FİTNE YUVASI TARİKATLAR (3)

Cumhuriyet ve devrim düşmanları, Cumhuriyet ve devrimlerin “tepeden inme”  ilan edildiğini ve yapıldığını iddia ederler. Dahası anlı-şanlı bir profesörcü (adı eski yazılarımda geçer, şimdi anmaya değmez) “devrimlerin halka sorulmadan yapıldığı”nı yazıp söylemiştir. Sadece o mu? Onlar mı? Cumhuriyet düşmanlarının tamamı. Kim ki devrimler için “halka sorulmadan yapılmıştır”, “tepeden inme” der, bilin ki kesinlikle cumhuriyet düşmanıdır.Bunlardan biri, Hürriyet (09.09.2016) gazetesinin hacıyatmaz yazıcılarından İsmet Berkan, yaz saatinin kalıcı olmasını eleştirirken lâfı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın  romanına getiriyor ve “İnsan tabii, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türkiye’nin tepeden inme Batılılaşma hikâyesini hicveden meşhur Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü hatırlamadan edemiyor” diyor.

Önce: devrimlerin amacı “Batılılaşma” değildir; Türkiye’yi  “çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak”tır. İkincisi: A.H.Tanpınar kadar Kıblesi Paris olan başka bir yazıcı yoktur. Ama roman iyi bir roman. Uyumsuz bir kahramanı yazması, kimin ve neyin  hicvidir acaba? Her çağda rastlanan, değişimleri anlamayan oportinistler hiciv ediliyor kitapta. Edebiyat yapıtı gazete köşe yazısı gibi okunmaz. İsmet Berkan böyledir, bilgili ve kültürlü görünmek için kendini rezil eder.

“1 Kasım 1928’de kabul edilen Harf Devrimi, 1 Ocak 1929’da herkesi cahil ediyor.

Sahaf Lütfü Bayer’in“.”demesi de o yüzden. Nereden başlayıp ne söyleyeceksiniz ayaküstü? Karşımızdaki tek bir yaprağı yorumlamak için, Cumhuriyet’i mümkün kılan şartlarla, 3 asırlık geçmişle yüzleşmek gerekiyor…

Dedelerimizin acıyla anlattığı yılların şahidi bu sayfa. ‘Eski yazı’ kitapların, ne yazdığına bakılmaksızın yakıldığı, ayaklar altına alındığı zor yıllar 1930’lar. İmkân bulanlar, aynı akıbeti yaşamamak için görünmez kılmış elinde ne var ne yoksa. Kimi gömmüş, kimi kuyuya, nehre dökmüş. Bir zihniyet, hayat tarzı, tasavvur dünyası; köhne, kıymetsiz ilan edilmiş kısacık zamanda. Ve ‘kitap’, milletin kaderine ortaklık etmiş o günlerde…” (Vikipedi)

Yukarıdaki yazıyı internette  “Cumhuriyet’in kese kâğıdı” başlıklı yazıdan aldım. Adamı bulup falakaya yatıracaksın?  Baştanbaşa yalan: Arap harfleriyle basılı kitapları kim gömdürmüş, kim kuyulara attırmış, kim yaktırmış? Cumhuriyet hükümeti mi? Öyle olsaydı, şimdi kütüphanelerde eski yazı kitaplar olur muydu? Cumhuriyet düşmanı yalancı hödükler!

Devrimlerin III.Selim’den  Tanzimat ve Meşrutiyetlere dayanan bir geçmişi ve birikimi vardır. Devrimler Kanun Hükmünde Kararname ile yapılmadı. Hepsi, TBMM’de oylanmış ve yasalaşmıştır. TBMM halkın tamamını temsil etmiyor mu? Demek ki halka sorulmamış değil, tepeden inme de değil.

