GENÇLERİMİZE TARİH ÖĞRETİN AMMA…

Cumhurbaşkanı ve Başyüce R.T.Erdoğan, 19 Ekim 2016 günü Akkondu’sunda kendi özel mahalle muhtarlarına yaptığı konuşmada, 1914 yılında 2,5 milyon kilometre kare toprağı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun, Lozan Antlaşması yüzünden 780 bin kilometre kareye düştüğünü ama bu gerçeğin gençlerimize doğru öğretilmediğini; dolayısıyla gençlerimize doğruları öğretmek zorunda olduğumuzu söyledi.

Doğrudur ama gençlerimize gerçek doğruları öğretmek isteyenlerin önce kendilerinin tarihi doğru öğrenmeleri ve bilmeleri gerekmez mi? 1914 yılında 2,5 milyon kilometre kare olan Osmanlı İmparatorluğu topraklarının  1923  yılında 780 bin metre kareye düştüğü iddiası doğru mu?

Bu yakıcı soruyu yanıtlamadan önce Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın metnini; ardından, bu konuda yayımlanmış iki eski yazımı ve sonra da son sözümü okuyalım:

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN KONUŞMASI

[Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Türkiye’yi 1923’ten beri böyle bir kısır döngüye hapsedenlerin amacı, coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı bize unutturmaktır. Biz 780 bin kilometrekareye 20 milyon kilometrekarelerden geldik. 2016 yılında 1923’ün psikolojisiyle hareket edemeyiz. Bunda ısrar etmek, en büyük haksızlıktır” dedi. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda toplanan muhtarların 19 Ekim Muhtarlar Günü’nü kutlayan Erdoğan, özetle şu mesajları verdi:

EŞEKARISI GİBİ GENÇLİK DEĞİL

“Malum son zamanlarda gündemde olan, önce Lozan’ı ifade ederek gündeme düşürdüğümüz konu, ardından Misak-ı Milli konusu, işte bunlar hepsi, bu sürecin nasıl yönetildiğinin, bizlere nasıl bazı gerçekleri yanlış öğrettiklerinin en açık ifadesidir. Gençlerimizin Lozan’ı incelemesi, araştırması; birileri rahatsız oluyor, varsın rahatsız olsun. Tartışılsın, doğru, yanlış, bilelim. Yani ‘partimin kurucusu Lozan’da imza atmış diye bu doğrudur’, böyle bir mantık olamaz. Yanlış diyenler varsa niye yanlış diyor, bunu da soralım. Tek tipçi bir insan, biz böyle bir gençlik istemiyoruz. Sorgulayan, araştıran bir gençlik istiyoruz. Ben gençliğimizi bal arısı gibi görmek istiyorum, eşekarısı gibi değil. O daldan dala, çiçekten çiçeğe dolaşsın ve gelsin o balı yapsın ki insanlık ondan istifade etsin.

MİSAK-I MİLLİYİ KORUYAMADIK

Osmanlı öylesine büyük, öylesine köklü bir devletti ki, bu devin yıkılışı milletimizin üzerinde maddi, manevi olarak derin yaralara yol açmıştır.

1914 yılında, nereden nerelere gelmişiz, acaba bunu gençliğimiz biliyor mu? 2.5 milyon kilometrekare olan topraklarımızın büyüklüğü, 9 yıl sonra Lozan’ı imzaladığımızda, daha sonra topraklarımıza katılan Hatay ile birlikte 780 bin kilometrekareye düşmüştü. Süre, ne kadar dar. Kurtuluş Savaşımıza girerken hedefimiz Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkmaktı. Maalesef  hem batı hem de güney sınırlarımızda Misak-ı Milli hedeflerimizi koruyamadık. Dönemin şartları itibariyle bu durumu mazur görenler, göstermeye çalışanlar olabilir. Asıl vahimi zorunluluklardan kaynaklanan bu durumu esas olarak kabul edip, kendimizi tamamen bu kabuğun içine hapsetme anlayışıdır. Biz işte bu anlayışı reddediyoruz.

