FRANSA’NIN TOPUĞUNDAKİ DEVEDİKENİ (1)

Günlerden 16 kasım, pazartesi. CNN-Türk televizyonunda, Ahmet Hakan komutasında, televizyon bülbülleri Paris’teki terörist saldırılarını tartışıyorlar: Fransa’daki Müslümanlar dışlandıkları için İŞİD’çi oluyorlarmış.

 Dışlanma konusunda size bir olay anlatayım:

 Yıl 1986. Bir Marsilya gazetesi boğa güreşi konusunda benimle söyleşi yapmak istediği için Feria döneminde davetli olarak güney Fransa’daki Nimes kentine gitmişim, Paris’ten. Gösteriden önce bir kahvenin tezgahında barmenle sohbet ederek perno (yeşil renkli rakıya benzer bir içki) içiyorum. Tezgahın ucunda bir Magrepli (Kuzey Afrikalı) oturuyor. Bana nereli olduğumu soruyor. Paris’te oturan Türk olduğumu söylüyorum.

-İçki içmekten utanmıyor musun? diye çıkışıyor.

-Nedenmiş o? diye soruyorum.

-Ramazan ayındayız, Ramazan’da Müslümanlar yemek yemez, içki içmez! diyor.

-Müslüman olduğumu nereden çıkarttın, ben ateist bir Yahudi’yim ve Türkiye laik bir cumhuriyettir, Fransa gibi, diyorum.

 Adam belki Fransa vatandaşıydı ama herkesin kendisi gibi Müslüman olmasını, İslam’ın bütün dünyada egemen olmasını istemek bir yana isteğini başkalarına zorla kabul ettirmeye yelteniyordu. İslamın amacının, bütün dinler gibi insanlığa hizmet olduğunu unutuyordu. Yaşadığı laik ülkede anayasanın bütün dinlerin üzerinde olduğunu kabul etmiyordu. Tıpkı Türkiye’nin İslamcıları gibi…

 Şimdi cevap verin: Kim kimi dışlıyor? Dışlayan dışlanmaz mı?!

Tarihte “olan olmasaydı” tarzı bir varsayım yöntemi yoktur. “Teyzemin taşakları olsaydı dayım olurdu” misali yani. Olan olmuştur: ABD, SSCB  desteğinde komünizmi deneyen Afganistan’a burnunu sokmasaydı; Irak’ı iki kez işgal etmeseydi; “Demokrasi getirmek” ayaklarıyla, Arap baharlarını fışşıklamasaydı; Suriye’de Esat rejimini devirmeye kalkmasaydı olanlar olmazdı (mı?) Ama olanlar oldu. Ve ne var ki  Suudi Arabistan’ı, Birleşik Arap Emirlikleri’ni demokratikleştirmek bir türlü ABD’nin aklına gelmiyor.

İyi ama bu İŞİD’e nasıl engel olunacak? Herkes  yedi dereden su getiriyor. Derken, Mustafa Akyol patlatıyor: “Tek yol laiklik. Müslüman ülkelerin laikleşmesi. Ama CHP tek parti hükumetinin (1923-1950) aşırılıklarına sapmadan!” demez mi? Bu Mustafa Akyol beni yıllarca “Laikçi olmak”la suçlayan, beni ABD’ye İngilizce yazılarıyla rapor eden Mustafa Akyol değil mi? Beni yıllarca laikçi olmaklığımla suçlayan Ahmet Hakan da desteklemiyor mu Mustafa Akyol’u? Hayret ki ne hayret!…

Ahmet Hakan’ın bülbülleri, İŞİD konusunda, ABD’yi, Fransa’yı, İngiltere’yi, emperyalizmi suçlayıp sorumlu tutuyor: İŞID’ın müslümanlığı sapkın müslümanlıkmış, aslında İslam sütten çıkmış ak kaşıkmış, barışcıymış. Vay benim köse sakalım! Adamlar, ilk dört halifeden üçünün cinayete kurban gittiğini unutuyorlar. Asıl arızanın bizzat İslam’dan ve hiziplerinden kaynaklandığını ne zaman anlayacaklar? Kubilay’ın güzelim başını kesenler İŞİD’cilerin ataları değil mi? Bağımsızlık savaşımızda İngiliz ve Yunan’la işbirliği halinde neden isyanlar çıkardılar? Cumhuriyet devrimlerine karşı neden durmadan isyan ettiler? Cumhuriyet bu yaratıkları ezdiği için mi aşırılığa kaçtı? Her konuda bozguna uğramış ve halkı inim inim inleten AKP neden hâlâ iktidarda?

 AKP’nin İslamcı siyasetinin yıkımlarını ne zaman görecekler? Imam-Hatipler’in yarattığı toplumsal tehlikeleri ne zaman anlayacaklar?

