GENÇLER  DEİZM TEHDİTİ ALTINDA İMİŞ 

AKP’nin namlı mebbuslarından Metin Külünk müthiş bir deizm korkusu içinde imiş. Bu konuda Sözcü gazetesinin  7 Nisan 2018 tarihli sayısında yayımlanan haber şöyle:  

«Konya Milli Eğitim Müdürlüğü, geçtiğimiz günlerde ‘Gençlik ve İnanç’ konulu çalıştay düzenledi. Çalıştayda, imam hatip öğrencileri­nin deizme kaydığı be­lirtildi. Benzer bir açıkla­ma ise dün AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ten geldi. Kayseri’de, Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) Kırşehir Şube Başkanlığı’nın düzenle­diği ‘Büyük Türkiye İdeali’ adlı konferansta konuşan Külünk şunları söyledi:   “Eğer ted­bir almazsak bu mille­tin evlatlarını bekleyen » tehlike; Kur’an’sız İslam,  Peygambersiz Kur’an’dır. Daha ötesini söylüyorum, Allah’ın yeryüzünde hiçbir şeye karışmayacağını iddia ettikleri deizmdir. Her noktaya sirayet edecek tehlikenin farkında olun. Bu tehlikeyi fark etmez­sek 10-15 yıl sonra bambaş­ka bir tehlikeyle karşı karşıya geleceğiz.” » [Salih GÜNER (DHA)]

Bu müthiş korku ifşaatını, bir süredir okuduğunuz “Demokrasisiz Halk” yazı dizisi dolayısıyla ele alamadım, erteledim. Kısmet bugünmüş. Ama bu AKP’nin  korku verici, benim için umut verici olan gelişim yeni başladı. Kuşku yok ki giderek büyüyecek: Korkulan deizm nedir, yeni mi ortaya çıktı, bizim ülkede neden AKP iktidarında ortaya çıktı, çıkıyor; 1923-1950 döneminin azgın (!) laiklik döneminde böyle bir tehlike var mıydı; imam hatip öğrencileri­nin benimseyip kaydığı “Deizm” bir tehlike midir? Bu sorulara şimdi yalın cevaplar arayacağız. Ama önce bir tanımını aktaralım:

«Evreni yaratan, işleyişi için doğa kanunlarını koyan, ayrıca insanlığa ve evrene müdahalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir Tanrıya duyulan inanç deizmi ifade etmektedir. Deistler genellikle bu doğrultuda evreni Tanrı tarafından tasarlanan, hareketi başlatılan; dışarıdan müdahale olmadan doğa kanunlarına uygun şekilde işleyen bir bütünlük olarak görme eğilimindedir. Kehanetlerin, mucizelerin, dinsel dogmaların, demagojilerin ve kaynağı ilahi ilan edilen dinlerin reddinden dolayı peygamberler, kutsal kitaplar, sevap, günâh, ibâdet, dua, vahiy, melek, cin, şeytan, cennet, cehennem, ahiret ve kader gibi kavramların bu inanışta yeri yoktur. Belirli bir öncüsü, merkezi bulunmaması sebebiyle deizmde ihtiyaç duyulan tek şey sağduyulu olmak ve her şeyi akıl süzgecinden geçirmektir.»[i]

Vikipedide yer alan ve tarafımdan denetlenmiş olan bu basit tanım doğrudur. Daha kestirmeden gidecek olursak: Deist denen kişi bir yaratıcı tanrıya inanır ama dinlere, dinlerin peygamberlerine ve kutsal kitaplarına inanmaz. Ancak başlangıçta bir dine, onun peygamberine, kutsal  kitabına inanmış kişidir ve uygulamalara duyduğu tepki yüzünden deist olmuştur.Tepkinin büyük payı din kurumuna (kilise, sinagog, cami, tapınak örgütlerine ve ruhban sınıfına) karşı duyulan tepkidir.  Ayrıca, dinin günümüz gerçekleriyle  kerşılaştığı çelişkiler de söz konusudur. Bu konuda daha fazla yazmak istemiyorum. Çünkü gereksinim duyarsanız okuyacağınız kitaplar var.

