FETÖCÜLÜĞÜN ANATOMİSİ (1)

Adı sanı bilinmeyen biri “Fetö Darbesinde Kadın Parmağı” adlı bir kitap yayınlasa, ilk hafta yedi baskı yapar. Ama “Fetöcülüğün Anatomisi” adlı bir kitap yayınlansa, yayınladığı yıl bile 1000 adet satmaz. Türkiye’nin en elit okur katmanından gelen “okurlar” bile bilimsel gerçek ve doğruları değil de siyasal dedikoduyu tercih eder.

Örneğin “Kitap Yayınevi” tarafından yayımlanan şu dört kitabı kaçınız okudunuz?

– Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti

– Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası

– Selefilik

– Modernleşen Müslümanlar.

Bu dört kitabı okumadan, kimse şu anda Türkiye’de olanları anlayamaz, kimse gazete yazısı yazamaz. Ama kimileri anladığını sanıyor, kimileri de bu sanı ya da kulaktan dolma bilgi ile alimane yazılar yazıyor. “Ulema sınıfı Osmanlı’nın başına bela idi; bu sınıfın uzantıları da Cumhuriyet düşmanıdır” gibi  bir cümlenin anlamını kavramadan, Diyanet İşleri’ne akıtılan milyarları ve İmam-Hatip tutkusunu anlamak mümkün değildir.

Halkın yüzde 95’inin Devrim Yasaları ile  çok büyük bir sorunu olmadı. Zaten okuma-yazma bilmiyordu. Zaten Arapça konuşmuyordu; okuma-yazma bilmediği için Kuran okuyamıyordu; medrese, tekke ve zaviyeyle işi yoktu; başına sarık gibi bir dolama sarıyordu;fes de giymiyordu; Cumhuriyet ve devrimler bu yüzde 95’i itibarsızlaştırmıyordu. Cumhuriyet ve devrimler, devletten geçinenlere, halkı sömürenlere zarar verdi: Medrese mensuplarına, ilmiye (ulema) sınıfına, tarikat şeyhlerine, aşiret reislerine, ağa ve mütegallibeye… Bunların arasında en çok zarar gören ilmiye (ulema) sınıfı idi. Bu sınıf ki yenilikçi padişahlara bile karşı çıkmış, kendi itibar ve gücünü elinden alacak her yenilik ve değişime karşı durmuş, fetva vermemiş ya da aleyhte fetva vermiş, zaman zaman yeniçeri ile birleşip isyan çıkarmış, sadrazam kellesi almış, padişahı tahtından indirmiş… Devrimler, ulemanın elindeki en büyük silahı, fetvayı elinden alıyordu. Okuldan ve adliyeden kapı dışarı ediyordu. Cumhuriyet ve devrimlerine karşı çıktığı gibi daha önce 2.Meşrutiyet ve reformlarına da karşı çıkmıştı. Sayıları az da olsa bazı ulema, Meşrutiyet ve Cumhuriyeti desteklemişti. Adları tarihte yazıyor.

Osmanlı okullarında muallim ve müderris olan, adliyesinde kadılık yapan medreseli ulemaya Cumhuriyet’in laik düzeninin okullarda ve adliyede ihtiyacı yoktu. Ulema sadece Kuran ve bildiği kadar fıkıh (İslam hukuku) bilirdi; matematikten, geometriden, fizik, kimya ve biyolojiden, hatta coğrafyadan haberi yoktu. Cumhuriyet her meslek için özel okul ve hukuk için fakülte açmıştı, açacaktı.

Türklükten istifa eden Mustafa Sabri, Şeyh Said, Said Nursi, Fettullah Gülen ve benzerleri bu sınıftandır. Günümüz imam-hatip mezunları da kendini bu sınıftan saymaktadır. Bu zevatın ne yaptığı malumumuz. Başta R.T.Erdoğan olmak üzere AKP, ülkeyi ve ülke kurumlarını ihya ettiği bu ulema sınıfına teslim etmek istiyor. Ettiği kadar etti zaten! Ama, Rus donanmasının Çeşme’de Osmanlı donanmasını yaktığı zaman (5-7 Temmuz 1770), Boğazlardan geçmeyen Rus donanmasının Çeşme’ye nasıl geldiğini anlamamışlardı. Coğrafya bilmedikler için Cebelütarık Boğazı yolunu da bilmiyorlardı.

14 yıldır ülkeyi yönetenlerin, Rus donanmasının Baltık Denizi’nden inip  Cebelütarık Boğazı’ından geçerek Çeşme’ye gelebileceğini bilmeyen medreseli ulemadan herhangi bir farkları yok. Çünkü tamamına yakını imam-hatipli ve bu kafanın dünyanın dününü, bugünün, yarınını anlaması mümkün değil. Mümkün olmadığı için de Cumhuriyet düşmanlıklarından vazgeçmiyorlar.

