FİTNE YUVASI TARİKATLAR (2)

Türkçe “KİŞİ TAPINCI” yazdım google’a,  Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan bir alıntı çıktı ama bunun dışında herhangi bir tanım yok.Bunun üzerine Fransızca “Culte de la personalité” yazdım. Tanım var: “Totaliter rejimlerde devlet başkanına karşı aşırı yüceltme, dalkavukça pohpohculuk” çıktı.

Ardından örnek sıfatlar geliyor: Büyük Önder, Caudillo, Duce, Fuhrer, Büyük Birader… Örnek olarak verilen adlar: Stalin, Hitler, Mussolini, Mao Zedong, Kim İl-Sung, Kim Jung-il… Roma İmparatorları, Humeyni gibi dini liderler…

İslamcılar, Dinbazlar, Liboşlar, İkinci Cumhuriyetçiler, Iskarta Solcular hemen heveslenip Atatürk’ün adını eklemeye kalkışmasınlar. Listede adı yok!

“Fitne Yuvası Tarikatlar (1)”i dikkatli okuduysanız,  AKP’nin de FETÖ gibi bir tarikat olduğu, dolayısıyla  AKP ya da Başyüce tarikati şeyhi R.T.Erdoğan’ın müridleri efsunlama faslında  Fettullah’tan geri kalmadığı sonucuna varmış olmanız gerekir. Böyle olmasaydı,iç ve dış siyaset bozgunlarını bir yana bırakalım, 17-25 Aralık 2013 meydan muharebesinden sonra, ilk seçimde, hezimete uğraması gerekmez miydi?  Irak, Rusya, İsrail, Mısır, Libya ve Suriye polikasında nakavt olmasına karşın yerden kalkabilir  miydi? Bu görünüşüyle AKP, bir siyasal parti değil, sivil toplum  örgütü olarak yutturulan, Nakşibendi Tarikatı’nın bir alt koludur. Bu nedenle iktidarda kalması-gitmesi seçmen tercihine bağlı değildir. Çünkü AKP’ye oy verenler “seçmen vatandaş” değil, “tarikat üyesi”dir. Bundan dolayıdır ki, AKP’nin bir siyasal partiyi ilk seçimde iktidardan düşürecek eylem ve işlerini  bir keramet olarak algılanmakta. Onlara göre 17-25 Aralık bir “hayır” hizmetidir, “zekât” ve “fitre” amaçlıdır.

Cumhuriyet’in ve devrimlerinin, 1923-1950 arasındaki dönemde,  tarikatlara, Osmanlı Ulema sınıfı kalıntılarına, medrese kaçkını suhteye karşı uyguladığı siyasette en küçük bir yanlış, utanç kaynağı olabilecek tek bir uygulama yoktur. Cumhuriyet’in alnı açık ve eli temizdir. Mürteciler, bu dönemde, halka karşı, dinsel terör uygulamak olanağından yoksun kaldıkları için, Cumhuriyet’in zulmüne uğradıklarını iddia ederler. AKP’nin saltanat döneminde bu olanağa yeniden kavuştukları için de mes’ut ve bahtiyardırlar. Buna karşın  yetinmeyip hâlâ “dırdırlanmaktadırlar!”

Bir süre,  Tarikatlar, Cemaatlar üzerine 2006 yılından itibaren (daha öncesi de vardır) kaleme aldığım yazılar okuyacaksınız. Yazıların tek bir harfi değiştirilmemiştir. Bir önceki yazıyı dikkatli okuduysanız, sorunun tarihsel ve dinsel kökenini kavramışsınızdır.

Bir AKP hükümeti üyesi, FETÖ’ye karşı başlatılan sürek avının öteki tarikatları kapsamadığını açıklamıştı. Kimdi o mümtaz zat?

Bütün tarikat ve cemaatler yasa dışı ilan edilmedikçe, demek ki ey okur, geleceğin çok karanlık!

ÖZDEMİR İNCE

8 Eylül 2016

 ***

TARİKAT “SAPMA”DIR, SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ DEĞİLDİR

BUGÜN bir katmerli yanlışı düzelteceğiz: “Paradigma”, “empati” gibi fiyakalı sözcükleri seven İslamcı münevveran, gazeteci ve yazarlar sınıfı, bin yıllık tarikatlara “Sivil Toplum Örgütü” (STÖ) kılıfı giydirmeye bayılıyor.