Türkiye’yi 1923’ten beri böyle bir kısır döngüye hapsedenlerin amacı, coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı bize unutturmaktır. Biz 780 bin kilometrekareye nerelerden geldik biliyor musunuz? 20 milyon kilometrekarelerden geldik. 2016 yılında 1923’ün psikolojisiyle hareket edemeyiz. Bunda ısrar, ülkeye ve millete yapılacak en büyük haksızlıktır.

Cumhuriyetimizi kurduğumuzdan beri dünyada her şey değişirken, o tarihteki konumumuzu korumayı kazanç göremeyiz. Çünkü Kurtuluş Savaşımızı ‘Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır’ stratejisiyle kazanmış bir milletiz. İstiklalimizi bu anlayışla kazandığımız halde, bizi Cumhuriyet tarihimizin tamamım hattı müdafaa ile geçirmeye zorlayan bir anlayışı geride bırakmak mecburiyetindeyiz. 93 yıldır başımıza ne geldiyse bu anlayıştan gelmiştir. Artık sorunların kapımızı çalmasını beklemeyeceğiz, sorunların üzerine biz gideceğiz.”] (Hürriyet, 20.10.2016, Erdinç ÇELİKKAN / ANKARA)

***

İki Eski Yazım:

1-[TARİH YALANLARI VE YALANCILARI

Cumhuriyet karşıtları, İslâmcılar, İkinci Cumhuriyetçiler ve bunların sözcüleri olan naylon tarihçiler Osmanlı devletinin yıkılmasını; “Kavm-i Necip” Arapların bağımsızlık peşine düşmelerini, Ermeni ayaklanmalarını ve bu arada akla gelebilecek her türlü melaneti İttihat ve Terakki’ye bağlarlar:

İttihat ve Terakki Türk milliyetçisi (belki de ırkçısı) bir siyaset (!) gütmüş; Asker siyasete karıştığı için Osmanlı Balkan Savaşlarında yenilip toprak kaybetmiş ve ardından I.Dünya savaşına girmiş; falan fıstık…

BİRKAÇ YALAN

Tam anlamıyla bir tarih mavrası: İttihat ve Terakki’ye kadar gelen tarihi es geçerseniz çuvallarsınız. İttihat ve Terakki gökten zenbille inmedi ki…

İttihat ve Terakki, 1908’de askeri darbe yapmış da, askeri siyasete karıştırmış da, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi darbelere örnek olmuş… Yok canım?! Size tarihçi diyenlerin…

Bu zırvayla uğraşmaya bile değmez; Osmanlı tarihinde kaç yeniçeri ayaklanması olduğunu, kazan kaldıran Yeniçeri’nin kaç padişahı tahttan indirdiğini ve kellesini götürdüğünü; kaç sadrazam ve vezirin kellesini aldığını sormak yeter de artar bile.

BİRKAÇ GERÇEK

1800’lerden itibaren Osmanlı’nın elini kaldırıp başını kaşıyacak bir hali bile yoktur. Bakalım neler olmuş biraz anımsayalım:

1.1805 yılında Mısır’da Arnavut asıllı Mehmet Ali Paşa kendi hanedanını kurdu.

2.1806’da Arabistan’da Vahabbi ayaklanması başladı.

3.1821’de Mora’da ayaklanan Yunan halkı, 1832 İstanbul antlaşmasıyla bağımsızlığına kavuştu.

  1. “93 Harbi”nde yenilen Osmanlı 1878 yılında Bulgaristan’ın iç işlerinde bağımsız bir prenslik olmasını kabul etti.
  2. 1878 yılında Berlin Antlaşması ile Sırbistan bağımsızlık kazandı.
  3. 1830’da Fransa Cezayir’i ele geçirdi.
  4. 1883’te Tunus Fransız himayesine girdi.
  5. 1911’de İtalya Libya’yı işgal etti.
  6. Arnavutluk 1912 yılında bağımsızlığını kazandı.
  7. 10. 1908’de II.Meşrutiyet ilan edildi ve İttihat ve Terakki yönetime geldi. Kendisinden önce olanlarla İttihat ve Terakki’nin herhangi bir ilişkisi yoktur. Olanlar olduğu için iktidara geldi. 1908’den sonra olanların sorumlusu İttihat ve Terakki’nin “askeri siyasete karıştırması” değildir. Asker siyasete karışmasa da olanlar olacak, İtalya Libya’yı işgal edecek, Arnavutluk o yıllardan birinde bağımsızlığını ilan edecekti. Çünkü tarihin yumurtasının çatlama zamanı gelmişti.

