FİTNE YUVASI TARİKATLAR (1)

AKP iktidarı (tarikatı) ile Fettulah Gülen Tarikatı’nın bozuşmasından sonra, Fetö’den boşalan yerleri yeni bir tarikatın doldurup doldurmayacağı, dolduracaksa hangi tarikatın dolduracağı soruluyor. Türkiye’de 60’tan fazla, belki 100’den fazla İslamî tarikat var. Vaktiniz ve biraz paranız varsa sizler de bir tarikat kurup bir süre sonra semeresini alabilirsiniz. Fetö’den boşalan yeri siz doldurabilirsiniz. Ancak Din ve İman’la yetinip Masa  ve Kasa‘yı AKP tarikatına bırakmanız koşuluyla.İslamda yol ayrımları Hz.Muhammed’in ölümünün ardından ortaya çıktı. İslam önce ikiye bölündü. Sonra Abbasilerden itibaren örgütlü tarikatlar meydana çıktı. Selçuklu ve Osmanlı döneminde neredeyse her mahallede bir tarikat vardı. Padişahların tamamı neredeyse bir tarikat mensubu idi. Vezirler ve yönetici kadrolar da öyle. İktidar ve yönetim bakımından önde gelen tarikatlar sürekli çekişme halinde idi. Selçuklu ve Osmanlı tarihi tarikat isyanlarından geçilmez. Örneğin Kürt isyanlarının köken ve arkasında Nakşibendi(yye) tarikatı vardır.

Bu gerçeği gören Cumhuriyet  (Mevlevilik dışında) bütün tarikatları, tekke ve zaviyeleri kapattı. Bu durum 1950 yılına kadar devam etti. Demokrat Parti iktidarından itibaren Nurculuk palazlanmaya başladı. Daha sonra öteki tarikatlar yeraltından çıkmaya başladılar.

1980’lerden itibaren Ulus (Ulusal) Devlet düşmanlığının  ve Sivil Toplum Örgütlerinin (Kuruluşlarının) ortaya çıkmasıyla birlikte tarikatların da sivil toplum örgütü olduğu söylenmeye başladı. Cumhuriyet düşmanlığı işi, biat ve körü körüne itaatin egemen olduğu tarikatların demokratik STÖ’ler olduğunu iddia etmeye vardırmıştı. Uzun yıllar bu türden sapkınlıklarla uğraşmak zorunda kaldım. Önümüzdeki yazıdan itibaren bunun örneklerini okuyacaksınız.

Konuya önce iki tanım ve tasvirle (betimlemeyle) başlayalım ve “Tarikat nedir?” sorusunu soralım:

“Tanrılık bilgiyi elde etme yolu… Yol anlamına gelen Arapça tarîk sözcüğünden türetilmiştir. Tasavvuf terminolojisinde Tanrı’ya kavuşma yolu olarak tanımlanır. İslâm dini açısından Tanrılık bilgiyi elde etmenin tek yolu Kur’an ve hadîslerdir, eşdeyişle Tarîkat-ı Muhammediyye (Peygamber Hz. Muhammed’in yolu)’dir, başkaca hiçbir yorum gerekmez. Ne var ki tasavvufçular bu düşünceye katılmazlar, onlara göre dinin açık (Ar. Zâhir) anlamlan bilgisizler içindir (ki bu bilgisizler o çağın Arap dünyasında yüzde doksan dokuzdur) ve bilgili ya da bilgiye yetenekli kişiler için gizli (Ar. Bâtın) anlamlan vardır ki ancak büyük çapta bilgililerin yorumlanyla açığa çıkarılabilir. Yorum kapıları bu gerekçeyle açılınca çeşitli bilgilere göre çeşitli yorumların meydana gelmesi ve bu yüzden çeşitli tarikatların oluşması doğaldır.” (Orhan Hançerlioğlu, İslam İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi)

“Abbasiler devrinde gelişmekte olan Tasavvufi akımlar, Şeriat’a rağmen bütün bir İslam modelini kuşatan bir hareket halini aldı. Tarikatlar vasıtasıyla dört tarafa yayılan bir manevi varsayımlar takımını oluşturdu. Tüm popüler Müslüman takvası (dindarlığının) birlikte içine akın ettiği bir yapı durumuna geldi.  Merhum ya da yaşayan evliyalar, kibar tabaka ile sosyal hayatın ortaklaşa iş gören taraflarının teminatını oluşturdular. Loncalar genelde tarikatlara bağlı kuruluşlara dönüştü. Erkeklerin toplandığı bu mekânlar, evliyanın himayesini istediler. İslam’ı yaşamaya doğru içedönük kişisel bir hamle yapma ve herhangi bir kimsenin dışadönük gücünden tamamen ayrı olan müşterek bir nevi girişim içinde Müslüman cemaatine katılma anlayışı kazandıran tarikatların ustaca mayası olmaksızın, Şeriat’ın mekanik düzenlemelerinin etkili olmaları için gerekli sadakati muhafaza edemeyeceği açıktır.” (Hodgson; “Faik Bulut, İslam Komüncüleri” içinde, S.64)

