FİTNE YUVASI TARİKATLAR (4)

Hürriyet gazetesinin fırıldak yazıcılarından Ahmet Hakan’ın 12 Eylül 2016 tarihli yazısından bir alıntı yapacağım:

[Hay Kemalistler Kadar Taş Düşsün

-“Ergenekon’da niye zulmettiniz” diye soruluyor… “Kemalistlerle mücadele adına” diyorlar.

-“Balyoz yalanlarına niye kandınız” diye soruluyor… “Kemalistler çok kötüydü de onun için” diyorlar.

-“Fetullahçıları devlete niye sızdırdınız” diye soruluyor… “Kemalistleri başka nasıl durdurabilirdik ki” diyorlar.

-“Fetullahçıların kumpaslarına niye göz yumdunuz” diye soruluyor… “Ama Kemalistler de 17/25 Aralık’ta uyudu” diyorlar.

-“Fetullahçıları niye ordudan atmadınız” diye soruluyor… “Fetullahçılar atılsaydı da meydan Kemalist subaylara mı kalsaydı” diyorlar.

-“Niye adil olmuyorsunuz, niye zulmediyorsunuz” diye soruluyor… “Kemalistler de zulmetmişlerdi” diyorlar.

Var ya…

Kemalistler olmasa…  Resmen  “Argümansız kaldım anne” diye ağlayacaklar.]

Fırıldak Ahmet Hakan’ın bugün Kemalizm’e sahip çıkarmış gibi yaptığına bakmayın: Geçmişte ona kimbilir kaç kez küfretmiş, gelecekte kimbilir kaç kez küfür edecektir.

***

Kim bu Kemalistler? 19 Mayıs 1919’dan itibaren Mustafa Kemal Paşa ile birlikte olan Kuvvayı Milliyeciler’e Avrupalılar ve İstanbul’daki muhalif işbirlikçiler “Kemalist” derlerdi. Cumhuriyet dönemimde “6 Ok” Kemalizm”in ilkeleri olmuştur. [Altı Ok, Cumhuriyet Halk Partisi‘nin siyasi programını oluşturan altı ilkeye verilen ad.1927‘de Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik olarak tanımlanan dört ilkeye, 10-18 Mayıs 1931 tarihindeki üçüncü parti kurultayında Devletçilik ve İnkılapçılık (Devrimcilik) ilkeleri eklenerek “altı ok” kavramı benimsenmiştir. Şubat 1937‘de yapılan bir anayasa değişikliğiyle altı ok ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına da eklenmiştir.](Vikipedi)

Atatürkçülük Kemalizmi içerir; Cumhuriyetçilik her ikisini de içerir. Ben, en kapsayıcı ve evrensel  olduğu için  “Cumhuriyetçi” ve “Cumhuriyetçilik” kavramlarını kullanmayı tercih ederim. Ahmet Hakan’ın yazısından “Kemalistler” deyişini kaldırın yerine “Cumhuriyetçiler” sözcüğünü yazın, gizlenen amaç hemen ortaya çıkar: “AKP’liler Cumhuriyet düşmanıdır!”. “Cumhuriyetçi”,  cumhuriyet rejim ve düzeninin savunucusu anlamına gelir.

Devrimleri yapan Cumhuriyet rejimidir.  Tarikatları,Tekke ve Zaviyeleri, Cumhuriyet rejimi kapattı. Alfabe (Harf) devrimini Cumhuriyet yaptı.

Kemalizm ve Atatürkçülük bir dünya görüşünün adıdır.  Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilik ise bir rejimin ve dünya düzeninin adıdır.

Vikipedi’nin verdiği sıradan Kemalizm tanımı elbette bir doğma değil. Tanrı buyruğu değil insan zekasının ve toplumsal kültürünün ürünü. İnsan ürünü olduğu için zamana ve zemine uygun olarak evrim geçirir. Her zaman çağının çağdaşıdır. Altı Ok’tan Cumhuriyetçilik ilkesi temel özelliktir. Geriye kalan 5 ilke Cumhuriyet’in niteliklerini ifade eder: Türkiye Cumhuriyeti;  Halkçıdır, Milliyetçidir, Laiktir, Devletçidir, Devrimcidir.

Françoise Germain-Robin’in Nedim Gürsel’le yapıp  12  Aralık 2002 tarihli l’Humanité (Fransız Komünist Partisi’nin organı) gazetesinde yayınlanan söyleşide son soru şöyle: –“Kemalizm, Türk halkını bugünkü demokrasi talebi ile bağdaşıyor mu?”