EN BÜYÜK YALAN

Aynı dine inansalar bile bir başka etnisiteden gelen, bir başka dil konuşan bir kavmin egemenliği altında yaşayan bir halkın, belli bir süre sonra “milliyetçi” duygu ve düşüncelerle donanmasından doğal ne olabilir?

Güya Araplar Osmanlı yönetiminden (boyunduruğundan) memnun ve mutluymuşlar da İttihat ve Terakki Türk milliyetçiliğini icat edince onlar da “Biz de Arap milliyetçisi olalım bari!” diyesiymişler. Öyle bir kuyruklu yalan ki kuyruğu dünya çevresini birkaç kez dolaşır.

Değerli okurlar size bu konuda bir kitap salık vereceğim: Yazarı: İlhan Arsel; Kitabın adı: “Arap Milliyetçiliği ve Türkler”; Yayınlayan: İnkilâp Kitabevi.

Arap milliyetçiliği, Arap toplumunu Tanrı’nın seçkin ve üstün yarattığını ileri süren Hz.Muhammed’e dayanır. (s.19). Arap yazar ve düşünürleri, Arap’ın yabancı egemenliği altında Araplığını yitirmemiş ve ulusal benliğinin bilincinden uzaklaşmamış olduğunu iftiharla belirtirler ve “Arap nereye gittiyse, Araplığını da beraberinde götürmüştür!” derler. (S.18)

Arapların bu özelliği gurur duyulacak ve övünülecek bir nitelik. Ne mutlu onlara! Ama nedense, Arap milliyetçiliğinin Osmanlı devletinin son dönemlerinde ortaya çıkan Türkçülük düşüncesinin gelişmelerine tepki olarak doğduğunu ve bu nedenle ayaklandıklarını ileri sürerler. Bizim İslamcılar ve naylon tarihçiler de bu iddianın peşinden giderler.

YALANCININ MUMU

Oysa , “Osmanlı İmparatorluğu’nun iç birliğine içten gelme ilk darbeyi Arap hazırlamıştır. Hilâfetin Türklere ait olamayacağı bahanesiyle Vahhabiler Osmanlı devletine karşı ilk ayaklanmayı oluşturanlardır. 1806’da Mekke’yi ve kutsal mahalleri işgalle gelişen bu ayaklanma, Osmanlı hilâfet ve saltanatına karşı modern zamanların ilk ayaklanması olmuştur. Bundan sonra Arnavut asıllı Mehmet Ali Paşa’nın Arap’ın gönlünde yatan Türk nefretini sömürmesi olayı gelir.” (S.189)

Bunlar, başka bir devlet ve kavmin boyunduruğu altında yaşayan bir halkın doğal karşılanması gereken tepkileri. Bizim itirazımız, kökü taa Hz.Muhammed’e dayanan Arap milliyetçiliğinin faturasının İttihat ve Terakki’ye çıkartılması.

Bu geleneksel ve dinsel milliyetçiliğin yanı sıra Araplar, Osmanlı yönetiminin bozukluğundan ve kötülüğünden de şikayetçidir. Bu gerçeği görmüş olan, İngiltere’nin Filistin’deki konsolosu James Finn gözlemlerini şöyle yazar:

“…Romalılar, ayak bastıkları yeri imar etmişlerdir, yollar, köprüler, limanlar inşa etmişlerdir, oysaki Türk, kendi yönettiği yerlerden sadece vergi  toplamıştır, fakat buna karşın, bu yerlerin refahını ve kaynaklarını geliştirici hiçbir şey yapmamış, her şeyi ihmal etmiş, aldıklarına karşılık hiçbir şey vermemiştir.” (S.187)

Bu satırları 1878 yılında yayınlanan kitabında yazan Konsolos James Finn’e 134 yıl sonra bir sorumuz var:  “Türk” dediği Osmanlı, Türk’ün anayurdu Anadolu’ya uygarlık adına ne getirmiştir; yollar, köprüler, limanlar yapmış, fabrikalar kurmuş mudur?]