1 Kasım 2009  tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanan TÜRK HARF DEVRİMİ HAFTASI başlıklı yazımdan bir alıntı yapalım:

[İslamcıları, Müslümancıları bir yana bırakalım. Onlar harf devrimine karşı çıkarken kendi açılarından haklı. “Allah’ın, Peygamber’in, Kuran’ın yazısı bırakılıp gavur yazısı alınır mı ? Günahtır !” diye itiraz eden adama ne diyeceksin ?

Ben olsam, Allah’ın, Peygamber’in, Kuran’ın yazısını Müslüman dünyanın yüzde kaçının bildiğini sorardım ? Arapça yazmasını bil(e)meyen Müslümanların Müslüman sayılıp sayılmayacağını da sormak elbette mümkün. Kahire’de başıma geldiğini yazmıştım !

Ama aklınızda bulunsun : Bu türden konular ne İslamcılarla ne de Müslümancılarla konuşulur. Onların şeyhleri vardır, okumaları, yazmaları, düşünmeleri gerekmez. Aslına bakarsanız onların Allah’a da, Peygamber’e de ihtiyaçları yoktur. Şeyhleri vardır ki o yeter ! Yetmiyor mu ? Şeyh dışkısını misk ve amber niyetine koklamıyorlar mı ?

“Harf ve dil devrimleri yüzünden geçmişin kültür hazinelerinden yoksun kaldık ?” diye yakınan Hacivatlar da vardır ki sadece bunlara bozulurum. Japon ve Çinlilerin çalı yazılarından vazgeçmemelerinin hikmetini ararlar ? Aramanın ne gereği var, onların kendi yazıları, kendileri icat ettiler. Türkler ise kendi has alfabelerini bırakıp Arap alfabesini aldılar. Arap alfabesinde kiracı oturacaklarına kendilerine Latin alfabesinden bir ev yaptılar.

Türk harf devrimine karşı çıkanlarla tartışmam için şu bilgileri açıklamalarını beklerim : 1928’de halkın yüzde kaçı okuyup yazmayı biliyordu (erkeklerin yüzde 7’si, kadınların binde 3’ü); ülkenin bütün  kütüphanelerinde toplam kaç kitap vardı (hem başlık hem de sayı olarak); yeni yazı yüzünden dünya çapında evrensel kaç bilim adamı, kaç filozof, kaç dilbilimci  Osmanlı dil ve yazısında tutsak olarak kaldı ? Sırf inat olsun diye bu büyük bilim adamı, sanatçı, felsefeci ve benzerlerinin kaç yapıtını günümüz diline çevirip yeni harflerle yayınladılar ? Harf devrimi sayesinde adam sınıfına girdiklerini  unutuyorlar.]

Bir de şu soru var: Okur-yazarların kaçta kaçı müslüman, kaçta-kaçı gayrımüslim idi? Gayrimüslimleri de müslüman sayısından düşün bakalım. Devrimlere karşı çıkanların tamamı, Osmanlı’dan bu yana her türlü yenileşmeye, değişime karşı çıkan tarikat mensubu ve  ulema  sınıfı artıkları idi ! Çünkü her yenilik ve değişim karşısında itibar, etki ile yetki ve “ekmek” kaybediyorlardı.

Özdemir İnce

13 Eylül 2016

***

SAHTE  YA DA  NAKŞİ  DEMOKRASİ

Bu yazının hedefi kesinlikle AKP iktidarı değil. O kusurlu malını elbette satmak isteyecek. Hedef : Onun piyasaya kakaladığı nakşi demokrasinin sahte olduğunu gizleyenler, onu bize  has demokrasi olarak sunanlar.

“Neo liberalizm, küresel sermayenin hizmetine girmiş küçük bir grubun çıkarlarının toplumun toplu çıkarlarını ezip geçtiği bir diktatoryadır” deseler, siz ne dersiniz ? Toplumsal adaletin sürgüne gönderildiği böyle bir düzene demokrasi denilebilir mi ? AKP’nin politikası yukarıdaki tanımın neresinde ? Bu soruyu bütün  iktisatçılara, ekonomi yazar ve vaizlerine soruyorum. Çünkü, kimi gazete yazıcıları bu türden eleştiri yapanları orducu, askerci olmakla suçluyorlar.