Şimdi gelelim yaptığı açıklama açıklama ve takındığı tavır ile  din ve inanç komiserliğine özenen Metin Külünk efendiye  ve avamî bir dille “Millet deist oluyorsa sana ne be efendi?”  diye soralım. Kim ki Metin Külünk efendiye “Sana ne be!” der, sonuna kadar haklıdır. Çünkü bu çıkışmanın anayasal dayanağı vardır:

– Madde 24: Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. (Ve devamı).

– Madde 25: Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

– Madde 26: Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. (Ve devamı).

Herkes, Anayasa’nın en azından bu üç maddesine dayanarak, Metin Külünk’ün yüzüne karşı “zort çekmek” ve yüzüne karşı “Yürrü kereste müdürü!” demek hakkına sahiptir.

Metin Külünk : “Eğer ted­bir almazsak bu mille­tin evlatlarını bekleyen  tehlike; Kur’an’sız İslam,  Peygambersiz Kur’an’dır […] deizimdir” diyor.

Deizm de bir inançtır ve bu nedenle Anayasa’nın 24, 25 ve 26. maddelerinin koruması altındadır. Allah’a inanan kimse Müslüman,  Musevî ve Hıristiyan oluyor da neden Deist olamasın?  Anayasa’ya göre kimse Hz.Muhammed’e ve Kuran’a inanmak zorunda değil.Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Ateist de olabilirler. Bu, Metin Külünk’ü neden dertlendirip ilgilendirsin?

Bu türden Metin Külünkler, Cumhuriyet’in maddi ve manevî mamelekinin (patrimoine, mal, miras, kalıt) satılmasına, çarçur edilmesine ses çıkarmazlar ama kendi hadlerini aşan alanlarda racon keserler. Derler ya “Bu kafayla gidersen askere nah alırsın teskere!…” Sizin İslâmınız (yani Metin Külünklerin özel İslâmı) yenilgiye mahkûmdur efendi! Ülkenin madenlerinin, fabrikalarının, kamu mal ve şirketlerin, limanlarının, meralarının, otlaklarının, çayırlarının, ormanlarının, akarsularının yok pahasına ağyara (dost olmayanlar, yabancı kimseler, eller) satılmasına ses çıkartmayan sizin İslâmınız yıkılmaya mahkûmdur! Siz bu kafayla ülkenin kentlerini de satarsınız! Gerçek ve yurtsever  bir Müslüman böyle bir ihanet ve utanca katlanamaz!

 İslâm’ın kurulmasından sonra neler oldu evrende ve dünyada?

Paris’te ARTE televizyonunda milyonlarca yıl önceki Almanya’nın durumu hakkında bir belgesel seyrediyorum. Araştırmacılar taşları, kayaları bıçkı ile kalıp kalıp kesiyorlar. Buldukları kalıntılar arasında dağların oluşumu döneminden kalma kuş ve kertenkele , balık ve öteki  deniz canlısı fosilleri var. Bu örneği son tanıklık olarak veriyorum. Yoksa Türkiye’deki dağlarda, taa Everest’te binlerce benzer örnek var. Bu örneklere göre bir soru: Tanrı dağları mı yoksa canlıları mı önce yarattı. Bu sorunun yanıtı kuşkusuz din öğrenimi gören çocuklar ve gençler için son derece önemlidir.

Sorduğum soruya Kaf Suresi’nin 38.ayeti cevap olabilir mi?

«Ve andolsun ki, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yarattık. Ve Bize (hiç) bir yorgunluk dokunmadı.” (50-Kaf-38)»

Güzel ve iyi de, bunca yöresel canlı fosillerini neden dağların bağrına kaktın? Bir program karışıklığı mı?  Bilgisayar kullanan, televizyonlarda bilimsel belgesellere bakan her çocuk (en azından 13’ünden itibaren) Kaf 38’de istediği cevabı bulamaz ve Deistliğin ilk tohumları filizlenmeye başlar

Yoksullar ve gençler için  “Kurtuluş” konusunda, uzun sözün en kısası olarak: Yoksullar; dua ve  sadaka yerine adalet, eşitlik, kardeşlik ve demokrasi istedikleri zaman siyasal bilinç oluşur.

Gençler, dünyanın yönetimini insan aklının egemenliğine  bıraktığı zaman, vicdan ve inanç özgürlüğüne kavuşur. “Laik” bir dünya ve evren düzenini  kabul ettiği zaman, vicdan ve inanç bunalımına girmez.