(AYDINLIK, 7 OCAK 2013)

***

2-[ “LOZAN’DA NELER DÖNDÜ?”

“Lozan’da neler döndü?” başlığı bana ait değil. Çünkü Lozan’la ilgili olarak,  içinde “Dönmek” fiili yani “dalavere” bulunan, rezil bir cümle kuramam. Cümle, “Derin Tarih” adlı derginin  Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan’a ait.

Bugün, 24 Temmuz  (1923)  Lozan Antlaşması’nın yıldönümü  ya  dergisinin temmuz sayısına “LOZAN ve KÜRTLER, İngilizler ile Mustafa Kemal Nasıl Anlaştı?” yazan bir kapak yaptırmış. “Lozan’da neler döndü?” başlıklı makaleyi de kendisi yazmış.

Derginin kapağı ve makalesinin adı Mustafa Armağan’ın Lozan Antlaşması’na karşı iyi niyetli olmadığını, hasta bir zihinsel ve ruhsal yapı ile yaklaştığını gösteriyor. Bunu anlamak için “döndü” ve “nasıl” sözcükleri yeterli.

MARGARET MACMİLLAN

Margared Macmillan’ın kitabının adı “PARİS 1919, 1919 Paris Konferansı ve Dünyayı Değiştiren Altı Ayın Hikâyesi (ODTÜ Yayıncılık, 2001).

Paris Konferansı’nın sonunda Osmanlı devleti Sèvres Anlaşması’nı imzalamıştı ama bundan başka anlaşmaları da imzalanmıştı. Kitap işte bu müthiş altı ayı anlatır ve biraz da Lozan (Lausanne) anlaşmasın değinir.

Bu kitaptan sadece bir parağraf alıntı yapıp Mustafa Armağan’ın makalesine geçeceğiz.

“Sonu gelmez pazarlıklardan, Curzon’un Türklere baskı yapmak için bir ara salonu terk etme gösterisinden sonra, 1923 yılında bir anlaşma şekillenebildi. Gözlerinin altında mor halkalar belirmiş olan İsmet Paşa, Türkiye adına imzayı attı, İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi de İngiltere adına imzaladı. Lozan anlaşması, Versailles’a, Trianon’a, St.Germain’e, Neuilly’ye ve Sevr’e benzemiyordu, yani Paris Konferansı’nın ürünü olan anlaşmalardan farklıydı. Curzon içinden, ‘Şimdiye kadar biz kendi barış anlaşmalarımızı dikte ediyorduk,” diye düşünmekteydi. Şimdi ise düşmanla pazarlık ediyoruz.” (Age.s.442-443)

Paragrafın iyice anlaşılması için küçük bir açıklama yapmam gerek: Yazarın Curzon dediği kişi  George Nathaniel Curzon (18591925), dönemin Büyük Britanya Dışişleri Bakanı.  Lozan’da İngiliz heyetinin başında bulunuyordu. Lozan Anlaşması, Başbakan David Lloyd George’un  (17.01.186326.03.1945) siyaset hayatının ve Liberal Parti’nin sonu oldu.

Lozan anlaşması dışında kalan öteki bütün anlaşmalar sebep oldukları İkinci Dünya Savaşı sonunda yırtılıp atıldı. Şimdi sadece Lozan Anlaşması yürürlükte.

Şimdi gelelim Mustafa Armağan’ın zırva ve sabuklamalarına:

LOZAN’DAKİ DALAVERE (!)

“Bir devlet düşünün savaşa 2,5 milyon kilometrekarelik  yüzölçümüyle giriyor, savaşı kaybediyor ve 777 bin kilometrekarelik bölümünü, yani yaklaşık dörtte birini kurtarabiliyor ve ‘vatanımı kurtardım’ diye zafer çığlıkları atıyor. Peki geriye kalan dörtte üçlük toprak ‘gavur toprağı’ mıydı ki, elde gittiğine bunca sevinildi?

Halbuki başta bizzat Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Cumhuriyet’i kuran kadronun tamamı bu sözde ‘gavur toprakları’nda doğdular.” (Derin Tarih, S.66)

Hayatım boyunca okuduğum en rezil satırlardan biri! Utanmazlık anıtı!