İslam’ın öznel (sübjektif) yorumuna dayanan tarikatların “batınî” (içrek, mistik) hareketler olduğu kabul edilir ki bu noktada anlamı “tasavvuf”la örtüşür. Tarikat ve tasavvuf yorumlarının önü açıktır  ve yorumları sapkınlığa (hérésie) kadar gider. Böyle olmasaydı

Hallâc-ı Mansur “Ene’l-Hakk” diyebilir miydi?

[Ene’l-Hakk (Arapça: أنا الحق ), Arapça “Ben Hakk’ım”, “Hak’tan gayrı değilim.” demektir. Hakk gerçek ve doğru anlamlarına geldiği gibi aynı zamanda İslamda Allah’ın isimlerinden biridir ve bu söz kişinin Tanrı ile birleşip-bütünleştiği, Tanrı’nın kişide vücut bulduğu veya kişinin varlığının Tanrının varlığı içerisinde eriyip yok olduğu (Hulul) diğer bir ifade ile Tanrı’nın varlığının kişinin vücudunda yüz bulması anlamlarını da ifade etmektedir.[1] Bu düşünce Tevhid akidesine aykırı bulunarak ilk söyleyen kişi olan Hallâc-ı Mansûr‘un idam edilmesine neden olmuştur.] (Vikipedi)

İşin gerçeği şu ki tarikat şişede durduğu gibi durmaz, Başyüce’nin Akkondu’da bulunan özel camisinde zikir yaparak hönkürür. Ve bu da, Cumhuriyet’e karşı bir din darbesine Cumhurbaşkanı koltuğunda oturan kişinin izin verdiği anlamına gelir.

Aşağıda K.Cahit Ar ile Dr.Ümit Haktanır’ın kaleme aldığı “Tasavvuf Hastalığı ve Mevlanâ” (2002) adlı kitabın önsözü var. Biraz uzunca ama sabırla okuyun, bana dua edersiniz.

ÖZDEMİR İNCE

4 EYLÜL 2016

***

TASAVVUF

Kısaca Allah’a ulaşmak yolu ve bunun için yapılan eylemler olarak niteleyebileceğimiz tasavvuf sözü, aslında akıl ve mantık dışı, ne bilime ne de dine uyan ama on binlerce insan tarafından kabul gören bir çılgınlıktır. Ve bu çılgınlık belli bir dönemde moda olmuştur.

Tasavvufla uğraşanlar ya da bunu bizzat kendilerinde uygulayanlar aralarında öyle dallara ayrılmışlardır ki, neredeyse herkesin kişisel tasavvuf anlayışı vardır diyebiliriz. Kimi Allah’a ulaşmak için çabalamakta kimi Allah’ı kendi içinde yaşıyor olarak kabul etmekte, kimi Allah’ın içine girdiğini söylemekte, kimi de Allah olduğunu iddia etmektedir. Mevlana Allah’a aşık olmayanı eşek olarak kabul eder! Geometri, tıp ve felsefe ile uğraşanlar da ona göre böyledir. (Mesnevi, Cilt: 4, S:124.)

Tasavvuf  bilime uymaz çünkü uğraştığı ve iddia ettiği konular hiçbir şekilde ölçüye, tartıya, akla ve mantığa uymaz. Objektif değil, sübjektiftir. Ortada yalnızca kişilerin sözleri vardır.

Tasavvuf edebiyata da uymaz. Çünkü onlar hiçbir şey anlatmazlar. Anlatamazlar. Anlatmak isteseler de İZİNLİ değildirler! Tasavvuf! olaylar yalnızca yaşanırlar. Ve olaylar gönül gözü açılmış insanlar tarafından yaşanabilir! Avam tabaka, yani bizler böyle yüce duygulan anlayamayız. Bunları anlamak için İnsan-ı Kâmil, yani üstün insan olmak gereklidir! Şayet Allah size bu konuda yardım etmezse hiçbir yere ulaşamazsınız. Hiçbir ilahi makama erişemezsiniz. Saf saf bîr yerlere erişebileceğini sanarak ömrünü bu yolda harcayıp ölürken hiç bir yere varamadığının hayal kırıklığmı yaşayan çok insan vardır. Ama onlar bunu da itiraf etmezler. Onlar kendilerince bir yerlere varmışlardır! İşte bu nedenle, yani anlatılamaması nedeniyle edebiyata da uymaz. Tasavvufçular şiirler, divanlar yazmışlardır. Bizler gibi aşktan, sevgiden söz etmişlerdir. Sevdikleri varlık bizim gibi insanlara benzemektedir. Ama onlar o varlığın üstü kapalı  veya açık olarak Allah olduğunu anlatmaktadırlar. Onlar, dinler tarafından tarif edilemeyen, anlaşılamayan, akılla tespit edilemeyen, görülemeyen, kişiliği hakkında bilgi edinilemeyen Allah’ı bulduklarını  ve sevdiklerini, ona aşık olduklarım, onun birlikte yaşadıklarını, onun içinde eridiklerini, BİR’LE BİR olduklarım dolaylı veya açık olarak anlatıp durmuşlardır.