İslâmcı mıntıkanın en harbî âlim ve zalim muallimi Hayrettin Karaman “Zaruretler Yasakları Kaldırır” [ii] adlı yazısında bakın İslâmı nasıl güncelliyor:

[Hem cahil hem edepsiz olduğu yazdığından belli olan bir şahıs, bundan önceki yazımda “ihtiyacını başka türlü giderme imkânına sahip olmayan Müslümanın, ihtiyacı kadar faizli kredi alabileceğine” dair Hanefî fıkıh âlimlerinden naklettiğim hükmü bana yapıştırıyor ve gazetesinde resmimi de basarak, “Hoca coştu, faize fetva verdi” diyor. Aynı âlimler rüşvet vermeyi ve daha başka -normal hallerdeki- haramları da zaruret sayılan ihtiyaç sebebiyle caiz görüyorlar, bunları da nakletmiştim ama o -nedense- yalnızca faizi zikrediyor.

Bire insafsız ve edepsiz cahil, o yazıların ilkinde, senin gibilerin saptırmalarını engellemek için yazdığım şu satırları niçin okumazsın:

Önce şu hususu açık ve kesin olarak ifade etmek isterim ki, benim inancıma göre reel faizin azı da çoğu da haramdır, banka faizleri de İslâm’ın faiz yasağının kapsamı içindedir. Müslümanların vazifesi faizsiz banka, faizsiz kredi (karz-ı hasen), tekâfül sigortacılığı, faize bulaşmayan şirketler ve kooperatifler… oluşturarak, mevcut olanları destekleyerek ticareti, ekonomiyi ve karz ihtiyaçlarını faizden arındırmaktır.

Bunların bulunmadığı, bulunduğu halde yeterli olmadığı veya ihtiyaç sahibine cevap vermediği durumlarda Müslümanlar ne yapacaklar?

Lüks olmayan ihtiyaçlarını karşılamadan, sıkıntılara katlanarak hayatlarına devam mı edecekler, yoksa “ihtiyaçları zaruret sayan ve zaruretlerin haramları askıya aldığını bildiren” kuralı uygulayarak ruhsattan istifade mi edecekler?]

Hayrettin Karaman için kim «Hoca coştu, faize fetva verdi » diye yazdıysa çok haklı. Çünkü yazıda ve konuşmada yapılan alıntı ve verilen referansların tek amacı vardır: Kendi iddiasını kanıtlamak ve doğrulatmak. Hayrettin Karaman da  Müslümanların «“ihtiyaçları zaruret sayan ve zaruretlerin haramları askıya aldığını bildiren” kuralı uygulayarak ruhsattan istifade edecekler » diyor. Yani “Faiz caizdir” diye fetva veriyor.

Hayrettin Karaman, yazısının bir yerinde alıntı yapıyor: «”Normal hallerde, yani devlet gelirlerinin giderleri karşıladığı durumlarda Müslümanların, zekâttan başka bir ödeme yükümlülükleri yoktur. Amme ihtiyacı ve menfâati gerektirdiği halde devletin malvarlığının belli bir harcama için yeterli olmaması halinde, durumu müsait olan Müslümanlardan vergi alınmasının caiz olduğunda ittifak edilmiştir. Bu hüküm, İslâm’ın getirdiği kardeşlik ve sosyal dayanışma esasları yanında “amme menfâatine riayet, mefsedeti defetmenin menfâati korumadan önce gelmesi, çok zararı defetmek için az zararın göze alınması, umûma ait zararı defetmek için husûsi zararın yüklenilmesi” kaidelerine bağlanmıştır (Kardâvi, Fıkhu’z-Zekât, s. 1073 vd.)»  diyor.

Yani, bu alıntının tercümesi şu: “Normal hallerde” devlet hazinesi halktan alınan vergilerle dolar. Günümüzdeki gibi. Ama İslamî devlette halktan vergi almak anormal. Normal olan ise cihad seferlerinde ele geçen ganimet, esirler, yağma kaynaklı zenginliklerle hazineyi doldurmak.Esir ticareti yapmak. Bunları yapamayınca devlet zayıflar ve yıkılır. “Anormal haller” ise bunun tersi: Barış dönemi, küffarın memleketine sefer yapamamak hali.