9 Ekim 2016 tarihli Aydınlık gazetesini haberine göre, Diyanet İşleri Başkanlığı tarikatlara yasallaştırmak için dernek ve vakıf statüsü vermek istiyormuş. Yani tarikatlara demokratik sivil toplum kuruluşu (STK) statüsü verecekler akılları sıra. ŞEYHE BAĞLI tarikatların demokratik yönetimle ne ilişkisi var. Bu birincisi!

İkincisine gelince: Bir  devrim kanunu olan 30 Kasım 1925  tarih ve 677 sayılı  “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine (kapatılmasına) ve Türbedarlıklar ile bir takım ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”, Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altındadır ve değiştirilemez.

Ama diyelim ki 1000 yıllık İslam tarihinden ders almadınız, Müslüman ülkelerin halipürmelalinden ibret çıkarmadınız, anayasa-babayasa dinlemediniz ve değiştirdiniz, ülke 5-10 yıla kalmaz Afganistan’a, Sudan’a Pakistan’a dönüşür! Siyasallaşmış din çıkmaz sokaktır; FETÖ’nün ortağı olan AKP dönüş yoluna da duvar örüyor!

 ÖZDEMİR İNCE

11 Ekim 2016

***

ŞU FETHULLAH GÜLEN’İN HALLERİ VE İŞLERİ

(Hürriyet. Gazeteye  8 Temmuz 2008 için gönderilmişti. Yerine bir başka yazı yayınlandı.)

Fethullan Gülen, benim için, bizzat Sülün Osman değilse bile, belli bir çevre tarafından kurtarıcı (Mehdi, Mesih) (!) olmak üzere üretilmiş bir garip   Frankeştayn’dır.

Bilim, sanat, iş, eğitim ve spor alanlarında olağanüstü saygınlığı olan, bu faaliyetlerini ABD’de sürdürmek isteyen ve ABD’nin de bu faaliyetlerden faydalanacağı kişilere verilen 1-140 statüsü vizesi istemeyi Fethullah Gülen’in aklına kim soktu acaba ?

Bu başvuruda dehşetli bir tuzak görüyorum ben, yoksa Fethullah Gülen imam ve tüccar kontenjanından anında vize alabilirdi. Mahkeme karşısında böyle ziyan olmazdı.

Mahkeme dedim de aklıma geldi. Cingöz bir okurum ABD’nin FOIA (Freedom of Information Act – Bilgi Alma Özgürlüğü) yasasından yararlanarak “The United States District Court For The Eastern District of Pennsylvania” mahkemesinde görülen Fethullah Gülen davasının 122 sayfalık tutanaklarını gönderdi. Bu dava tutanağından iki örnek parça sunacağım:

(Case 2:07-cv-02148-SD Document 31 Filed 06/18/2008 Page 8 of 26)’dan :

“Davacı kendisinin bilimsel çalışmalarını konu alan konferanslar düzenlendiğini ileri sürüyor ve İngiliz hükümeti (Lordlar Kamarası) tarafından düzenlenmiş bir konferansı örnek gösteriyor. Bunu doğrulayan bir kanıt yok. Davacı başvurusuna bu konferans tutanaklarını eklemiş. “Organizatörler ve toplantı mekanları” başlıklı listeye, yanıltıcı bir şekilde, Lordlar Kamarası eklenmiş ve belgeler oturumlardan birinin Lordlar Kamarası’nda yapıldığını gösteriyor ama bu konferansı ne İngiliz hükümetinin ne de Lordlar Kamarası’nın herhangi bir şekilde düzenlediğini, onayladığını, buna sponsorluk ettiğine dair bir bilgi  var.”

(Case 2:07-cv-02148-SD Document 31 Filed 06/18/2008 Page 13 of 26)’dan:

“Davacının sunduğu kanıtlar iyice incelendiği zaman, kendisinin bir bilim adamı olmadığı, çalışmalarının ciddi bilimsel çalışma sayılamayacağı görülmektedir. Kendisi başka insanlara para karşılığında kendisiyle ilgili yazı yazdırarak akademik saygınlık kazanmaya çalışan dini ve siyasal bir kişidir.

*Dipnot : Amerikan Siyasal Bilim Derneği web sitesinde gelecek günlerde yapılacak onlarca konferansın listesi verilmektedir; bunların arasında Kasım 2008’de yapılacak ve davacıyı konu alacak (davacı üzerinde odaklanacak) bir konferans da vardır ve bu konferans seyahat, barınma, yeme-içme giderlerine ek olarak katılımcılara telif ücreti ödeyen tek konferanstır.”

Fethullah Gülen açısından itiraflar, yalanlar ve saptırmalarla dolu bu dava tutanağı (tutanakları) onun kirli ipliğini pazara çıkartacak. Önümüzdeki günlerde bu konuya tekrar dönmek zorunda kalacağım. Bugünlük sözüm kendisini bir tür aydın, yazar, şair, filozof, pedagog, teolog olarak sunan ve bu sıfatlarla tanıtılmasını kurgulayarak Sülün Osman ile yarışan Fethullah Gülen’i “Dünyanın en etkili düşünürü” seçen  Foreign Policy ve Prospect dergilerine. Mahkemenin tutanaklarını okuyunca ne yapacaklar, yerin dibine geçmeyecekler mi ? Hele  zat-ı muhteremin, bir söyleşide (“Asrın Geçirdiği Tereddütler”, S.119), gerektiğinde kadınların dövülmesine ruhsat verdiğini öğrendikleri zaman ?