Tasavvuf dine de uymaz. Özellikle Müslümanlık gibi kitabı ve kuralları belli bir dine hiç mi hiç uymadığı halde, İslamiyet’le bağdaştırılmaya çalışılmış, tasavvuf kürsüleri kurularak İlahiyat Fakülteleri’nde okutulmaya başlanmıştır. İşin en acı ve hayret verici tarafı; bugünkü dejenere olmuş (yapısı bozulmuş), Kur’an’dan uzaklaştırılmış Müslümanlığın tekrar Kur’an’a döndürülmesi için büyük çaba gösteren Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün tasavvuf kürsüsünün başkamnı oluşu ve bu konuda tasavvuf lehine kitaplar yazmış olmasıdır! Bir hayal, bir ütopya, bir halüsinasyon, hatta bir delilik krizi, ya da en iyimser bir deyişle MODA olan bu tasavvuf düşüncesinin İslamiyet’e sokuluşu, bir fakültede okutuluşu, tarikatlar aracılığı ile bin bir şekle sokularak insanların manevi yönünün zayıflığından yararlanılarak sömürü haline getirilişi hem şaşırtıcı hem de acı vericidir. İnsanlar, yani tembel insanlar kendileri birkaç satır Kur’an okuyabilecekleri ve onu anlayabilecekleri halde ne idiği belirsiz, hadi biraz iyi niyetli söyleyelim; üç beş şey bilip de kendini Mürşit olarak yutturan insanların peşine düşerek onlardan İslamiyet adına medet ummaktadırlar. İslamiyet açık ve anlaşılabilir bir dindir. Kur’an; Hz. Muhammed’e bile insanları ikna etmesi ve onları zorlaması için izin vermemiştir. Şu âyetlerde de bu durum çok açık anlatılmıştır: “Biz  seni insanların başına bekçi diye yollamadık. — Bu kitabı anlat ötesine karışma,, dileyen inansın, dileyen inanmasın. Sen karışma. — Bu dinde başkı ve zorlama yoktur. — Ben dilediğimi doğru yola, dilediğimi kötü yola iletirim,” denmiştir. Açıkça İslamiyet’te zorlama olmadığı gibi Allah ile Müslüman arasında hiçbir görevli yoktur. Hz. Muhammed de, yalnızca tebliğ edici ve müjdeleyicidir. Durum böyle iken Şeyh, Veli, Mürşid, Arif, Kutup, İnsan-ı Kâmil gibi adlarla birtakım insanlar ortaya çıkmışlar, ya da iyi niyetle söyleyelim, çıkartılmışlar, Allah ile bizim aramızda aracı olarak kabul edilmişlerdir. Bu kişilere saygının ötesinde adeta tapılmıştır. İşin en komik ve acı olan yanı da bu kişiler günümüzde hâlâ vardırlar. Onlara Efendimiz  ya da Üstad

diye hitap edilmekte, onlardan dilekte bulunulmakta, onlardan hastalık veya sıkıntı konusunda esenlik beklenmektedir. O kişiler kendi huzuruna gelen, hatta gelmeden mektupla başvuran kişilerin gönüllerinden geçenleri okuyabilmekte, onların sıkıntılarını giderebilmektedirler. Cahil, salak, aptal ve tembel insanlar o adamlara bütün kalpleriyle inanmaktadırlar. Cahil, salak, aptal ve tembel kelimesini kullanmam bir öfke, kin ve nefretten ileri gelen hakaret sözleri değildir. Mürşid olarak kabul ettiği kişinin önünde eğilen, diz çöken onun önündeki yeri veya onun paçalarını öpen insanlara bu sözler az bile gelir. Çünkü onlar asla Müslüman olamazlar. Değildirler. Ne Kur’an’ın tek bir âyetinde ne de Hz. Muhammed’in herhangi bir konuşmasında bu tür sevgi, saygı ve umut arayışı eylemi yoktur. Onun zamanında hiç kimse Muhammed’in önünde eğilmemiş, onun elini öpmemiştir. Hz. Muhammed hiç kimseye “Ben senin içinden geçenleri biliyorum” dememiştir. Böyle olduğunu söyleyenler ve yazanlar, yalanlarla Hz. Muhammed’i ilahlaştırmaya çalışanlardır. “Allah, âlemleû  Hz. Muhammed’in hatırına yaratmıştır ” diyenler, iyice sapıtmış insanlardır. Hz. Muhammed’in böyle bir sözü ve iddiası yoktur. Olmamıştır, olamaz. Ama salak insanlar nedense hep önünde eğilinilecek mürşidler yaratmışlardır. Bu tür düşünceler İslamiyet’e hakarettir. İslamiyet’in kötülüğünü istemektir. Oysa ki Kur’an’da şöyle yazmaktadır:

-Sizin Allah’tan başka ne bir koruyucunuz ne de bir yardımcınız vardır. (Ankebut 22)

-Allah’la birlikte hiç kimseye yalvarmayın. (Cin 18)

-Allah’tan başka velilere uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz. (Araf 3)

-Allah insanların Veli’sidir. (Araf 155)

-Benim velim (Hz.Muhammed söylüyor) Kitab’ı (Kur’an) indiren Allah’tır. (Araf 196)

-Her şey Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa 132, Hud 12)

-Babalarınızı,kardeşlerinizi bile veli edinmeyin. (Tevbe 23)

-İnanan kadınlar ve erkekler birbirinin velisidir. (Tevbe 71)

-Ey Muhammed, onları (insanları) doğru yola iletmek sana düşmez. Dilediğini doğra yola ileten Allah’tır. (Bakara 272)

-İyi bil ki Allah’ın velîlerine korku yoktur. (Yunus 62)

NOT: Her halde, tasavvufçular bu âyetten yola çıkmışlardır. Ancak buradaki veli; dostlar, sevdikleri anlamına gelmektedir ve herkesi kapsar.

Kendilerini Peygamber gibi görenlere ve gaybı bildiğini söyleyenlere Kur’an şöyle sesleniyor:

-Gaybı bilen yalnızca Allah’tır. (Cin 26, Yunus 20, Kehf 26, Nemi 65, Enam 59, Hud 123, Nahl 77)

-Muhammed insanlara  bekçi veya vekil değildir. (Yunus 108, Hud 86)

-Muhammed gaybı bilmez.

-Bütün Peygamberler sadece müjdeci ve uyarıcıdır.

Peygamberler ve Hz. Muhammed ile ilgili âyetler:

-Biz İshak’a ve Yakup’a doğru yolu gösterdik. (Enam 84)

-Zekeriya, Yahya ve İsa’ya da yol göstermiştik. (Enam 85)

-İsmail’e, Yunus’a, Lut’a da yol gösterdik. (Enam 86)

-Allah insanlara gaybı bildirmez. (Ali İmran 179)

-Allah dilerse bir sırrını bir Peygambere bildirebilir. (Cin 27)

Bakın tarikat ve mezhepçiler için Allah Muhammed’e ne diyor:

-Dinlerini darmadağınık edip bölük bölük edenlerden olmayın. (Rum 32)

-Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. (Enam 159)

-Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. (Şura 13)

Açlığı savunan ve Allah’ın nimetlerini inkar eden tasavvufçulara da şöyle sesleniyor Kur’an:

-Nefsinize eziyet etmeyin. (Fatır 32)

-Her mescide gidişinizde süsünüzü yapın. Yiyin, için ama israf etmeyin. (Araf 31)

-Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti ve temiz hoş rızıkları kim haram etmiş? (Araf 32, Yunus 59)

-Onlar bir kötülük ettikleri ve nefislerine zulüm ettikleri zaman (Dünya nimedlerini reddederek) hemen günahlarının bağışlanmasını dilemelidirler. (A. İmran 135)

Tasavvufçular, dünya da gülmeyi yasaklamışlar ve bol bol ağlamayı tavsiye etmişlerdir. Her halde Kur’an’daki şu âyetlerden ötürü: – Artık kapandıkları günahtan ötürü az gülsünler çok ağlasınlar. (Tevbe 82). Ama onların görmediği şey, Tevbe 81. âyettir. Çok ağlaması istenen insanlar Hz. Muhammed’i dinlemeyerek savaşa gitmeyenlerdir. Çünkü onlar cehennemliktirler. Oysa ki tasavvufçular ağlamayı bütün insanlara tavsiye etmektedirler.

