nasıl iştir Sayın Bardakoğlu ? Sizin başkanlığınızda Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Cumhuriyet’e ihanet ediyor Sayın Başkan!

(HÜRRİYET,10 EKİM 2009)

***

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI 86 YAŞINDA

3 Mart Çarşamba günü yazdığım gibi “Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Toprakları Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun” 3 Mart 1924 tarihinde  TBMM tarafından kabul edildi.

Diyanet İşleri Başkanlığı da bir gün sonra, 4 Mart 1924 tarihinde kuruldu. Bu yıl  86. yaşını kutladı,  kutluyor. Ben de kutlarım !

Cumhuriyet’in en önemli kuruluşlarından birinin Diyanet İşleri Başkanlığı olduğunu düşünüyorum. İlkokulda bize öğretilen “Bu ülke cahil hocalardan çok çekti” resmî cümlesi bir abartı olmayıp yüzlerce yıllık gerçeğin ifadesidir.

4 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı yasa ile Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet Devrimi’nin bir kurumu ve kuruluşudur. Aynı zamanda Anayasa’nın 136.maddesine göre bir anayasal kurumdur:

“Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2 Haziran 1965 tarih ve 633 sayılı yasanın 1.maddesine göre görevi: “İslâm Dininin inançları. İbadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

 3 Mart 2010 tarihinde, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluşuyla ilgili aşağıdaki bilgileri aldık. İlgililere teşekkür ederim.

1.2010 yılı bütçesi toplamı: 2 milyar  650 milyon 530 bin lira (Yüzde 80.56’sı personel gideri); (2009 sonu itibariyle)

2.Türkiye’deki cami  sayısı: 81 bin 304;

3.Camilerde görev yapan personel sayısı: 75 bin 128;

4.Kuran kursu sayısı: 11 bin 953;

5.Kadın görevli sayısı: 11 bin;

6.Toplam personel : 94 bin 207;

7.Kuran kursu öğretici sayısı: 10 bin 111;

8.Kadın görevli sayısı (ağırlıklı olarak kuran kursu öğreticisi): 11 bin;

9.Yurt dışında görev yapan personel: 1.500;

10.Yurt dışı ataşe ve müşavir kadrosu: 46 (33 kadro dolu).

 Bu yazıyı okurların kafasında somut bir yapının ortaya çıkması için yazıyorum. Böyle bir kurum neden kurulmuş, hangi amaçla kurulmuş, ne kadar personeli var, yıllık bütçesi ne kadar? Bu soruların yanıtı bulup aktarmak için.

Laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir devlet kuruluşuna yer olmamalı diyenler de var. Din ve devlet işleri ayrıldığına göre böyle bir kuruluş laikliğe aykırı imiş. İslâm dininin Hıristiyanlık gibi bir kilise örgütü yok. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmaması durumunda dinsel bir iş savaş çıkardı. Örnek: Tarikatları da dikkate alarak, şu anda, tarikatın etkisi altına girmiş her caminin birer derebeylik gibi davrandığını söyleyebiliriz. DİB, hoparlör ile ezan okunmasını bile disiplin altına alamıyor.

Bu yazı tanıtım amaçlı. Eleştirileri başka bir yazıya bırakıyorum. Ancak, DİB’in imam hatip okulu ve ilahiyat fakültesi mezunlarını, görev ve sorumluluğu gereği kendi kuruluşunda tutmak yerine, eğitim ve öğretimin İslamileştirilmesi politikasında bir dağıtım merkezi görevi yapmasını, aldığı personeli Milli Eğitim Bakanlığı’na aktarmasını üzülerek izliyorum. Bu çok ağır bir görev kusurudur.

(HÜRRİYET, 6 MART 2010)

***

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NA BİR ARZ-I HÂL

Haftada beş gün yazarken de gündemi izlemezdim ama gene de kendime göre rasyonel bir yazı programım vardı. Örneğin bu yazıyı Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir teşekkür olarak 14 mayıs günü yayınlayabilirdim. Neden 14 Mayıs? Çünkü Diyanet İşleri Başkanı adıma gönderdiği bir yazı ile beni 14-20 Nisan tarihleri arasında kutlanacak olan Kutlu Doğum Haftası’na davet etmiş, bir CD ve özel bir rozet göndermişti. Bu zarif davete teşekkür edecek ve ciddi bir mazeret dolayısıyla etkinliklere katılamayacağım için özürlerimi sunacaktım. Bu işi ancak şimdi yapabiliyorum. Sayın Başkan’ın mektubundan bir alıntı yapacağım:

“Başkanlığımız 2011 yılı Kutlu Doğum Haftası’nın ana teması olarak ‘Hz.Peygamber ve Merhamet Eğitimi’ konusunu belirlemiştir. Merhametin, hayatın her alanından her geçen gün artan oranda çekilmeye başladığını, bu boşalan yeri, şiddet ve öfkenin doldurduğunu görmek, üzücü olduğu kadar düşündürücü bir durumdur. Şiddete ‘dur’ deme ancak yüksek bir bilinçle herkesi kuşatan ‘merhamet’ çağrısıyla mümkün olabilecektir. / Hafta boyunca gerçekleştirilecek ‘Merhamet Etkinlikleri’ ile, Hz.Peygamber’in şefkat ve merhametini anlatmak, merhameti  bütün boyutlarıyla yeniden toplumun gündemine taşımak, fert ve toplumda merhamet duygusunu güçlendirmek, Hz.Peygamber’in örneklerinde fiili bir merhamet seferberliği başlatmak, merhameti hayatın her alanına dâhil etmenin yollarının tartışılmasına fırsat vermek hedeflendirmektedir.”

Alıntıdan anladığıma göre: Dini duyguların zayıflaması ile merhametin azalması arasında bir doğru orantı kurulmakta, dini duyguların güçlenmesinin merhamet duygusunu güçlenip yaygınlaşacağı  yönünde bir düşünce dile getirilmektedir. Böyle olmasa Hz.Peygamber’in işleri ile merhamet arasında bir doğrudan ilişki kurulmazdı. Böyle bir orantılama elde somut veriler olmaksızın yapılamaz. Ancak elde mutlaka somut veriler vardır. Cumhuriyetin 1923-1950 döneminin tek parti iktidarının baskısı ile dini duyguların zayıflatıldığına dair köklü bir önyargı vardır. Acaba 1923-1950, 1950-2000 ve  toplumsal (yeniden) İslamlaşmanın etkisiyle dini duyguların güçlenmeye başladığı 2000-2010 yılları arasında işlenen şiddet suçların sayısı ve nüfusa oranı nedir? Özellikle kadına karşı işlenen şiddet suçları artmış olamaz mı? Mahkeme kayıtlarında ve polis arşivlerinde bu konuda ciddi belgeler olmalı!

Öte yandan bazı okurlar, Hz.Muhammed’in doğum günü ile ilişkilendirilen Mevlut Kandili’nin öteki Müslüman ülkelerde kutlanmadığını ve Kutlu Doğum Haftası’nın her yıl aynı tarihlere rastlayamayacağını ileri sürmekteler. Örnek olarak da, Hicri takvime göre Ramazan ayının her yıl 10 gün erken geldiğini dile getirmekteler. Yani iddia sahiplerine göre kutlu günlerin sabitlenmesi mümkün değil.

Yıllar önce, MEB tarafından yayınlanan 1000 Temel Eser dizisinde yer alan bir kitabın önsözünde, İslamiyeti kabul ettikleri ilk yıllarda yaz günlerinde oruç tutmaktan bunalan Türklerin  Ramazan’ı kış aylarına alması için oymak beyine baş vurduklarını, bunun üzerine oymak beyinin bu dileği yerine getirdiğini okumuştum. Hz.Peygamber’in doğum gününü sabitleştiren Diyanet İşleri Başkanlığı Ramazan ayını da kış aylarına alamaz mı acaba?  Böyle bir karar turizm bakımından da yararlı olur, olacaktır!

(HÜRRİYET, 4 MAYIS 2011)

***

KÜRTAJ VE DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Oğlum evlense, gelinim hamile kalsa, dede olacağım için mutluluktan geberecek hale gelsem, ve derken, ortada hiçbir geçerli neden ve gerekçe yokken, gelin hanım torunum olacak  çocuğu kürtajla aldırsa, vallahi de billahi de o “kör olasıca”yla bir daha asla konuşmam. Bu cinayetin işlenmesine oğlum da katkıda bulunmuşsa ona da ebediyen küserim!

Tanbey, birkaç yıl  önce,  çocuk doğurmak istemediği için,  Sharon Stone kesimli bir WASP kızıyla  evlenmemişti. Kal neymiş (Mersinlicedir), finans dünyasında “kariyer yapmak” istiyormuş Boston’lu hatun. Sonra pişman oldu ama, bizim ailede laf ağızdan bir kez çıkar. İşi somutlaştırmak için bir aile sırrımızı da fâş ettim işte! Bana gene kızacak çocuk!

