FİTNE YUVASI TARİKATLAR (5)

AKP, kurucuları ve yöneticilerinin tamamı, arkadaşlarıyla lokantaya gidip de hesap zamanı tuvalete gidiyorum numarasıyla sıvışan tufeyliye benziyorlar. Ya da komşu dairede randevu evi var, gece-gündüz giren çıkan belli değil; ama o  dairede oturanlar “Vallah bizim haberimiz yok!” diyorlar. Araştırın, onlar da işin içindedir.

Kaba benzetmeler yaptığım için ayıplamayın beni. Toplum ve medyaya egemen olan Kötülük ve Hırtlık karşısında Küfür ve Argo’ya dayalı yeni bir dil kullanmak gerekiyor. Tarih boyu ortaya çıkan her müsibet gibi Fettulahçı marifetleri de Kemalizm’e bağlayan iblislere cevaben “Hassiktir!” demekten başka çare yoktur ve binlerce bilimsel araştırmadan çok daha etkilidir.

“Fitne Yuvası Tarikatlar” seçmesi burada bitiyor. Öteki örnekler kitaplarımda ve gazete yazılarımda. Yayınlandıkları zaman okurlar ve her türlü  iktidar sahipleri Nasreddin Hoca’nın eşeğinin yellenmesi sanmışlardı. Yellenme en fazla iki dakika da etkisini yitirir ama bu yazılar o kokunun devam ettiğinin tanığı ve kanıtıdır. Bu nedenle döne döne okunması gerekir, çünkü bu türden bir başka özet yok!!!!!!!!

Özdemir İnce

26 Eylül 2016

***

DİNİN EKONOMİYE ALET EDİLMESİ

Gazetelerin köşe yazarlarına, politikacılara ve milletvekillerine tavsiyem: Avrupa İstikrar Girişimi tarafından hazırlanan  Kayseri’nin Protestanları konulu raporu www.esiweb.org  sitesinden bulup okusunlar. Ama isterseniz, önce biz birlikte okuyalım:

“Tekstil şirketi sahibi ve Müstakil Sanayiciler ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Kayseri şubesinin müdürü olan Celal Hasnalcacı şu açıklamayı yapıyor: ‘Anadolu kapitalistlerinin yükselişi, sahip oldukları Protestan iş etiği sayesinde oldu. Müsriflik yok, spekülasyon yok, kârlar yeniden yatırıma aktarılıyor’.” diyor.

Kayserililer yukardan aşağıya, hepsi, dini ekonomiye alet etmekte uzman. Yarın, Hıristiyanlığın yatırım yapmak için değil dağıtmak için biriktirmeyi teşvik ettiğini açıklayacağım.

“Önde gelen Türk toplumbilimcilerinden biri olan Hakan Yavuz’a göre… İslami idealler ve 1980’lerin ilk yıllarında ortaya çıkan yeni orta sınıfın maddi çıkarları arasında giderek büyüyen bir ilişki görülüyor. Anadolu’daki Sufilik akımının geleneklerine dikkat çekiyor ve Türkiye’de yazılı metinlere dayalı ve bunların yayınlanmasıyla giderek yaygınlaşan en güçlü İslami hareketin kurucusu olan Said-i Nursi, İslam’ı ilerletmek amacıyla, Müslümanları modern Batı bilimini ve teknolojisini öğrenmeye ve uygulamaya teşvik ediyor. Ayrıca ‘İslam’ı anlamak, zamana, yere ve ortama bağlı olduğundan, farklı görüşlerin seslendirilmesi’ gerektiğini savunuyor. Yavuz’a göre, ‘Nur hareketini ve toplumsal etkisini doğru düzgün anlamadan, Türkiye’deki İslami kimlik hareketinin barışcıl ve kademeli ilerleme dinamiği anlaşılamaz.” (AİG Raporusu Özeti, S.16-17)

Bu yazı dizisini yarınki yazı ile bitirmeyi planladığım için daha fazla alıntı yapmayacağım. Raporun  tamamı ya da özeti okunduğu zaman, dininin siyasete ve ekonomiye alet edildiği görülecektir. AİG Raporu, Türkiye’nin sanayileşmesinin lokomotifi olarak Nakşibendiliği, Nurculuğu ve Fethullahçılığı göstermektedir. Buradan hareketle, raporun bu üçlü tarafından finanse edildiği de düşünülebilir.