Siz; Mevlana’nın Kur’an’dan sonra gelen ikinci ilahi kitap diye nitelendirilen Mesnevi’sini okudunuz mu? (Mesnevi, Birinci cilt, Önsöz, S. V, (Kur’an’m içyüzü), Allah’ın Mevlana ile konuşması, S. H.) Belki kitaplığınızda duruyordur büyük ihtimalle bu altı ciltlik kitap serisini okumamışsınızdır. O kitabın en açık bir seks kitabı kadar değişik hikayelerle bezendiğini biliyor musunuz? İşte ben bu kitapta bütün bunları size anlatacak ve tasavvuf masalını enine boyuna örneklerle tanıtacağım. Mevlana yalnızca, “Kim olursan ol gel, bin defa yeminini bozmuş olsan yine de gel,” sözü yüzünden bugünlere kadar ilahi bir varlık gibi kabul görüp adeta peygamberleştirilmıştir. (Kimin uydurduğu bilinmeyen bu şiir Mevlana’nın ne Mesnevisinde ne de Divan’mda yoktur.) Bu sözler kimin hoşuna gitmez ki?! Oh ne âlâ memleket: Yemin et, iyi olacağım, adaletli olacağım de ve sonra sözünde durma. Ömrün boyunca ahlaksızkk yap, af dile, yine yap ama hiç aldırma, korkma, nasıl olsa Mevlana’nın kapısı açık. Git ona, o da seni affetsin. Yok öyle yağma. Bu sözler tembeller, ahlaksızlıklar ve kötüler için bir can simididir. O nedenle de Mevlâna bütün dünyada pek tutulmakta ve sevilmektedir. Şayet bu şiir gerçekten Mevlana ya ait olsa bile Kur’an’a aykırıdır. İşte âyet: “Onlar ki inandılar. Sonra inkâr ettiler. Daha sonra yine inandılar. Yine inkâr ettiler. Sonra inkârları arttı. İçte Allah onları ne bağışlayacak ne de doğru yola iletecektir. ” (Nisa 137) Mevlâna Allah’tan daha mı üstün?!

Siz biliyor musunuz (Hacıların pek çoğu bilmiyor,) Hacda ziyaret edilen Kâbe Hz. Muhammed’in mezarı değildir. Ziyaret yapılan yer, bir zamanlar içinde Lat, Menat, Uzza ve Hubel gibi putların heykelleri olan Hz. İbrahim zamanında yapılmış basit bir yapıdır. (Buradaki basit kelimesi binanın sade oluşu ile ilgilidir. Kur’an’a göre Allah’ın evidir. (Hacc 26) Hz. Muhammed’in mezarı Kâbe dışındadır. Muhammed tarafından ziyareti yasaklanmıştır. Muhammed, bir takım salak insanların, o öldükten sonra kendi mezarını türbe yapıp kendinden medet umacaklarını düşündüğü için mezarının ziyaretini yasaklamıştır. Oysa ki, bugün Mevlana’nın mezarı üzerinde buraya ziyaretin 70,000 kez Hac kadar sevap getireceği yazmaktadır!! Benim bu sözlerime bazı itirazlar olabilir. Denebilir ki: Bazı aptallar yüzünden tasavvuf düşüncesini ve tasavvufçuları karalayamazsın. Hayır hiç de öyle değildir. Benim insan olarak çok değer verdiğim ama bir türlü anlayamadığım asrımızın Kutbu olarak kabul edilen bir zat vardır. Bu zatın grubuna “tarikatına demek istemiyorum” girebilmek için ona biat gerekmektedir. Bu biat sırasında onun önünde diz çökmek gerekiyor. Ve o şöyle soruyor: “Malını ve canını bana emanet ediyor musun?” Siz, “Evet,”  derseniz o da şöyle cevap veriyor: “Ό halde ben de senin bugüne kadar olan bütün günahlarım affettim. “ (Bk. Melamiliğin bir kolu).

Ne kadar şaşkınlık verici değil mi? Bu zat kravatlı, yüksek okul bitirmiş, senelerce Amerika’da kalmış, son derece modern görünüşlü bir zattır. Ama bu tasavvuf işi böyle yürümek zorundadır. Tasavvufta bir Mürşid ve Mümin kavramı gerekmektedir. Bakın kendine şefaatçi sananlara Kur’an ne diyor: “Bu sözler kıyamette Allah tarafından  söylenecektir.”

“Hani  sizin  yaratılışınızda ve ibadetlerinizde bize ortak olduklarını sandığınız şefaatçilenizi yanınızda görmüyoruz. Şefaatçi  sandığmz şeyler sizden kaybolup gitmişler. (Enam 94). Oysa ki tasavvufçular  sürekli olarak bir Veli’nin eteğine yapışmamızı bize tavsiye ediyorlar. Halk bu tip adamlara şöyle der: “Kendi muhtaç bir dede nerde kalmış başkasına himmet ede.” Kendisine biat edilmesini isteyen tarikat Mürşidi kendini Allah yerine koymaktadır. Çünkü Tevbe  111 âyeti şöyle der: Allah Müminlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın aldı.” Görüldüğü gibi bizi af ederek cennete koyacak olan yalnızca Allah’tır.