Sivil Toplum Örgütleri’ne bayıldıklarından değil, en iyi tebdil-i kıyafet olanağı olduğu için. Siz hiç Nakşibendi tarikatının Yatağan Santralı’yla, barajlarla, nükleer artıklarla, vb. ilgilendiğini duydunuz mu?

Keşke Sivil Toplum Örgütü olsalar da Cumhuriyet’le barışsalar, ya da keşke Cumhuriyet’le barışsalar da Sivil Toplum Örgütü olsalar. Ne yazık ki durum böyle değil.

Temeli dünya nimetlerini terk etmeye, yani “zühd”e dayanan tasavvufun İslam dünyasında ortaya çıkışının temelinde, Hz. Muhammed’in ölümünü izleyen yıllarda İslam fetihlerinin yol açtığı aşırı zenginleşme yatar.

Dünya nimetlerinden kaçmak için kuruldular, kısa süre içinde “kara şirket” oldular.

Arapça’da yol anlamına gelen tarikat sözcüğü, başlangıçta sufinin Allah’a ulaşmak için izlediği mistik yolu ifade ediyordu. XI. yüzyıldan başlayarak, bir tasavvuf büyüğünün adı etrafında örgütlenmiş topluluklar ortaya çıkmaya başladı. Başlangıçta sufinin isteğine bağlı olan gönüllü ibadet, evrad ve zikirler belirli kurallara bağlandı ve şeyh, mürşit, rehber gibi adlarla anılan manevi makamlar ortaya çıktı. Başlangıçta kendi yollarını kendileri seçen sufiler, daha sonra bir tarikata girmek ve mürşide bağlanmak zorunda kaldılar. Zamanla her tarikatın “adap-erkan” denilen kendi iç kuralları oluştu ve aralarındaki farklılıklar belirginleşti. Ve bireysellik de, özgür irade de sona erdi, köle düzeni başladı.

Sufi ile Allah ve Kuran-ı Kerim arasına şeyhler, mürşitler ve rehberler girdiği andan itibaren yozlaşma ve sapma başlamıştır. Bütün tarikatlar tasavvufun yozlaşmış hallerinden biridir. Yüzlerce tarikat arasında ancak biri kaynağa sadık olabilir, onun dışında kalan bütün tarikatlar gerçek kaynaktan sapmadır. Ama hangisi sadık?

Tarikatların, Kuran ve sünnetten sapma (herezi) olduğunu ileri süren İslam bilginleri var.

Şu anda tasavvuf ile tarikat aynı şey değil artık. Günümüzde gerçek İslam’ı temsil etmeyen tarikatların çevirdiği siyasi ve ekonomik fesatlar, bu yazının konusu değil.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, TBMM’nin bir tarikatlar konfederasyonu olduğunu söylüyor.

Bu yazının konusu, tarikatların birer Sivil Toplum Örgütü olmadığı. İş sadece İslamcı çevrelerde kalsaydı bu yazıyı yazmazdım. Dolap çevirmek onların en doğal hakkı. Tarikatların, tarikatların içinde yer alan cemaatlerin birer sivil toplum örgütü olduğunu sanan; tarikatlar, cemaatler ile demokrasi arasında ilişki kuran üniversite hocaları, gazete yazarları ve politikacılar var. Bu nedenle bu “kara balon”un patlatılması gerekiyor.

STÖ’lerin İngilizce karşılığı NGO’lardır, yani Non-Governmental Organization. Hükümet dışı, hükümetlere karşı bağımsız örgütler. Türkçe’deki “sivil” sözcüğü de “İslami örgüt”ü içermez. Bir İslami örgüt, en azından bir piyade alayı kadar sivillikten uzaktır.

Öte yandan şeyh-mürit ilişkisinin olduğu yerde eşitlik ve özgürlük olmadığı gibi müridin özgür iradesinden de söz edilemez. Kestirmeden söylemek gerekirse, tarikatlarda demokrasinin “D”si bile söz konusu değildir. Durum böyle olduğu için ancak tarikat mensubu üniversite hocaları ve şeyh müridi gazete yazarları, tarikatların STÖ olduğunu söyleyebilir.