Biz bu mugalataları bir yana bırakıp yolumuza devam edelim: “Küreselleşme bir demokratik proje değildir. XIX.yüzyılın toplumsal sınıf kaynaklı işçi enternasyonalizminin tersine, siyasal temsilin ve genel oyun ölümünü simgeler.”

Türkiye’nin bu gerçekleri artık düşünmeye başlaması gerekiyor. AKP’nin yüzde 46.6 oyunda uluslar arası (küresel) sermayenin, uluslar arası finans şirketlerinin, banka kumpaslarının ve  yabancı özel servislerin payı nedir ?

Bunların eğer bir payı varsa (ki bence kesinlikle vardır) 22 temmuz seçimlerinin, sonuçlarına karşın, halkın gerçek çıkarlarını temsil ettiği söylenebilir mi ? Genel oyunun sonuçları ile halkın gerçek çıkarları genellikle örtüşmez; halk  kendi gerçek çıkarlarını temsil etmeyen bir siyasal cemaate (partiye değil !) neden oy verir ?

Toplumbilim alimlerimizin bu konu üzerinde düşünmeye başlamaları gerekmiyor mu ?

Türkiye’nin yaşamakta olduğu nakşi demokrasi dönemi gerçek demokrasinin neresinde ?

17 Mayıs 2007 tarihli Radikal gazetesinde Portekiz’in Nobelli yazarı Jose Saramago ile yapılan  bir söyleşi özeti yayınlandı, Saramago bakın ne diyor :

-“Demokratik bir sistemle yönetilmiyoruz. Demokrasi halkın belirli aralıklarla oy vermesi ise o yapılıyor. Bence bu bir aldatmaca. Ötekisi siyasetçilerin elinde, büyük sermaye sahiplerinin, feodal beylerin, ağaların elinde. Onların büyük başarısı insanları demokrasinin böyle bir şey olduğuna inandırmaları.” // “Mesela IMF, Dünya Bankası demokratik kurumlar değil. Bunları biz seçmedik ki. Onlar kendi aralarında oturuyorlar, bizim düşüncemizi almadan bizim için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veriyorlar.” // “Ben size bir soru sormak istiyorum : Türkiye’deki muhafazakarlar kim, neyi muhafaza etmek istiyorlar ?”

Benim yıllardır sorduğum cevapsız bir soru bu. Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi’ndeki, Yargıtay’ındaki, Danıştay’ındaki, TSK’sındaki  atanmışlara tahammül edemeyenler, IMF ve Dünya Bankası’nın ecnebi atanmışları önünde nasıl da esas duruşa geçiyorlar !

Jose Saramago “Maniere de voir”ın 83. sayısında da şöyle yazıyor: “Deneyimlerimiz şunu gösteriyor : Ekonomik ve kültürel demokrasinin üzerine oturmayan bir siyasal demokrasi beş para etmez.”

(HÜRRİYET, 7 Eylül 2007)

***

1950’DEN BU YANA TARİKATLARIN İNTİKAMI

14 Mayıs 1950’den sonrasının “Karşı Devrim Dönemi” olarak adlandırılmasına sağcı yazarlar ile II. Cumhuriyetçiler pek bozuluyorlar.

Demokrat Parti iktidarı güya statükoya karşı çıkmış, demokrasiyi getirmiş. Demokrat Parti için söylediklerim, tuhaftır, bu parti için ciddi bir inceleme yazılmadığı için kimilerine abartılı geliyor.

Avukat dostum Şevket Çizmeli’nin incelemeleri yayınlandığı zaman, Demokrat Parti ve Adnan Menderes konusunda yazılmış bütün haciyografi kitaplarının ipliği pazara çıkacak.