Tasavvuf topluluklarında yalnızca anlatılanları dinlemek zorunluluğu vardır. Şayet bir şeyler sorarsanız soracağınız sorular tasavvufu incitici olmamalıdır. Yani kibarca bir aldatmaca sürüp gider. Reenkarnasyona inanç vardır. Mürşidin Allah’ın temsilcisi olduğuna kayıtsız şartsız inanılmalıdır. Onun sözü Allah’ın sözü gibidir! Allah, Mürşidin veya Veli’nin hatırına insanlığa ayakta tutmaktadır. Onlar bu dünya da olmasalardı Allah, o saat dünyayı yok ederdi! (Bu sözlerin örneklerini az sonra okuyacaksınız.)

Hiç itiraz edilmesin, gerçek şudur: Tasavvufta hiç bir insan özgür değildir. Hiç kimse bir Mürşid olmadan doğru yolu bulamaz. Bunun aksini düşünmek bile doğru yoldan uzaklaşma demektir. Tek başına Allah yoluna çıkanlar bir gün kaybolurlar. Onlara bir rehber gereklidir,  rehberler de Mürşidlerdir. Hayret bir şeydir ki bu Mürşidlik mertebesi babadan oğula geçip durmaktadır. Siz ne kadar bilgili olursanız olun Mürşid olamazsınız. Çünkü Allah sizin gönül gözünüzü açmamıştır. Ama nasıl olup ta genetiksel olarak babaların da oğulların da gönül gözü açılabilmektedir ve Mürşid olabilmektedirler, bilinmemektedir! Bu kişilerin bazılarına Allah,  ilham ve keşf yolu ile bilgiler ulaştırmaktadır. Bazılarına ise direkt yazı ile bilgiler sunulmaktadır. Onların çevresinde yazıcıları vardır. Onlar, gelen bilgileri duymakta ve yazmaktadırlar.

Mevlana’nın Mesnevi’yi toplam üç buçuk ayda yazdırarak bitirdiği söylenmiş ve bu bir ilahi olay olarak kabul edilmiştir. Mesnevi cilt: 6 beyit: 655-656 şöyle der: “Mesnevi aynı Kuran

gibidir.”  Oysa ki o ilahi denen kitapta mesel adı altında belden aşağı epey söz vardır.

Sonuç olarak, Kur’an açık ve seçik olarak insanların anlayabileceği şekilde indirildiği halde, tembel ve cahil insanlar tarafından bir tarafa atılmış (pardon! yatak odasında duvara asılmış) ve bir takım insanlara Mürşid veya Veli adı verilerek başa geçirilmiş, Onların sözleri Kur’anın sözünden daha geçerli söz haline getirilmiştir. Müslümanlığın ibadet şartları bellidir. Bunlardan biri de okumaktır. İlk gelen âyet de ”oku” âyetidir. Böyle olmasına rağmen insanlar okumayı hiç sevmezler. Çünkü insanlar tembeldir. İnsanlar gururlu, şerefli ve haysiyetli gibi görülmekte çok ısrarlı oldukları halde, hiç tanımadıkları  ancak ağzı iyi laf yapan insanlar önünde eğilmekten, diz çökmekten, hiç utanıp sıkılmazlar ve de Allah’tan başka hiç bir kimsenin önünde eğilinmemesi  gerektiğini düşünmek istemezler. Bunun, bir şerefsizlik ve haysiyetsizlik olduğunu kabullenmezler. Şöyle düşünürler: ‘Ό bir alimdir ve O her şeyi çok iyi biliyor. O benim gönlümdekileri bile biliyor.”

Oysa ki Mürşid geçinenler hiç bir şey bilmiyorlar! Onlar Kur’an’ı da bilmiyorlar! Onlar

bildikleri üç beş âyeti kendilerine göre yorumluyorlar ve size gerçekmiş gibi yutturuyorlar.