Başvekil hazretleri her hafta bir münazara konusu veriyor  Türkiye memleketine. Başta haber kanalları olmak üzere, bütün “aptal kutuları”  hemen “bir şûrâ” düzeniyor; bedavaya geldiği için önlerine geleni konuşturuyor. Katılımcılar da katılmaya teşnedir hani, ceplerinden taksi parası verip  TV stüdyolarına koşarlar ve  beş para etmez fikirlerini beyan ederler, beleşine… Kimi zaman da kendileri kadar kof “muarızlar”ından iyice bir zaparta yerler.  Haa, o evlere şenlik gazeteci ekürilerini de unutmayalım!..

Bir de telefonla katılanlar vardır. İşin uzmanları, sözde uzmanları,  güya fikir beyan ederken, televizyon stüdyolarında programı yöneten hatunlar sabırsızlanırlar ve  zavallıları kestirmeden sepetlerler. Bu telefon bağlantıcıları hiç ders almazlar, ilk aramada tekrar  telefona koşarlar. Böyle acaip işlerdir bunlar.

31 Mayıs, Perşembe akşamı, CNN-Türk’ün Ahmet Hakan programında, başvekil hazretlerinin yeni münazara konusu kürtaj üzerine aynı türden bir panayır kurulmuştu. Derken, Trabzon’da aile hekimliği yapan Seda Sezer hanımefendi  ile bağlantı kuruldu. Doktor hanım lafa din mülkünün  “helal doğum”  kapısından girince  televizyonu derhal kapattım. Ertesi gün,  bu hanımın, “Biz müslümanız,  diyorsanız  kürtajdan uzak durun, kürtaj yasaklanmalı ve ceza yaptırımı gelmelidir. Tabii ki annelerin yaşaması lazım. Anne yaşarken çocuğunu öldürmemeli. Tecavüze uğrayan kişi kürtaj yaptıracağına, tecavüzü gerçekleştiren kişiyi öldürsün. İkisi de cinayettir”  dediğini  internetten öğrendim. Helal olsun vallahi! Ancak, tecavüz  magdûrelerini  cinayet işlemeye teşvik  bâbında  türbanlı hekimlere  hiç gerek yok, her mahalle kabadayısı gönüllü yapar  bu işi. Yeter ki cezası olmasın! Bu arada, tecavüze uğrayan magdûreyi de “aile şûrâsı kararı ile” bir yakını öldürür ve namus temizlenir.

Bu arada, ülkenin mümtaz Sağlık Bakanı, kürtaj yasasının 12 Eylül Dönemi ürünü olduğunu söylemiş (Taraf, 01.6.12). Zırva tevil götürmez! Bu mümtaz Sağlık Bakanı kürtaja izin veren yasanın iptalinin  yanı sıra, 12 Eylül armağanı olan siyasal partiler ve seçim yasalarıyla birlikte yüzde on barajını  kaldıran bir yasa kokteyli yaparsa saçmalık bir oranda hoş görülebilir.  Kürtaj  nasıl olsa bir Deli Dumrul yasasıyla yasaklanacak.  Sultan’ın emri kanûnnâmeye girecek.

Bu yasa çıkartırken AKP hükümeti, derin dini kaygıları (!) gereği gizlice ulemâya,  Diyanet’e, “mapus damı”ndaki  Cubbeli Ahmet Hoca’ya ve hatta F.Hoca Efendi’ye danışabilir: İsterse kurşuncu Kör Zekiye’ye fal baktırabilir. Başvekil  bizzat  istihâreye yatabilir.   Amma ve lâkin   Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan kesinlikle resmen görüş alamaz. Cumhuriyet’e aykırıdır!

İlahiyatçı olduğu iddia edilen boşanma davalarının ünlü avukatı Kezban Hatemi hanımefendi, 1 Haziran tarihli Taraf gazatasında “Bir konuyu (kürtajı) dine bağlayıp bağlamamak bizim elimizde değildir”  buyursa da, hükümet aleni surette hiçbir mercie başvurup görüş alamaz.  Adı geçen gazatanın aynı sayfasında ulusal medar-ı iftiharımız Baskın Oran bu hususta bir şey söylemezken kıdemli akıl hocalarından Doğu Ergil erkek milletine söz hakkı tanımamaktadır.

Kendisine akıl danışılanlar arasında eski AKP milletvekili Mehmet Elkatmış da var ki, bu harbî adam,  “Diyanet İşleri Başkanlığı tabii ki dini yönden düşündüklerini söyler. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın söylediği şey dikkate alınır” demektedir.