 Hürriyet gazetesinde yazarken biri 2003’te, ikincisi 2005 yılında olmak üzere iki kez Paris’e gittim. Yazdığım yazılar İslamcı & Fethullahçı koaliyonunu fena halde öfkelendirdi. Bu yazılardan bir bölümünü iki fasılda yayınlayacağım.  Bu yazıların tamamı (Mini Etekli Kız Kavgası; Paris Yanıyor), “Irak Seferi”, “Hai Toranağa” (Japonya yazılar) ve “Eretz  Israel (İsrail  izlenimleri) ile birlikte GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ’ın (Kaynak Yayınları) geliştirilmiş ikinci baskısında yer alıyor.

 Mart 2015’te yapılan 1000 adet kitap hâlâ bitmedi. Yazıcı milletinin palavraları 100 binler satıyor. Bir iddiaya göre: Kitap fuarlarına katılmadığım, imza günleri yapmadığım, televizyona çıkmadığım için 1000 adet kitabım satılamıyormuş.

 Özdemir İnce

18 Kasım 2015

***

1.

MİNİ ETEKLİ KIZI DİRİ DİRİ YAKTILAR

20/12/2003

[Hürriyet yazarı Özdemir İnce, 5 milyon Müslüman’ın yaşadığı Fransa’da, türbanın yasaklanmasına varacak olayları inceledi. 30’a yakın kişiyle görüştü ve yazdı. Laiklik Kurulu’nun Türk üyesi Gaye Petek, “Kızlara karşı yoğun baskılar ortaya çıktı. Bir genç kız, kısa etek nedeniyle bir sitenin çöp odasında diri diri yakıldı” dedi.]

1789 Fransız devriminden önce ‘Kilisenin büyük kızı’ olarak tanımlanan Fransa, 19. yüzyıl boyunca adım adım laikleşmeye başladı. Laikleşmenin en yoğun meydan savaşları ‘okul’da verildi. Fransız laikleşme tarihini ‘okul’un laikleşmesi olarak da kabul edebiliriz. ‘Okul’un laikleşme süreci 1871 Paris Komünü ile başladı ve 1914’e kadar sürdü.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Fransa Cumhuriyeti ile ilk buluşması okulda gerçekleşti. 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğrenim Birliği Yasası) Türkiye Ulusal Eğitim sisteminin laikleşmesi sürecinin başlangıcıdır.

Bu iki cumhuriyet de ‘okul’ laikleşmeden toplumsal düzenin laikleşmeyeceğini anlamıştır. 1905 yılı Fransız toplumu için son derece önemlidir: Din ve devlet işleri bir yasa ile kesinlikle ayrıldı, Katolik Kilisesi laik devlet için bir tehdit olmaktan çıktı ve Cumhuriyetçi Pakt gerçekleşti. Böylece Fransa ‘Kilisenin büyük kızı’ sıfatını kesinlikte bıraktı.

Cumhurbaşkanı Chirac tarafından kurulan Laiklik Komisyonu (Cumhuriyette laiklik ilkesinin uygulanması konusunda fikir üretecek komisyon) raporunda, Fransız Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesi temeli üzerine bina edildiğini yazdıktan sonra bu laiklik ilkesini betimliyor:

“Cumhuriyetçi Pakt’ın köşe taşı, orta direği olan laiklik birbirinden ayrılmaz üç değeri kendine temel alır: İnanç özgürlüğü, inanç ve dinsel tercih hakkında eşitlik, siyasal iktidarın yansızlığı (nötralitesi). İnanç özgürlüğü, her vatandaşa kendi inançsal ya da dinsel hayatını seçme hakkı tanır. Hak eşitliği her türlü ayrımcılık ve zorlamayı yasaklar. Devlet hiçbir tercihe ayrıcalık tanımaz. Siyasal iktidar inanç ve din alanlarında her türlü müdahaleden uzak durarak kendi sınırlarını belirler.”

Devlet ve din işlerinin 1905’te yasayla ayrılmasına karşın laiklik ilkin 1946, daha sonra da 1959 yılında anayasal ilke oldu Fransa’da. Oysa Türkiye’de laiklik ilkesi Anayasa’ya 5.2.1937 tarihinde girdi.

Fransa ile Türkiye’nin anayasalarının 2. maddeleri neredeyse aynı:

“Fransa, bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir devlettir. Köken, ırk ya da din ayrımı yapmaksızın bütün yurttaşların yasa önünde eşitliğini sağlar.”

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

Fransa’da 1905 tarihli Cumhuriyetçi Pakt kadar 1789 Büyük Fransız Devrimi’nin “Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik” ilkesi de önemli. Türkiye Cumhuriyeti herhangi bir resmi metinde yer almamasına karşın bu ilkeye duygusal ve zihinsel bakımdan epeyce bağlı. Fransa’nın dayandığı laiklik, laikliğin dayandığı 1905 Cumhuriyetçi Pakt ve 1789’un özgürlük ilkesi, kilise tarafından değil, yeni bir dinsel unsur olan İslam’ın köktendinci yani İslamcı anlayışı tarafından tehdit edilmekte. Fransa’nın durumunda da bir garabet var: Tehdidin askerleri ya sonradan olma ‘Fransızlar’ ya da ülkede çalışan konuk olarak bulunan Müslüman göçmenler. Geleneksel Fransa, “Dağdan gelip bağdakini kovmaya kalkışmak” olarak tanımlıyor bu durumu.