Bir başka alıntı:  [“Bir insan emir, ya da devlet başkanı nezdinde, bir işini tesviye etsin, düzeltsin, yoluna koysun, böylece meşrû olan bir menfâati elde etsin ve bir zarardan kurtulsun diye, bu maksatla, birine rüşvet verse bu caiz midir?”

Cevap : “Alana haramdır, verene caizdir” (İbn Nüceym, Risâle fi’r-Rüşve, Mecmuâ, s. 112, 115).

«Bakın rüşvetle ilgili hadisten hareket ettik, bu noktaya geldik. Şunu bir daha tekrarlıyorum: Burada emirin, valinin veya sultanın, rüşvetinizle sizin evrakınıza imza atması, size isteğinizi vermesi, istediğiniz emri çıkarması hadisesi vukua gelmezse, siz hemen bir haftada veya 24 saat içinde ölmezsiniz; ama meşrû bir menfaat elinizden gider ve siz artık ondan istifade edemezsiniz. Edemeyince, demek ki, fıkıh bunu bir zarûret olarak kabul ediyor ve bundan dolayı rüşvet verirsin diyor. Bu senin için caizdir. Ama karşı taraf için haramdır. İşte önemli özel veya amme ihtiyacını gidermek için faiz vererek kredi temini de böyledir; günahı, başka türlü, mesela ortaklık yoluyla sermaye vermeyen yüklenir.”[iii] »

“Tunuslu Muhammed Tahir b. Aşûr’un (merhum), özellikle içtimai ihtiyaca (genel zarûret ve ihtiyaca) dikkat çekmek üzere yaptığı bir tasnifi göz önüne almak faydalı olacaktır.

İbn Âşûr’a göre fukahâ, zarûretin ferdlere ait ve geçici olan çeşidi üzerinde durmuş, örneklerini de bu çeşitten seçmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “…darda kalana (zarûrete düşene) başkasının payına el uzatmamak ve gerekli miktarı aşmamak üzere (haramı yemek ve ondan faydalanmakta) günah yoktur” (Bakara: 2/173) meâlindeki âyet, geçici ve özel olan zarûretlerle ilgilidir.

Bazı örnekler:

1-Erkeklere ipek giymek haramdır; deri hastalığı çeken ve pamuklu vb. gömlek giydiği takdirde rahatsız olanların ipek iç gömleği giymeleri caiz görülmüştür (Buhârî, Cihad, 91; Libas, 29; İbn Nüceym, el-Eşbâh, c. I, s. 110).

2-Yalan söylemek haramdır; fakat arabulmak, mal ve cana yönelen haksız bir zararı önlemek vb. ihtiyaçlarla yalan söylenmesine cevaz verilmiştir.

3-Genel kaide, “alması haram olan bir şeyin vermesi de haram ve yasaktır” şeklindedir (Mecelle, md. 34). Ancak ihtiyaç sebebiyle; yani ihtiyacı başka türlü gidermek mümkün olmadığı yahut güçlük bulunduğu zaman, alınması haram olan bazı şeylerin verilmesi caiz görülmüştür. Yukarıda zikredilen rüşvet buna bir örnektir. Ayrıca gasp etmek haram olduğu halde bir şahıs, bir çocuğun malına zorla el koysa (gasp etse), çocuğun vasisi, bu malın bir kısmını gasp edene bırakmak suretiyle geri kalanını kurtarabilir (İbn Nüceym, s. 189). Mecelle şârihi bu ruhsatı, “zarûretler yasakları mübah kılar” kaidesine bağlamak suretiyle “ihtiyacın zarûret gibi değerlendirildiğini” açıkça ifade etmiştir (Durar, c. I, s. 91).

El-Eşbâh şârihi Hamevî, “Önemli ihtiyaç sebebiyle kredi arayan kişi bulamadığı takdirde faiz ödeyerek ödünç para alabilir” şeklinde ifade ettiği ruhsatı da yukarıdaki kaideye bağlamıştır. Bu örnekte faiz “alana haram, verene ihtiyaç sebebiyle caizdir” (c. I, s. 189).