Kendini dünyanın en büyük şairi ilan edip, gazetelere ilan veren Florinalı Nazım bile Fethullah Gülen’en yanında süt kuzusu kalır.(Hürriyet Gazeteye  8 Temmuz 2008 için gönderilmişti. Yerine bir başka yazı yayınlandı.)

***

“MODERNLEŞEN  MÜSLÜMANLAR”

Son derece önemli bir kitabı, “Modernleşen Müslümanlar”ı okumayı yeni bitirdim. ABD’nin Utah Üniversitesi öğretim üyesi Hakan Yavuz’un yapıtını Kitap Yayınevi yayınlamış. Bu başlangıç. Kendisinin de İslamcı ve büyük bir olasılıkla Fethullahçı olduğunu tahmin ettiğim Hakan Yavuz’un kitabına daha epeyce değineceğim. Modernleştiği iddia edilen İslamcı dünyayı yakından tanımak için çok değerli bir belge, ironik açıdan etkileyici, göz açıcı bir el kitabı. Hakan Yavuz sanki yıllardır savunduğum görüşleri kanıtlamak için kaleme almış yapıtını.

Ben ne diyordum ? “İslamcılığın hedefi Cumhuriyet ve devrimleridir” diyordum. Nasıl bir hedef ?  Karşı çıkılacak, geriletilecek, mümkün olursa yıkılması gereken bir hedef.

“1997 darbesi toplumun devletin sahibi olmadığını, aksine, Kemalist görüşe göre, devletin toplumun gerçek sahibi olduğunu hatırlattı. Türk anayasal sisteminin bütünü devleti koruma ve topluma belli bir hayat tarzını empoze etmeye dayalıdır… Gerçekten, laik bir devlet oluşturma adına yapılan dışlama ve baskı, Türkiye’nin çok sayıda fay hattının ve sürekli istikrarsızlığının kaynağı olmuştur.”(S.355)

“Şu  anda yaşanan krizin temelinde resmi devlet ideolojisi Kemalizm yatmaktadır. Kemalizm sosyal, kültürel ve siyasal farklılığı demokrasinin mütemmim cüzü olarak görmediği gibi, sosyopolitik ‘farklılığı’ bir istikrarsızlık kaynağı ve milli birliğe yönelen tehdit olarak değerlendirmektedir. Mevcut etnik (Kürt) ve dinsel (Sünni İslam ve Alevilik) hareketler kendilerini ‘Müslümanlar’, ‘Kürtler’ ve ‘Aleviler’ olarak küreselleşmenin sağladığı araçlarla yeniden tanımlamaktadırlar. Kimlik ve adalet peşinde sosyal hareketler Kemalist proje ile doğrudan çatışma içindedir… Türkiye yeni bir sosyal sözleşmeye ihtiyaç duymaktadır… Sözleşmenin kurucu ilkeleri laiklik, hukuk devleti ve  Türkiye’nin çokkültürlü yapısının tanınmasını içermektedir. Hem Kürtler hem Türkler, hem laikler hem İslamcı gruplar bu yeni sosyal sözleşme arayışına müdahil olmalıdır.” (S.356)

Hakan  Yavuz kitabını İngilizce yazmış. Özgün adı “Islamic Political Identity in Turkey”. Kitabı Ahmet Yıldız  Türkçeye çevirmiş. Peki gül gibi “Türkiye’de İslamcı Siyasal Kimlik” adı varken, “Modernleşen Müslümanlar” adıyla yayınlamak da ne anlama geliyor ?

Hakan Yavuz’a bir soru : “Kemalizm” olarak tanımladığı Cumhuriyetin kurucu felsefesi olmasaydı, laiklik başta olmak üzere  Cumhuriyet devrimleri yapılmamış olsaydı ve Cumhuriyet TSK tarafından korunmamış olsaydı, kitabın alt başlığında yer alan “Nurcular, Nakşiler, Milli Görüş ve AK Parti” modernleşebilir miydi ?

Tarikat ve cemaatlerin, 1923 yılından bu yana laik cumhuriyet ve Kemalizme karşı verdiği yıkıcı mücadeleyi 424 sayfa boyunca anlattıktan sonra, “Yeni sözleşme”nin kurucu ilkeleri arasında laikliği de saymak gerçekten inandırıcı mı ? Kemalizmin belini kıracak yeni sözleşme üniter devlete ve laikliğe veda anlamına gelmiyor mu ? Hakan Yavuz’a teşekkür ediyorum. Çünkü tarikatların toplumu ve devleti İslamileştirmek için politika ve partileri nasıl kullandığını,  çok etkili bir biçimde anlatıyor.

(HÜRRİYET, 21 AĞUSTOS 2007)

(Devam edecek)