GEZİ GÜNLERİNDEN ŞİİRLER

 Gezi Günleri yılında “Karadelikte Bir Yolculuk & Tersine ya da Sapkın Ayetler” adlı bir şiir kitabı yazmaktaydım. Şiirlerde Gezi Günleri öncesinin “varlığı” vardı kuşkusuz. Ama Gezi Parkı patladığı zaman şarapnelleri benim şiir dünyama da düştü. Bu hiç hesapta yoktu. Kitap birden bağımsızlaştı ve benim programımın dışına çıktı.

“Karadelikte Bir Yolculuk & Tersine ya da Sapkın Ayetler” Kaynak Yayınları tarafından yayınlandı. İlginize birkaç şiir sunuyorum.

Özdemir İnce

1 Haziran 20016

KARADELİKTE BİR YOLCULUK
KARADELİKTE BİR YOLCULUK & TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER (KAYNAK YAYINLARI)

 KARA DELİKTE BİR YOLCULUK & TERSİNE YA DA SAPKIN AYETLER

***

KARA DELİKTE BİR YOLCULUK

K

Konuşmak! Ne demek istiyorsun bu Hallac zamanında hallaç mı olmak? Kolay değil, birinin gözünün içine baka baka konuşmak karanlıkta yürümeye benzer.

Ayağını kaldırarak yürürsün, elle yoklar gibi. Körler için kolay, olmayanlara, unutacaksın bedenini.  Bir adım sonrası bir basamak kaçırmak merdivende.

İşte konuşmaktayım unuttuğunuz dillerden birinde: Yukarıya ağmayacağım, beklemeyin, yukarı, huruç, miraç… Kendi ağzımla söylüyorum bunu:

Bakmadım başkasının gözünden, işitmedim başkasının kulağıyla ve yürümedim ayağıyla. Şarabın etkisiyle değil, cinler de söyletmiyor bana. Mazur değilim hakikat ve marifet sayfalarında. Borcum yok hamd velisi öç tanrılarına.

Sevilsem de istemem “Bir kulumu sevsem eli ve dili Ben olurum” diye haber gönderen bir zorbaya.  Kul değilim, el ve dil benim, af elbisesi giydirmem özgür bedenime.

“Ârif” derdi eski muallimler kendini bilene. Diyemeyeceğim ki bir bildikleri var içinde barındığım bu güz şafağında. Aracı istemem, aracı olmam kimseye, yön sorsa bile sevdiğim rüzgârlar.

“Beni bulmak isterseniz Beni bulmuş kullarım vardır onların eteğine tutunun. Onlar size vesile olurlar ve Bana ulaştırırlar!”

Ne sen beni bul ne de ben seni! Gölgemi izlerim ben, gittiği yere.

Avam anlamaz, havas anlasa da susar!

 ***

 L

 Lağımları patladı Kentin, işbaşında tarikatın lavanta taburları. Gülsuyu döküyorlar sokaklara, alanlara, havaya leylak kokusu sıkıyorlar. Kondu saraylarda misk ü amber soluyor binitsiz ahali.

Paçaları sıvanmış tekmil ekabirin, cemiyet haberlerinde tuvalet eteklerini kaldırmış kadınlar. Şort ile mini etek için şimdilik sorun yok.

Başka bir gezegene göçmeye hazırlananlar var bilimkurgu tutkunları arasında; dünyaya benzeyen bir gezen bulmuş dürbünle bakan astronomlar. Ulaşmak için iki yüzyıl uzak yolculuğu.

Sen çıkarsın yolculuğa torunun varır menzile. Ağaçlandırmak gibi memleketin ağaçları kesilmiş, yakılmış kel tepelerini. Çınar dikmek! Ama her toprağın, her iklimin seveni ağaçlar var ki bileceksin onları.

Ve kaç kuşak geçti Âdem’in Havva’yı bilmesinden bu yana. Bir göz kırpma anı on beş milyar yıllık öyküsünde Büyük Patlama’nın. Sayılar ile harflerin kavgası. Yenilgisini kabul etmiyor afyonkeş yazı.

Lağımlar patladı! Sanki kaçkaç zamanı. Memlekette kıtlık olduğunda Mısrayim’e gitmişti kavmini alıp Abraham (İbrahim), firavun diyarına. Bizim için başka dünyalar elbette var, mümkündür, ama hepsi bu dünyada!

***

 M

Medet ey! Yabanilerden kaçgun var, mahşer günü kaçkaç dönemi. İnsan onurunu ikbal için satıyorlar. Din-iman verip külçe altın alıyorlar.