Laiklik Kurulu’nun Türk üyesi ve Paris Elele Derneği Başkanı Gaye Petek, 1989’da ortaya çıkan ‘İslami başörtüsü’nün (türbanın) son 2 yıl içinde toplum ve toplumun bireylerine karşı bir tehlikeye dönüştüğünü söylüyor. Başlangıçta hoşgörü ortamından yararlanan bu hareketi Milli Eğitim Bakanlığı iyi değerlendirememiş, hatta örtbas etmiş. Kesin sayılar vermekten kaçınmış. Kimi zaman 150 kadar vaka var denmiş, kimi zaman da 1500 falan…

“Elbette öğretmenler, müdürler durumdan tedirgindi. Grev yapıyorlardı. Ancak son bir yılda durum değişti” diyor Gaye Petek. “Artık mahallelerde, sitelerde de kızlara karşı yoğun baskılar ortaya çıktı, gündelik hayat tarzı tehdit edilmeye başlandı. Örneğin, bir genç kız kısa etekle dolaştığı için bir sitenin çöp odasında diri diri yakıldı. Bazı erkekler, mahalle ve sitelerin Ali kıran baş keseni olmaya ve insanların nasıl yaşayacaklarına karar vermeye kadar vardırdılar işi. Getto demekten hoşlanılmıyor ama 20 yıldır gettolarda olup bitenler gizlendi. Biz ve bizim gibi dernekler bu olayları, kadınlara uygulanan şiddeti hükümete açtığımız zaman, dört-beş yıldır bize ‘Aman bu konuları açmayın, göçmenleri gücendirip yaralamayın!’ diyorlardı.”

Gaye Petek’e göre: 1960’larda böyle bir sorun yoktu. Sanıldığı gibi, bu olaylarda İran ya da Suudi Arabistan’ın örnek alınmasının büyük bir payı yok. İslamcı olarak ortaya çıkan kuşakların sorunu bir başka yerde, bunlar kimlik bunalımı geçiriyorlar. En önemlisi gençlerin yüzde 40’ı işsiz. İslamcılığın kökeni tamamen dinsel değil. Din büyük bir boşluğa cevap veriyor. Devlet bu boşluğu dolduracak hiçbir öneride bulunmadı. Fransa’ya geldiklerinden bu yana bir sığıntı hayatı yaşamayı kabullenmiş cahil ve işsiz anababalar da hiçbir şey yapacak durumda değiller.

Tabii, sömürgeci geçmişlerinden rahatsız olan Fransızların Mağripli göçmenler karşısında kararsız davranması ve suçlu kompleksi sergilemesi de olayları epeyce gizledi.

Son olayların kökeninde etnik ayrımcılıktan da kaynaklanan işsizlik ve birer gettoya dönüşen sitelerdeki cehennem hayatının payı var. Bunun sonucu olarak ortaya kocaman bir kimlik sorunu çıkıyor. Ancak burada sorulması gereken bir soru var: Sitelerin ve gettoların işsiz ve kimliksiz gençliği mi militan İslam’ı ve İslamcıları buldu, yoksa tersi mi oldu?

Kadınların, genç kızların türbanlanmaları sadece dinsel bir seçim değil. Bunun gerisinde belki de bütün bir İslam tarihi yatıyor, Kuzey Afrika’nın koloni tarihi var, tepki kimi zaman başkaldırı, kimi zaman da komplo şeklinde oluyor. Türban, sadece bir simge olarak bir genç kızın dinsel yaşam tarzının ifadesi değil, onun arkasında erkeklerin de isyanı, işleyen yaraları, aşağılanmaları, kadınlar karşısında duydukları eziklik, maço saplantıları var… Kimi kompleksler bile türbanla birlikte bir tür Robin Hood’luğa, Şeyh Şamil’liğe dönüşmeye özeniyor. Afganistan’a, Bosna’ya, Çeçenistan’a gidip mücahitlik yapanlar elbette bu türbanın ucuna sarıldılar. Gizlendiler.