4-Evlenmesinin iyileşmesini sağlayacağı umulan akıl hastasının bir defaya mahsus olmak üzere evlenmesi caiz ve sahih görülmüştür (İbn Nüceym, s. 119).”[iv] ]

Bu okuduğunuz zırvaların tamamı bir din adamının tek başına verdiği fetvaya (görüşe) dayanıyor. Günümüzde fetva tek kişinin, tek adamın, başyücenin, despotun, diktatörün yaptığı yasa anlamına gelir. Böyle bir durumu, böyle bir yetkiye muhatap olmayı günümüzde (kullaşmadan)  kim kabul eder? Hayretti Karaman, yaptığı alıntılarla eski fetvaları güncelleştiriyor. Dine göre faiz caiz değil ama fetvacılar bir yolunu buluyor. Bireylerin fetva verdiği bir yerde TBMM fetva niyetine yasa çıkartamaz  mı? 2018 yılında “fetva”dan söz etmek çılgınlıktır. Böyle bir durumda gençler elbette deist olur, bundan sonrası ateizmdir.

Tevrat ve Kuran’ın dünyanın oluşumuyla ilgili ayetleri bilimsel açıdan geçersizdir. Yalana dolana göz yuman ayetleri ise onur kırıcı ve sinir bozucudur. Derleme ve saptırılmış hadislere inanmak pek mümkün değil. Her önüne gelenin günümüz olay ve olguları için, özel yorumlarına ve sahihliği kuşkulu hadislere dayanarak fetva vermesi kabul edilemez. Bu laubalilikler karşısında günümüz gençleri deist ya da ateist olmayıp da ne yapsın.

Huzur dini olduğu iddia edilen İslâm, çağının dışında düşünüp yaşayan mürtecinin elinde siyasallaştıkça huzuru yok eder, ediyor. Bu nedenle, AKP’nin devr-i saadetinde (!) Türkiye toplumu giderek yozlaşıyor ve huzursuz bir topluluk oluyor. Oluyor da ne, çoktan oldu!

Türkiye toplumu deistler, ateistler sayesinde komadan çıkar, dengesini bulur, sağlığını kazanır, hapishaneler boşalır. Aranızdan biri bu yazımı Hayrettin Karaman’a  göndersin lütfen.

ÖZDEMİR İNCE

30 MAYIS 2018

Cumhuriyet Üçlemesi”nin  ilk kitabı olan Yedi Canlı Cumhuriyet‘in ilk baskısı 2004 yılında  Cumhuriyet Kitap tarafından yapılmıştı. İkinci baskısını  da aynı yayınevi  yaptı. Yıllardır tükenmiş olan kitabın üçüncü basımını  Eksik Parça Yayınevi yaptı (Mayıs 2018).

Birinci baskının  (2004) arka kapağı için yazdığım tanıtım yazısını okuyalım: “Muhalif dinsel cemaatler, AKP iktidarı döneminde artık siyasal partilere dönüşmeye başladı. Şu anda ülkeyi yönetmekte olan AKP bir dinsel cemaatler koalisyonudur. Ve önümüzdeki dönemde bu cemaatlerden biri tek başına hükümet etmeye başlayabilir.

Ulusal devlet ve laik düzen hırpalandığı ya da ortadan kalktığı için demokrasi rejimi de sona erer. Bu nedenle tek cemaatin iktidarı kuşkusuz demokratik yolla gerçekleşmeyecektir. Tek cemaatin kuracağı rejim despotik ve totaliter olacaktır. Öteki cemaatlerin iktidarı ancak kan dökülerek gerçekleşebilir.

Cumhuriyet Devrimi’nin artık iktidarda olmadığını söyleyebiliriz. Karşıdevrim iktidardadır.

Peki ne yapmalı? Yapılması ve yapılmaması gerekenleri bir öngörü olarak Yedi Canlı Cumhuriyette okuyacaksınız.”

2003 yılı aralık ayında yazılan bu satırlar, AKP &  Fettullah cemaati ortaklığının dramatik macerasını sanki bir yalvaç gibi haber veriyor. Yapılması gereken , artık, AKP & cemaatler ortaklığının arkasından kalıcı bir “zort çekmek” olmalı!..

—————————————————–

[i] Google’dan. Vikipedi.

[ii] Yeni Şafak gazetesi,  10 Mayıs 2018

[iii] Yeni Şafak Gazetesi, 12 Mayıs 2018

[iv] Yeni Şafak Gazetesi, 12 Mayıs 2018