30 Ekim 1925 tarih ve 677 sayılı yasanın günümüz Türkçesi ile metni şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti içinde, gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhin yönetimi altında, gerek başka şekillerde kurulmuş bulunan tüm tekke ve zaviyeler; sahiplerinin, diğer şekillerde haklarını kullanarak sahiplenmeleri devam etmek üzere tamamı kapatılmıştır. Bunlardan; yasal düzenlemelere uygun olarak, cami veya mescit şeklinde kullanılanların faaliyeti sürer.”

“Genel olarak tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, naiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve bilinmeyenden haber verme ve isteğine kavuşturmak amacı ile nishacılık (muskacılık) gibi unvan ve sıfatların kullanılması ile, bu unvan ve sıfatlara hizmet görmek ve/veya kıyafeti giymek yasaktır.”

“Türkiye Cumhuriyeti içinde, padişahlara ait ya da bir tarikata veyahut çıkar sağlamaya yönelik olanlarla tüm sair türbeler kapatılmış, türbedarlıklar kaldırılmıştır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri ya da türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden kuranlar veya tarikat ayini yapmak için geçici bile olsa yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar ya da bunlarla ilgili hizmetleri yapanlar veyahut kıyafetleri giyenler, üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan az olmamak üzere para cezası ile cezalandırılır.”

İslamcıların, şeriatçıların ve daha genel olarak bütün sağcı partilerin “Dini yasakladılar, camileri kapattılar, dindarları taciz ettiler” safsatasıyla karşı çıktıkları yasayı okudunuz. Yasanın iddia ve yalanlarla herhangi bir ilişkisi var mı?

Yasa 1950’ye kadar titizlikle uygulandı. Günümüz İslamcı alimleri ile saf laik bilginlerinin yorumlarına göre bu yasaklamalar, tarikatların yeraltına girmesine yol açtı. Doğaldır, yasaklamalar bütün fesatların yeraltına inmesine yol açar.

Demek ki tarikatlar 1925-1950 arasında yeraltında yaşamışlar. İslamcılığın karanlık-aydınlık dönemi!

Ancak Demokrat Parti’nin kuruluş yılı olan 1946’dan itibaren Adnan Menderes ve arkadaşları, başta Nakşbendiyye (Nakşibendilik) tarikatı olmak üzere ileri gelen tarikat şeyhleriyle ilişki kurdular, vaatlerde bulundular.

İktidara gelir gelmez Arapça ezanı serbest bırakmalarının, 677 sayılı yasanın uygulamalarını rafa kaldırmalarının nedeni budur.

677 sayılı yasayı uygulattırmamalarının bedeli olarak, tarikatlar 1950’den bu yana muhafazakár ve İslamcı partilere oy vermekte ve böylece Cumhuriyet’ten intikam almaktadırlar. Yasaların uygulanmaları önemlidir. Şu anda 677 sayılı yasa fiilen “yok”tur. Bunun en büyük kanıtı ise İstanbul’daki Fatih/Çarşamba bataklığıdır.

Yüzde yirmi beşlik oy kitlesinin birkaç ay içinde yüzde ikiye düşebilmesinin nedenini hiç düşündünüz mü? Karpuz gibi bir kamyondan öteki kamyona göçmesini?..

(HÜRRİYET, 30 Eylül 2006)

***

DEMOKRASİNİN ÖNÜNDEKİ ENGEL : TARİKATLAR

Üstat Abdülbaki Gölpınarlı ilk basımı 1969 yılında yapılan “100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler” (Gerçek Yayınevi) şöyle bitiriyordu:

“Tarikatler kalkmıştır; fakat gene de yer yer, tarikatlerin bulunduğunu, tarikatçilerin faaliyetlerini duyuyor, öğreniyoruz. Bunu bir irfan yahut bir bilgi, bir inceleme ve eleştirme yapanların, bunu bir zevk ve neşe halinde yaşayan ve yaşatanların toplumumuza zararları değil, faydaları dokunur. Fakat şeyhliği, bir gericilik vesilesi, bir sömürme, bir nüfuz sağlayış aracı olarak yürütmek, inananları rüsuma, şekle bağlamak, onları ayrı bir sınıf haline getirip bağnazlaştırmak, şüphe yok ki zararlı bir şeydir.”