Ne yapacaksın şimdi? İflasın kesin de, intihar, inziva?

Kendimi bayrak misillû göndere çekeceğim, günah keçisi olacağım, ruhsatsız kömür madenine inip sürveyan, karpit lâmbası ışığında. Sen ne yapacaksın ey sahip?

Medet ey, ama dil alışkanlığı. Ay tutulmasına benzemez güneş tutulması, teneke, tencere, tava çalmakla düze çıkmaz dünya. Hiçbir işe yaramaz ağzını ve gözlerini ibrişimle diktirmek, kulaklarına sıcak kurşun döktürmen.

Sanır mısın ki zamane ikbal sahipleri nasıl yüzsüz kaldıklarını anlatacaklar çocuklarına? Cascavlak! Ana rahmine haklı düşenler tayfası ve kuyruklar.

Kimine daha fazla vermişmiş de kısmetsizlere pay verecekmiş bu hödük ihvanı. Özgür olmak ve öyle kalmak için, hilesiz tartılmak, iman etmeyeceksin imansız tanrıya. İmansız ve müflis tanrıya, hilebaz olana!

Yakarma ve sitem yok, varsa da yazgında.

***

O

Obamla hiçbir konuda uzlaşmadım, uyuşmadım ama ona adadım kendimi milattan önce ve sonra. Bütün vergilerimi ödedim. Dinozor olduğumu söylediler bu yüzden, bana. “Bıraktığımız otlakta otluyor!” dediler.

Doğrudur: Bedenimden kopardığım etlerle besledim yırtıcı kuşları, o otlakta, karaciğerim bir kartala pay düştü. Haraç-mezat satılırken malım- mülküm haramzâdeler tarafından. Gözyaşı, burun sümüğü ürettiğim ne varsa!…

Genç olmadığımı söylüyorlar şimdi, moruk diyorlar. Doğrudur: Dişlerim döküldü, koku almıyor artık burnum. Oysa bilmezler ki  bir hiçtir, hiçliktir sonsuz gençlik. Ham ayva!

Bin bir gecesiz hayatımın sonlarına doğru iki şey öğrendiğimi fark ettim: İki şeyde işe yarar gençlik, idmanda ve yatakta. Yetenek ve beceri ister ikisi de. Yoksa geçmiş ola.

Bir de şu var: Gençlikte uğradığın bir yenilgiyi avunduramaz daha sonra kazandığın hiçbir utku.

Gençliğimde bilmeden yaptığım bir tekne yolculuğunu anımsıyorum şimdi. Kos Boğazı’na doğru sallanan bir denizde uyandım bir yelkenlide. Çevremde tanımadığım insanlar, yabancılar. Sarhoştum hâlâ. Kendimi zor atmıştım Datça’da karaya.

Şimdi başımı yastığa koyunca yastığa teknenin yaran hışırtısını duyuluyor tuzlu suda. Gözlerim kapalı. Üzerimden atlayarak geçiyor insanlar; birbirlerine kim olduğumu soruyorlar.

O zamanlar ben de bilmiyordum kim olduğumu. Şimdi de. Bilmiyorum, bilmek istemiyorum. Birkaç kez öldüm ve dirildim. Sadece bunu biliyorum.

Tanrının öldüğünü söylemişti bir menzil hanında biri dinlenirken atım, bir yabancı. Bunu duydum ama kimseye söylemedim ve unuttum. Benimle birlikte mezara gidecek bu sır!

Şimdi, kimseye söz vermedim ama her gece uyumadan önce bunu anımsıyorum. Bunu düşünerek uykuya dalıyorum.

***

Ş

Şair, kuşkusuz! Bir şair yakışır ancak elma kokulu bir han odasına, odun kokulu bir boşluk. Ancak bir şair oturabilir nar kokulu bir oda boşluğunda, hayaletler ve hortlaklar arasında. Bir şair!

İncir yaprağını da yanında getirmiştir, getirecektir. Sakınımlı. Köleler ve cariyeler getirmeyecek yanında; bahçeler, korular dikecek ama altın ve gümüş tartmayacak hassas terazide.

Mum ışığında Bağdat’a gitti şair, gidip-gidemeyeceğini, dönüp-dönemeyeceğini anlamak için. Geri dönmesini bekliyoruz mum ışığında, taşmadan dolunay.

Biz söz var, söyleyecek bir ağız beklemekte:

“Ve ben döndüm, ve güneş altında yapılan bütün işkenceleri gördüm, ve işte ezilenlerin gözyaşları, ve onları teselli eden yok.