Yazar Nedim Gürsel 14 yıl önce şöyle cevap veriyor:

-“Hayır, Kemalizm 1930’lu yıllarda Avrupa’daki faşizm ve tek parti(ler) modeline göre yapılandırıldı.Türk halkını demokratlaştırmak için onu Kemalizm’den ve askerin etkisinden arındırmak gerektiğini düşünüyorum.”

 Nedim Gürsel’e o zaman çok kızdım. Hürriyet  gazetesinde (22 Şubat 2005, “Bir Ecnebi Olarak Bazı Türkler”)  canına okudum ama AKP iktidarı onun tavsiyelerini talimat (!) kabul edip o günden sonra Türkiye’yi Kemalizm’den (Cumhuriyet ilkelerinden ve devrim yasalarından) arındırdı, TSK’nın ağzını-burnunu, kanatlarını kırdı!  Böylece çağdaş Cumhuriyet’in  birleştirici eklemleri  parçalanmış oldu. Sonuç: Türkiye’nin  23 Eylül 2016 günü içinde bulunduğu cehennem sahneleri! İyi mi? Avrupa Birliği ve  ABD’nin düşünce vakıfları kıçlarına kına yakabilir artık!

AKP dostu Nilüfer Göle, akıl vermek ve sıla manzaralarını  görmek için  bu yaz memlekete geldi mi acaba?

Özdemir İnce

23 Eylül 2016

***

TARİKAT DİNDEN SAPMADIR, KÖLELİK YOLUDUR

Bazı  mesajlar beni kuşkuya düşürüyor : Bu insanların beynine çip mi yerleştirmişler, yoksa belli bir hedefe programlanmış robotlar mı ?

Yahya Selçuk adlı okurcu da bunlardan biri. Bakın yazılarımdan nasıl bir sonuç çıkarmış:

“CHP tam senlik bir parti, kullanılma tarihi geçmiş, çağdaşlaşmaya çalışmadığı için çağdışı kalmış…”

CIA’nın insanların ve robotların kafasına yerleştirdiği  çiplerde var bu cümle.

“Sana ulaşan okurlarını horlayıp onları bir boktan anlamayan yerine koyduğun….”

Doğrusunu söylemek gerekirse, insanlara ve halka a priori saygım, sevgim yoktur. Özellikle de beyninde bir CIA çipi bulunan Yahya Selçuk gibilere.

Vatan gazetesi yazarı  Mehmet Tezkan’ı “Tarikatların etkin olduğu ülkede demokrasi olmaz !” (11.08.08)  ve “Tarikatların gölgesinde göstermelik demokrasi !” (12.08.08) yazılarından dolayı kutlamak istiyorum. Daha önce de bu konuya değinmiş miydi anımsamıyorum, ama Türk siyasetinin irinli yarasını işaret ediyor.

Türk siyasetine, seçim sistemine ve seçim sonuçlarına tarikatlar açısından baktığımız zaman Türkiye’nin bir feodalite ve aşiret devleti olduğunu, seçmenlerin henüz özgür bilinçle tanışmadığı görülecektir. Türkiye’nin modern devletini henüz kuramadığı ve kuruluşun önündeki en büyük engelin de gene tarikatlar olduğu… Nerede kamuoyunu yoklayıp duranlar?

Bu nedenle AKP’nin kapatılması davasında ve ardından Ergenekon davasında bugüne kadar söyleyecek bir laf bulan gazete yazıcıları tarikatlar ile ilgilenecekler mi ? Hiç sanmam, bu konuyu kulakla idare edemezler, ciddi ciddi okumalara girişmeleri gerek.

Ben “Türkiye’nin en büyük düşmanı tarikatlardır !” diye yazayım da en azından bu cümlenin yanlış (!) olduğunu kanıtlamaya kalkışırlar.

Anayasa’nın 174. maddesi tarafından korunan 30 teşrinisani 1341  tarihli ve 677 sayılı Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklar ile birtakım unvanların men ve ilgasina dair devrim yasası tarikatları yasaklamıştır.

Daha açık ve okunaklı yazacak olursak : 30 Kasım 1925’ten bu yana tarikatlar yasaklanmıştır.

Peki fiilen yasak mıdır ? Hayır !

1950’li yılların başında Adnan Menderes tarafından Nurculuk serbest bırakılarak Anayasa ilga edilmiş ve 30 Kasım 1925 tarihli ve 677 sayılı kanun yok farzedilmiştir.

1950 yılından bu yana gelmiş geçmiş bütün Yargıtay Başsavcıları, Cumhuriyet Savcıları suç işlemiş ve işlemektedirler.