Ama ben işin içinde ABD’nin Ilımlı İslam politikası olduğunu düşünüyorum. Zaten AİG raporunda kullanılan terminoloji daha önce değişik zamanlarda ABD görevlileri, uzmanları ve eski CİA mensupları tarafından kullanılmıştı.

Arşiv sahipleri, AKP politikasının ve Anadolu Kaplanları hamlesinin ABD’nin adamları tarafından “Protestan İslamlık” olarak tanımlandığını kolayca anımsarlar.

ABD ve onun izinden giden Avrupa İstikrar Girişimi, Türkiye İslamı’na Ilımlı İslam kaftanı giydirerek, bu İslamı Türkiye’ye, Avrupa ve dünyaya satmak istemektedir.

Benim bu rapordan çıkardığım işte budur.

Ancak, “Bununla birlikte, sağlanan uzlaşmada hemen ilk bakışta çok az başarılı olunduğu görülen bir alan var: Ekonomide kadının rolü. Bu, gerçekten Avrupa Birliği’ni iktisadi açıdan yakalamak isteyen Orta Anadolu’nun en zayıf noktası.” (S.19)

(HÜRRİYET, 17 ŞUBAT 2006)

***

ARA SONUÇ

Avrupa İstikrar Girişimi raporu, Cumhuriyet’in kazanımlarını gizlediği gibi, kadının özgürleşmesi için, sanayileşmede erkekle eşit konumda yer alabilmesi için laik dünya görüşünü benimsemek gerektiğini bilinçli bir şekilde es geçiyor.

Kayserili sanayicilerin etiği ile Protestan ahlakı arasında ilişki kurmak son derece verimli bir maden ama (İncil’den alıntılarla) bu yazıda kısa keseceğim:

“Kendi adına mal biriktiren ama Tanrı önünde zengin olmayan insanın durumu budur.” (Luka İncili,12:21)

“Varını yoğunu sat, yoksullara dağıt. Böylelikle göklerde varlığın olacaktır. Sonra ardım sıra gel !” (Luka, 18:21)

“Parası bol kişilerin Tanrı hükümranlığına girmeleri ne denli güçtür! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin kişinin Tanrı hükümranlığına girmesinden daha kolaydır.” (Luka, 18:24)

“İmanlıların tümü bir arada bulunuyor, her şeyi ortaklaşa kullanıyorlardı. Mallarını mülklerini satıyor ve bunun parasını herkese ihtiyacına göre dağıtıyorlardı.” (Elçilerin İşleri, 2:44-45)

“Aralarında yoksul olan yoktu. Çünkü toprak ya da ev sahibi olanlar bunları satar, sattıklarının bedelini getirip elçilerin buyruğuna verirlerdi; bu da herkese ihtiyacına göre dağıtılırdı.” (Elçilerin İşleri, 4:34-35)

“Kutsallara yapılacak para yardımına gelince:… Haftanın ilk günü herkes kazancına göre bir miktar para ayırıp biriktirsin…” (1.Korintliler, 16: 1-4)

İlk Hıristiyanlar neden para biriktiriyorlar? Fabrika yatırımı yapmak için mi? Haberci (Havari, Resul) Pavlos, Korintoslulara yazdığı I.Mektup’ta “yoksullara bağış yapmak için” para biriktirmelerini söylüyor.

Luther’in, Calvin’in ve Max Weber’in iddialarının aksine ilk Hıristiyanlar bireysel yatırım yapmak için değil ama vermek, dağıtmak, paylaşmak için biriktirmektedir. Yani kendi gereksinimi, bireysel kullanımı için para biriktirmek hem Tevrat’a (Eski Sözleşme) hem de İncil’e (Yeni Sözleşme) aykırıdır.

Ama Luther ile Calvin ve onlardan türeyen protestan-püriten tarikatlar, Papalık ve Feodal düzen ile mücadele etmek için ilk kaynaklara dönmeyi tavsiye etmektedir. Ne var ki ilk kaynakların paylaşmayı öğütlediği, Luka İncili’nde ve öteki üç İncil’de yazmaktadır.

Anlayacağınız, Luther ve Calvin, Burjuvazi ile Prenslerin dinsel bakımdan ellerini güçlendirmek için Protestanlığı icat etmişler, Max Weber de çağdaş kapitalizmin tellallığını yaparken onları kullanmaktadır.