“Bizce tarikatler ve tasavvuf, bugün bir irfan zevkidir; devrini yaşamış, artık gönüllere mal olmuş, tarihe intikal etmiştir; son sözümüz ancak budur.”

Bir tarikat ehli olması nedeniyle, üstat Abdülbaki Gölpınarlı’nın kitabının son paragrafında,  içten olduğu kanısında değilim. Gölpınarlı düzeyinde birinin  1969 yılında tarikatların çalışmalarından habersiz olduğuna inanmak saflık olur.

Ama tarikatların tehlikelerini haber vermekten de geri durmuyor. Fazla uzatmadan şunu yazacağım: Cumhuriyet’ten yana, Cumhuriyetçi olan bir tek Sünni tarikat bulamazsınız. Gelenekleri ve misyoner ilişkileri dolayısı ile Cumhuriyet karşıtıdırlar.

Cumhuriyet,  geçmişte arada bir askıya   alınmış da olsa demokrasiyi kurmayı ve yaşatmayı amaçlamıştır. Oysa tarikatlar için demokrasi bir küfürdür !

Nedense gizlenmek istenir ama çok partili düzene geçtiğimizden bu yana cemaat ve tarikatların siyasetin göbeğinde yer aldığı biliniyor. 1950’den önce de CHP ve Cumhuriyet’e karşı muhalefet halindeydiler. Nakşibendiler, Nurcular, Süleymancılar ve Fethullahçılar politikanın içinde olacaklar da ötekiler olmayacak, olur mu ?

Günümüzde tarikat ve cemaatler artık sadece inanç toplulukları değiller, aynı zamanda holding nitelikli sermaye grupları halinde örgütleniyorlar. Amaçları demokrasinin olanaklarından yararlanarak toplumu kendi  İslamcı anlayışlarına göre yeniden inşa etmek. Müslüman Kardeşler gibi paramiliter alana kaymaları da her an mümkün.

Ancak inanç olarak bir şeyhe tamamen teslim olmuş bir müridin özgür iradesi ile politik yönelim göstermesi de beklenemez. Çünkü tarikat ve cemaatlerin kendi yapıları  demokrasiyi kabul etmeyen totaliter bir örgütlenme biçimi. Tarikat ve cemaatlerin kendi hiyerarşileri her türlü hiyerarşinin üzerinde. Bir devlet dairesinde evrak memuru olarak çalışan tarikat ileri geleninin görev yerindeki üstlerine, şeflerine, müdürlerine  hükmettiği görülmemiş bir şey değil. Şeyhin başkan olduğu prototipi çağdaş demokrasi yıkamıyor.

Tarikat ve cemaatlerin egemen olduğu bir toplumda, siyasal yapı içinde gerçek demokrasinin yerleşmesi mümkün değil. Bu nedenle, sol partilerin cemaat ve tarikatlara karşın ve onlara karşı ve onlarla birlikte nasıl politika yapabileceklerini çok iyi düşünmeleri gerekiyor.

1978’den bu yana oy kullanmayan Alevilerin 16 Ağustos 2005’te yayınladıkları ortak deklarasyondan sonra önümüzdeki ilk seçimde oy kullanmaları bekleniyor. Aleviler kitle halinde oy kullanırlarsa Türkiye’de çok şey değişebilir.

Son olarak: İlk yazımda tarikatların Sivil Toplum Örgütleriyle en küçük bir ilişkisi olmadığını yazmıştım. Önce dernekler yasasına uygun, seçime dayalı  demokratik dernek olmaları gerekmiyor mu ? Tarikatları bir şeye benzetmek gerekirse, mafyalara benzetebiliriz.

 HÜRRİYET, 1 EKİM 2006)

DİN İMAN MASA KASA KAPAKimamokrasi