“Uzlaşma ! Uzlaşma !” diye hönkürenler Cumhuriyet’in en önemli dayanaklarından biri olan 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı yasanın iptal edilmesini istemektedirler. O zaman Cumhuriyet düzenin yapıları, İslamcı düzenin yapıları olan tarikatlarla bir arada yaşayacaktır; cumhuriyet düzeni yok olacaktır.

 (HÜRRİYET, 20 AĞUSTOS 2008)

***

TARİKATLAR VE CEMAATLARIN ÜNİVERSİTE OYUNLARI

Bazı sosyolog, siyaset bilimci (!), politikacı tarafından sivil toplum örgütleri (STÖ) olarak kakalanmak istenen tarikatlar üzerine 2006 yılında da yazılar yazmıştım. O sürekçe 1 Ekim 2006 günü Anadolu üniversitelerinden birinde çalışan bir öğrenim üyesinden e-posta aldım. Öğretim üyesi tarikatların şerrinden korktuğu için, doğal olarak kimliğinin ve çalıştığı üniversitenin adının gizlenmesini rica ediyordu. Zaten aradan geçen zaman içinde öğrenim üyesinin ve üniversitenin kimliği iyice yaygınlaştı ve anonimleşti.

Prof.Dr.Binnaz Toprak’ın araştırmasında adları verilmeyen, kimlikleri saklanan kişilerin militanlar tarafından nasıl bulunduğunu ve tehdit edildiğini ilgililerden öğrenmiş bulunuyoruz. Öğretim üyesinin e-postasından aktarıyorum:

“Tarikatlarla ilgili yazılarınızı zevkle okuyorum. Maalesef ülkemizdeki bazı ‘sözde aydın’ların, bu grup ve toplulukların çağdaş toplum düzeni için ne denli büyük engel ve tehlike oluşturduklarını görmemeleri belki de görmek istememeleri, Türkiye’nin geleceği konusundaki endişelerimizi artırıyor.

20 yıllık öğretim üyeliğim boyunca, adına tarikat ya da cemaat denen bu oluşumların, nasıl çıkar ilişkileri ile iç içe olduklarını gözlemledim” diye yazıyor.

Cemaat ve tarikat mensuplarının, öğretim üyesi tarafından saptanan bazı marifetleri :

  • Asistanlık sınavlarında cemaat mensuplarına önceden soru vermek.
  • Okul ve bölüm birincilerini, asistanlık sınavına girmemeleri konusunda uyarmak, tehdit etmek, başvuru dilekçelerini almamak ve alınmasını engellemek.
  • Kendi cemaatlerinden olan kişilerin tez savunma ve yeterlik sınavlarında, jüri üyelerinin kendi cemaat mensuplarından oluşmasını sağlamak. Gerektiğinde kurulmuş jürileri bozdurmak ve uygun bir jüri kurdurmak için “gerçekte onlardan olmayan ancak onlarla iyi geçinmeye çalışan” yönetici ve öğretim üyelerini kullanmak.
  • Derslerde kız ve erkek öğrencilerin aynı sıralarda oturmasını engellemek.
  • Kız öğrencilere türban takmaları için baskı yapan veya türban çıkaranları cezalandıran erkek öğrencileri koruyup kollamak.
  • Mezuniyet not ortalaması, işe girişte önemli olmaya başladıktan sonra, kendi cemaat mensuplarına çok yüksek notlar verip, derece sıralamasını kendilerinden olan öğrenciler lehine değiştirmek.
  • Kendi cemaat mensuplarının akademik yükselmelerini kolaylaştırmak için “sahte bilimsel dergiler” basmak, bunlara gerçekmiş izlenimi vermek için, (bir kısmı) kendileri ile işbirliği halindeki öğrenim üyelerinin isimlerini hakem listesine yazmak.
  • Yine cemaat mensuplarının akademik yükselmelerini kolaylaştırmak için, özellikle tıp ve bazı fen bilimleri alanlarında, ilgisiz bilim dallarındaki cemaat mensuplarının isimlerini ortak bir çabayla yapılmış yayınlara yazdırmak. Bazen bazı makalelerde 7-8 isme kadar çıkıyorlar.
  • Sonuç olarak, yukarıdakilere benzer daha birçok konuda, “kendi aralarında hukuk tanımaz bir dayanışma” içine girip, kendilerinden olmayanları “haksız rekabet”le karşı karşıya bırakıyorlar.

Tarikat ve cemaat değil bu mübarekler ! Sanki organize suç örgütü, mafya gibi çalışıyorlar !..