Yer: Rue Lafayette (Sokağı), Cadet metro istasyonunun ağzı, McDonald’s’ın hemen önündeki gazete kulübesi. İçerde biri orta yaşlı, biri yaşlıca iki tipik ve gerçek ‘Fransız Madame’… Ben, Le Monde alırken Paris temsilcimiz Muammer Elveren hanımların ağzını arıyor: Şu, kamusal alanlarda dinsel simgelerin (İslami başörtüsü, Yahudi kippası, Hıristiyan haçı…) takılması hususunda ne düşünüyorlar acaba? Orta yaşlı hanım, kadim Marianne’ın (Fransa’nın) sesiyle konuşuyor:

“Takılması katiyen tasvip edilemez. Başka memleketlerden gelenlerin kendi dini timsallerini bize empoze etmeleri kabul edilemez, yanlıştır. Çok istediklerine göre gidip kendi memleketlerinde takıp taşısınlar ve bizim huzurumuzu bozmasınlar. Mesela türban takmanın Türkiye’de yasak olduğunu biliyorum, ama burada takmak istiyorlar. Eskiden böyle değildi, bunlara müsamahalı davranıldı ve iş bu noktaya geldi. Yasaklanmasını mutlaka destekliyoruz. Herkes laik cumhuriyetimizin kanunlarına uymak mecburiyetindedir.”

Yaşlıca hanım da bir şeyler eklemek istiyor:

“Ah nerede o eski Fransamız bizim, hiç böyle şeyler bilmezdik. Şimdi bunlardan başka bir şey konuşulmuyor. Biz başkalarının memleketinde onların kaidelerine itaat ediyoruz.”

Uzun yıllardır Paris’te kardiyolog olarak çalışan Dr. Demir Fitrat Onger’in verdiği örneğe bakın:

“Galiba Marsilya’da bir mahkeme jüri üyeliği için adaylarla görüşmeler yapılıyor. Bir Müslüman hanım üyelik için yeterli donanıma sahip olduğu için jüriye seçiliyor. Ön görüşmeler sırasında başı açık gelen kadın, duruşmaya türbanla geliyor. Kadın Adliye Bakanı’nın emriyle jüri üyeliğinden atıldı.”

Dr. Onger hastanelerden örnek veriyor: Özellikle Cezayirliler, eşlerinin ve kızlarının erkek doktorlar tarafından muayene edilmesine karşı çıkıyorlarmış. Kadınlarının erkek doktorlar tarafından ameliyat edilmesini istemeyen erkeklerin ameliyathaneleri bastığı oluyormuş. Erkek doktor tarafından muayene edilmek istemeyen kadınlar arasında, kan verilmesine karşı çıkıp hayatlarını tehlikeye atanlar varmış…

Hapishaneler de bu yobazlıktan payını alıyor: Sekter Müslüman mahkûmlar, kadınların başları açık olarak görüşme yerlerine gelmelerine karşı çıkıp, kadınların yakını olan Müslüman erkekleri tehdit ediyorlarmış…

Bu türden açıkça komplo ve kışkırtma kokan olay-gösteriler Fransızların tepesini attırıyor.

Cumhurbaşkanı Chirac’ın kurduğu Laiklik Komisyonu üyesi Gaye Petek’in anlattığına göre: Türban takmakta direnen bir kızın babası okula davet ediliyor. Okul müfettişi, “Bayım, bildiğim kadarıyla sizin ülkeniz Türkiye’de türban yasak. Neden burada da ısrar ediyorsunuz?”

Türk veli-baba, Fransız müfettişe sert sert bakıp şöyle yanıtlıyor

“Peki biz neden buradayız sanıyorsunuz?!”

21/12/2003

Ailelerin baskısından bunalan gençler tarikatların eline düşüyor. 30 yıldır Fransa’da emlak danışmanlığı yapan Lütfü Bilgen, “Süleymancılar’ın Kuran kursunda sabah 3’te uyandırılan çocuklara, Süleyman Efendi’nin fotoğrafıyla dua okutuyorlar. Eli sopalı hocanın karşısında çocuklar tir tir titriyor. Bir tanıdığım çocuğunu hemen almış oradan” diye anlatıyor.

Son zamanlarda toplumlarda kimlik sorunu bir tür moda oldu? İnsanlar “Ben kimim?” diye sormaya başladı. “Ben kimim?” sorusu homojen toplumlarda felsefi bir soru, ama heterojen toplumlarda durum farklı. Özellikle göçmen alan toplumlarda, başı sıkışan bireyler kendilerini savunmak için bütün sorunlarını ayrımcılığa yüklüyorlar ve kendileri de ayrımcı oluyorlar. Günümüz Fransası’nda başka dinden öğretmenleri istememeye vardıran ayrımcı göçmenler çıkıyor ortaya ve buna ‘kimlik arayışı’ kaftanını giydiriyor. Hatta Fransız okullarının müfredat programını değiştirilmesini isteyen kimlik arayıcıları var. Örneğin biri gelip ben “Voltaire okumak istemiyorum” diyebiliyor. Göçmen olarak yaşadıkları ülkelere yerleşmeye karar veren aileler kimlik bunalımının en önemli kaynağı. Çocuklarının özgürlüklerini engelliyor, onlara köle muamelesi yapıyorlar. İşte o zaman ortaya İslamcı örgütler çıkıyor.