Onlar diyorlar ki: “Kur’an’ın bir gizli bir de açık anlamı vardır. Siz avam sınıf açık (zahir) anlamını  yani basitçe açıklamasını anlayabilirsiniz Ama bizler gizli (batın) anlamlarım da bilebiliriz.  İşte şimdi size bunları açıklıyoruz ”

Bu sözlerin bütünü yalandır. Kur’an da açıkça belirtilmiştir ki: Anlaşılmaz ve zor olan âyetler son derece azdır. Hemen hemen Kur’an’m bütünü açık ve anlaşılır olarak indirilmiştir. İşte örnekleri: – Kur’an kolaylaştırılmıştır. (Kamer 17-22-32-40) – Allah Kur’an’ı öğretti. (Rahman 2) – Allah açık açık âyetler gönderdi. (Hadid 9) – Kur’an âyetleri Allah tarafından özellikle açıklanmıştır. (Hac 16, Furkan 53, Mücadele 5, Hadid 17, Taha 113, Haşr 21, Yunus 5- 15-24, Keyf 54, Meryem 97, Hud 1, Hicr 1, İsra 12-41-89, Ankebut 43, Rum 28-58, Zumer 27, Mümin 81, Ahkaf 27, Kıyamet 19) Bu âyetler şöyle yazmaktadır: Allah bilen ve anlayan kavim için âyetlerini birer birer açıklar. – Ayetlerimiz kendilerine apaçık deliller olarak okundu. – Ayetlerimiz işte böyle açıklıyoruz. – Her şeyi size gereği gibi anlattık. – Bu Kur’an’ı türlü türlü örneklerle açıkladık. – Yemin olsun ki, biz insanlar için bu Kur’an da her türlü meselleri açıkladık.

Bunca âyetten ve Allah’ın bizzat yemin ederek âyetleri açıkladığını söylemesinden sonra siz hâlâ bir Mürşide ihtiyaç duyuyor musunuz? Kur’an belli bir kültüre sahip veya özel olarak seçilmiş insanlar için değil bütün insanlık için indirilmiş evrensel bir kitaptır. Bunun aksini söyleyen dolandırıcı ve sahtekardır. Kur’an ilk indiği günden bu yana değişmeden ortada durmaktadır ve Kur’an da Mürşid, Kutub gibi sözler yoktur. Veli denilenler ise biz insanlarız. O halde, bu adamlar nereden türemişlerdir? Bu kitapta işte bu konu anlatılacaktır.

Tasavvuf mantık dışıdır. Akıl dışıdır. Çünkü bu insanların yaptıklarını iddia ettikleri kerametler yalnızca onlara özeldir. Onlar, Hz. Muhammed’e bile verilmemiş mucizeleri yapabilmektedirler. Ya da onlar bunu yaptıklarını söylemeseler bile çevresindekiler sanki büyülenmiş gibi böyle şeylerin olduğunu iddia etmektedirler. Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Mevlâna Ceklettin Rumi, Yunus Emre, İbni Arabi, Bayezid-i Bıstami sanki insan üstü varlıklardır. Onlar Allah’la dostturlar!! Alçak gönüllü görünme çabası içindedirler ama resmen Allah’la konuşmaktadırlar. Hatta cilveleşmektedirler! Bu adamlar gerçekten birtakım makamlara ulaştıklarına ve o makama sahip olduklarına inanmaktadırlar. Ve bizlerin bu adamlara; yahu bu iş nasıl oluyor, nedir bu makamlar, oralarda neler var diye sorma hakkı yoktur! Durum aynen şöyledir: Adam mahkemeye çıkıyor hakim soruyor: Anlat bakalım gördüklerini. Adam, anlatamam. Evet her şeyi gördüm. Her şey bana ayan beyan açıktı. Akıl dışı olaylar oldu. Ben bunların hepsini yaşadım ve gönül gözü ile gördüm ama sîzlere anlatamam, açıklayamam. Bunlar sırdır. Anlatmaya izinli değilim. Diyerek konuşmasını sürdürüyor. Bu cevap karşısında hakim ne yapacaktır? Bu kişinin şahitliğinin ne anlamı ne yararı vardır? Bu adam olayları gördüğünü söylüyor ama anlatamıyor. Bu adam hayal mi görmüştür, hiç bir şey görmemiştir de gördüm diye yalan mı söylemektedir? Böyle bir adamın mahkemede ne değeri olabilir? Söylediğinin ne mantığı olabilir?!

Oysa ki tasavvufçular bizlere acıyarak bakmaktadırlar. Bizler yani, gönül gözü açılmamış zavallı yaratıklar, böyle akıl ve mantık gibi şeylerle uğraşırken onlara mâna âleminde gezinmekte, sırlara erişmekte ve vahiy tarzında bilgilere ulaşmaktadırlar. Vah zavallı bizlere! Nelerle uğraşıyoruz? Vah vah! Hâlâ madde âleminden kurtulup mâna âlemine erişememişiz!