Osmanlı tarihini kısaca anımsayalım: 26 Ocak 1699 Karlofça Antlaşması  Osmanlı Devleti’nin  toprak kaybettiği ilk dönüm noktasıdır. O tarihe kadar, etki alanlarıyla birlikte devletin yüzölçümü 24 milyon kilometrekareyi buluyordu. 1914 yılına kadar, Yunanistan (1821), Bulgaristan (1878), Romanya (1878), Sırbistan (1882), Makedonya (1912-13), Arnavutluk (1912), Bosna (1878), Hersek (1877), Mısır (1805), Libya (1911), Tunus (1881) ve Cezayir (1830) Osmanlı’dan ayrılmıştı.

Demek ki Mustafa Armağan’ın sözünü ettiği topraklar Anadolu, Suriye, Irak, İsrail (Filistin) Yemen ve Kızıldeniz kıyı bölgesi. Yani Müslüman Arap toprakları.

Lozan’ı imzalayanlar, Osmanlı rezilliklerinden arta kalan, anavatan Anadolu’yu kurtardıkları için sevinmeyip de ne bok yiyecekler bre adam? 21,5 milyon metrekare toprağı senin sevgili Osmanlı’n kaybetmiş, bunun hesabını Cumhuriyeti kuranlara mı soracaksın?

Senin Suudi Arabistan’ını kuran  sevgili Vahhabi Arapların daha 1811’de isyan etmiş.

Orta-Doğu’nun Arap topraklarının 1916’da Sykes-Picot Anlaşması’yla  paylaşılması planlanmış, Sèvres ile resmileşmiş ve I.Dünya Savaşı ile uygulanmış…Uygulamaya senin sevgili Arapların, İngiliz Lawrence’in altınları peşine takılıp Osmanlı’ya ihanet etmiş…

İş Araplar sayesinde olup bitmiş, sen utanmadan, Araplara rağmen neden Arap topraklarını korumadın diye şirretlik ediyorsun? Tam anlamıyla bir falakalık durum!

Mustafa Armağan, Cumhuriyet’in ve kurucularının manyakça düşmanlarındandır. Birkaç aydır pespaye kitapçıklar armağan ediyor. Temmuz 2013 ayında  Manavoğlu Nevres Bey’in “Yasak Kitap”ı “Son Halife’nin Dramı”nı dağıttı. Nevres Bey adındaki mechul zat, Mustafa Kemal için şu satırları yazıyor:

“Osmanlı padişahlarının harem hayatına düşkün olduğunu iddia edenler  şu kadar  insaf etmezler mi ki, bu Osmanlı padişahlarının hiçbiri Ankara Kız Öğretmen Okulu’nda okuyan hür ve bakire bir kızı gece vakti ve cebren okulundan alıp (….) cebren ırzını mahvetmek kötülüğünü yapmamıştır. Bir gözü firengiden kör olan (…) bir cumhurbaşkanına tapanların artık dünyada hiç kimsenin ahlaklılığını söz konusu etmeye hakları yoktur.”(s.75)

Bu cümlenin altını Mustafa Armağan da seve seve imzalar.

Margaret Macmillan’ın kitabından en sevdiğim bölümü aktaracağım:

“Akşamları  Türk heyeti başkanı, pek sevdiği yeşil chartreuse  (likör) ile avuntu buluyordu. Akılsızlık edip bir gece ona katılan bir Amerikalı, bir daha ömrünün sonuna kadar içki içmemeye yemin etmişti.”

Aşk olsun İsmet Paşa’ya, içince böyle içilir işte!

Ama bu cümleden sonra bir tehlike var: Bay Mustafa Armağan, İnönü’nün bir şişe Chartreuse karşılığında  Musul’u sattığını iddia edebilir.]