Laiklik Komisyonu üyesi Gaye Petek’e göre türbancıların arkasında örgütler var. Örneğin aile, aile birliğini korumak bahanesiyle kızını okutmak istemiyor. Dışarı bırakmıyor modern kıyafetle. Kıza geleneksel ailelerde belki “Örtün!” denmiyor ama “Sen sus konuşma. Babanın, abinin sözünden çıkma. Uslu dur, kısmetini bekle! Benim istediğim erkekle evleneceksin!” deniyor. O zaman bu örgütler işe el atıyor. Kıza diyor ki, “Ailenin söylediklerinin hiçbiri Kuran’da yazmıyor, Okuyabilirsin, çalışabilirsin. Örtün ve bildiğin gibi yaşa.”

Kızın örtünmesi ailenin hoşuna gidiyor. Aile baskısı sürerse, bunun üzerine kız, “Sizin dedikleriniz Kuran’da yazmıyor” diye karşı çıkıyor. Örtülü olarak sosyal hayat buluyor. Ama sonuçta militanlaşıyor ve bir militan erkekle arkadaş oluyor. Buna da bazı sosyologlar “Kadının özgürleşmesi” diyorlar.

1980’lerden itibaren Fransa’ya yerleşmeye karar veren Türk göçmenlerin sorunları giderek çoğalıyor. “Ben Türkiye’ye geri dönmeyeceğim. Burada kalacağım. Ama çocuklarım Türk kalmalı” kaygısıyla çocuklarına baskı yapıyorlar. Fransa çift vatandaşlığı kabul ediyor. Ama bizimkiler, çocuklarının Fransız toplumuna uyum sağlamasını engellemek için her yola başvuruyorlar. Türkiye’den gelin ve damat getiriyorlar. Ve sorun büyüyor. Örneğin Türkiye’den getirilen damat eşinin başını açtırmak istiyor. Aile olmaz diyor. Kızlarını alıp eve götürüyorlar. Damat sevdiği karısını geri almak için kayınpederinin evine gidiyor. Vermiyorlar. Bunun üzerine hem karısını, hem kendini öldürüyor. Cahil aileler kimlik korumayı sadece dinsel kimlik, gelenek ve görenekler olarak algılıyorlar. Oysa çocukların kültür olarak bildikleri kültürel kimlik çok başka. Okulda yaşadıkları özgürlük ortamını evlerinde yaşayamıyorlar. Okulda özgürlük, evde baskı var. Aile içindeki kimlik çatışmasının sona ermesi için zamana ihtiyaç var. Fransa artık bunu anlamış durumda. “Yahu bunlar Müslüman, bize benzemiyor. Bırakalım ne halleri varsa görsünler!” anlayışı sona erdiği için türban sorunu simgesel bir boyuta ulaştı.

Lütfü Bilgen, üniversiteyi Fransa’da bitirmiş. 30 yıldır emlak danışmanlığı yapıyor. İşte anlattıkları:

Şimdiye kadar koruyucu yasaya ihtiyaç yoktu. Her zaman eski müstemlekelerden gelen Müslümanlar yaşadı Fransa’da. Hiç sorun çıkarmadılar. Türban son 5 yılın ürünü. Gövde gösterisine dönüştü. Museviler kippa giyiyor, Hıristiyanlar haç takıyordu. Laik okulda herkes kurala uyuyordu. İslamcılar cumhuriyeti tehdit ediyorlar.

11-12 yaşındaki bir kız çocuğu ailenin baskısı olmasa başını örter mi? Araplar değil bizimkiler de aynı şeyi yapıyorlar. Derneklerin, partilerin etkisinde kalıyorlar. Müslümanlık ideolojiye dönüştü. Yasa çıkarsa etkili olur. Ailelerin yüzde 90’ı teslim olur. Çünkü çocuklar okula gitmezse sosyal yardım kesilir.

Bu olayların gerisinde tarikatlar, örgütler var. Şimdi size dernek ve örgüt adı vermek istemiyorum. Çocuğunuzu bu derneklerin okullarına gönderirseniz, çocuğunuzu korkuturlarsa, şunu yaparsan ateşte yanacaksın, bunu yaparsan zebaniler etini kesecekler derlerse ne olur? Aileler bedava olduğu için çocuklarını böyle din okullarına, Kuran kurslarına gönderiyorlar, devletin anaokullarına göndermiyorlar. Çocukların beyni buralarda yıkanıyor.

Hatta, Süleymancılar’da falan, duyuyorum, çocukları gecenin 2’sinde, 3’ünde uykudan uyandırıp Süleyman Efendi’nin fotoğrafını göstererek dua okutuyorlarmış. Velilerden biri görmüş, eli sopalı hocanın karşısında çocuklar tirtir titriyormuş. Çocuklar ruhsal sağlıklarından oluyorlar. Bir tanıdığım bu durumu görünce çocuğunu hemen almış oradan.