Dört işlem yapmayı da biliyor şair, muhasebe ve hesap işlerinde.

***

Z

“Zamanın ne içinde ne de dışında” der demez bir şemsiye gibi tersine döner manzara, eskir. Çerçeve parçalanır duvarda. Peki neresinde zamanın?

“İnsansız zaman yoktur” demektedir Reb Hassim. İnsan yoksa zaman da yok(muş), biraz düşününce hak verebilir insan bu savlı önermeye.

Ben yoksam zaman da yok, hiçbir şey yok. Ben, sen, o! Kime göre, kime ne? Sen yoksun ama Gülek Boğazı vardı senden önce, senden sonra da olacak. Ama var olduğunu bilmez Gülek Boğazı, senin bildiğini de bilmez.

Reb Tafchit der ki: “Her kemiğini parmaklık gibi hisseden sonsuzluk sarhoşu akılsız insan bir başka hapishane olarak  düşünür zamanı.

Zaman zaman içinde bir başka zaman; Deve tellal iken pire berber iken, onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine!

Zincirlerinden başka yitirecek hiçbir şeyi olmayanlar için!

 TERSİNE  YA DA SAPKIN AYETLER

 İlet, gazaba uğrayanlara ve sapkınlara ki!

Yetmişlerin başında bir zındık meyhane

vardı, kendi ve adı Mutfak

Gezi Parkı’nın Taksim taraflarında.

İşte orada başladı son Mezdek isyanı

Horasan ayaktakımının tarih ve coğrafyasında.

Ben işte böyle dedim!

II

Bir evin, bir evin bir şeyi olayım,

bir evin, bir evin bir odası olayım;

fısıltı ormanında uzun bir yolculuk,

bir kara delikten bir başkasına.

Fısıltılardan bir ses bulut cümlesi

takılıyor aklımın örümcek ağına:

Gençlik sadece yatak ve idmanda

işe yarar demiştiniz bir zamanlar bir yazınızda

umutsuzluk duraklarından birinde,

taş baskısında bir başka dünyanın.

Gezi Parkı’nda da işe yarıyor hocam gençlik

duvarsız evler yapıyor gaz tuğlasından

kilitsiz kapı, çerçevesiz pencere;

gençlik devrim yapıyor tarla açma sanatında!

Bir evin bir şeyi olayım, bir odası olayım dersen,

tencere tava çalıyor meslek sahibi özgür kadınlar,

tutulan ayı, pörsüyen güneşi kurtarmak için,

bir kara delikten ötekine girmeden önce, daha önce…

Ben işte böyle dedim!

III

“Akıl bizim gece gündüz rehberimizdir;

Akıldan başka imam yoktur.”

Al-Ma’arri

Yüzünde

yüreğindeki orman yangınının külleri:

Bir kozalak fırlar gider,

bir cehennem taşı yuvarlanır

yanında götürür kendi yangınını

bayır aşağı, bayırdan aşağı

yangın, orman yangını, ormanın yangını

sarar çevreni, kendini yakar.

 Ben işte böyle dedim!

IV

“Gerekli olmayanın gerekliliği” der

bir şiirinde, yazdığı görmeden gören şiirler için

Abu’l Ala Al-Ma’arri.

Sonsuzluk ağıdır şiirler,

sonsuzluk tuzağı gören kör şiirler.

Bir aydınlanmadır dış körlük.

Öykünemezsin ne hayatına ne hayatsızlığına,

sağır kalamazsın kurşun dökülmemiş kulağınla

gereksiz gerekliliğine ama.

Gerekli olduğu zaman gereksizdir!

Gereksiz olduğu zaman gereklidir!

İnanmıyorsan bana

Kuyuya bir taş at, duy sesini:

Luzûm  mâ  lâ  yalzam!

 Ben işte böyle dedim!

 V

“Artık şarkı dinlemek istemiyoruz

şarkı söylemek istiyoruz!” demiş

Kadıköyde bir milyon insan:

“Biz de şarkı söylemek istiyoruz” demek

bunun anlamı nefes almak için

hep birlikte ağustos böcekleri gibi.

Ağaçlar kökleriyle konuşur, şarkı

söylerler ağustos böceği ağzıyla,

Kadıköy’de şarkı söylemeyi öğrendi karıncalar.

İnsanlarla birlikte bir milyon karınca-ağaç!

Rüzgarın sesi sustu ve dinledi.

Başka biri olsaydı, iyi bir şair,

“Devrimin Sesi oldu!” derdi.