(HÜRRİYET, 26.09.2006)

***

TARİKATLAR VE DEVRİM YASALARI

ÇOK bilmişler tayfası, CHP’nin 14 Mayıs 1950’den itibaren halkın teveccühünü kazanamadığını söylerler ve kestirmeden “sol”u da mahkûm ederler.

Bu bilmişlik karşısında CHP de, “sol” da mahcup mahcup boyun büker. Ne yapsınlar, tarikatlardan mı, yoksa şeyhlerden mi, düğünlerde gelinin boynuna 20 kilo altın takan, damadı dolarlarla dekore eden feodalite kalıntısı aşiretlerden mi şikáyet edecekler, yoksa onlara mı sığınacaklar?

Hele karşılarına sabuklamayla karışık İdris Küçükömer ve Kemal Tahir yorumları da çevik kuvvet olarak çıkartılmışsa ne yapsın zavallılar?

17 Eylül 2006 tarihli Hürriyet Pazar’da yayınlanan “Türkiye’nin tarikat ve cemaat haritası”nı gördünüz mü? Bir de ana nitelikli, horanta sahibi tarikatlar var: Nakşibendilik, Bektaşilik, Mevlevilik, Bayramilik, Rifailik, Melamilik, Kadirilik, Halvetilik… Bunların yanı sıra zaman zaman batıp çıkan tarikatlar da vardır. Örneğin 1950’lerde Ticanilik ünlüydü. Atatürk’ün heykel ve büstlerine saldırırlardı.

İsmailağa cemaati kuburunun patlaması üzerine yapılan yorumlar, sorunun artık bir dönüm noktasına geldiğini, bıçağın kemiğe dayandığını gösteriyor. Gazetelerde okuyoruz, televizyonlarda izliyoruz, radyolarda dinliyoruz: Tarikatlar aslına bakarsanız barış içinde Allah’ı arama yolları imiş; Cumhuriyet tarikatları, tekke ve zaviyeleri kapatarak büyük bir suç işlemiş; tarikat ve cemaatlerin bugünkü durumu yasaklamanın, cart curt etmenin etkili olamadığını, olamayacağını gösteriyormuş… Peki ne yapılacakmış?

Cumhuriyet’in yaptığının tersini yapmak ve tarikatlarla iyi geçinmek gerekiyormuş.

İslamcılar, tarikatçılar, Cumhuriyet karşıtları böyle fetvalar veriyorlar ve Emre Kongar dışında kalan aydınlarımız, bu muhteremlerin karşısında, “Biz ettik siz etmeyin” tarzıyla el ovuşturuyorlar.

Ayıptır! Mademki Türkiye Cumhuriyeti Devrim Yasaları’nı yanınıza almak ve gerektiğinde haziruna hatırlatmak aklınıza ve işinize gelmiyor, bari Cumhuriyet’i rahat bırakın.

Cumhuriyet’e karşı öylesine bir psikolojik savaş açılmış ki Anayasa’nın “İnkılap kanunlarının korunması” ile ilgili 174. maddesini ve bu maddede sayılan 8 adet devrim kanununu kimse anımsamıyor, anımsamak istemiyor. Anımsamak utandırıyor ve korkutuyor.

Efendim, tarikatlar sosyal nitelikli imiş! Peki Cumhuriyet ne nitelikli?

Ayıptır! 1946’dan itibaren Adnan Menderes ve Demokrat Parti tarafından başlatılan ihanet, Cumhuriyet ve Demokrasi’yi teslim almış durumda ama hálá yasakçı(!) ve jakoben(!) Cumhuriyet suçlanmakta… Ah, ah! Şu AB, TSK’yı iyice bir iğdiş etse, iş tamam olacak!…

Trajikomik olan şu ki 30.11.1925 tarihinde kabul edilen 677 sayılı kanun tasarısı, Demokrat Parti’nin dört kurucusundan biri olan Refik Koraltan (ötekiler: Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü) ve beş arkadaşı tarafından hazırlanıp önerilmişti. Yasanın adı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Önlenmesi ve Kaldırılmasına Dair Yasa” idi.

Şimdi millet kuyruğa girmiş, tarikat şeyhlerinden, cemaat hocalarından bu yasadan dolayı özür dilemek için yarışmakta. Güya tarikatlar sivil toplum örgütleri imiş! 1925 öncesinde ve sonrasında fesat yuvaları olan tarikatlar ancak “sefil toplum örgütü” olabilirler.