Devlet bu okulların yeni yeni farkına varıyor. Bu okullar din mafyalarının elinde. Çok büyük çıkarları var. Bir toplantıda görmüşler, 12 tane Mercedes araba, bunlar kimin, din hocalarının. Şimdi arabalarını getirmeyip gizliyorlarmış. Tarikatlar yoksul insanların elinden yiyecek paralarını alıyorlar.

Stasi raporunda bu Kuran kursları, okulları hakkında hiçbir önlem yok. İslam dininde kilise benzeri bir örgüt bulunmadığı için yukardan aşağı doğru bir disiplin kurmak imkânsız. Tek tek bu odaklarla ilgilenilmesi gerekiyor.

Cezayir kökenli tanınmış romancı ve öykü yazarı Leila Sebbar’ın son anlatı kitabı ‘Babamın Dilini Konuşmuyorum’ bir bakıma bir kolonizasyon tarihi sayılabilir. Çünkü Fransızca yazıyor. Aynı zamanda kadın hareketi önderlerinden olan Leila Sebbar, türban için kimsenin bakmadığı açıdan konuşuyor. Sözü Sebbar’a bırakıyorum:

“Türban gösterisi 1989’da başladı. O zaman, laik okulun türbanı hazmedemeyeceğini yazmıştım Le Mon­de gazetesinde. 1987’de İslamcılık Cezayir’de yükselişe geçti. Özgürlüğüne kavuştuğu zaman bir müslüman toplumu olan Cezayir 1987’den itibaren İslamlaşmaya başladı. Okullarda İslami eğitim ağır basmaya başladı.”

Demek ki türban Fransa’ya Cezayir’in köktendinciliğin etkisine girmesinden sonra bir ‘ithal’ ideoloji malzemesi olarak geliyor. Yani şu anda meydan savaşı veren türban, Fransa’nın Müslüman göçmenlerinin Fransız toplumu karşısında kimlik arayışından çıkmadı. Türban Fransa’ya Cezayir’den ithal edildi ve burada yayılma ve kök salma olanağı buldu. Fransa’nın daha 1989’dan itibaren laik okulu koruması gerekiyordu. Ama ‘Mari­anne[1] Hanım’, Fatima Hanım’ın başörtüsünü ciddiye almadı.

Bazı Türk sosyologlar ve yazarlar türban taşımanın kadının özgürleşme (emansipasyon) işareti olduğunu savunuyorlar. Bazı tutucu aileler çocuklarının türbanın koruyucu şemsiyesi altında okumasına razı oluyorlarmış. Leila Sebbar böyle düşünmüyor:

“Fransa için böyle bir şey söz konusu değil. Fransa’da lise sona, bakalorya sonuna kadar öğrenim zorunlu, laik ve bedava. İslamcı dayatma ortaya çıkmadan önce en tutucu aileler bile çocuklarının okulda açık başla eğitim görmesine karışı çıkmıyorlardı.”

Türkiye’de birkaç kitabı yayınlanmış Tahar Bekri Fransa’da yaşayan bir Tunuslu. Nanterre Üniversitesi’nde Arap ve İslam Uygarlığı dersi veriyor. Özellikle Müslüman kadınların özgürleşmek için türbana sığınacaklarına, Kuran ve İslam konusunda her türlü içtihadı, yani yorumu yasaklayan Vehhabi anlayışına karşı çıkmaları gerektiğini düşünüyor. Bekri şöyle konuşuyor:

“Türban Fransa için olduğu kadar İslam için de bir tehlike, bir tehdit. Kız öğrenci dinsel inançlarını ileri sürerek beden eğitimi derslerine girmek istemiyor. Buna izin verilirse ‘Okul’ sona erer. İslam bir uygarlık ve kültür varlığı. Ama İslamcı öğrenciler işin bu yanıyla ilgilenmiyor. Faslı, türban takan köktendinci öğrencim var. Arapça bilmiyor. Kuran’ı okumamış. Köktendinci dernekler tarafından beyni yıkanmış. Kendisine ezberletilen dogmalarla Müslüman olacağını sanıyor ve belli bir aşamadan sonra çevresine baskı yapıyor.”

Büyük bir tekstil firmasında çalışan Lison Elbaz, laik okullarda Yahudi çocukların baskı görmesinden, dayak yemesinden, tehdit edilmelerinden şikayetçi. Arap çocuklar, Filistin’in intikamını alıyorlarmış. Bazı okullarda Yahudi çocuklar polislerin koruması altında okuldan çıkıp metroya kadar onların eşliğinde gidiyorlarmış. Elbaz’ın 15 yaşında bir oğlu varmış. Çocuğun Yahudi işaretleri taşımasını yasaklamış. Ne olur, ne olmaz. Ama artık Yahudiler çocuklarını laik okullardan alıp Musevi okullarına yazdırmaya başlamışlar.

Irkçılık ve antisemitizm de Fransa’nın geleceğini karartabilecek iki çıban başı. Bunların laiklik ve türban partizanlığıyla ilişkisi var.