Ben işte böyle dedim!

VI

“Yaşlı gittim şen geldim, aç koynunu

ben geldim”  diyor,

çocukluğumdan bir şarkı.

Yoksa marş mı?

Aç koynunu ben geldim!

Unutmuşum, gerisi neydi,

çoktandır  söylenmiyor.

Yaşlı gittim, genç geldim mi desem?

Yaslı gittim şen geldim,

yaşlı gittim genç geldim,

bana testi umut ver

çok uzak bir yerden geldim.

Böyle söyleniyor Gezi Parkı’nda

68’in kılıç artığı

görsünler diye ateş yakıyor

yolunu yitirmiş kervanlar.

Deniz feneri, dağ feneri, çöl feneri,

yaslı gidip şen gelmek için,

yaşlı gidip genç gelmek için.

 Ben işte böyle dedim!

VII

Sabahın altısı: Ağustos böcekleri

böyle erken başlarsa saza

demek ki sıcak olacak gün.

 

Sabahın altını ve ağustos böcekleri,

yola çıkmak için uygun bir zaman.

Nerede benim dülger sandığım?

Antakya’ya gideceğim yaya,

eski Roma yolunun Gülek Boğazı’ndan,

yalınayak, başı kapak,

korların üzerine basa basa.

Acelem var: Beni bekliyorlar mezarlıkta!

Nerede benim kazmam ve küreğim?

Tabut çakıp mezar kazacağım.

Ya Hızır! Ya Hızır!

 Ben işte böyle dedim!

VIII

Blaise Cendrars’ı anımsattı bana

Gezi Parkı, ah o da burada olmalıydı,

neden  olmasın, Neyzen de olabilir.

Başka?

Başkasını siz ekleyin bu cümbüşe

şiir okurken, Metin Eloğlu’na ne dersiniz?

Suya ilk ve son damla mürekkebi damlatan

çolak adamdır Blaise Cendrars,

bir obüs sağ kolunu alıp götürmüştür

omzundan, savaş gazisi.

Bir Alman obüsü,

ortaklarımız yenildiği için

bizim yenik sayıldığımız bir savaşta.

Burun direği kırılmıştır

İçine kız kokuları çekerken

anasının amı gibi açık kalmıştır ağzı[i]

Daktilo ile yazar şiirlerini,

fötr şapka giyer,

sigara eksik olmaz dudağında.

Son damla mürekkep damlayınca

çivit mavisi olur okyanus.

Sigarasını Tekel kibritiyle ben yakarım.

Ben işte böyle dedim!

 IX

Yaşanmamış hayat! O da yaşanmıştır!

Yaşamadıysan gövdendeki bu yara izleri de ne,

ne ola, gözündeki metal parçaları?

 

İnsanın bir hayatı olsun da

yaşamasın olur mu? Yaşatırlar.

Zorla.

Kızılay’daki ölü sen değil misin?

Antakyadaki ölü sen değil miydin?

 

Yaşanmıştır hayatın. Herkes yaşadı

ve herkes oldun iki âlemde

(böyle diyor inananlar).

 

İnsanın bir hayatı olsun da

yaşanmasın olur mu?

Oldu ve olmadı işte.

 

Senin hayatın, karanfillerin bırakıldığı yerde,

biber gazıyla kutsadılar

panzerle kutladılar.

 

Palayla kovalandın!

 

Yaşadın sen, Mersin’de

Akdeniz  Oyunları’nın yapıldığı yılda

Gezi Parkı’da sevgilini, yoldaşını bekledin,

özgürlüğü savunurken zebanilere karşı

eşitliği ararken yarin dudağından gayri her yerde

 

Kardeşliği öğrendin, keşfettin, kardeşlerin var

ana ayrı, baba ayrı.

 

Ben işte böyle dedim!

 X

Polisin biber gazıyla saldırdığı kırmızılı kadın,

mesafe yakın;

tomanın önünde kollarını iki yana açıp duran kadın,

siyahlı,

biraz sonra hep öyle kalacaklar bellek çadırında:

 

Bir kadın ki üzerine polis yakın mesafeden

biber gazı fışkırtmıştır, kırmızı, kırmızılı kadın;

kırmızı değil, daha kırmızı, en kırmızı,

 

utanan bulut rengi. Çıplak omzunda beyaz çanta.

 

Özgürlüğün rengi var, kırmızı;

bir kırmızılı kadındır özgürlük,

kadındır özgürlük, dişidir özgürlük, yedi veren doğurgan!