Din âleminin ummanlarından Hayrettin Karaman hazretlerinin bu hususta ne buyurduğunu merak ettiğimden, 1 Haziran tarihli Yeni Şafak’a baktım: Karaman Hoca, Kur’an’ı Kerim’i ve hadîs külliyatını atlayarak  Gazzâlî’ye yumuluyor ki, bu, Kur’an ve hadîslerin  bu konuda referans ol(a)madığı anlamına gelir. Bu durumda, Gazzâlî ve öteki fıkıhçıların  sözlerinin hiçbir kıymet-i harbiyyesi olamaz.

Öte yandan, Kazakistan’ın başkenti Astana’da düzenlenen 4. Semavi ve Geleneksel Dinler Liderleri Kongresi’de konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, kürtaj ve sezaryen konusunda Diyanet İşleri Yüksek Kurulu’nu görevlendirdiklerini söylemiş.

Başkan  istediği kadar Din İşleri Yüksek Kurulu’nu görevlendirsin.  Kürtaj ve sezaryen konusunda Kur’an ve hadîslere dayalı hiçbir referansa sahip bulunmayan bu kurul, bu konuda, Hamsi Sevenler Derneği Yönetim Kurulu’ndan daha yetkili değildir.

Yahu bir Allah’ın kulu çıkıp “Kürtaj ve sezaryen tıbbın işidir, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın herhangi bir konuda kamusal fetva yetkisi yoktur; Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yasama işlerine karıştırmak Anayasa’ya aykırıdır!” demiyor ve ülkemizde gayrı Müslimlerin ve sapkın ateistlerin de vatandaşlık numarasına sahip olduklarını söylemiyor. Patrikhanelerden ve Hahambaşılık’tan görüş alınmasını karşıyım  ama Diyanet İşleri Başkanlığı’dan istendiğine göre, onları da hesaba katmak gerekir.

Böyle bir rûhânî  iklimde, gazetelerin yazdığına göre, Fenerbahçe kulübü de üç puan kazanmak için elbette parayla dua okutur, kaleye tavuk ayağı gömdürür! Neden kınıyorsunuz?!

(AYDINLIK, 4 HAZİRAN 2012)

***

DİYANET İŞLERİ BAŞKANININ MUAMMA SÖZLERİ                   

Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr.Mehmet Görmez, İstanbul’da “Gelenekten Geleceğe Avrasya’nın İslam Ufku” ana teması üzerine düzenlenen 8.Avrasya İslam Şurası’nda yaptığı konuşmada, İslam dünyasında bugün yaşanan sıkıntılara dikkat çekerek şöyle konuşmuş:

“Fetret günleri geride  kalmıştır. Fetret günlerinden kalma kargaşalardan, o günlerden kalma tartışmalardan hızla uzaklaşmamız gerekir. Tarihte büyük bir heyecanla müesseseleştirdiğimiz, kurumsallaştırdığımız yapılara yeniden hayat vermek zorundayız. Bu vesile ile Avrasya coğrafyasında tarih boyunca egemen olan kadim bilgi ve hikmeti yeniden ihya için İstanbul’da bir Uluslar arası İslam Üniversitesi’nin kurulmasını elzem gördüğümü ve bunu şura üyelerimizin yıllardır her fırsatta dile getirdiğini belirtmek isterim” demiş. (Yeni Şafak, 20.11.2012)

Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir caminin imam ve müezzinine söz geçiremeyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başkanı demiş.

Fetret’in birkaç anlamı var: İki dönem, iki saltanat arasındaki boşluk; uyuşukluk, zayıflık, otoritesizlik, belirsizlik… Yani fetret dönemi iyi bir dönem değil. DİB Başkanı’nın dediğine göre İslam’da, İslam memleketlerinde boşluk, uyuşukluk, belirsizlik, otoritesizlik, “şapşallık” günleri sona ermiş. Ne olmuş, neler olmuş da sona ermiş, belli değil. Kendisi ve seslendiği zevat biliyor bunun derin anlamını. Siyasal anlamda mı, dinsel anlamda mı, toplumsal anlamda mı, ekonomik anlamda mı sona ermiş fetret dönemi? “Fetret” günleri boş günler ama İslam  dünyasının günleri sefaletle, düşkünlükle, kargaşa ile ağzına kadar dolu. Endonezya’dan Fas’a, Bengaldeş’ten Yemen’e, Suudi Arabistan’dan Sudan’a dünyada (yanlış saymadımsa) 62 bağımsız Müslüman devlet var. (Türkiye laik bir cumhuriyet olduğu için bu 62 devlet arasına katmadım). Türkiye’dekiler de aralarında olmak üzere bütün dünyada 1 milyar 571 milyon 198 bin Müslüman yaşıyor.

Elinizi vicdanınıza koyun: Bu 62+1 devletin evrensel ve uluslararası ağırlığı ne? Bir buçuk milyar müslümanın dünyadaki ağırlığı ne?