Aynı işyerinde çalışan Moise Asseraf da, 30 yıldır Fransa’da oturan bir Yahudi. “Bizler Fransız vatandaşı olmamıza rağmen dışardan gelme yabancılarız. Kamusal alanlarda, okulda kippanın yasaklanması yaralamaz beni. Çünkü toplumun huzuru için iyi bir şey” diyor. “Bazı entellektüellere göre bu yasa çıkarsa demokrasinin zararına olurmuş” diyorum.

“Çıkmamış yasaya yasa denmez” diyor.

22/12/2003

Bu olay çok derin… Kim kucak açarsa onun kucağına düşüyorlar. Ekonomi düzeldikçe başka sorunlar çıkıyor, sıla hasreti şoven milliyetçiliğe, dinsel inanç ihtiyacı da tarikatçılığa dönüşüyor kolayca. Paris’te tekkeler ve zaviyeler olduğunu biliyor muydunuz?

28 yıldır Paris’te yaşayan Murat Baba çok başarılı bir işadamı, tekstilci. Türban olayında, kimsenin görmek istemediği, belki görüp de anlamadığı, belki Arap ile İslam’ı özdeş saydığı için hissetmediği bir gerçeği dile getirdi: Arap milliyetçiliği. Şoven milliyetçilikle çeliğine su verilmiş bir İslam… Bu nedenle Stasi raporunun mutlaka yasalaşmasını gerektiğini söylüyor…

“Bu kanunun mutlaka onaylanması lazım. Çocuklarım laik okullarda okuyor, eşim Fransız, o da laik okulda okumuş. Eşimin babası Müslüman, annesi Katolik, hiçbir din sorunları olmamış, bizim de öyle. Ortağım Yahudi, iş arkadaşlarımın çoğunluğu Yahudi.”

“Mesela, Kıbrıs’ta Müslüman din kardeşlerinin değil Rumların yanında yer alıyorlar. İstanbul’un hedef olduğu terör saldırılarından sonra Arap liderler galiba başsağlığı ve geçmiş olsun mesajı bile göndermediler…” diye açıyorum konuyu.

“Bana göre İslami örtünme önce Arap milliyetçiliğinin, sonra İslamcılığın simgesi. Dinini değiştiren, Hıristiyanken Müslüman olan şarkıcıları Arap giysilerinin içine sokmak ne demek? Arap milliyetçiliği değil mi? Adam Müslüman olmuş, ama onlar Araplaşmış olarak takdim ediyorlar adamı. Ben Arap giysisi giymeden de Allah’ın izniyle Müslümanım.”

“Bu yasanın Türkler üzerinde ne gibi bir etkisi olabilir?” diye soruyorum.

“Bu olay çok derin, ekonomik, sosyolojik boyutları var. Bizim böyle küçük topluluklarımız var. Yalnız… Bizim onlarla yardımlaşmamız, onlara yardım etmemiz lazım. Kim kucak açarsa onun kucağına düşüyorlar. Ekonomi düzeldikçe başka sorunlar çıkıyor, sıla hasreti şoven milliyetçiliğe, dinsel inanç ihtiyacı da tarikatçılığa dönüşüyor kolayca. Paris’te tekkeler ve zaviyeler olduğunu biliyor muydunuz?”

Banliyölerdeki site ve gettolarda dilediklerini yapan, paralel bir yönetim kuran İslamcı militanlar kapalı yüzme havuzlarında harem ve selamlık günlerini bazı belediyelere kabul ettirecek kadar güçlenmişler. “Törelere ve başka kültürlere saygı” anlayışını yanlış yorumlayan belediyelerin bu uygulaması Chirac’ı harekete geçiren en çarpıcı örneklerden biri.

Türk işadamı Murat Baba, 28 yıldır Paris’te yaşıyor. Tekstil işiyle uğraşıyor. Ortağı ve iş arkadaşları Yahudi. Çok iyi anlaşıyorlar. Ortam sıcak. Özdemir İnce ile sohbet ederken, Yahudi Lison gelen telefonlara bütün sevimliliği ve güleryüzüyle yanıt veriyor.

Yahudilerin yasayla bir sorunu olmayacak. Ama Yahudiler Fransa’da antisemitizmin, Yahudi düşmanlığının yükselişinden kaygı duyuyorlar. Nasıl kaygı duymasınlar. Koskoca Le Nouvel Observateur dergisi, 11-17 aralık 2003 sayısının kapağını ırkçılık ve antisemitizme ayırmış. İçerde Jean Daniel başyazısını gene bu konuya ayırmış. Gene, ırkçılık ve antisemitizm üzerine yazılar var. Caroline Brizard’ın imzaladığı yazıdan, Paris’in göbeğindeki Montaigne lisesinde Magrep kökenli bir Yahudi çocuğun kendisinden büyük iki Arap öğrenci tarafından dövülmüş olduğunu öğreniyoruz. Araplar ayrımcılık kurbanı olduklarından yakınıyorlar, Yahudiler de antisemizimden. İş ciddi. Bunu gören Le Nouvel Obser­vateur, bir bildiriyi imzaya açmış. Yazarlar, sanatçılar, filozoflar imzalıyor.