 

Tomanın önünde bir kadın, önünde değil, karşısında,

karşı karşıya, siyahlı;

bir sedef ayna, canavarın karşısında.

 

İlk kez yasın simgesi değil siyah, utkunun rengi;

siyah özgürlük, kara özgürlük!

 

Kara özgürlük ağacı, kadın ağacı,

kolları iki yana açık, kolları, açık,

kendisi rüzgâr olan uçurtma,

 

kendisi uçurtma olan rüzgâr.

 

Nerede o  su  püskürten ilkçağ hayvanı?

 

Ben işte böyle dedim!

 XI

İnsanı dinden çıkartan sabah ezanı

Dağılıyor kayalara çarpa çarpa.

 

İnsan nasıl gider bir kara deliğin beklediği yere?

 

Toplamıyor çıkartıyor, bölüyor çoğaltmıyor.

 

Gezi’de nasıl bir araya geldi, Gezi’de

bunca kalabalık? Fısıltıyla, mırıltıyla.

 

İyi oldu uyandığım, Mustafa Ali’nin uyanması iyi oldu,

düşüneceğim şimdi siyahlı ve kırmızılı kadınları,

kadınlarını bütün renklerin,

asitli sislerin içinde hepsi ayakta, tay gibi.

 

Delacroix’ın Özgürlük’ü halinde.

 

Özgürlük neden erkek değil de kadın?

 

Aşktır, kavuşmadır, Şirin’dir özgürlük!

 

Rasgele açıyorum Yolculuk Notları’nı

bizim çolak Blaise Cendrars’ın,

işe bak arkadaş “Bastille Kenefleri” çıkıyor şansıma.

 

Güneş dünyanın bir başka yerinde vakit geçiriyor,

iş başı yapmadı hâlâ ama habercileri var: Kadın kokuları!

 

Düşünüyorum: Şiir böyle yazılıyor Gezi’den bu yana,

ey okur şaşırma! Yalnayak, başı kapak, göğüs bağır açık,

derbeder, çabulcu diye tesmiye ettiği bir yoz koçanın…

 

Uyanırken gördüğüm o yüz gelecek hayatım benim!

 

Ben işte böyle dedim!

 XII

“Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye!”

 

Direnirken, dikiş dikerken, yemek pişirirken çok güzel oluyorsun;

kirvem, eniştem, dünürüm, damadım, gelinim,

sevgilim Türkiye yetmiş beş yaşında;

konuşurken, sevişirken, öpüşürken, gebe kalırken, çocuk doğururken

çok güzel oluyorsun Türkiye;

beni eğlendiriyorsun Türkiye; şaşırt beni Türkiye;

gaz bulutlarının arasında, sokak aralarında, su oklarının altında

çok çapkın oluyorsun Türkiye; beni şaşırtıyorsun Türkiye;

gel meyhaneye gidelim, aznif oynayalım, orman yangını söndürelim Türkiye.

 

Türkiye olduğun zaman çok güzel oluyorsun Türkiye;

hiç kimse olduğun, herkes olduğun zaman çoktan da güzel oluyorsun;

hiçbir yerde ve her yerde; karada, denizde ve havada  çok güzelsin Türkiye!

 

Atlayıp  aynanın  arkasına geçiyorum, aynanın arkasında sen varsın Türkiye!

Demircinin örsünden fışkıran kıvılcım var ya işte o sensin Türkiye!

Kor demir suya girer, cısss, işte o sensin Türkiye!

 

Çakmak taşının ağzındaki kar, sensin Türkiye!

Serçe kartal, kartal serçe, Türkiye!

 

Divanedir! Divane Meclisi, pervane Türkiye, harman yeri, su arkı!

 

Mutludur güzel bir şiirin tuğlası sözcükler,

mutludur uçurtmaları kanatlandıran rüzgâr; rüzgârın ağzı Türkiye,

uykunda dans ederken görüyorsun kendini, uyanıkken,

bir Cumhuriyet balosunda, Taksim Meydanı’nda, Kuğulu Park’ta,

savruluyor ipek eteklerin geyik bacakların döndükçe.

 

Dolgun kalçaların ne güzel! Ne güzel dolgun kalçaların!

 

Delirince  büyülüyorsun, kendini aşıyorsun, aşılanıyorsun Türkiye!

 

Ben işte böyle dedim.

 DE Kİ

 I

De ki: Kim anlatacak öykümüzü, kalmadığına göre kutsal kitap kâtibi?

Tanrı öldü yerine kimseyi bırakmadan – ne yengi ne de yenilgi – kutsal kitapsız kaldık, alışkanlık.