(HÜRRİYET, 27.09.2006)

***

TARİKATLARIN KAN DAVASININ NEDENİ

TARİKATÇI ağızlara bakacak olursak Kurtuluş Savaşı’nı tarikatlar kazanmıştır. İslamcılara inanacak olursak birinci Meclis şeyh ve hocalarla dolu olduğu için demokrasinin doruklarında dolaşmaktadır. Ancak Kemalizm tarikatlara ihanet etmiş, onları kapatmıştır!

30 Ekim 1925 tarih ve 677 sayılı tekke ve zaviyeleri kaldıran yasa durup dururken ortaya çıkmamıştır. Bu yasa Şeyh Sait İsyanı ile, Şeyh Sait İsyanı da hilafetin kaldırılmasıyla ve Musul sorunu ile ilgilidir. Musul sorunu ile Şeyh Sait İsyanı’nın gerisinde Musul petrollerine el koymak isteyen İngiltere vardır:

3 Mart 1924: Hilafetin kaldırılmasını ve Osmanoğulları hanedanının yurtdışına çıkartılmasını öngören 431 sayılı yasa.

20 Eylül 1924: Musul Sorunu Milletler Cemiyeti’nde görüşülmeye başlandı. Sınırda Türk ve İngiliz askerleri arasında gerginlik çıkması üzerine Cemiyet 29 Ekim’de geçici bir sınır belirledi.

17 Kasım 1924: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu.

13 Şubat 1925: Şeyh Sait ayaklanması, Genç sancağının Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde Şeyh Said’in himayesine sığınan kanun kaçaklarının jandarmalara ateş açmasıyla başladı.

4 Mart 1925: Takrir-i Sükun Kanunu kabul edildi.

15 Nisan 1925: Şeyh Said Varto yakınlarındaki Carpuh Köprüsü’nde yakalandı.

14 Mayıs 1925: Yakalanan isyancıların yargılanmasına Şark İstiklal Mahkemesi’nde başlandı.

29 Haziran 1925: Ölüm cezasına çarptırılan Şeyh Said ve 47 asi lider idam edildi.

Resmi Tarih’in yazdığına göre, siyasal etkinliklerde rol oynayan, toplumda her türlü yeniliğe karşı çıkan tarikatların, Cumhuriyet yönetiminde bir yeri ve etkinliği olmamalı idi. Doğu illerinde patlak veren Şeyh Said İsyanı’nın gerisinde İngilizlerin kışkırttığı tarikatlar yer almaktaydı. (Gayri Resmi Tarihler ne yazıyor acaba?)

Mustafa Kemal, 30 Haziran 1925 tarihinde şöyle konuşuyordu:

“Efendiler ve ey Millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat (yol) uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğu ve istediğini yapmak insan olmak için yeterlidir. Tarikat başkanları bu dediğim gerçeği bütün açıklığı ile algılayacak ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin bundan böyle olgunluğa eriştiklerini kabul edeceklerdir.”

Mustafa Kemal Ankara’ya döndükten sonra ilk olarak bu konuda bir hükümet kararnamesi yayımlandı. 2 Eylül 1925 tarihli kararname ile tekke ve zaviyelerin kapatılması karar altına alındı. Ancak, doğuda kurulan İstiklal Mahkemesi kendi bölgesindeki tekke ve zaviyeleri kapattığı için 677 sayısı yasanın artık çıkartılması gerekiyordu.

Yasa Konya milletvekili Refik Koraltan ve beş arkadaşının önerisiyle 30 Ekim 1925 tarihinde çıkartıldı.

Günümüzde Şeyh Said İsyanı’na merhametle yaklaşanlar, Takrir-i Sükun Kanunu’nu yerden yere vuranlar, 677. sayılı yasanın çıkartılmasını aymazlık olarak görenler ve bu nedenle kendi resmi tarihlerini yazanlar, artık tarikatların TÜSİAD gibi, Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği gibi, TÜRKİŞ gibi tüzel kişilik olarak tescil edilmesini istiyorlar. (Sürecek).

(HÜRRİYET,  29.09.2006)

DİN İMAN MASA KASA KAPAK