(HÜRRİYET, 4 ŞUBAT 2009)

***

TARİKAT VE CEMAAT NE İŞE YARAR ?

11 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Cumartesi’de Ayşe Arman’ın bir söyleşisi yayınlandı : “Kocamı Fethullahçılara kaptırdım oğlumu asla vermeyeceğim.”

Leyla T., New York’ta yaşayan 36 yaşında  bir  reklamcı. İstanbul’da halkla ilişkiler yaparken bir ressama aşık oluyor ve onun peşinden New York’a gidiyor. Evleniyorlar, bir de oğulları oluyor. Ama günün birinde peri masalı bir kabusa dönüşüyor : Kocasını Fethullahçılara kaptırıyor.

Leyla T.’nin kocası tam anlamıyla bir Newyork bohemiymiş, şimdi beş vakit namazında bir cemaat neferi.

Öykünün benim için ilginç bir yanı yok. Leyla T.’nin kocası yetişkin bir insan, en azından otuzlarında, kırklarında. Özgür bir karar vermiş. Bizi ilgilendirmez. Leyla T.’nin aklı varsa kocasından hemen boşanır. Kimseden şikayet etmeye hakkı yok.

Türkiye’nin yüzlerce il, ilçe ve kasabalarındaki evlerde ve yurtlarda binlerce çocuk şu anda Fethullahçı haddesinden geçmekte ve Hükümet bu işlere engel olacağına teşvik etmekte. Okulların adını bile anmıyorum. Uşak’taki ya da başka bir yerdeki yurtlar hakkında bana anlatılanları aktarsam ağzınız uçuklar.

Mercedes arabasının anahtarını Fethullahçı kadroya teslim edip çalındı diye ortalığı velveleye veren kadınlar biliyorum.

Mesut Hasan Benli’nin eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’la ilgili haberinden bir alıntı yapacağım:

“Yemekte Fethullah Gülen cemaatinin faaliyetleri hakkında bilgi veren Atasagun bu grubu en tehlikeli grup olarak gördüğünü belirtiyor. Cemaatin 60 trilyon bir parayı yönettiğini öne süren Atasagun, şöyle devam ediyor : ‘Yurtdışındaki okul açma faaliyetleri çok iyi  organize ediliyor. Bizim gözlemlerimize göre bu Gülen grubunun başarabileceği bir şey değil. Mutlaka başka bir destek konusu. Taa MSP’den beri bunlar hükümet ortağı olduklarında üç bakanlık üzerinde çok ısrarlı oluyorlar. Milli Eğitim, İçişleri, Adalet. Bir de fırsat bulabilirlerse Sanayi Bakanlığı. Bunlar sonunda devletin pek çok kademesinde yer etmişler. Belki size ters gelecek bu söylediğim, ama şöyle yumruğu vurmadan bu temizlenmez. Biz içimizde irticacı barındırmayız. Şu kadarını söyleyeyim, bizde şu an imam-hatipten mezun olmuş kimse yok.” (Radikal, 29.03.09, S.9)

Bunları söyleyen eski MİT Müsteşarı, unutulmuş bir mezra-köyün muhtarı değil ! Bu nedenle kendisine “Peki siz ne yaptınız, efendim ?” diye soru sormak hakkına sahibiz.

Şenkal Atasagun, Arap ülkelerindeki, başta Sudan olmak üzere Afrika’daki Müslüman ülkelerdeki  İslamcı örgütlerin yaptıklarıyla ilgili bilgi sahibi değil mi(ydi) ? İslamcı örgüt, cemaat ve tarikatın (bir siyasal İslam hareketi olarak) iktidarı ele geçirmeye kalkışacağını bilmiyor mu(ydu) ? Türkiye’deki oluşumların yurtdışı ilişkilerini araştırmamışlar mı ?

Bu sorularıma bir yanıt alacağımı sanmıyorum. Bu konuda Faik Bulut’un “İslamcı Örgütler 1” (Cumhuriyet Kitapları) adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.

(HÜRRİYET, 21 NİSAN 2009)

***

NOTA BENE: 21 Nisan 2009’da yani 7 yıl önce yazılmış şu cümleye bakın:

İslamcı örgüt, cemaat ve tarikatın (bir siyasal İslam hareketi olarak) iktidarı ele geçirmeye kalkışacağını bilmiyor mu(ydu) ?”

AKP ve Başyüce, FETÖ’nün ortaklıkla yetinmeyip “patron” olmak isteyeceğini tahmin edemeyecek kadar onunla özdeşleşmiş miydi? Evet, özdeşleşmişti!