Ay güneşe küstü, güneş ayı unuttu dünya kanlı bıçaklı ikisiyle;

ay dünyanın uydusu değil, dünya güneşin uydusu değil, çevresinde dönmüyor;

boşlukta gidiyor, ne gece ne gündüz, ne ay ne de yıl ve ne de mevsimler.

De ki: Özgürlüğün bir bedeli var, ölçülmez. Görürsen bir yerde yılkı atlarına sor!

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim!

II

De ki: Biz daha güzeliz bizi yönetenlerden;

biz daha güçlüyüz bizi ezenlerden;

koyun çobanları bunlar,

koyun dili biliyorlar kendilerine göre.

 

Ama kadınlarımız güzel bizim,

erkeklerimiz yakışıklıdır;

incir yapraklarını bırakıp kumsalda, yüzeriz

dolunayda şarap rengi üryan denizde, çıplak.

 

Dayayıp kulağımızı karnına hamile kadınlarımızın,

rüzgârın uğultusunu dinleriz yağmur ormanlarında,

bir arı kovanı vardır, yanında bir saat kulesi. –

 

arı kovanının yanında bir saat kulesi olur mu

yağmur ormanında ? – Neden olmasın?

 

Unuttuklarınızı anımsamanız yeter,

dokuz ay on gün süren uzay yolculuğunu,

yeni güneşler, yeni aylar, kara delikler arasında.

 

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim!

III

 De ki: Beni hiç gücendiremezsiniz,

öyle çok gücendirdiler ki beni hayatta,

dört mevsimi bir arada hiç görmedim.

 

Döne döne Ezilenler’i okudum;

cüce dediler bana, yerin altındaymış

öteki yarım, götü yere yakın.

 

Herkesin bir gölgesi varken

benim yokmuş

oysa ne bilsinler ki

 

bedeniyim ben kendi gölgemin!

 

Bunu bilen Tanrı bir kitap istese benden,

öç almak için Don Kişot’u verirdim ona.

 

Bir başka maruzatım yok!

 

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim!

IV

 De ki: Ben göçebeyim ama bedevî değilim,

de ki ben göçebeyim ama hiç göçmedim kendimden,

hiç göçmedim yurtluğumdan ve hep kendimde kaldım.

 

Hiç göçmedim kendimden, hep kendimden gittim.

 

Bir çadır yeri arkamda, üç ocak taşı, ıslak kül,

bir yayık tulumu, ipi Demirkazık’ta,

istersen ser üzerine Yörük donunu, şalvarını.

 

De ki: Ben nereye gitsem bu dağlar arkamdan gelir;

de ki ben nereye gitsem Toros’a giderim;

 

Karacaoğlan olduğum da söylenir, ben karaca oğlak,

hiç kısmet olmadı, hiç konmadım hep göçtüm.

 

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim!

V

De ki avare çocuklara yassı çakıllar bulup

getirsinler değirmen deresinden,

kırık kiremit de olur  marifet sahibine.

 

Vahiy kâtipleri üzerlerine sözcükler yazsınlar,

resimler yapsınlar, unutulmasın diye

mangal, maltız, dibek, enfiye kutusu;

 

zamane gelinleri bilmez ki ne demek yunaklık!

 

Denize binsek de gelip yörük çadırlarından kıyıya,

yanımızda gelirdik harman düvenimizi,

üzerinde oturmak için Oğlak Dönencesi’nde.

 

İsteyen, “Türk’ün aklı sonradan gelir” desin, isteyen

“Türk ne bilir bayram laklak içer ayranı” desin!

 

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim.

VI

 De ki: Ravi değilim, olmaya da niyetim yok,

beklemesin kimse benden

şaraba haram dememi,

 

harama uçkur çözmemi.

 

Çözerim billahi!

 

Aramayın bu sözlerimi hadis külliyatında,

ilk hamrı Hamza’yla içtim

kasem ederim,

 

deve pirzolası yerken

iki güzel cariye vardı kucağımda.

 

Böyle rivayet edilir ki etsinler bedevî çadırlarında!

 

Deme ki:  Ben hiçbir şey söylemedim!

VII

 De ki: Çat pat tavla sesi, zar ve pul,

hep iki mars bir oyunla kaybettim, diyor,

Kaf Dağı’nın öte yakasını.

 

Sen de zar tut, dediler, sana,

“Sağ elimle atmıyor muyum?” dedin, “zarı!”