Avrupa İstikrar Girişimi’nin (European Stability Initiative)  Kayserili Protestanlar üzerine yayınladığı rapor, Türkiye üzerinde oynanan oyunların ve bazı Sivil Toplum Örgütlerinin bu oyundaki tehlikeli ve güdümlü payının çok anlamlı bir tanığı.

Zorunlu bir Paris yolculuğu dolayısıyla, en kısa zamanda tekrar ele almak üzere, bu konuya şimdilik ara veriyorum.

(HÜRRİYET, 18 ŞUBAT 2006)

***

TARİKAT VE SİYASET

Siyasetçinin, “Biz inançlara saygılı laikten yanayız!” demesi tüylerimi diken diken eder. Bu cümle, inançlara saygılı olmayan laikliğin de olabileceğini kabul etmektir. Aslında laiklik ikisini de umursamaz. Din ve inanç “kendileri için” kaldıkları sürece laiklik onların varlığını bile hissetmez. Ama toplumsal hayatı ele geçirmek istedikleri zaman, bireyi ve toplumu onlara karşı korur. İsterseniz şöyle bir benzetme yapalım: Laiklik bir kale surudur, duvarıdır. Olduğu yerde durur ve kalenin içini korur. İçeri girip egemen olmak isteyen bir dine ve bir inanca izin vermez. Çünkü içerde her bireyin ve inancın eşit olduğu bir kamusal alan vardır.

Yaptığım tanım laikliğin en yalın, en doğru, en tarafsız tanımıdır.

CHP Genel Başkanı geçenlerde “Biz siyasete karışmayan tarikatlara saygılıyız!” dedi. Ve laf değirmencilerine fırsat çıktı. Bol bol boş laf öğüttüler. Kılıçdaroğlu, bir CHP’li tarikatları (iki kez çoğul oluyor ya neyse) karaladığı için söylemiş bu cümleyi. Kılıçdaroğlu tarikatlardan haklı olarak korktuğu için söylemiş olmalı.

Koskoca CHP tarikatlardan korkuyor! Korkmalı zaten!

Bu korku, Anayasa’nın 174.maddesinin koruduğu 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”un çıkartılmasının ne kadar haklı ve doğru olduğunu göstermektedir.

Bilindiği gibi, Şeyh Said İsyanı dolayısıyla çıkartılan bu yasa bütün tarikatları yasaklamaktaydı.

Enver Behnan Şapolyo’nun “Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi” (Elif Kitabevi)’nde yazdığına göre sadece İstanbul’da 450 tekke vardı. Aynı kaynağa göre İslâm âleminde 166 adet tarikat varmış. Bu 166 tarikatın büyük bir çoğunluğu büyük bir olasılıkla Anadolu’da kazan kaynatmaktaydı. Cumhuriyet bunları yasaklamasaydı devrimleri kesinlikle gerçekleştiremezdi.

“Yasakladı de ne oldu, tarikatlar yeraltına kaydı, zamanı gelince (şimdi yani) ortaya çıktı!” diyorlar. Dedikleri doğru! Ama yasaklanıp kapatılmasalardı devrimlere engel olurlardı, ayaklanmalar olurdu, iç savaş çıkardı. Tarikatlar 1950’ye kadar ağır baskı altındaydı. 1950-1975 arasında iktidara gelenler durumu idare ettiler. Daha sonra önleri açıldı. 1925-1975 yılları arasında, sindirebildikleri kadar Cumhuriyet’i içlerine sindirdiler, sekülerleştikleri (!) kadar sekülerleştiler. Yoksa hepsi Hızbullah gibi olurdu.

İddia edildiği gibi Tarikatlar bir sivil toplum örgütü değildir, demokratik toplum örgütü hiç değildir. Şeyhleri, STÖ’lerde olduğu gibi seçimle başa gelmez. Mürit özgür ve bireysel iradesine sahip değildir. Yani tarikat müridi özgür iradeli bağımsız bir seçmen değildir. Olamaz. Tarikatlar ve müridleri en fazla Anglo-Sakson türünden sekülerleşmeyi kabul edebilirler ama Cumhuriyet laikliğinin kesinlikle karşısındadırlar.

Bu kimlikleri içinde tarikatların tamamı, laik ve  demokratik cumhuriyet düzeni için tehlike kaynaklarıdır. Taşlaşmış statükoyu temsil ederler. Bu özelliklere sahip tarikatlara saygı duymak en azından siyasal saflık olur. İki anlamda da!

(HÜRRİYET, 25 ŞUBAT 2011)