(AYDINLIK, 24 TEMMUZ 2013)

***

SONUÇ OLARAK:

Osmanlı Devleti’nin 1914 öncesinde kaybettiği toprakları bu fırsattan yararlanarak tarihleriyle birlikte tamamlayalım:  Kırım (1774), Girit (1878), Kıbrıs (1878) ,Karadağ (1878) Rodos (1912), 12 Ada (1912),…

Özetlersek: Osmanlı Devleti 1914 yılına kadar Avrupa ve Kuzey Afrika’daki topraklarının tamamını kaybetmiş;  Geriye bugünkü Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, İsrail ve Arabistan (yani, R.T.Erdoğan’ın, “1914 yılında, nereden nerelere gelmişiz, acaba bunu gençliğimiz biliyor mu? 2.5 milyon kilometrekare olan topraklarımızın büyüklüğü, 9 yıl sonra Lozan’ı imzaladığımızda, daha sonra topraklarımıza katılan Hatay ile birlikte 780 bin kilometrekareye düşmüştü”) dediği topraklar.

Ardından, 1919 yılında, Sevr anlaşmasının sonucu olarak, Anadolu İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan  tarafından işgal edilmiş ve Osmanlı’nın elinde kala kala 350 bin kilometre toprak parçası kalmıştı. Gerisi yalandır, iftiradır!

Lozan anlaşması görüşmeleri yapılırken Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, İsrail ve Arabistan toprakları işgal altındaydı ve buralarda Osmanlı egemenliği fiilen sona ermişti. Milli Mücadele ordusu düşmanı bu topraklarda değil Anadolu’da yenmişti. Tarihin inkar edilemez gerçekleri böyledir. Ama bu gerçekleri çok iyi bilmesi gereken  Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’in kurucularına bile bile iftira ediyor. Necip Fazıl Kısakürek, Mustafa Armağan ya da  Fesli Kadir Mısırlıoğlu  iftira etseler neyse! Ama ne yazık ki R.T.Erdoğan’ın ilham kaynağı bu üç adam!

Bir  Cumhurbaşkanı, bir Başbakan ülkesinin taraf olduğu uluslararası anlaşma ve andlaşmaları, her ne sebeple olursa olsun, eleştirmeye başladığı zaman bu senetlerin imzacısı  olan öteki tarafları hemen tedirgin eder. Hele bu eleştiriler sınırlarla ilgili ise saldırganlık olarak kabul edilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Hitler Versailles Anlaşması’nı yırtmaktan söz ederdi. Sonunda ülkesinin mezarını kazdı.

Bir ülke, bir vatan bir ulusun sonsuza dek sahip olacağı topraktır. Birinci Dünya Savaşı imparatorlukları (Osmanlı, Avusturya-Macaristan) sona erdirdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika gibi devletlerin  bütün sömürgeleri bağımsızlıklarına kavuştu.

Bizim Misak-ı Milli[[i]] tek taraflı bir manifestodur. Gerçekleşmesi için öteki tarafların da kabul etmesi gerekirdi. Nitekim Lozan’da kısmen kabul edilmiştir. Lozan ve Misak-ı Milli gibi “şeyler” muhtarlarla yapılan sohbet toplantılarında konuşul(a)maz. Gençlere tarih öğretmek isteyenlerin, onlara örnek olmak için,  ilkin  Atatürk’ün SÖYLEV’ini saygıyla  ezbere bilmeleri  ve  Cumhuriyet’e lâyık olmaları gerekir.

Özdemir İnce

24 Ekim 2016

[i] Misak-ı Millî ya da Millî Misak (Günümüz Türkçesi ile Millî Yemin ya da Ulusal Ant), Türk Kurtuluş Savaşı‘nın siyasî manifestosu olan altı maddelik bildirinin adıdır.[1] İstanbul‘da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920‘de oy birliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat’ta kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiri, I. Dünya Savaşı‘nı sona erdirecek olan barış antlaşmasında Türkiye’nin kabul ettiği asgari barış şartlarını içerir.

Toplantıdan çıkan kararlar arasında, özellikle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi milletvekillerinin yoğun çabasıyla gizli bir oturumda daha önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından hazırlanan Misak-ı milli (Milli Ant)’nin kabul edilmesi vardır (28 Ocak 1920).

Bildiri mecliste Ahd-ı Millî Beyannamesi adıyla kabul edilmiş, ancak daha sonra “Misak-ı Millî” olarak anılmıştır. Her iki deyim Ulusal Yemin anlamına da gelir. Türkiye Cumhuriyeti‘nin sınırları, büyük ölçüde, Misak-ı Millî ilkeleri doğrultusunda oluşmuştur.