 

Hayat öylesine gerçek ki

bu yüzden saçma mı saçma,

tersi de saçma yüzü de saçma!

 

Saçma olmadığı için saçma!

 

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim!

VIII

 De ki: Seraptım çöl oldum,

serabın içinde bir başka serap,

çöle vaha oldum;

 

vahaya bekçi ve fedai oldum,

günlerden 5 Ağustos 2013.

 

Çölde yiten ırmak,

çölden doğan ırmak,

yargı günü, yazgı gecesi!

 

Tarihin terazisine çekilmeden

mağaralarına kaçtı yargıçlar!

 

Nar düştü dalından,

çatladı, parçalandı.

 

Sınır tanımayan özgürlük salgını!

 

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim!

IX

 De ki: Çölde yiten ırmağın hüznünü bilirim,

o halde bir vahaya kaynak olacağım.

 

Hep aynı düşü görüyorum uyanmadan önce:

Evim yürüme mesafesinin dışında,

duraklarda bekliyorum hiçbir araç yok.

 

Eve geliyorum güya ama bilmiyorum

hangi katta, kaç numara.

 

Asansöre biniyorum, duruyor

insansız bir gökyüzü durağında.

 

Bir yere telefon edeceğim ama gözlüğüm yok,

göremiyorum, ezberimde zaten yok numara.

 

Dünya ile aramda bir sigara kağıdı

kalınlığında bir insansız alan,

koku alma duyumu çok erken yitirmişim.

 

Bir alana ihtiyacım var yaşamak için,

musalla taşına yatırılmak istemiyorum,

cenaze namazım kılınsın istemiyorum,

“Merhumu nasıl bilirsiniz?” diye sormasın

hiçbir imam, kimse hakkını helâl etmesin.

 

Cesedim yakılsın, külüm denizlere serpilsin

diye konuşurdum gençliğimde,

artık fark etmez bok çukuru da…

 

Evimi bulamıyordum yaşarken,

bilmiyordum adresimi,

cesedimin de bir adresi olsun istemiyorum.

Diyelim ki idam sehbasına çıkmadan önce

son isteğimin ne olduğunu soruyorlar, sormuşlar,

de ki dölyatağına ersuyu olmak istiyorum,

de ki ersuyuma bir yuva olsa!

 

Yeniden doğsam bir Gezi Parkı’nda,

saka olsam, su dağıtsam,

görünmez bir kalkan olsam.

 

De ki ölmeden yeniden doğsam

de ki yeniden doğmadan doğsam

kentin dölyatağı bir meydana sığınsam,

 

adalet istesem 5 Ağustos’ta!

 

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim!

 X

 De ki: Sadık ve vefalı suç ortaklarım:

Şarap ve esrar üreten haramiler

çift bozan yoksul celâliler,

cennet mimarı haşşaşîler

yeniçeri esnafı.

 

Geldi teskere zamanı!

 

Yollarımız ayrıldı, artık soygun yok!

 

Bir ortak bulacağım kendime,

 

bir ressam!

 

Kav ve çakmaktaşıyla ateş yakan

bir köylü portresi için.

 

Ormanlar için geyik besleyen

anadan doğma kör, bir avcı.

 

Geldi teskere zamanı!

 

Deme ki: Hiçbir şey söylemedim!

XI

 De ki: Başlangıç’ı, ilk günü görmedik ama

ölmeyelim arkadaşlar Son’u görmeden:

 

Kimimiz ilk günüz, kimimiz son gün olacak.

 

İşte bizim pıtraklı hayatımız!

 

Ama “Ben” dediğin bir insan, varsa,

ne başlangıçta ne de sonun içinde.

 

Bu gün midem bulanıyor!

 

Ve ayağımı vuruyor yeni aldığım sandal,

yıllardır yatamıyorum sevdiğim kadınla

bir başka başlangıç ile bir başka son arasında.

 

“Boğaz’dan kan ve irin akıyor, diyordu  biri,

irkildim, uyandım ve bir daha uyuyamadım.”

 

Deme ki: Ben hiçbir şey söylemedim!

XII

De ki: Ben hikâyesi olan öyküleri severim,

bir yer olacak, bir zaman evi,

anadan doğma soyunacaksın içinde. Herkes!

 

Biri ötekini sarıp kapsacak,

kapsanmayacak olanı kapsayan rahim gibi,

yumurta kabuğu halinde.

 

Devrim de özgürlük gibidir Muzaffer,

bu yüzden hadımlar kavmi

devrim ve özgürlükten korkar

 

dişidir diye!