Gördüğüm şu: Fransa’da Cumhuriyet kararlı. Fransa’da “cumhuriyet”, Fransız devleti, Fransız ulusu, Fransa’nın geçmişi ve geleceği anlamına geliyor. Belki de her şeyle dalga geçen Fransız, “cumhuriyet” derken gurur ve onur duyuyor. Cumhuriyet, “laiklik” temeli üzerine oturmuş, laiklik de “okul”un temelleri üzerine… İrtica “okul”a dokunduğu, “okul”un düzenini bozmaya kalkıştığı için “Bütün Fransa” ayağa kalktı… Yasa çıkmadan da yerine oturmayacak… Fransız için “vatan” ve “cumhuriyet” aynı şey… Sonuç olarak “Monsieur Ber­nard STASI raporu” sadece Fransa için değil Avrupa için de yeni bir milat olacak. Bu yazının hazırlanmasında hiçbir katkısını esirgemeyen Doğan Medya Grubu ve Hürriyet Gazetesi Fransa temsilcisi Muammer Elveren’e teşekkürlerimi sunarım.

Bu yazıyı Dr. Dalil Boubakeur’ü konuşturarak bitireceğim. Dr. Dalil Boubakeur Paris Camii İslam Enstitüsü Rektörü (Rektör’ü eleştirmek isteyenler babasının da rektör olduğunu mutlaka belirtiyorlar), Fransa Müslümanları Yüksek Konseyi Başkanı… Öteki başkanlık ve görevlerini aktarmayacağım, ama kartında yazmayan bir özelliğinden söz edeceğim: Sarışın ve galiba yeşil gözlü olan Dr. Boubakeur’ün annesinin kökeni Aydın’a dayanıyormuş. Belki de bu nedenle Fransa Müslümanları Konseyi’nin Laiklik Raporu’yla ilgili görüşlerini açıkladığı basın toplantısından sonra bizi çok özel olarak kabul etti… Şunu söyleyeyim: Dr. Boubakeur Osmanlı ve Türkiye tarihlerini çok iyi biliyor.

Şimdi Dr. Dalil Boubakeur’ü dinleyelim:

“Cezayir’de Türk kökenli olmak son derece önemlidir. Bu camide biz her zaman Türkiye’yi savunmuş, onun için dua etmişizdir.

“Karl Marx’ı tanır mısınız? Bakın ne diyor Karl Marx… ‘Din kitlelerin afyonudur diyor…’ diyorum…

“Hayır daha başka: Din, yoksul insanlığın kendini ifade ve karşı çıkma tarzıdır, diyor.”

“Vallahi bilmiyordum. Hangi kitapta?…”

“Din üzerine bir inceleme kitabında…”

“Peki bu karşı çıkmada Arap milliyetçiliğinin bir payı var mı?”

“Kısmen, pek az… Eskiden Fransa’da Cezayir milliyetçiliği vardı. Şimdilerde Ortadoğu ve Filistin gençliğin kimlik arayışlarına cevap veriyor. Ama bu bir genel isyan politikası değil kesinlikle, marjinal… Bu gençleri Afganistan’a götürüyorlar belki, Irak’a da götürüyorlar, ama dediğim gibi marjinal. Bay Stasi’nin raporu çok önemli. Ama hazırlanırken Müslümanlar yeterince dinlenmedi, yeterince dinlendiği kanısında değilim.”

“Rapor bu haliyle yasalaşırsa ne olur? Fransa’daki Müslüman cemaatin tepkisi ne olur?”

“Yasadan önce, ‘Dikkatli olun!’ diyoruz. Bizi sıkıştırmayın, işi aceleye getirmeyin. Doucement… Douce­ment!”[i]

“Şuvayye… şuvayye!…”[ii] diyorum.

“Yavaş, yavaş…” diyor Rektör, Türkçe. “Yavaş yavaş, çok güzel.. yavaş yavaş…” diyor Türkçe, sonra Fransızca sürdürüyor:

“Çünkü patlayıcı bir konuya el attılar. İslam yükselişe geçti, sizde de… Fransa’da 1400 cami var, cumaları cemaate dar geliyor. Oysa kiliseler, sinagoglar, mabetler bomboş. Avrupa İslamlaşmakta… Bu nedenle diyoruz ki dikkat ediniz… Türkler çok zekidir, anlarlar bunu…”

“Ama Türkler için Etrak-ı bi idrak (İdraksız Türkler) demişler…”

“Onu diyenler halt etmişler… Tanzimat Fermanı, Osmanlı Tanzimatı İslam toplumunun ilk uyanışıdır…”
[i] Yavaş yavaş

[ii] Yavaş yavaş