Hindistan’da yaşayan Hindular, Budistler, Çin’de yaşayan Budistler, Japonya’da yaşayan Şintoistler, ayrı ayrı, siyasal bakımdan Müslümanlardan çok daha ağır. Ekonomi bakımından çok daha üretken. Bilim ve araştırmada fersah fersah ileri. Çin’i bir yana bırakalım, karşılaştırmada, Japonya ve Hindistan demokrasilerine zor kusun bulunur. Çin’deki demokrasi bile Müslüman ülkelerin çoğundan çok daha iyi.

 Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanlığı Başkanı Prof.Dr Mehmet Görmez, “Tarihte büyük bir heyecanla müesseseleştirdiğimiz, kurumsallaştırdığımız yapılara yeniden hayat vermek zorundayız” buyuruyor.

Müslümanların tarih boyunca kurumsallaştırdığı yapılar neler? Bu yapılar kurumsallıklarını nerede ve neden yitirmiş? Hepsi muamma!

Bu kurumsal yapılar eskidiği, miadı dolduğu için mi yıkıldı? Yoksa, bunları bu kurumsal yapıların gerekliliğine, yararlılığına inanmayanlar tarafından mı yıkıldı? Kaçak laflar bunlar!

İslam dünyası toptan ve ortaklaşa Halife’sini yitirdi. Bu kurumu Türkiye Cumhuriyeti 1924 yılında sona erdirdi. Ama dünyanın geriye kalan Müslümanları bir araya gelip kendisine bir Halife seçemedi, Halife kurumunu sürdüremedi. Demek ki buna gücü yetmedi!

Başka? Müslüman ülkelerin çoğunda şu ya da bu oranda İslam hukuku egemen; çoğunda kayıtsız şartsız egemen olan Millet değil. Örneğin Mısır’da, Suudi Arabistan’da hangi kurumsal yapıya yeniden hayat vermek gerekiyor? Fas, Cezayir, Tunus ve Libya’da? Eski Mısır anayasasında bu ülkenin bir İslam devleti olduğu ve yasaların İslam şeriatına aykırı olamayacağı yazılıydı, yeni anayasada da kalacak bu hükümler!

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanlığı Başkanı Prof.Dr Mehmet Görmez, “Tarihte büyük bir heyecanla müesseseleştirdiğimiz, kurumsallaştırdığımız yapılara yeniden hayat vermek zorundayız” derken, galiba Türkiye’yi işaret ediyor.

DİP Başkanı kusura bakmasın, muammayla konuşmasaydı, “kurumsallaşmış yapı” demeseydi, bizim aklımıza, Cumhuriyet’in kaldırdığı Osmanlı saltanatı, Hilafet, Şeriye Vekaleti ve mahkemeleri, kapattığı mahalle mektepleri, medreseler, tarikatlar, tekke ve zaviyeler, yaptığı devrimler aklımıza gelmezdi. Ama geldi. Fetret dönemi, 1923 ile 2002 yılları arasındaydı ve fetret günleri artık 2012’de geride kalmıştır.

Doğru bir saptama! Ama DİB Başkanı itiraz edip, kendisinin “önüne geçilmesi gereken sevgisizlik, dışlama ve tahammülsüzlük”ten söz ettiğini ileri sürebilir. Bir de “Yabancı kaynaklı nevzuhur dini hareketler”in büyük tehlikesinden söz ediyor. Bu yabancı kaynaklı ve tehlikeli hareketler “yeni” olduğuna göre kurumsallaşacak yapılar arasında yer alamaz.

Ancak, DIB Başkanı’nın Kerbela ile Gazze arasında ilişki kurduğunu okuyunca, adamın muamma sözlerini yorumlamaktan vazgeçtim. Kerbela’da Müslüman müslümanı kesmişti. Gazze’de Müslümanların yardımından yoksun kalan Müslümanlar söz konusu!

Müslümanları çağlarına uyumlu hale getirecek önemler, olanakları araştıracaklarına, adamlar oturmuşlar, geçmişi nasıl canlandırırız diye selefî martavallar anlatıyorlar.

Ve bunun için İstanbul’da İslam Üniversitesi kuracaklarmış. Bu kafayla, bir tane değil 101 tane İslam üniversitesi kursanız, gülünç olmaktan kurtulamazsınız!

Diyanet İşleri Başkanı ihya edilecek müesseselerin adını verdi de Yeni Şafak yazmadı ise, bunun sorumluluğu dini bütün gazeteye aittir!

(AYDINLIK, 11 ARALIK 2012)