 

Biri döl yatağı, öteki ersuyu;

devrim mi dölyatağı, özgürlük mü,

özgürlük mü, ersuyu devrim mi?

 

Ne fark eder! Diyelim ki erseliktir!

 

Bak işte bir öykü kuruluyor,

tuğla getir; tuğlanın da öyküsü var:

 

Sesten hızlıdır tohum dölyatağında!

 

Al sana bir öykü, kelle koltukta!

 

Durmadan nar resmi çiziyor Muzaffer:

 

Dişilik simgesidir nar,

devrimci devrimdir, özgür özgürlüktür.

 

Henüz öykü anlatmıyor ama

benim de bahçemde bir nar ağacım var:

 

Bir çılgın nar ağacı, çılgınlar ağacı.

 

 

 DEME  Kİ

4

 “Yayla yolunda tozlu böğürtlenler tanıdı beni, su yüzümü, ki yalı çapkınıdır aslında.”

 

Böyle konuşuyor bir emekli kahvesinde bıyığı yeni terlemiş delikanlı.

 

Gömleği kan içinde. Biber gazı kokuyor.

5

 Sessizlik denen orospunun sadık müşterisi, sessizlik denen bakirenin bacak arasındaki zindan, sessizlik denen hastalığın irin ve anason kokusu;

 

Sessizlik denen hapishane ve kumların öğüttüğü çöl sesi.

 

Tanımlamak için eksik özneler, nesneler, yüklemler bunlar:

 

Sessizlik denen orospunun belâlı müşterisi kim?

Sessizlik denen bakirenin bacak arasında neden bir zindan olsun?

 

Evet, doğrudur, sessizlik bulaşıcıdır, irin ve anason kokar.  İdam mezarlığı.

Sessizlik denen hapishane insan ülkesidir; sesi yoktur, hiçbir çölün kum serabı öğütemez onu.

&

Bir fotoğraf gördüm: Tuğlaların üzerinde yürüyen bir genç kadın, sol omzunun askısı düşmüş, ağzında bir bekçi düdüğü, arkasında bir erkek müfrezesi.

Delacroix’nın kırmızı entarili Özgürlük’ü mü?

Olabilir, dişidir, dölyatağıdır özgürlük!

Şiire benzer, biri akrep biri yelkovan; akrep sessizlik, yelkovan özgürlük!

 6

 Demiş ki:

“Nimetleri dağıtırken kimine daha fazla verdim”,

son nefesinde, zekaret yatağında.

İş işten geçmiştir artık, ayın görünmez yüzüne doğru,

atı alan Bolu’ya varıp beylerbeyi olmuştur

buduna.

“Kayırdıklarım, fazladan bol bol verdiklerim –

ki ağaların eli tutulmaz –

paylaşsınlar mülk ve gelirlerini yoksullarla –

ki onlara az verdim –

kendi aralarında eşit olsunlar” demiş.

 

“Dört verdiysem

birini kölene vereceksin!”

 

Kervan yola çıkmadan öte yakaya

ve “Tanrı uludur!” diye bildirirken müezzin.

 

Ama sen deme ki:

“Anamı beceren kadıdır ve bozuktur dünyanın düzeni!”

 

Kör düğüm at kadının taşaklarına.

 

Kervan yolda düzülür demiş (demişse de) göçebe atalar,

mutlaka düzeceksin düzeni

kurmak için yeni bir düzeni;

 

devlet kuzgunu dönerek süzülürken göklerde.

 

Artık beş para etmez nadim olması

Bcşyüce’nin[ii]son nefesinde,

 

ki onun hile bile şanı olmuştur!

 

————————————————————–

 

[1] BÜYÜK FETİŞLER

 

İşte erkek ve kadın

çirkinlikte ve çıplaklıkta eşit .

Erkek daha az yağlı kadından ama daha güçlü

karnının  üzerinde eller ve kumbara ağız.

 

Çirkinim ben

Şu kız kokularını çeke çeke yalnızlığımda

Başım kazan gibi burnum ha düştü ha düşecek.

 

Kaçmak istedim reisin karılarından

Güneşin taşından çatırdıyla kırıldı başım

Kumsalda

Bir ağzım açık kaldı

Açık bağırıp duran

Amcığı gibi anamın.

 

Ağaç budağı

Meşe palamutu biçiminde baş

Sert ve boyuneğmez

Soyulmuş yüz

Cinsiyetsiz ve hayasızca gülen tanrı.

(Blaise Cendrars)

[ii][ii] Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü’nde kurduğu utopik devletin diktatörü.