Bütün bunlann Kur’an’da yeri yoktur. Ama onlar ısrarla Müslüman olduklarını iddia etmektedirler. Üstelik gerçek Müslüman olan hocalar ve profesörler bile onlara hoş görerek “onlar dinlerine bağlıydılar” demektedirler! Onlar bir KIRKLAR MECLİSİ’ni kurdurarak orada Hz. Muhammed’i dilenci durumuna düşürebilmekte O’nu KIRKLAR MECLİSİ’ne girebilmek için yalvartıp yakartmaktadırlar. Ve bu söylediklerinden hiç utanmamaktadırlar. Ali Kırca’mn bir programında bîr Alevi dedesi bu olayı büyük bir küstahlıkla anlatmış ve ne acıdır ki iki eski Diyanet İşleri Başkanı (Lütfü Doğan ve Süleyman Ateş) hiç itirazsız o adamı dinlemiş bu konunun edepsizliği, saçmalığı, yalanlığı konusunda tek bir kelime bile etmemişlerdir. KIRKLAR MECLİSİ yalanım uyduran adamlar kadar din alimleri ve Müslümanların liderleri de aynı derece suçludurlar.

O Alevi dedesi ne kadar küstahsa ve hayal aleminde yaşıyorsa eski ve yeni diyanet işleri Başkanlan da o derece korkak ve zavallıdırlar. Recai Kutan bile “Muhammenin ailesini sevmek Alevilik ise ben de Aleviyim,” diyebilmiştir.

Nedir bu KIRKLAR MECLİSİ? Bu konu da Kur’an’ın neresinde bîr açıklama vardır? Muhammed’i küçük düşüren bu Kırklar kimlerdir? Onlar hakkında delil nerededir? Bu konuyu kim ne için uydurmuştur? Neden insanlar bunu gerçekmiş gibi kabullenmiştir? Bunlar nasıl Müslüman’dırlar? Hiç bir şey gerçekçi ve mantıklı değildir. Ama şaşılacak kadar çok insan onlara inanmaktadır. Dördüncü halife olan Ali neden bu kadar yüceltilmiş, neden “ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” denerek büyük bir mertebeye ulaştırılmıştır? Müslümanlıkta böyle abartılara yer var mıdır? Kur’an da Hz. Muhammed bile bir insan olarak gösterilip âyetlerle tehdit edilerek haddi bildirilirken bu adamlar neye dayanarak Ali’yi kutsallaştırmışlardır? Bu yaptıkları işten ne ummaktadırlar? Ali, 1400 sene önce hakkını aramaz ve dördüncü halife olarak kaderine razı olurken nasıl olup ta çevresindeki bir takım insanlar onun hakkını koruma peşinde koşarak bu yıllara kadar gelebilmekte ve dövünüp durmaktadır?! Muharrem ayında özel oruçlar tutarak anlamsız bir yas geçirmektedirler. Bu Müslümanlıkla nasıl bağdaşlaşmaktadır? Bütün bunlar tasavvufla bağlantılı şeylerdir. Tenkit edilen her tasavvufçu kendi tasavvufunun öyle olmadığını, kendi gittiği yolun en doğru yol olduğunu iddia etmektedir. Aslında tarikatların ve hatta mezheplerin var olmasında en büyük etken bu tasavvuf anlayışıdır. Herkes bir yol tutturup gitmekte, herkes bir tür Müslümanlık uydurmaktadır. Bu uydurukçuların fazla önemi yoktur. Önemli olan çevredeki salak insanların onları kabullenip peşlerinden gitmeleridir. İnsanlar öyle salak öyle edepsizlerdir ki daha Muhammed zamanında bile yalancı Peygamberler türemiş ve kabul görüp çevrelerinde insan toplayabilmişlerdir.

Aslında tasavvufun incelenmesi aynı zamanda insanlığın incelenişidir. Bu kitapta sîzleri sıkacak kadar çok örnek sunulacaktır. Benim amacım insanlara tasavvufu anlatmak ve bilgi vermek değil tasavvufçu geçinip de ne yaptığının farkında olmayanların bu işin ne olduğunu gösterebilmektir. Ama ne yazık ki bu konuda başarlı olmak mümkün değildir. Çünkü onlar zaten böyle kitapları okumazlar. Onlar Şeyhlik, Şıhlık, Efendilik, Mürşidlik konusuna o kadar bağlıdırlar ki benim yaptığım açıklamalar bir hainin bir mel’unun saçmalıklarıdır. Ya gösterdiğim örnekler ne olacak diye soracak olursan, bu da bir anlam taşımaz Çünkü onlar benim yalan yazdığımı peşinen kabul ettikleri için, yazdıklarımı araştırma gereğini duymayacaklardır. Ya da benim bu beyitlerin esas anlamım anlamaktan çok uzak cahil biri olduğumu söyleyeceklerdir.

Dr.Ümit Haktanır

DİN İMAN MASA KASA KAPAK